RSS

Aylık arşivler: Mart 2012

Eğitim Sistemi…

Bildiğiniz ya da bilmediğiniz üzere üçüncü dünya ülkelerini tanımlamanın en kolay yolu sosyal politikaların siyaset malzemesi yapılıp yapılmamasıdır. Kısacası devletin, vatandaşlarına sunması farz olan hizmetleri hiçbir zaman günlük siyasetin konusu olmaz. Eğitim sistemi, adalet sistemi, sağlık sistemi devletin mutlak görmesi gereken işler olup ister sağın en sağında ister solun en solunda olsun, oy çokluğuyla iktidarı ele geçirenler bu sistemleri her seferinde değiştirmeye kalkmazlar.

Bu sistemler tabii ki revize edilir. Bu sistemlerin içerikleri tabii ki çağın gereklerine göre sosyal bir mutabakat ile güncellenir ancak siyasetçilerin demeçlerinde bu işleri nasıl yapacaklarını görmezsiniz. Bu konular siyasilerin malzemeleri değildir.

Üçüncü dünya ülkelerine gelince, her iktidar olanın ilk yaptığı şey bu sistemlerin köküne dinamit koymaktır. Aynı eğitim sistemi ya da aynı sağlık sistemi veya aynı hukuk sistemi ile on yıldan uzun süre yaşamaya başlayınca hem halkın hem de iktidarın belli başlı yerleri kaşınmaya başlar. Kalıcı olan hiçbir şey olamayacağını düşündüklerinden /sandıklarından ve aynı zamanda iktidarın gayri resmi yollarla el değiştirebilme ihtimalinin yüksekliğinden hemen kendi akıllarına uygun bireyler yaratarak uzun süre kalıcı olma derdine düşerler.

Kalıcı olmak için de düşünen ya da kendini geliştirmeye adamış bireyler yerine her söylediklerine yapan oy torbaları yetiştirmeyi tercih ederler.

Eğitim sistemimiz de cumhuriyetimiz gibi bir yamalı bohçadır. İlk başta eğitimcilerin milletvekilleri kadar maaş aldığı, sanatta ve bilimde ilerlemeyi temeli alan, araştırmayı öğreten eğitim sistemimiz zaman içinde gerek eğiticilerinin rehavetinden, gerek iktidar sahiplerinin oy depolarına ulaşma isteğinden eğitim dışında her kelime ile nitelenebilecek bir hale dönüşmüştür.

Hatırlayanlar olacaktır. Onluk sistemli eğitimi, beşlik sistemli eğitimi, cumartesi yarım gün okula gitmeyi, kredili sistemi ve okula gitmemeyi, seçmeli din dersini, zorunlu din dersini, tek üniversite sınavını çift üniversite sınavını, şimdiki saçma üniversite giriş sınavını, eski zamanlarda üniversitelerin kendi yaptıkları sınavları, siyah önlüğü, mavi önlüğü, 5 yıllık zorunlu olmayan zorunlu eğitimi, 8 yıllık zorunlu olmayan zorunlu eğitimi… Örnekler o kadar çok ki, neredeyse hükümet sayısı kadar eğitim sistemimizde oynadılar.

Şimdilerde hayatı futbol gibi gören siyasetçiler 4 4 4 sistemini konuşuyorlar. Bana sistemin ismi bile futbolu çağrıştırıyor. 3 5 2 ya da 4 4 2 gibi geliyor eğitim sistemi düzenlemesi için yasaya verdikleri isim. Ne diyeyim sanırım yuvarlak topun etrafında koşmaktan başka bir şey anlamadılar hiç çocuk olmaktan. Pardon, unuttum özür dilerim. Simit sattılar, su sattılar, ticaretle tanıştılar yani parayı öğrendiler. Görünen o ki çocukken öğrendikleri para için her taklayı atmayı da öğrendiler ama eğitim sistemi revizyonunu tek başına yapacak yetkinlikte olmadıklarının henüz farkında değiller.

Görünen köy kılavuz istemez. Daha öncekiler nasıl dayatmacı oldularsa bunlar da öyle dayatmacı olacaklar. İzmir gibi eylemleri bahar şenliği havasında geçen şehirde bile kanunu desteklemeyen insanların sözlerini fikirlerini biber gazıyla, suyla, copla ağızlarına tıkabileceklerini düşündüler. Bu düşünce bile başlı başına eğitimden ne anladıklarını ve ne yapmayı çalıştıklarını göstermezse daha ne gösterir?

Sözün özü kısaca bellidir. Kendi sağlığınız için doktora gittiğinizde doktorun yetkin olmasını beklersiniz. Mümkünse yeni mezun olmasın hatta doçent olsun profesör olsun istersiniz. Yani en az bu işi yirmi yıldır yapan bir hekimden tedavi almak istersiniz çoğunlukla. Çocuklarımız da bu toplumun geleceğidir. Sağlıklı kalabilmeleri için doğru tedavilerin yapılması gerekir. Ne kadar yanlış tedavi uygularsanız bünyeleri o kadar çabuk güçsüz düşer ve dünyadan bihaber hale gelirler. Her neresinden bakarsanız bakın bu eğitim sistemindeki değişikliğe yalnız bir şeyi unutmayın! Çocuklarınızın geleceğini onlardan çalacak, başkalarına onları kolay av haline getirecek bir sistemi size dayatırlarsa bunun karşısında durun. Ne istediğinizi ve ne beklediğinizi söylemekten korkmayın. Fikirlerin sahipleri öldürülebilir evet ama fikirler telaffuz edildikten sonra düşünmeye doğru davranmaya ve uzlaşmaya mecburdurlar.

Reklamlar
 

Etiketler: , , , , , , , ,

Bonjour

Ola l’amour, Bonjour la fontaine

Bonjour le dernier, Bonjour la graine

Bonjour sur les fesses, Bonjour la neige

Ola le système, Bonjour le revers

Hello Kitty, Bonjour violente femme

Bonjour Grace Kelly, Bonjour madame

Bonjour, Bonjour, Bonjour, Bonjour, Bonjour…

Hello Kitty, Bonjour violent femme

Bonjour Grace Kelly, Bonjour madame

Hello Superman, Bonjour solitaire

Bonjour tous les jours, tout à l’envers

Ola l’amour, Bonjour la fontaine

Ola le système, Bonjour le revers

 

Hepinizin günü aydınlık olsun tabi yaşadığınız coğrafya da böyle bir iş mümkünse…

 

Gece…

avuttuğum bunca zamanın ardından gecelerime bahar geldi

bir çokları çoktan terk edip gitmişti halbuki

hatıralar

o çoktan kanı çekilmiş gençliğim

ve ben başımı alıp gitmiştim

sözde kendimden

dayanamadım belki

belki sadece dönemedim

ayak parmaklarım titredi

uzun sürdü uykusu kışın

ve bir çoklarının ardından

geceye döndü yüzüm

kim bilir her zamanki gibi

fırtına öncesine denk geldi sesim

bilirim yine de yitirilen her parçası anın

bir öncekine saplanır

ve bilirim

gündüz gizler hecelerimi

geceye aktı baharım

bir umut karanlık peşine düştüm…

canım çok yandı görüşmeyeli

hüzün besledim ve gün biriktirdim

anlatmaya değil gelişim

korkumu yenmek maksadım

geldim diyebilmek

ama

dönmek yine

sessizliğe

biraz daha kabukta kalmak

ve biraz daha terbiye etmek ruhu

insan olmak

ah insan olmak…

07/02/2008

 

Artık Çok Geç…

Hayatınız boyunca insanları anlama üstüne çalışmalar yaptıysanız ya da bu konuda anlayışlı biri olup bütün biriktirdiğiniz anıları karşı tarafı mutlu etme üstüne inşa ettiyseniz mutlu olmanız da yardım görmeniz de zordur. Hatta bırakalım nazik adam olmayı bir tarafa. Hiç mümkün değildir. En zayıf anınızda kazığın alasını yiyeceğinizin de garantisini verebilirim.

Size tuhaf gelir. Herkes sizin iyi bir adam olduğunuzu düşünmez çoğunlukla. Herkes sizin iyi bir makine olduğunuzu düşünür. Her istediklerinde yardımlarına koşacağınız, her başları sıkıştığında onlar daha sormadan yanında olduğunuz insanların darağacının köklerinin bu kadar derine çakılı olduğunu görünce şaşıp kalmayın. Zira makineler hata yapmaz ve siz insan değilsiniz.

Görüp bildiğiniz her şey, söylediğiniz ve iyi niyetle ortaya koyduğunuz her şey bir anda karşı taraf için anlamını yitirir. Kendi önem sıralamanız içinde hayati saydığınız işlerden biri onlar için sıradan olan bir işin önüne bile geçse korkunç bir ıstırap olursunuz gibi davranırlar size. Almayı unuttuğunuz bir kitap, söylemeyi unuttuğunuz bir çift söz ya da işte aslında sizi kırıp dökmek için önemsiz ne varsa bir anda dünyanın en önemli işi haline döner.

Yüksek perdeden sizi tuzla buz edecek cümleler kurarlar. Sessizlikle sizi cezalandırırlar. Gitmek üzere kurduğunuz cümlelerin üstüne söz söylemezler. Utanmasalar yüzünüze gitmeden önce nasıl bir pozisyonda cinsel ilişkiye girip sonrasında sırtınızı hangi cepheye dönerek gitmeniz gerektiğini söylerler.

Zorlukla ve güçlükle tuttuğunuz yaşamı sizden nasıl sömürdüklerinin farkında bile olmazlar. Bir sabah ağlayarak aradığınızda söz söylemelerini değil paylaşmalarını beklediğiniz de bile kendi hallerini size anlatırlar. Siz onları anlaması gereken, her daim yanlarında olması gereken bir makinesinizdir. Yağ istemeyen, benzin istemeyen, bozulmamaya programlanmış bir makine. O yüzden baştan haliniz bu ise bozulup da bir kenara atılınca da üzülmemeniz beklenir.

Tuhaftır gerçekten bu durum. Kimse sizin önemsiz olduğunuzu söylemez ama kimse size önemli bir adammışsınız gibi de davranmaz. Bir hiçliğin ortasında sürekli maksimum kapasitede çalışan enerjisini güneşten alan bir makine gibi davrandığınız sürece de dediğim gibi her şey güllük gülistanlıktır. Herkesin yüzü gülüyordur. Bir tek karanlık kalan sizin içinizdir ama makinelerin de içi yoktur.

Son zamanlarda hayatımda benim yaptığım ufak tefek hatalar yüzünden beni paramparça edecek cümleler kurma konusunda istikrar gösteren o kadar çok insan oldu ki çevremde… Hiç biri bütün bu aksiliklerin nedenlerini merak etmedi. Kimse nasılsın sorusunu ya da neyin var sorusunu samimiyetle ve cevabını merak ederek ya da en azından dinlemek için sormadı.

İçimin kanamasını görmezden gelen insanların içinde yalnızlığına hapsolup ölümlerden ölüm nefes alıp veren bir adam olup çıktım sonunda. Verdiklerimin karşılığını hiç istemedim. İstemekle ilgili doğuştan problemim var. Kimseden bir şey isteyebilen biri değilim ben.

Benden canımı isteseniz alırsınız ama ben sizden susuzluktan ölsem su isteyemem. Paylaşmadığım herhangi bir şey için tonla laf ederseniz ama ben sizde olan bir şeyi benle paylaşmanız için talep edemem. Bunca zaman geçirdiniz benimle. Bunca zaman boyunca iki dudağımın arasından herhangi bir talep duydunuz mu?

Duydum diyenler, bu talepler şaka ile karışık başlayıp sonradan bir alışkanlığa dönen durumlarda mı oldu yoksa? Ya da birlikte bir şeyler yapmak için fikrinizi sorduğum zamanları mı kastediyorsunuz? İyi de cümlenin içinde “fikir sorma” ve “birlikte bir şey yapma” kelimeleri yok mu? İstemek benim için kolay bir şey değil ve hiç olmadı. Ben hiçbir zaman cebimde olan bir şeyi paylaşmadan duramadım. Siz eğer bu konuda benden talep bekliyorsanız ya da cimriliğinizle birlikte yaşıyorsanız söyleyebilecek ne sözüm kalır ki…

Şimdilerde içimde günden güne büyüyen bir yalnızlıkla ve çalışmayıp bir kenara atılan bir makine gibi küflenmeye başlamış olmakla savaşıyorum. Hiç kolay olmayacak biliyorum, paslanmayı kabul etmek. Hiç kolay olmayacak biliyorum, karşılık isteyen sesleri bile hayatında görememek. Ben her şeyin bedelini ödemeye alıştım. Kendi sessizliğimin ve kimsesizliğimin bedelini de kendime ödetebilirim. Tuhaf bir durum ama olsun. Kendimi kanatınca zaten yine hepiniz için suçlu olabilirim. Bu halim bile kendinizi iyi hissettirir herhalde. Ne de olsa varlığımın ve yokluğumun tek önemli tarafı kendinizi iyi hissetmeniz, benim ne hissettiğim de ne bok bir durumda sıkışıp kaldığım da kimsenin umurunda değil.

İyi miyim gerçekten? Bilmem artık soru sormak için de sorulara cevap aramak için de biraz geç değil mi? Artık söz söylemenin ve benim halimi sormanın bir anlamı var mı? Kaldı mı? Yoksa kendi bencillikleri içinde benim altımdaki ateşi körükleyerek bedenimi tutuşturan insanlar insafa mı geldi? Gelse ne olur ki? Artık çok geç. Bir adam vardı ruhu sıkılan. Bir adam bile sormadı neyin var diye, oyun daha başlamadan bitti…

 
 

Günaydın Uyanmak için Ağlayanlar…

bob marley

Tüm kaybolanlar
kaybolmuşlara rastlarsa
zamanın birinde
tek bir damla gözyaşım
göle düşerse
ellerimden kayıp gidince
bir uyansam, uyansam, uyansam uykumdan

Bir damla gözyaşı
bir damla var elimde
bir damla gözyaşı
bir damla ellerimde

Sonunda görürüz belki
sen de ben de uçsuz bucaksızız
bu yalnız şehirde
yaşam sevincin duruyor mu hala içinde
sustun konuşmadın sözcükler bitince
bir uyansam, uyansam, uyansam uykumdan

Bir damla gözyaşı
bir damla var elimde
bir damla gözyaşı
bir damla ellerimde

Sözcükleri bitirince kolay uyanır sanıyor insan. Uykusuzluk gözünden akarken yaşam seni sarsmaz sanıyorsun. Ağlamak için uyanmak gerek değil. Uyanmak için ağlamak… Çoğunlukla gereklilik hali… Kimi zaman gözlerimin içindeki boşluğu aynada yakaladığımda ya yummak istiyorum gözlerimi sımsıkı ya da göz yaşının buğusunun ardına gizlemek.

Bugünlerde gözyaşım kalmadı. Gözlerimi buğu ile gizleyemiyorum. Bugünlerde uykulu bir halde aranızda gezmemek için uyurgezer taklidi yapıyorum. Uyuyorum geziyorum, uyanıyorum ölüyorum…

 
Yorum yapın

Yazan: Mart 26, 2012 in Müzik, Morrisse Eserese

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , ,

İlerleme…

Herkesin dönmesi gereken kendi gerçekliği var. Zaman hiç kimse için durmuyor. Algıda durduğun şeyin zaman olduğu yanılsaması ile hareket etmek herkese güvenli geliyor. Uyuşturucu, film, bir müzik ya da kitap… Nesnenin ne olduğunun önemi yok. Zaman senin için akmayınca yaşlanmıyorsun. Yaşlanmayınca ve zaman geçmeyince izafi olarak hâkimi oluyorsun hayatın. Ya da en azından hâkimi olduğu sanıyorsun.

Bir sanrı için insanlar hayatlarından oluyor çoğunlukla. Kısa cümlelerle anlatmak zorunda kalıyorsun. Başını unutuyorlar. Devam ettiremiyorlar aynı senkron ile ezgiyi. Sanki bir ezgiyi aynı senkronla devam ettirirlerse delirecekler. Bundan çok korkuyorlar. Hayır devam ettirmekten değil. Delirmekten korkuyorlar. Bir yere kapatılma korkusu bu. Sanki mezar korkusu gibi! Tabut korkusu gibi içlerinde beliren duygu… Nasılsa deneyimleyecekleri bir şeyi şimdiden merak içinde tanımaya çalışmak istemiyorlar. Haz engel oluyor. Haz ölümü büyük bir aparkatla yere indiriyor ilk perdede. Dövüşün mutlaka rövanşı olacak ama ilk perdeyi hep haz kazanıyor. Haz ve getirdikleri ya da haz olmayana yükledikleri değer. Ne de olsa doğrusuna değer yüklemekten aciz olunca, eğrisinin değerli olduğun sayıyor insanlar…

Ben bana beni anlatma cüretini hiç anlamam. Ben kimseye bugüne kadar kendini anlatmadım. Benim algımda koyduğum yeri söyledim. Buna uygun davranacağımı söyledim herkese. Yine de kimseye kendini anlatmaya çalışmadım. Birini kendine anlatacak metinlerin peşinde koşanların zavallılar, yumuşakçalar ve aklı kıtlar olduğunu düşünürüm. Ne büyük bir egodur birine kendini anlatmaya çalışmak ve büyük bir hayal kırıklığıdır birini göründüğü gibi değil olduğu gibi anlamaya çalışmak.

Sosyetede, iş dünyasında, pornografi sektöründe ya da merdiven altı bir atölyede es kaza bulunursam bilirim ki bana her daim biçilen bir rol için yolumun üstüne çıkmışlardır. Geçici olarak yönetilmeleri gerekmektedir. En azından ayağa kalkmak için bir süre yürütece ya da koltuk değneğine ihtiyaç duyarlar. Ben değnek olmak da bir beis görmem şayet anlamaya çalıştığım esnada bir anlam yüklenecekse… En azından değnek alışık olduğum bir roldür der geçerim. Üstüme yakışır. Daha önceden çalışılmıştır. Korkutmaz gözümü.

Yine de bazen rolleri değiştirmek gerekir. Kimi zaman adı savaş olan birinin barış peşinde koşmasına benzer bu durum. Kimi zamanda insanlar bir savaşın barışı getirebileceğine inanır. Neresinden bakarsan bak beş para etmeyen bir genellemedir bu. Ne adımın Savaşlığı beni barış düşmanı yapar ne de benim ortadan kalkışım barışa bir yarar getirir. Yani bana atfedilen değer ne ise değerimin o oluşu kadar, bana değeri yükleyenin de deneyimleri önemlidir.

Bir yaşanmışlığın en büyük zehri bir başkasına elek olmasıdır. Yani geçmişin yönetmeye başladıysa anını geçmişin şekillendiriyor demektir varlığını. Varlığını şekillendiren basit bir hal ya da karşı koyamayışsa şayet, yani bir kere düştüysen tuzağa hep düşeceksin demektir. Kati bir gerçeklik değildir ama insanların aynı hatayı her gün sürdürmeye devam etmesinde, kendini bilirken, aklı başında her gün aynı günü yaşamaya yeltenmesinde başka ne gibi bir saçmalık olabilir ki…

İnsan için düşünen,  üreten, üreyen ya da kendini kandırmak için konuşmayı öğrenmiş yalan için dile evirilmiş diyebilirsin. Yine de insanın bütün özelliklerini ille kısa bir cümlede toplamak istersen kurman gereken cümle daha basittir. Ve bu basitlik insanın en nitelikli tanımlarından biridir aynı zamanda ama yine tanımın kendisi aşağı yukarı şöyledir: İnsan saçmalayan bir var olma biçimidir.

Görünürde saçmaladığını sandığımız herkesi yani durumunun öyle ya da böyle farkında olanları ya da başkalarına kendi halini hatırlatanları göz önünden kaldırmak isteriz. Bu nedenle tımarhaneleri ve buna benzer yerleri tanımlarız. Kulağımızın arkasında tek dokunulmadık yer kalmıştır ve sanırız ki bir tek orası bize ait kalınca masumiyetimizi savunmak için bir güç kalır elimizde. Düpedüz ikiyüzlü bir yalandan başka bir şey değildir bu.

Bir oyunda kaybolmak bile daha gerçekçi olabilir. Hatta bir oyunun gereçlerini, kendine has enstrümanlarını fili, şahı kaleyi ya da damayı anlamlı bulmak bile daha anlaşılır olabilir. Yalan tahammül edebileceğim bir şey değil. En azından ben söylemediğim sürece!

Ben yalan söylediğimi itiraf etmekte hayatım boyunca hiçbir beis görmedim. Hatta bir örnekle daha ete kemiğe büründüreyim içinde bulunduğum durumu. Bir gün sabah yataktan kalktığımda dürüst olmak istedim. Hem de inanılmaz dürüst hissetmek istedim. Karar verdim, herkese doğruyu söyleyecektim. Hatta her şeyle ilgili fikirlerimi yumuşatmadan, içimden geçtiği gibi paylaşacaktım bana soranlarla. Hezimetin büyüğünü yaşayacağımı bilseydim yapmazdım.

Bütün gün boyunca duyduğum cümlelerin çıktığı iki kapı vardı. “ abi senin kafan mı güzel “ ya da “ olm yalan söyleme lan!”. Ne büyük bir hezimetti hayatın boyunca tek dürüst olduğun günde sana kimsenin inanmaması. Elimden gelen hiçbir şey yoktu. Gün bitsin diye neredeyse dua edecektim. Sanki gün bitmezse hayatım boyunca herkes dürüstlüğümü sorgulayacaktı. Sadakat kadar önemli geliyordu insanlara dürüstlük. Hatta sadakatin en önemli göstergelerinden biri sayılıyordu. Modern zamanlarda sadık olmasını beklemediğinizden kimsenin kolaya kaçıp dürüstlük ile sınamak istiyordunuz.

Yine de dürüst olmam kimseye hayır getirmedi. Ertesi gün sabah kalktığımda etrafımdaki insanların duymak istedikleri cümleler, gözlemlemek istedikleri tavırlar ve edalar hatta rüyalarına yattıkları korkuları gibi davranmam için kulağıma fısıldananları yaptım. Bunun için hiçbir şey yapmamam gerekti. Düşünmem gerekmiyordu. Adeta bir bilgisayarın veri yığınını tanımlayıp anlamlı bir cümle ile veri yığınını tanımlaması kadar kendiliğindendi. Tek girilen komut kulağıma fısıldanan cümlelerden ibaretti. Karşı tarafın söz öbekleri…

Sözleri hızlıca işliyordum. Sözlerin içinden sözcüklerin arasından cevapları topluyordum. Kolay işti. Daha çocukluktan beri böyleydi. Kolaylıkla bir diyalogu devam ettirmem için gerekli olan tek şey sözlerinin sonunu onlardan önce tamamlamaya çalışmam arada da bu sözlerin arasından cevapları bulmam gerekliydi. Kimi dikkatsiz anlarımda söyledikleri sözlerin sonuna soru eki getirip onlara tekrar geri dönerdim. Ya da anlamadım derdim. İşe yaradı. Hep işe yarardı.

İletişim tek kanallı ve monologdu aslında. Karşı tarafın sözlerine karşıdakinin sözcüklerini tekrar dizmekti. Anlam yoktu. Mana yoktu. Taraf olmak yoktu. Belki de hayatımız boyunca anlam peşinde koşup kendimizi bir film ile bir kitap ile ya da bir şarkı ile anlatma işi, karşı tarafın da kendini bu işlerden bazılarına yakın hissetmesi monologların benzerliğinden başka bir şey değildi. Kesince söyleseydim az önceki cümleyi devam edemezdi kimse elindeki herhangi bir kitabı okumaya, bir müzik parçasını dinlemeye ya da bir resme bakmaya.

Bu eserleri ortaya koymaya gelince zaten o iş çoktan anlamını yitirirdi. Hepimiz büyük bir hiçliğin içinde büyük anlamlar derdinde olmadan basitçe ve hiç zorlanmadan yaşar giderdik. Mümkünse kimse de bir diğeri ile konuşma ihtiyacı hissetmeden. Sessizlik ve kendine söylediğin yalanlar yeterdi.

Şimdilerde kendine başkalarına hatta tüm dünyaya yalan söyleyerek yaşayan adamların bunu itiraf eden tavırla ortada gezmesini anlıyorum. Biliyorum ki yalan söylemek bir ihtiyaç hayatta kalmak için ancak aynı anda da bir yük yaşamı sürdürebilmek için. Bir dengesi varsa yalanların o da basitçe doğruların yerinin değiştirilerek yalanların gerçeğe yakın kurulması olabilir. Bu yol belki de hayatın ilerlemesine yardımcı olabilir.

 
 

Bu bir anı yazısıdır…

8 Mart Dünya (Emekçi) Kadınlar Gününün üstünden tam olarak iki hafta geçti. Eminim tüm dünyada ve özellikle yaşadığım ülkede 8 Mart 2012 tarihinden sonra çok şey değişmiştir. Öncelikle kadınlar kadınlara zülüm yapmayı bırakmıştır. Namus belasının içinde kimse ölmüyordur. Dünyanın hiçbir yerinde hiçbir kadın yaşamda durduğu yer; giydiği kıyafet, tükettiği içki, yattığı adam, yatmadığı adam, doğurduğu kız çocuk, doğurmadığı erkek çocuk, yıkamadığı bulaşık, genç kuma olmak, kocamış kadın olmak, çirkin kadın olmak, güzel kadın olmak vesaire nedeniyle sarsılmıyordur.

Eminim kadınların haklarına erkekler de kadınlar da sahip çıkıyordur.  O yüzden bugün çok mutlu bir gün benim için.

Bahar Bayramı bir etnik kökene yapıştırılmadan, tüm dünyada baharın ve toprağın kavrandığı kanla ve şiddetle sulanmayan bir bayram olarak kutlandığı için ayrıca çok kıvançlıyım. Yaşadığım ülkenin kurumsallaşıp kendini ve içindeki herkesi kışkırtan tavrından kurtulmasından, “hükümetlerin başındaki adamların” kendilerini “devlet” sanma halinin ortadan kalkarak siyasetin politikanın ve “devlet duruşunun” birbirinden ayrı tutulmasını görmekten çok keyif alıyorum.

2012 yılında Marduk’un gelip gelmemesi ile ilgili illuminati’nin aydınlatıcı tutumundan, öfkenin bütün dünyada tavandan tabana içimizden çıkıp gidişine tanık olmaktan gururluyum. 2012 yılında gerçeklerle dayatılmış gerçekler arasına sıkışıp kalan hiç kimsenin kalmadığını bilmek, yenidünya düzeninin inşasının bu kadar sağlam temellere oturduğunu görmek beni çok çocuk yapıp bu durumu yaymaya teşvik ediyor.

21. yüz yılın başından bu yana insanlığın ve ülkemin kat ettiği mesafe neredeyse son on bin yıldır kat edilen mesafenin yüz bin katı kadardır. Bu işlerin bir parçası olarak tarihe dönemimizin altın harflerle yazılacağını bilmek insanlığımın bana dayattığı iktidar ve ölümsüzlük hissini tatmin etmeyi başardığından içimde tek bir “uygunsuz düşünce” kalmadı. Hepsini ben kendi ellerimle “bertaraf” ettim.

Yaşadığımız dönemin yol açacağı muhteşem seviye sayesinde çocuklarımızın torunlarımızın, insanlığın ve diğer evrende yaşayan uzaylı kardeşlerimin yüzündeki tebessümü şimdiden görür gibi oluyorum. İnsanlık onurum ve gururum bu tebessüme şapka çıkarıyor bugünden.

Bugün eşitliğin bozulmasından yana hiçbir korkum yok. Bugün gündüzün geceden bir dakika uzun olması yarın gecenin gündüzden bir dakika uzun olabileceğinin teminatıdır. Buna bütün kalbimle inanıyorum. “Denge” en sonunda insanlığın kendisi tarafından bütün ilim bilim felsefe ve inanç sistemlerinde anlaşılır hale geldi. “Denge” sayesinde söz söyleme sanatına gerek kalmadı.

“Mart ayı dert ayı” diyen eskilerimizin bu deyişi bundan sonra kullanılmamak üzere rafa kalktı. Ayrıca petrol ile ilgili yapılan çalışmalar tüm dünyada zenginliğin paylaşılması çalışmaları ile eş zamanlı olarak tamamlandığından “Mart Kapıdan baktırır, kazama kürek yaktırır”  sözü de tarihin tozlu sayfalarında yerini aldı.

İnsanın sevinçli olayları, neşeli günleri yazması o kadar zor bir hal aldı ki biz fikir adamları bütün hükümetlerin ortak para vererek oluşturduğu iyi günleri yazabilme eğitime tabii tutulmak üzere dünyanın belirli merkezlerinde eğitime çağrıldık. Bu eğitim merkezlerine geçmişten ders almamız için “f tipi”, “geciken adalet”, “c tipi”, “yarı açık”, “ kapalı” gibi isimler verildi. Şimdilerde hepimiz bu eğitim meyvelerini topluyoruz.

Dediğim gibi tarihe not olsun diye bıraktığım bu günlükler bilirim ki hiçbir edebi değer taşımayacak ancak sizlere nasıl medeniyeti tüm dünyada kurduğumuzun yolunu gösterecek. Bir gün ola ki medeniyet sizden sıkılıp çekip giderse, sizin onu geri çağırmak için ne işler yapacağınızı anlattım sadece.

 
 
%d blogcu bunu beğendi: