RSS

Günlük arşivler: Mart 6, 2012

Bahane: Kelimelerin yalın hali

Dürüst olabileceğin tek haldir bahaneler uydurmak. Aksi halde mümkün olan bir hal değildir dürüstlük. Neyi neden yapmadığın, neyi neden yaptığını maskeli olarak anlatır karşı tarafa. Ne de olsa herkes aslında ne yaptığını bilirken senin yapmadığını söylediğin haldir bahaneler. Sözleri olmayan bir anlaşma gibidir. Bütün herkes bilir, herkes en azından bir tanesini bekler ve asla onlarsız yaşanmaz. 


İnandırıcıları vardır, sudan sebepleri olanlar vardır. Şaşırtıcı olanları vardır yok artık cümleleri kurdurtanı vardır, makul karşılananı vardır. Kimi zaman en azından bir şey söylemiş olmak için söyleneni vardır. Kimi zaman en azından bir şey duymak için bekleneni vardır. Elinin kolunun bağlı olduğunu söylemenin ve buna karşı tarafın inanmasını beklemenin halidir bahaneler. 
Mesela bizler hepimiz şayet bir tanrı varsa onun bahanesi olabilecek kadar fazlayız. Bir ikimizle baş edebilir ama hepimizin aynı anda dua ettiğini düşündüğünüzde sistem çökme ihtimali yüksektir. Bu nedenle duyulamayan dualardan ve beddualardan diğerlerinin duaları sorumludur, tanrı değil. Yani insanların üremesinden şikâyetçi değilse tanrı bu sadece bahane sayısının gün geçtikçe artmasından ve inandırıcılığının bu nedenle artmasındandır.


Korkuların ve isteklerin, günahların ve sevapların konuşmanın ve susmanın, iyinin ve kötünün maskesidir onlar. Neresinden bakarsanız bakın gerçekliğinize en yakın hallerdir. Bir şeyi yapmak istemediğinizi söylemenin kibar yoludur. Aslında asla söyleyemeyeceğiniz sözlerin ağzınızdan çıkabilme şeklidir. 


Masumdur. Yalan değildir. yani çoğunlukla yalan değildir. Toplumdaki herkesin bir bahanesi olduğuna göre normal bir haldir. Yoksa şaşırtıcı bir durum olabilir. Yapmamanın ya da yapmanın açıklaması olmak kelimeler için kolay iş değildir. Çoğunlukla bok çukurunun taşmasın engelleyen arozöz gibidir bahaneler. Onlar olmasa hayatı düzene koymak da her işe yetişebilmek de disiplin sahibi değilken başka türlü mümkün değildir. 


Nendir. Tanrıdır. Yaşamdır ve ölümdür bahaneler. Kendileri kadar işlevsel olan cümlelerin tasvirinin olmaması işlevlerinin sayılamaması ancak örnek üzerinden anlatılabilmesi bu yüzdendir. 
Kimi zaman gözlerini gözlerinden çektiğin kişinin gözleri ile ağzı arasında itiraf edemediğin çirkin bir sivilcenin masumca inkâr edilişidir bahaneler. Çalan cep telefonu ya da çalamayan cep telefonu gibidir. Biraz acımasızca bir acıma halidir. 


Sırtından bıçaklar, işi yarı yolda bıraktırır. Korkutur ve aynı zamanda korkusuzluk aşılatır. Gücün kelimelere devşirilmiş halidir. Ve çoğunlukla zamanı böler kendi içinde bölümlere. Yine de en çok istenilen ve en çok istenilmeyen şey olmayı başarır kendi içinde. Tutarlı bir duruşu vardır. Takdire şayandır. Herkes öyle ya da böyle bir kere kullanır ve tadını alan asla bırakmaz yakasını. 
Tembelliğin ve ucuzluğun basit bir halidir ve bence en çok bu yüzden sevimli bir köpek yavrusu gibidir.

Reklamlar
 

Yeni Blog Hakkında…

Uzun zamandır yazdığım blog adresini değiştirmek niyetindeydim. Kısmet bugüne oldu. Bütün yeni yazılarımı ve diğer sosyal paylaşımların hepsi için artık Blogcu daki yamuk duruş sayfasını kullanmayacağım. Bundan böyle yamukdurus.wordpress.com adresinden beni takip edebilirsiniz. 

 

 

Birçoklarının yittiği ülkede ayakta kalmayı öğrenmek

“Yeter ki gözümden uzakta dursun, acı çekmek ancak bu şekilde kolay benim için.”

Ortadoğu ikiyüzlülüğüdür bu kardeşim. Güçlü olanın her şeyi yapabildiği, güçsüz olanın her şeyi görmezden gelmek zorunda kaldığı toprakların mecburi istikamet kaderidir bu. Her gün başka iki şey arasında seçim yapıp sonrasında pişman olmaya çalışan insanların tavrıdır bu. Yoksa kim bırakır bir aileyi cevapsız sorularla? Yoksa kimin başına gelse çocuklarını, ailesini perişan edecek bir durumu meşru kılmaya çalışır?

Benim dönemlerin hiç birinin birbirinden farkı yok. Seksenler nasıl faili meçhul cinayetlerse doksanlar da aynıydı. Ha 2000lere dair umudumuz vardı. Belki 19 ve 00 ile başlayan yüzyıl bitince ve 20den başlarsa sanırdık ki her şey düzelirdi.

Can çıkmayınca huy çıkar mı? Soğuktan ölenler var sokaklarında, komşularının aç yattığı gece sofrasından pastırma eksilmeyenler var. Az çalışarak çok para kazanmak isteyenler var. Çok çalışarak tok kalmayı beceremeyenler var. Her daim karar verici olup herkesin hayatına düzen getirmeye çalışanlar var. Güçlüler ve devir değişse de iktidarı ele geçirenlerin ilk öğrendikleri iktidar olmanın kanlı yol tarifidir. Mühim değil, ne de olsa her seferinde oy atarken yola çıkan demokrasilerde insanlar intihar etme biçimi olarak oy vermeyi seçmezler. Yine her zaman olduğu gibi bu genellemelerin hiç birine uymaz Orta Doğu.

Yozlaşmanın buradaki tanımı başkalarının vicdanı üzerine çamur atarak kendi vicdanını temize çıkarma çabasıdır. Kendi değerleri yozlaşan insanın kaybedecek hiçbir şeyi başına gelenlere şaşıracak hiçbir ruh hali yoktur. Hatta bu hal o kadar ileri gider ki başına gelmezse kendini şansız sayar.

Mesela bugünlerde hukukun üstünlüğü sayesinde yola hoş bir seda ile çıkan ETÖ soruşturmaları anlamını o kadar yitirir ki ETÖ mensubu olmak bir süre sonra ayrıcalıklı hale gelecektir. Ne tuhaftır ki ETÖ’nün altında yatan temel neden zaten kendini ayrıcalıklı gören bir avuç insanın bu ülkeden tasfiyesiyken adalet sistemindeki yetersizlik sayesinde durum değişir. Kendi içlerinde sistematik olarak tutarlı olmaya çalıştıkları en büyük dayanak olan Kemalist düşüncenin tabansal olmamasıdır. Buna rağmen yaptıklarının yani beceriksizlikle yürüttükleri ETÖ davası ile bu yarı tamamlanmış devrimi tabana yayacakları akıllarının ucuna gelmez.

Zaten Barbar gibi iş yapmak sözü tam olarak bu demektir. Her şeye hemen sahip olmayı uzun süre elinde tutmayı akıl eden birilerinin hiçbir şeyi düşünmeden ve anlamadan yapmaya devam etmesidir durum.

Faili meçhul cinayetlerin hala olması, devletin kendi derin devletini bulup onunla yüzleşmeyi eline yüzüne bulaştırması, kendi topraklarında başka bir ırkın yaptığı soykırımı dillendirmeye korkması he bu yüzdendir. Orta Doğu kurnazlığı ile Orta Doğu vurdumduymazlığıdır bu. İçten içe kimseye güvenememek ve kimseyi sevememektir. Bir yerde masallar fazlaca güzelse hayatlar aynı şekilde değildir, emin olabilirsiniz.

Führer, toplumu sınıflara ayırıp ondan sonra işine gelmeyen bütün sınıfları öldürmeye başladığında endişe ile sorar ne de olsa yaveri.

“Führerim, bu kadar çok insanı ortadan kaldırınca tarih bizi yargılamayacak mı? Vicdanen nasıl rahat olacağız”

“İşte senle benim aramdaki fark bu yaver. Okumak, yaşamak ve hatırlamak! I. Dünya Savaşında milyonlarca Ermeni’yi kestik Osmanlı topraklarında kimse sesini çıkarmadı. Şimdi bir avuç Yahudi için mi ses çıkaracaklar, saçmalama lütfen, biraz rasyonalist ol.”

Dediğim gibi bu ülkede güvercinlerin kanadı takılır jiletli tellere, yiğidimiz aslanımız yatar soğuk ranzalarda, denizi görmek için yukarıya çevirsen de yüzü görmek demek bakmak demek olmadığından hiçbir şey gelmez elinden.

İnsanların faili meçhulü duyunca ne olduğunu anlamadığı, başka bir ülkede olduğuna şaşırdığı bir topluma dönüşmek  dileğiyle…

 

 

Yerinde Saymak…

Uzun zamandır insanlık tarihinin yerinde saydığı hepimizin bildiği ve inkâr etmeye çalıştığı bir gerçek. Sokrates’ten bir adım öteye geçebilmişliğimiz, onun açtığı yolda gösterdiği hedefe hiç durmadan yürüyeceğimize ant içmişliğimiz falan hikâye. Sokrates ne dediyse o! Hem de uzun zamandan beri!

Felsefe anlamında yerinizi tanımlayınca gündelik hayatta nerede olduğunuzu tanımlamak çok daha kolay oluyor. Diyorsunuz ki biz henüz Aziz Nesin’i sindirecek kıvama gelmedik. Anlayıp anlayabileceğimizi her şey yönetime getirdiklerimiz kadar! Bu yüzden Müslüman mahallesinde salyangoz satan bir adamın istatistiğine de varlığına da itiraz ediyoruz. Haklısınız zira insan anlamadığını ya görmezden gelir ya da korkar anlamadığından. Her iki durumda da vahamet kelimesinin sandıktan çıkıp hayatınıza girmesi gerekir.

Hayatınızda daha önce bir şekilde tanımlı bir duyguyu tekrar yaşamak, hatırlamak, yaşatmak için aynı yere saplanıp kalanlar bu durumu sık yinelerseniz huysuz ve yaşlı kabul edilirsiniz. Kimilerine geri kafalı bile olabilirsiniz. Yine de durumun vahametine varılırken hissedeceğiniz baskı bu kadar az değil.

Sistematik olarak aptallar ürüyor. Son yüzyılın en yüksek IQ düzeyine ulaşabilmek için, insanlık değiştirebilme kuvveti için gerekli olan özgürlüğünü ve hatta aklını ve kendi iç sesini; çocuğunun karnını doyurmak için satmayı reddetti. Tek çocuk yaptı veya hiç üremedi. Bu reddin ardından geride kalanlar üremeye devam edince, genetiğe taşınmamış bilgilerin hepsi yavaş yavaş kalktı ortadan.

Genetiğe aktarılamadan ortadan kalkan bilgi bir işe yaramıyor. Çünkü son yıldır kullandığımız ansiklopedi bozmasında nasıl arama yapılacağına dair en ufak bir fikrimiz yok. Sistematik olarak alfabe sırasını sayamayacak olanların yüzde otuzlarda olduğu bir yerleşkede var olmaya çalışıyorsanız şayet bütün kaybedenlerin yaptığını yapmak kalıyor size: “Kabul etmek. “

Kabul ettiğiniz anda bitmişsiniz ve teslim olmuşsunuzdur demektir. Mesela şu anda dayatma ile kabul edilmesi gerek savaş bu topraklarda devam ediyor. Kemalist felsefenin evrenselliğinin karşısına dini inancın mitolojisini koyarak sapla samanı birbirine kırdırıyorlar. İnsanlar seçim yapmak zorunda hissettiler önce. Hatta yetmedi şimdi de savunmak zorunda hissediyor yaptığı seçimi. Sonra malum zaten… Silahlar çekiliyor ve mitoloji ile ussallık birbirinin üstüne yürüyor. İster sözde aptallıkla ister topla tankla y da basit bir araba kazası ya da canlı bombayla…

Dünyanın neresine giderseniz gidin, o dalga geçtiğiniz muz cumhuriyetinde, amazonun ilkel kabilelerinde bile insan davranış olarak mitoloji ile günlük hayatın birbirine karıştırılmadığını görürüz. Gel gör ki biz hala ayırt eder hali bile koruyamıyoruz. Kimi zamanlarda yalnızca hareket etmek bile değişim için yeterliyken kimi durumlarda da insan yönünü kaybettiğini ve “Haka Dansı” yaptığını sanmaya başladığını fark etmeli!

Cuma sabahları siyasetten, gericilikten, kumarbazlıktan, akılsızlıktan bahsetmeyi hiç sevmem. Yine de Müslüman ülkemin çoğunluğu vaazlarda bunları ancak Cuma günü resmi olarak konuşuyor. Dolayısıyla ben son basamağı ortadan kaldırarak “Hey oğlum, kazın ayağı öyle değil! Dışarıda bir hayat var, akıp geçen ve giden… Geri dönme geçmişe, gelecekten vazgeçmek için çok gençsin!” cümlelerini bağırıyorum karanlığa. Umarım karanlık sandığım, boş çıkmaz.  Eğer ben o boşlukta gördüğümü sanmaya alışırsam ve herkes kadar her şeyden korkup sesimi çıkarmayı bırakırsam doğmanın da yerinde saydığını tanımlamanın da hiçbir anlamı yok demektir. Varlığım kendine yetmekten imtina ediyorsa yokluğum daha makbuldür!   

 

ÖZÜR

Bir süredir sesim soluğum çıkmıyordu.  Genellikle yeni bir şeyler denerken sessizliğe gömülürüm. Bu ara hayatım çok yeni. Kıpır kıpır bir şeyler hissediyorum yüreğimde. Ayrıca yazınsal anlamda beni besleyen doğru karakterler var etrafımda. Beni var olmak için sağlam ikna ettiler. Ayrıca hayatım boyunca tek kişilik bir tiratlar silsilesi bile olsa tiyatro metni yazamayacağıma dair inanç yerle yeksan oldu. Bu kadar çok iyi şey üst üste gelince kaçınılmaz olarak devreye Murphy ve yasaları girecekti. Ne de olsa milyonlarca iyi şey üst üste gelebilir olsa bile bu bizim kültürümüze göre iyi bir şey demek değildi. Ne mi demeye çalışıyorum. Şöyle özetleyeyim.

 

“Bugün çok güldüm ay kesin akşama kalmadan ağlayacak bir şey duyarım.”

“ Hayatımda hiç kimse beni bu kadar mutlu edecek bir şey yapmamıştı. Kesin beni terk edeceksin değil mi?

“ Kitabı bitirdim bitirmesine ama basacak yayın evi kesin bulamam.”

“Tek kişilik oyunu bitirdim sonunda ama ya oynayacak aktör bulamazsam? Hadi buldum diyelim o zaman kesin sahne bulamayız oyunu gösterebilmek için. Hadi mucize oldu bu da oldu o zaman kesin gündem o kadar değişir ki kimse bizim oyunumuzdan haberdar olmaz. Bir daha kimse bana oyun yaz demez.”

Tanıdık geldi mi, işte ben bu önermelerin mutluluk kısmındaydım bir süredir. Etnik kökenime olmasa da Anadolu’nun içine işlemiş bu önermeyle savaşıyorum bu yazının başından beri. Sizi gülümsetecek bir şeyler söyleyebilmek için içime doğan kötü hisse kapılmamak istiyorum. Bunu sizinle paylaştığım anda da zaten itiraf etmiş oluyorum kendime bile.

Elimden gelenin en iyisi etrafımdaki insanları mutlu etmeye çalışmak. Beni mutlu edecek bir şeylerin olması o kadar zor ki… Yani sırf bu yüzden sevebilirim insanları ve bu iyi bir şey olabilir. Bunu iyi bir şey olmasına çalışıyorum bu ara. İnsanları sevmeye, insanları sevdiğim için onlara seslenmeye çalışıyorum. Sanıyorum ki ben susarsam ya da seslenmezsem herkes yolunu kaybeder. İşte ben bu noktada yüreğimi kıpır kıpır hissetmeye devam etmek isterken, yazmakla vakti geçiriyorum.  Ne de olsa vakit geçerse ben de cümlenin ikinci kısmına geçtiğimi ifade etmek zorunda kalmayı itiraf etmiş olmayacağım.

İşte bu nedenle suskunluğa gömülüp bir arkadaşımın ricası üstüne bir tiyatro eseri yazdım tek kişilik. Üç gündür aynı akılla yatıp benzer akılla uyandığımdan kimseye doğru şekilde tepki verememiş olabilirim. Bu nedenle sizi kendimden mahrum ettiğim için özür dilemeyi de ego olarak görmüyorum.

 

Umarım uzun zaman sonra ilk yazdığım, sessizliğimi bozduğum bu yazı ile durumu kavramış ve bana anlayış göstermişsinizdir. Zira bugüne kadar olan tüm huysuzluğum beni anlayacak kimsenin etrafımda oluşuna inanmayışımdı. Şimdilerde dank etti ki zaten başından beri bana inanan güvenen ve aslında beni var eden sizlersiniz. O yüzden bundan sonra sizleri hiç ihmal etmemeye çalışacağım. Yaşatmak için yaratmanın verdiği gücü sizi mutlu etmek için kullanmaya devam edeceğim. İyi ki varsınız.    

 

Gülümse

Şarkıyı zamanında ben yazsaydım şayet “Bir bahar akşamı rastladım size” yerine “Bir Cuma öncesi rastladım size” derdim büyük olasılıkla. İki gün için bile olsa tatil yapacağımdan içim kıpır kıpırdı derdim. Size mi âşık oldum yoksa ben hali hazırda boş geçecek her güne doğduğumdan beri aşık mıyım, bilmiyorum derdim. Muhtemelen şarkıya konu olan kişi de bana sırtını döner koşarak benden uzaklaşırdı.

Sanırım derdi tasası kendine vakit ayırmak olan biri için aşık olmak son derece lüks olabiliyor zaman zaman. Ne de olsa aklının bir köşesi sana rahat vermiyor. Sürekli dürtüp duruyor seni. Şimdi ne yapıyordur ki acaba diyorsun bazen. Kimi zaman gözlerini hayal ederken yakalıyorsun kendini. Bir bakıyorsun zaman hiç geçmezken, zaman çok hızlı geçmeye başlıyor. Onu görmediğin günler sayıca çok büyük geliyor gözüne.

Kendiyle derdi olan adamlar için aşık olmak büyük bir uğraş. Muhtemelen kendi ile derdi olan kadınlar içinde bu böyledir. Zordur yani. Duymak, söylemek, hissetmek sonrasında hala var etmek için çaba gösterip göstermemeye karar vermek… Hayat bazen kolay alınacak kararların arifesinde düşünmeye ayırdığın süre içinde şekilleniyor belki de. Su içmek kadar otomatik olabilecek bir eylemi önemseyince ne yapacağını bilmeden bir köşede düşünür buluyorsun kendini.

Çoğunlukla tutkulu bir ilişki yaşamaktan, şiddetli bir ayrılığa geçiş yaptıysan hayatının bir döneminde korktuğun şey hikâyenin ilk yarısı olmuyor. Deliler gibi, çocuklar gibi hatta ateşe uçan pervaneler gibi davranmakta zorlanmıyorsun. Ya sonrası aynı olursa sorusunu sormadığın sürece hayat senin için ayakların toprağa değmeden yürüdüğün bir yol gibi geliyor.

Sonrasını sorduğunda belki de bir şaka gibi hiç yapılmaması gerekeni yapıyorsun. Anlam yüklüyorsun. Bir aşkı, başka bir aşkta boğmak ve yok etmek için günahsız gibi davranıp ilk taşı atmaya kalkıyorsun. Ayaklarını yerden kesenin seni toprağın altına sokma gücünü küçümseyerek yapıyorsun hem de bunu.

Kutsal saydığına saldırırsan başına gelebilecek en kötü şeylerin ikincisi kutsala yüklediğinin geri tepmesidir. Zaten tepse de tepmese de saldırmaya karar verdikten sonra bitmiş olabilirsin. O yüzden tarih sahnesinin en eski anti militarist tavrını takınarak yaklaşacaksın aşka. Saldırmayacaksın!

Kimilerine göre her zorluğu geçmeyen, her şeye göğüs germeyen aşk mümkün değildir. Bir tarafıyla haklı gibi görünen bu cümle bence palavradan ibarettir. Aşk tek kişilik bir seçimdir. Çoğunlukla kavuşma güdüsü ile sahip olma güdüsü birbirine karıştırılır. Yani kavuşunca aşk olmaz gibi cümle ne kadar abesle iştigalse aşkın her şeye göğüs gerişi de o derece muammadır.

Ben seni sevince, sen beni sevmek zorunda değilsin. Elma hikayesi işte iyi bildiğiniz… Kendine zaman ayırma konusunda yaşamını kuran biri sana aşık olabileceğini söylerse ya da korktuğunu ya da karşılık vereceğini yapacak tek bir şey kalır sana. Ciddiye alırsın. Göze alamayabilirsin. Akışa direnebilirsin ama ciddiye alırsın. Önemsersin. Sorgularsın. Sorgulamakla ilgili söylediklerimi hatırlarsın. Gülümsersin. Düşünmekle ilgili söylediklerimi hatırlarsın. Daha çok gülümsersin. Yavaşlamak ve döngüyü tamamlamak ne demek fark edersin. Ne istediğimi çözersin. Bütün gün gülümsersin.

Bütün gün gülümsemesine neden olabildiğim için ben de mutlulukla gülümserim. Düşünürüm, önemserim ama sonrasını sorgulamam. Ta ki başka bir ruh hali gelip beni benden alana kadar… O zaman da en başa döner aklımın bir yerinden fısıldarsın bana. Gülümseriz…   

Zaten aşk birinin sana gülmesi ile değil sana gülümseyebilme ihtimali ile başlamaz mı?

 

Sancılı yanım Senin Eserin

Hayatım bütün büyük liderlere çamur atarak geçti. Büyüklüğü ya da iyiliği tartışmalı hale getirmek için elimden ne geliyorsa yaptım. Tarih sahnesinde ismini yazdırmayı becerebilmiş kim varsa üzerine leke çalmayı ilke bildim. Daha iyilerini yapabileceklerini söyledim. Onlardan sonra gelenleri onların yerine övdüm kim sohbetlerde. Sohbet ilerledikçe başta övdüklerime sonda sövdüm. Belki de benden iyisinin hiç olmadığını söylemeye çalışıyordum içten içe.

 

Anlamsızca bir öfke değildi yaptığım. Tarihi kendi gerçekliği içinde diğerlerinin kabul ettiği gibi kabul edemiyordum. Sıradan bir aklın kronolojik olarak olayları alt alta koyup bu olayları sırtlayan insanları “büyük” olarak nitelemesi bana basit geliyordu. Sıradan hayatımızın içinde basitlik mide bulandırıcı bir hal aldığından sıradan gelen her şeyi aşağılamak bana az da olsa umut veriyordu. Sıradan olmayanlar yükselişe geçerse ne de olsa bahsi ben kazanır yükselişe geçerdim.

 

İşlerini yaparak tarihte yer alacak adamlardan biri değilseniz, tarihte yer alanları aşağılayarak hor görerek, yaşadığınız zaman içinde var olabilir hatta var olmanın dayanılmaz hafifliğini tadabilirsiniz. Yine de herkes için her şeyin olasılık dâhilinde olduğu yirmi birinci yüzyılda bile durum bu basit mide bulandırıcı egodan fazlası değil. Yine de bir koltuğun ben de yaşattığı haz için mümkünse elimden gelen her şeyi yapabilirim.  

 

Kimilerine göre gelişmelerin temelinde değilleme vardır. Yani anti tez olmadan tezin gerçekte anlamı yoktur. Yine de değilleme ile yok sayma ve hor görmeyi birbirinden ayırabilmek gerekiyor. Birini değilleme ona saygısızlık yapma hakkını sana vermez hele değilleme yaptığın kişi artık yaşamıyorsa bu düpedüz kaypaklıktan öteye gitmez. Elinden gelen her şeyin mubah olduğunu düşünen bir adam olarak kaypaklıktan tabii ki geri duracak değilim.

 

Tarih bilimi ile uğraşanların bile zaman zaman içine düştüğü tuzaklardan biri tarihi bir vakayı ya da tarihe çoktan mal olmuş bir kişiyi kendi çevresinden ve zamanından çıkarıp günün değerleri ile yargılamaktır. İnsan yaşadığı çevrenin etkisinde o kadar çok kalır ki en sonunda doğrunun sadece kendi zamanına has bir gerçek kırılımı olduğunu sanır. Sandım ve yanıldığımı düşünmüyorum. Yalnızca benden öncekilerin ve benden sonrakilerin düşeceği basit bir tuzaktır bu. Çoban matı gibi üç hamleliktir ve ne yazık ki daha önceden düşmediyseniz nasıl kurtulacağınızı bilemezsiniz. Tabii benim gibi neyi okuyacağınızı nasıl okuyacağınızı biliyorsanız çoban matı olurken taşların eksik olduğunu iddia edip yırtabilirsiniz.

 

Benim yaptığım kaypaklığın bile insana öğrettikleri vardır ve bu durum ne yazık ki Tanrı gibi dogmatiktir. Bilginin sadece kullanım biçimi bile insana bir şey öğretebilir. Bu tavrım bile ne kadar yüce gönüllü olduğumu her şeyi göze alan benim aslında ne kadar insanları sevdiğimi ve önemsediğimi gösterir.

 

Bugünlerde aklımın ucundan ne zaman doğuda bir il geçse, 4. Dereceden kısa ilişkiler kurmayı tercih ettiğim hemoroidim bana kendini hatırlatıyor. Tedavi olup bir miktar inzivaya çekilsem ve sesimi soluğumu çıkarmadan otursam hem tarihe mal olmuş gerçeklikler kendi zamanında kalır hem de sağda solda çıkan savaş haberleri ile gündemi değişir herhalde yakın çevremin.

 

Başından beri egom içinde bulunduğum çağın çok ötesine geçemeyeceğini bildiğinden, içten içe duyduğum sancı mevsim değişikliği nedeniyle hemoroidimin ağrısı ile birleşince saçmalama potansiyelim ne de olsa tavan yapıyor. Herkesin aklından geçen benim ister istemez ağzımdan çıkıveriyor. Siz yine her zaman yaptığınız gibi beni sineye çekin ben yakın zamanda gücümü toplayıp üstünüze abanmaya devam edeceğim. Yalnız lütfen bu sefer kasmayın zira en son sizin yüzünüzden hemoroit oldum. Biraz da beni düşünün.

 
 
%d blogcu bunu beğendi: