RSS

Kuzine

kuzine


Kış başlamadan önce aldığım kuzinenin son taksitini de bu ay ödeyeceğim. Sanıyorum ayın yirmisi gibi aitliğime dâhil yeni eşyam o olacak o kuzine. Kışlar pek çetin geçmese de buralarda ısınmak için kullandığım üç ay boyunca bir türlü bağ kurmayı başaramamıştım kendisiyle. Duvar is olmasın diye alüminyum folyoyla kaplı kâğıda benzer yansıtıcı daha çok benimdi. Tek seferde ödemiştim. Üstelik elektrik kesildiğinde – ki rüzgâr çokça buna neden olur yaşadığım kasabada- bir nevi mum etkisi yarattığından daha işlevsel gelirdi bana, pek tabi ederine kıyasla.

Kuzineyle aramızda ilk elektriklenme mart sonu nisan başı gibi oldu. Doğanın cömert davrandığı bu coğrafyada çıntarların kendilerini sere serpe yaymasıyla kuzine daha kullanışlı daha parlak görünmeye başladı gözüme. Yine de mesafemizi hep koruduk kendisiyle.  Soğuk kış gecelerinde beni ısıtmak için çalışması, çayımı çorbamı kaynatması, beni ziyarete gelen arkadaşların içine düştüğü nostalji ve tırmanan bir borçluluk hissi. Kendimle savaşıp durdum mesafeli ve saygılı kalabilmek için bütün kış boyunca.

Şimdilerde yaz yüzünü yavaş yavaş gösterirken odanın ortasında bir ucube gibi öylece bakıyor yüzüme. Kendini bana satmış, işlevsiz, meltemle birlikte ortalığı kuruma ve toza boğan bir yük gibi geliyor bana. Gözümün önünden hızlıca kaldırmak istiyorum. Eski bir alışkanlığı sırf üşengeç olduğum için sürdürmek düşüyor payıma.

Biliyorum, artık caka satma devri kapandı. Biliyorum, ruhunu üç kuruşa satan, var olmak için başkasının emeğine ve beslemesine ihtiyaç duyan bir zavallı artık o kuzine. Muhtaç! En çok da benim merhametime… Kendi temizliğini bile yapamayan, kendi ateşini yakamayan, kendini beslemeyen ve pek tabii kendini kontrol edemeyen bir düşkün!

Bugünlerde ne zaman kuzineyle göz göze gelsem daha umutlu bakıyorum hayata. Yaşama dair daha fazlasını bekliyorum. Gün gelip medeniyet yaşadığım coğrafyaya uğradığında, besleme, temizleme ve daha birçok dertten kurtulduğumda hiç pahasına satacağım kendisini, yanı başımdaki hurdacıya…

Tek damla gözyaşı dökmeksizin, yüreğim sızlamadan, elim titremeden vereceğim yok pahasına… Ne bugünlerde hissettiğim melankoli kalacak vedalaşma anında ne de kış başında hissedeceğim muhtaçlık ve sevimlilik hali… Hayatım boyunca borçlu olmak için rahata yaptıracağım doğalgaz aboneliğini bir çırpıda…

 
Yorum yapın

Yazan: Haziran 5, 2015 in Kubar or mumbar

 

2014 Yerel Seçim Sonuçları Değerlendirmesi

Hiç öyle uzatmaya gerek yok. Madde madde seçim sonuçları aşağıdaki gibidir.

seçim

 

  1.     %42-%47 (hangisini kabul ettiğiniz önemli değil) azınlığın çoğunluk üstündeki baskısı aynı şekilde devam etmek adına güvenoyu almıştır.

  2.     Bu ülkede ve bu atmosferde seçimi takmayan 9.068.334 (dokuz milyon altmış sekiz bin üç yüz otuz dört ) kişi vardır. Bu nedenle seçimlerin gerçekte %50 ve üstü üstünlüğü olanı bulunmamaktadır.

  3.     Ev kredilerinin bedelleri, duraklaması mümkün olan ekonomik hayat nedeniyle sadece “hırsızlığın” ya da “devletin gizliliğinin” ihlalinin seçmen üstünde bir etkisi yoktur. “Gemisini yürüten kaptan”, “bana dokunmayan bin yıl yaşasın” esastır.

  4.     Türkiye’de CHP’nin ya da MHP’nin dışında bir alternatifin olmaması, söylemlerin içinde icraattan eser bulunmaması haklı olarak seçmenin AKP’den yana tavır almasını kolaylaştırmıştır.

  5.     12 yıldır devam eden ve kamunun tüm kaynaklarını kullanarak seçim propagandası yapan bir iktidar partisinin 9 ay gibi kısa bir süre içinde yapılan “örgütsüz muhalefetle” tarihin tozlu sayfalarında yerini alacağını düşünmek hayalperestliktir. “Örgütlülük” ve “ eşitlik” esastır.

  6.     Cemaat, paralel gibi söylemler işe yaramış ve yolsuzluk ve basiretsizlik üstü örtülen kavramlar olacaktır. Aile boyu verilen balkon fotoğrafı da bunun aleni delilidir.

  7.     Toplam da %50’nin üstünde olan muhalif kesim yine kendini yenilmiş sayacak, bir köşede pinekleyecek hatta bu ülkeden bir şey olmaz diyerek ahkâm kesecektir. Zira bu tavrın seçim kaybettiren seçmen tavrı olduğunu yedinci defada öğrenmeye niyeti yoktur.

  8.     Seçim sonuçlarını değiştirebilecek tek il olan “Ankara”, seçimin hiçbir şekilde güvenliğinin olmadığı ve şaibeden asla kurtulamayacak bir seçime ev sahipliği yapmıştır. “Ankara” bu seçimlerin kilit noktası olmuştur.

  9.     Türkiye’de akıl tutulması yalnızca “sol cephede” mevcuttur. Zira bu ülkenin tek partili dönemi dışında sol ağırlıklı iktidar sayısı bir elin parmaklarını yakalamaz. Türkiye’ye alternatif iyi bir merkez sağ parti olmadıkça bu sonuçlarda anlamlı değişiklikler olmaz.

  10.   Seçim sonuçları ve üstüne yapılan söylemler Türkiye’nin bir iç karışıklığa sürüklenmesine fazla fazla yetecek niteliktedir. Dışarıda düşman aramayı bırakmanın zamanı gelmiş de geçmiştir.

  11.   Muhalefet ya da muhalif olmak seçim kaybıyla olmaz. Takibi bırakmak, hesap soracak mekanizmaları çalıştırmamakla olur. O yüzden umut kaybeden varsa siyaseti bilmiyor demektir.

  12.   İktidar yalnızca bir kesimin oyuyla gelip bütün muhalefete zülüm etme hakkı barındırmaz. Bu duruma en fazla karşı çıkması gerekenler de iktidar tabanıdır.

  13.   Rakamlar ve istatistikler teferruattır. Bu seçimde ilk defa “herkes” yani muhalefet ve iktidar oyuna sahip çıkmaya çalışmıştır. Bu bile hala umut olduğunun en önemli işaretidir.

 
Yorum yapın

Yazan: Mart 31, 2014 in Günlük Yazılar

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , ,

İkiyüzlü Olmak…

Yok, artık kendime yalan söylemeyeceğim! Yaşadığım ülkeyi olması gerektiği gibi görmekten hatta nasıl olursa iyi olacağını dile getirmekten sıkıldım! Biraz gerçekçi olalım. Biraz bizi konuşmaktan utanmayalım!

Sevmiyoruz biz birbirimizi. Haz etmiyoruz hiçbirimiz bir diğerimizden! Genel olarak durumun özeti aslında bundan ibaret yine de bunu itiraf etmek yerine bu minareye kılıf uydurmak daha kolay her birimiz için!

yeter artıkSünni’si sevmez Alevi’sini. Sorsan nedenini bilmez ama sevmez. Zorlarsan Kerbela’ya vardırır işi. Kerbela nerede desen bilmez. Nedensiz bir “sevgisizliğin”, “haz etmeyişin” kulaktan dolma geçiştirme cevabıdır bu. Patlama hemen öfkesi dinmeyen genç! Tamam, Alevi’si de Sünni’sini sevmez. Oldu mu? O da kendi uğradığı mikro katliamları koyar öne. Belki biraz daha haklıdır ama değişmez, sevmez işte. Haz etmez.

Solcusu sağcısını sevmez. Tersi de evladır. Birlikte olmaktan bile haz etmez. Öyle aşk hikâyeleriyle filan yumuşatılacak iş değildir bu sevgisizlik. Bildiğin düzden sevmezler birbirlerini. Kendilerinde olmayan kazın karın ağrısıdır karşılıklı duydukları. Aslında ne kaz vardır ne de tavuk ortada. Yine de bahane hazırdır. Sevmezler birbirlerini. Irk bazında da değişmez durum. Hele biri gücü eline alsın siz o zaman katliam nasıl yapılır Hitler nasıl rahat uyutulur yattığı yerde bir o zaman görün!

Nasıl sevsinler, etiketleri olmadan alt komşu üst komşuyu, bakkal yan komşusu manavı, kasap memuru, memur tüccarı, tacir küçük esnafı sevmez. Herkes ben olma derdinde içten içe bir diğerini bitirmeye gayret eder. Eğer tahakküm gerçekleşmeyecekse birbirinin yüzüne sıcak bir gülümsemeyle bakar yine de her sabah, bir gücü devşirip karşındakini mahfedene kadar.

Kadın cinayetlerini işleyenler,  o kadınların ya babaları ya çocukları ya kocalarıdır. Yani biz aslında en temelde birini öldürecek kadar gözünü karartmayı aileden öğreniriz. Cahillik işte diye gerinip gezme sokaklarda üniversite mezunu kocalar en fazla karısına sözlü ya da fiziksel şiddeti uygulayanlar memlekette!

Biz sevmiyoruz insanı! Kendimizi sevmeyi bilmediğimizden mi oluyor yoksa sevmeyi bilmediğimizden mi onu psikiyatrlar ya da sosyologlar söylesin. O kadarını bilmek benim işim değil ama adalet duygumuzun da olmadığı aşikar! Adalet duygusu olmayan bireylerin kurduğu bir ülkede yargının adil olmasını beklemek bence delilik!

Adil yargılamadan anladığımız, sadece bizim görüşümüze uygun olan adamın “tahliyesi”! Bu gerçekleştiği sürece adaletin tecelli ettiği yönünde inancımız tavan yapıyor. Aksi halde zaten güvenmiyoruz mahkemelere. Neden kandırma ihtiyacı duyuyoruz birbirimizi?

justiceİkiyüzlüyüz biz. Cenazesine ikiyüzlü! Yaşayanına ikiyüzlü! Komşusuna ikiyüzlü! Ha iş konuşmaya gelince de hep diğerleri ikiyüzlü! İkiyüzlü lafımı geri aldım. Güçlünün yanında duracak kadar yüzsüzüz biz! Güçsüzün bize ne yararı olur ki zaten? İşe yaramayan atı bile vururlar, işe yaramayan insana cepten para verip bakılır mı hiç?

Gönül gözüyle hareket eden, misafirperver, iyilik timsali bir millet değiliz. Birbirimizin kuyusunu kazmak için tetikte bekleriz. Rüya görmeyi pek sever, bize yakın olanın iyi olduğunu düşünürüz sözde. Düşmanını daha yakın tut şiarı işlemiştir iliklerimize. En çok nefret ettiklerimize benzeriz.

Bir fotoğraf karesiyle ağlar, bir cenazeyle birbirine kitlenmiş görünür sonra arkamızı döner unutup gideriz. Balık ye hafızan güçlensin ama balık hafızalı olma. Aynı hayvana birbirinin tersi iki anlamı kolayca yükleyen, her söylediğini ustaca yalanlayan bir milletiz. Çıkarcıyız, çıkarlarımız için her yolu mubah sayarız.

Enikonu buyuz bu olmasına da kimse bunları konuşmak, duymak değiştirmek istemez. İşine geldiği sürece yaşamaya devam edeceğimizi biliriz. E gerisi de bizim işimiz değil zaten. Bu düzen böyle gelmiş böyle gider, biz mi değiştireceğiz şimdi ortada fol yok yumurta yokken…

 
Yorum yapın

Yazan: Mart 14, 2014 in Kubar or mumbar

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Berkin Elvan’ın ardından “Burakcan Karamanoğlu” ve “Ahmet Küçüktağ”

Bugün 13 Mart 2014. Bugün bildiğim kadarıyla hiçbir kanlı eylemin ya da İstiklal Marşı’nın kabul günü değil. Bugün 269 günün ardından on beş yaşındaki bir çocuğu toprağa verdiğimiz gün de değil. Ama o ne de öyle? Bugün çeşitli nedenlerle birbirimizi suçlamamız için daha yeni daha büyük ve daha keskin sebeplerimiz var!

ahmet küçüktağDün gece görevi başında bir polis memuru 1984 doğumlu ve taze evli bir “insan” olan “Ahmet Küçüktağ” geçirdiği kalp krizi sonrası yaşama gözlerini kapattı. İnternette yer alan haberlere göre Elazığlı ve 8 aylık evli. Ben Elazığlıların çoğunlukla Alevi mi yoksa Sunni mi olduğunu bilmiyorum, sosyolog değilim ve işin aslı umurumda filan da değil. Ayrıca polis memurlarının araç kullanırken nasıl kalp krizi geçirdiğini de bilemem, adli tıp uzmanı değilim üstelik nedeninin kesin olarak “gösterici şiddeti” olmadığını bilmek dışında içimi rahatlatan bir şey de yok!

Bir üniforma diğerinden evla olmadığı gibi bir can da diğerinden evla değildir. Gösterilere katılan birçok arkadaşım bana kızacak biliyorum; ancak bir başka ülkeyle girilen bir savaş dışında, hak arayışında maksadını aşan taraflar yüzünden, işini yapan ya da hakkını arayan herhangi bir bireyin ölümüne sessiz kalacak olmaktır bizi bitirecek olan.

Hayatım boyunca kolluk kuvvetlerini pek haz ettiğim söylenemez, kişisel nedenlerle silah taşıyanın üniforması olması benim gözümde silah taşımayı normal kılmıyor ancak evine ekmek götürmek için polis olmak zorunda kalan ve sizlerden farklı düşünmeyen arkadaşlarım var benim. Tıpkı yönetimden haz eden ve yönetme biçimini onaylayan ve üniforma giymeyen arkadaşlarımın da olduğu gibi.

Olay Tunceli’de olduğundan ve polis teşkilatı kendi içindeki katili teslim etmediğinden muhtemelen memleketi Elazığ’da toprağa verilecek olan Ahmet Küçüktağ’ın cenazesine devlet erki geniş katılım gösterecektir. Halkımız da mutlaka “görev şehidine” sahip çıkacaktır. Allah gani gani rahmet eylesin 30 yaşında yitirdiğimiz Ahmet Küçüktağ’a. Mekânı cennet olsun.

burakcan 3Ha bitti mi? Hayır bitmedi. Aynı gece yer, gündüz cenaze kaldırılan Okmeydanı, İstanbul. Yeni (!) na’şımız Burakcan Karamanoğlu. Giresunlu, 20’lerinin başında muhtemelen sağ görüşlü bir kardeşim. Nereli olduğunun önemi olmadığı gibi siyasi görüşü de umurumda değil. Bu sefer polisin hedefi değil çok şükür! Daha beteri, göstericilerin arasındaki anlaşmazlığın namlusunun ucunda o varmış! Bütün gün omuz omuza birlikte yürünmüş bir cenaze törenin ardından gecenin çökmesiyle birlikte fısıltı gazetesinin kirli, insanı insana kırdıran cümleleri yüzünden bir genç daha düştü soğuk taşın üstüne.

Allah gani gani rahmet eylesin nedensiz yitirdiğimiz Burakcan Karamanoğlu’a. Mekânı cennet olsun. Muhtemelen onun cenazesi de kendi ırkını pek önemseyenlerce sahip çıkılacak, büyük şehirde olmanın avantajıyla kitlesel bir alt ırkçılığa dönüştürülecek ve buna uygun olarak defnedilecektir.

Yüzyıllardır kitleleri ölüleri üstünden bölen, gözyaşını bile paylaşamayan, içselleştiremeyen, bir insana etnik kimliği, dini, siyasi inancı, rengi, dili üzerinden bakan, bizlerin bu ülkedeki ölümler üzerinde hiç mi suçu yok?

Bence artık oylarımızla seçtiğimiz, siyasi görüş olarak desteklediğimiz, etnik kimlik olarak ait hissettiğimiz hiçbir şeyin önemi kalmamıştır. Bizim “iktidar” ya da “muhalefetin” “sert, ayrıştırıcı, bizi bizden soğutan cümlelerine” ihtiyacımız yok! 30 Martta yerel yöneticileri seçer, işimize gücümüze bakarız. Bize düşen bu ülkede Her gün patır patır sanki kum torbasıymışçasına kaybettiğimiz insanlara ne ve kim olduğuna bakmadan sahip çıkmak ve bu konuyu sahiplenmeye çalışan her siyasi görüşe kulak tıkamak!

Ben her sabah yeni bir ölüm haberiyle uyanmak istemeyen sade vatandaş! Sesimi duyan var mı? Orada bir yerde vicdan var mı?

Korkuyor muyum? Evet her gün vicdanımın körelmesinden, duyduklarımdan etkilenmekten, ölülere taraf olmaktan, ölümü taraflaştırmaktan, birlikte yaşanabilecek bir ülkeden git gide uzaklaşıyor olmaktan çok korkuyorum. İstesek de istemesek de cebimizde aynı ülkeye ait nüfus cüzdanını taşıyoruz. Bu ülke tek başına kimsenin egemenliğinde değil! Herkesin önünde eşit olduğu adaletin tesis edilmeyeceğinden korkuyorum.

İnsanların, insan ölümünü görmezden gelmesini normalleştirmesinden korkuyorum. 21. Yüzyılda tarih öncesi çağlardaki gibi güçlünün gücüyle ezme derdinde olan bir anlayışın sonunda alınacak olan intikamdan korkuyorum. Ben iktidardan ve dönüşen muhalefetin tüm taraflarından korkuyorum.

Kimsenin ölümden korkmadığı ve kimsenin ölüme saygı duymadığı bir ülkede orman yasaları geçerlidir ve sakatlanan avdır ormanda! Her yeni gün sakatlanan vicdanımızla bizi birbirimizin önüne atanlara paye vermeye devam edeceğimizden çok korkuyorum! Yaşamayı da yaşatmayı da çok seviyorum, bu inanın bana kötü bir şey değil, sadece hatırlamanız gerekiyor…

 
 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Babam olduğun için teşekkür ederim… And thank you for being my Dad…

Kaybetmeden değerini asla anlamadığın şeylerin ilk üçüne girer sağlık. Sonrasında gelenler yerine zamanına yurduna göre değişir. Ne kadar ne yapabileceğini asla anlayamazsın sağlıklıyken. Bazen de sağlıksızken anlarsın nelerin senin için anlamlı geldiğini. Pazartesi  günleri insanlar tatilden dönerken ve hayat onlar için yeteri kadar keyifsizken     sen sağlıktan dem vuruyorsan hastaneye  düşmüştür yolun. Artık kimin için olduğundan ziyade yolunun düşmesi önemli olmuştur. Belki de vıcık vıcık ilişkiler içerisinde hiçbir şeyden haberi olmayan sen bir anda bir aydınlanmayla hayatına devam edeceksindir.

Genellikle bir gün ya da hasta ölmeden çıkana kadar sürer o aydınlanma. Sonrasında günlük rutinin arasında vicdan muhasebesi ve çeşitli olumsuzluklar arasında debelenip durursun. Hayat seni bir yerinden yakalar savrularak devam edersin hayata. Sonrası malum işte… Bir şey olma çabası içinde kendini unutarak hatta örseleyerek devam edersin hayata.

Son yıllarda kaç defa bu sınavı en azından “geçer” notla atlattım bilmiyorum. Sanırım bu sınavı atlatma biçimim sadece “geçer” not alma üstüne kurulu. “Yıldızlı pekiyi” ya idare cinsinden “iyi” beni pek heveslendirmedi. Belki de bu yüzden düzenli olarak yapılan “not” sınavlarına tekrar tekrar davet ediliyorum. “Geçer not”  kaygısı olan öğrenci gibiyim. Tek korktuğum sınıfta kalma ihtimalim.

Hoş bu sınavda sınıfta kalınca pek çok değişiyor hayatında ama genellikle hayatta kalma fikri değişmiyor. O yüzden bu da her sınav gibi anlamsız, sancılı, sızılı ve ağrılı. Yine de başa gelen çekiliyor.

Sizlere direkt söylemek hiçbir zaman derdim olmadı ama kaygılarla dolu geçen günler ve geceler en azından bir on gün için nihayete erecek bir nekahet dönemiyle. Yine atlatılacak “yarın” dan sonra yeni “ kaygılı yarınlar” başlayacak bir süre için.

daddyİçim rahat bu sefer. Nedenini bilmediğim bir şekilde her şeyin yolunda gideceğini biliyorum. Yine içim rahat, beklentim kalmayınca kimseden, hayattan isteğimi daha “net” söylüyorum. Bu ara ilgilendiğim yalnızca “geçer not” almak. Önümde beni bekleyen “on beş” günlük periyot içinde ne olur ne kalır, kim neyi neden yapar kim neyi neden yapmaz, hastaneye nasıl gelinir, aç karın doyurmak benim işim mi pek umursamamayı planlıyorum. Her şey yolunda giderse yardımla da olsa bu kadar sıkıntılı ve eziyetli bir süreçte sigarayı bırakmayı planlıyorum. Zaten bu süreçte bırakırsam başka bir sefer tekrar başka bir “geçer notu” bahane edip dönmem sanırım eski alışkanlığıma yeniden.

Hava güneşli buralarda… Hayat benim için gökyüzü eliyle ağlamıyorsa korkulacak bir şey yok demektir. Ne de olsa ben ne zaman ağlasam ya da araba yıkatsam yağmur yağar memlekete… Bahar gelmiş bir kere sokaklara. Sadece haziranda değil zor olan, yalancı baharda bile kolay değil öyle…

  Hakan KİPER

About the Song…

Music & Lyrics by Jon Barker.

A son rarely tells his Father 
How he really feels,
A handshake or a pat on the back 
Is all that he reveals,
I’d like to right that wrong,
Here in this little song.

Thank you for shaping my life,
Thank you for teaching me all you can,
You are no ordinary man,
You make me everything I am.

Thank you for taking the time,
Thank you for showing me the way,
And thank you for being there
When I need you,
Thank you for every single day.

Now I’ve been blessed with a son of my own,
Got my own bedtime stories to tell,
If I can raise him half as well
As you raised me,
Guess I’ll be doing pretty well.

Thank you for your guiding hand,
Thank you for making my dreams come true,
You’re an extraordinary man,
And I hope you’re as proud of me
As I am proud of you.

Thank you for giving me life,
Thank you for showing me good from bad
.
I guess I’m only really trying to say,
Thank you for being my Dad.

Even though the years drift away, 
I
never took the time just to say,
‘I love you, and I always have,
And thank you for being my Dad.’

 

Etiketler: ,

Zaman akıyor, iyi de nereye?

ıwish

Özlüyorum bazen seni. Yüreğimin soğumadığını bildiğim ender insanlardan birisin şu hayatta. Uzaktan durup süzüyorum seni öylece. Gözlerindeki masumiyeti yakalıyorum bir kediyi kucağına aldığında. Sonra gözlerinin yanındaki kırışıklıkları fark ediyorum. Çoğu gülümsemekten açılmış kaz ayaklarını. İçimi ısıtan sesin düşüyor bazen aklıma. Sonra anılar geçiyor uzun uzun aklımdan. Anılar diyorum o anıları ben tek başıma yaratmış olamam. Yine de sanırım artık o anılar yalnızca benim için kıymetli ve önemli…

Zaman kırılır bazen ve insanlar kalamazlar aynı yen içinde. Kollar kalır, ülkeler kalır hatta dünyalar kalır ama iki insan kimi zaman kalamaz aynı yenin içinde. Kılıç keser ya da kınını bir yerden sonra. Zaman içerisinde belki zamandan başka hiçbir şey değişmez ama zamanın değişimi bir türlü sana aklında kalan salınımın gerçek olduğuna inandırmaz seni. Zaman önde sen arkada kaldın sanırken zamanın gerisinde kalanlar düşer birer birer takvim yapraklarına iliştirilmiş bin bir öyküyle.

Böyle zamanlarda duygularım karışır benim. Hüzün mü yoksa mutsuzluk mu olduğunu bilmediğim bir yırtılmanın ardından filizlenen her yeni şeyi paylaştığım seni  istese de istemese de arar gözlerim. Sonra duraksayarak gülümserim kendime. Aramama gerek yok. Sormama gerek yok. O zaten… Gitti…

Bilirim kimi gidenlerin ardından geriye dönüşü yok gibi denklemler kurar insanlar. Zaman her zaman acımasız değildir aslında. Zaman kimi zaman unutur. Affeder. Korkar. Önemser. Geçer ve gider. Sonra hayıflanırken bulursun kendini bir yerlerde. Her şey gibi bunun da bedeli geçen giden zamanın asla geri gelmemesidir.

Ne kadar oldu bilmiyorum arkasından bir karaltı geçmeyen gülümsemeni görmeyeli. Ne kadar zaman geçip gitti bilmiyorum…  Artık söylediklerimden çok varlığımın ta kendisinin seni rahatsız ettiğini hissetmediğim bir anın tarihte nereye denk geldiğini hatırlamıyorum bile…

Sanırım ne yaparsam yapayım beklentisi yüksek biri olarak hiçbir zaman asgari müşterek de beklentilerine yanıt verenlerden olmadım. Sanırım yine eskisini getirip yenisini götürün kampanyalarıyla çoktan fabrikaların hurda depolarında tekrardan çeliğe dönüştürülmek için bekleyen o anı yığını arasında aldım yerimi…

Ben özlüyorum arada bir. Bazen bir anın bir ömre bedel olduğunu bilecek kadar yaşamış üç beş dostla denk geldiğimde seni soruyorlar bana. Çoğunlukla artık hayatında yerimin olmadığını söylerken buluyorum kendimi. Kapıyı yüzüme çarptığın günden beri sızlayan bir burunla ortada “aptal” yerine koyarak gezdirdiğiniz o günlere rağmen içimden atamadığım insaniyetim beni sana düşman olmayı bırak aramadığım her gün için bile cezalandırıyor bazen.

Yine de zaman akıyor. Zaman akıyor ve derenin suyunda yıkanan larvalar her gün biraz daha kurbağaya dönüyor. Görünüşte sevimliliklerini yitiriyorlar BELKİ ama yine de içlerinde bir yerde hala larva olmanın sesini duyuyorlar.

Bu özür değil. Yapmadığım hiçbir şey için özür dileyecek yerim yok. Bu sana da değil. Günün anlam ve önemi içerisinde bir gün şayet geriye dönüp bakmak istersen gelecekteki sana bir mektup bu belki. Neleri değiştirdiğinin ve neleri dinamitlediğini hatırlatmak belki…

Bir başka dost yüzlü ve kederli gülüşlü arkadaşımın da bana hatırlattığı gibi… “Yaptıkların değil yapmadıkların belirler bedelini. Hayat bir bedeller silsilesi… Vermeye alıştırdıklarını bırakırsan bir köşeye artık süpermarket reyonunda son kullanma tarihi geçmiş bir mısır gevreği kutusu gibi olursun. O kadar farkında olmazlar ki insanlar son kullanma tarihine göz atacak biri o kadar çıkmaz ki imha edilmen bile unutulur ve yaşamın uzunluğu içinde öğrendiğim kardeşim yüz yıllar sonra şayet son kullanma tarihi geçmiş ve hiç açılmamış bir kutu olmayı becerebilirsen, efsane olmasan da antika olursun ki bu da etrafında pervane dönmeleri için yeterli olur. Ne de olsa insan sadece değer verdiğinin yanında durur…”

Zaman akıyor iyi de nereye?

 

Etiketler: , , , , , , , , , ,

Önerilere açık olmak…

Ruha hiç inanmadım ben. Ölünce ölürsün.Yaşarken de yaşarsın. Basittir hayat. Öleceğini bilmek kimi zaman hayatı zorlaştırsa da aslında kolaylaştırır. Alacağını sandığın bütün o önemli kararlar, kariyer basamakları, gelecek nesline bırakacağın bir ev, yani mirasın anlamını yitirir. Belki de yaşam denilen bütünün aslında kısa ve çoğunlukla geçiştirilen bir zaman aralığı olduğunu böylece anlarsın.

Hayır, bugün hayatımda benim için önemli olan kimseyi kaybetmedim. Sarhoş değilim! Aslında biraz sarhoş olsam bunları düşünmeye fırsatım olmaz. Rutin içinden dışarı bakarken bir rutin içinde debelenip durmakta olduğumun farkında da olsam hayat bana kabul edilebilir yönlerini sunmaya devam eder. Kendimi kandırırım. Yaşam bir amacı varmış gibi akar, gider ve elbet bitmesine yakın sancı ve gözyaşı yüreğini yoklar.

Farkında olmadan yaptıklarımın hayatımı yönlendirildiğini sandığım zamanlar oldu. Yaptığım seçimlerin sonuçlarına katlanamayacağımı düşündüğüm için hareket etmeden geçirdiğim günler de oldu. Hiç birinden zerre pişman değilim. Yalnız hayat bana bir ömürde deneyimlenemeyecek kadar çok olasılık sunmaktan hiç vazgeçmedi. Çoğunlukla kafamı çevirdim öte yana. Kafamı çevirdim ve görmezden geldim.

Şimdilerde hayatın iplerini elime almak için yaşadığım hayatın formunu değiştirmek adına çaba gösterir halde buldum kendimi. Farkında olmadan, hayat beni yakaladı parmak ucumdan.

Kim bilir belki de hayat sana zaten istediğini vermeye meyilliyken senin de yerinden kalkıp kısa yolculuklar yapman gereklidir. Bu aralar Trabzonluyum ben. Her gün toplamda 61 kilometre yol yapacak ve bundan da gocunmayacak haldeyim. Üstelik biliyorum su değil benzin yakıyor o araba. Peki, yol boyunca kurduğum hayallerin bedelini bu kadarıyla ödeyeceksem benim için sorun yok ortada. Hayal kurmak memlekette zaten normal insan işi değil! İlle de bir yerinden bedeli ödenmek zorunda…

Hayat basit. Ruha inanmadım hiç. Aşka inandım ben hep. Aşkla yapılan her işin eninde sonunda parladığına. Aşk için yola dökülmeye, aşk için yürümeye, aşk için hayatı baştan yaratmaya inandım. Fazlası bana hep zırva geldi.

kabakBelki de hayat bir ucundan sen tutunca öbür ucundan başkasının tutma ihtimalinin olduğu yegâne ip. Beline sarınca ipi, parmaklarını geçirince derisine o da sana yapıyor aynısını, kimi zaman şarabın içinde kimi zaman bir parça cevizle tatlının üstünde. Belki de istemeyi bilmek kadar vermeyi bilmek de gereklidir bu noktada…

Sana sözüm olsun! Hiçbir zaman konuşur gibi yazdığım metinlerin satır arasına hapsetmeyeceğim seni. Niyetim daha iyisini yapmak. Aranıp taranarak emek harcanarak bulunacaksın, hep istediğin gibi. Yine de istesem de istemesem bir karpuz kabuğu düşürülünce aklıma bir defaya mahsus geziniyorum ayaklarının değdiği suyun kenarında. Biliyorum her söylediğim biraz daha tereddüt yaratacak. Hep bir acaba ile yaşamak kolay değil. Kendimden biliyorum… Susuyorum şimdi…

İstersen farklı bir günü var etmek hep mümkün. Mesela bugün hayat sana nasıl bir sürpriz yapsa etrafındaki insanların varlığı ve yokluğu önemli olmaksızın gülümseye bilirsin? Sen bir düşün bunu, önerilere de tepkisiz kalma…

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: