RSS

İlerleme…

25 Mar

Herkesin dönmesi gereken kendi gerçekliği var. Zaman hiç kimse için durmuyor. Algıda durduğun şeyin zaman olduğu yanılsaması ile hareket etmek herkese güvenli geliyor. Uyuşturucu, film, bir müzik ya da kitap… Nesnenin ne olduğunun önemi yok. Zaman senin için akmayınca yaşlanmıyorsun. Yaşlanmayınca ve zaman geçmeyince izafi olarak hâkimi oluyorsun hayatın. Ya da en azından hâkimi olduğu sanıyorsun.

Bir sanrı için insanlar hayatlarından oluyor çoğunlukla. Kısa cümlelerle anlatmak zorunda kalıyorsun. Başını unutuyorlar. Devam ettiremiyorlar aynı senkron ile ezgiyi. Sanki bir ezgiyi aynı senkronla devam ettirirlerse delirecekler. Bundan çok korkuyorlar. Hayır devam ettirmekten değil. Delirmekten korkuyorlar. Bir yere kapatılma korkusu bu. Sanki mezar korkusu gibi! Tabut korkusu gibi içlerinde beliren duygu… Nasılsa deneyimleyecekleri bir şeyi şimdiden merak içinde tanımaya çalışmak istemiyorlar. Haz engel oluyor. Haz ölümü büyük bir aparkatla yere indiriyor ilk perdede. Dövüşün mutlaka rövanşı olacak ama ilk perdeyi hep haz kazanıyor. Haz ve getirdikleri ya da haz olmayana yükledikleri değer. Ne de olsa doğrusuna değer yüklemekten aciz olunca, eğrisinin değerli olduğun sayıyor insanlar…

Ben bana beni anlatma cüretini hiç anlamam. Ben kimseye bugüne kadar kendini anlatmadım. Benim algımda koyduğum yeri söyledim. Buna uygun davranacağımı söyledim herkese. Yine de kimseye kendini anlatmaya çalışmadım. Birini kendine anlatacak metinlerin peşinde koşanların zavallılar, yumuşakçalar ve aklı kıtlar olduğunu düşünürüm. Ne büyük bir egodur birine kendini anlatmaya çalışmak ve büyük bir hayal kırıklığıdır birini göründüğü gibi değil olduğu gibi anlamaya çalışmak.

Sosyetede, iş dünyasında, pornografi sektöründe ya da merdiven altı bir atölyede es kaza bulunursam bilirim ki bana her daim biçilen bir rol için yolumun üstüne çıkmışlardır. Geçici olarak yönetilmeleri gerekmektedir. En azından ayağa kalkmak için bir süre yürütece ya da koltuk değneğine ihtiyaç duyarlar. Ben değnek olmak da bir beis görmem şayet anlamaya çalıştığım esnada bir anlam yüklenecekse… En azından değnek alışık olduğum bir roldür der geçerim. Üstüme yakışır. Daha önceden çalışılmıştır. Korkutmaz gözümü.

Yine de bazen rolleri değiştirmek gerekir. Kimi zaman adı savaş olan birinin barış peşinde koşmasına benzer bu durum. Kimi zamanda insanlar bir savaşın barışı getirebileceğine inanır. Neresinden bakarsan bak beş para etmeyen bir genellemedir bu. Ne adımın Savaşlığı beni barış düşmanı yapar ne de benim ortadan kalkışım barışa bir yarar getirir. Yani bana atfedilen değer ne ise değerimin o oluşu kadar, bana değeri yükleyenin de deneyimleri önemlidir.

Bir yaşanmışlığın en büyük zehri bir başkasına elek olmasıdır. Yani geçmişin yönetmeye başladıysa anını geçmişin şekillendiriyor demektir varlığını. Varlığını şekillendiren basit bir hal ya da karşı koyamayışsa şayet, yani bir kere düştüysen tuzağa hep düşeceksin demektir. Kati bir gerçeklik değildir ama insanların aynı hatayı her gün sürdürmeye devam etmesinde, kendini bilirken, aklı başında her gün aynı günü yaşamaya yeltenmesinde başka ne gibi bir saçmalık olabilir ki…

İnsan için düşünen,  üreten, üreyen ya da kendini kandırmak için konuşmayı öğrenmiş yalan için dile evirilmiş diyebilirsin. Yine de insanın bütün özelliklerini ille kısa bir cümlede toplamak istersen kurman gereken cümle daha basittir. Ve bu basitlik insanın en nitelikli tanımlarından biridir aynı zamanda ama yine tanımın kendisi aşağı yukarı şöyledir: İnsan saçmalayan bir var olma biçimidir.

Görünürde saçmaladığını sandığımız herkesi yani durumunun öyle ya da böyle farkında olanları ya da başkalarına kendi halini hatırlatanları göz önünden kaldırmak isteriz. Bu nedenle tımarhaneleri ve buna benzer yerleri tanımlarız. Kulağımızın arkasında tek dokunulmadık yer kalmıştır ve sanırız ki bir tek orası bize ait kalınca masumiyetimizi savunmak için bir güç kalır elimizde. Düpedüz ikiyüzlü bir yalandan başka bir şey değildir bu.

Bir oyunda kaybolmak bile daha gerçekçi olabilir. Hatta bir oyunun gereçlerini, kendine has enstrümanlarını fili, şahı kaleyi ya da damayı anlamlı bulmak bile daha anlaşılır olabilir. Yalan tahammül edebileceğim bir şey değil. En azından ben söylemediğim sürece!

Ben yalan söylediğimi itiraf etmekte hayatım boyunca hiçbir beis görmedim. Hatta bir örnekle daha ete kemiğe büründüreyim içinde bulunduğum durumu. Bir gün sabah yataktan kalktığımda dürüst olmak istedim. Hem de inanılmaz dürüst hissetmek istedim. Karar verdim, herkese doğruyu söyleyecektim. Hatta her şeyle ilgili fikirlerimi yumuşatmadan, içimden geçtiği gibi paylaşacaktım bana soranlarla. Hezimetin büyüğünü yaşayacağımı bilseydim yapmazdım.

Bütün gün boyunca duyduğum cümlelerin çıktığı iki kapı vardı. “ abi senin kafan mı güzel “ ya da “ olm yalan söyleme lan!”. Ne büyük bir hezimetti hayatın boyunca tek dürüst olduğun günde sana kimsenin inanmaması. Elimden gelen hiçbir şey yoktu. Gün bitsin diye neredeyse dua edecektim. Sanki gün bitmezse hayatım boyunca herkes dürüstlüğümü sorgulayacaktı. Sadakat kadar önemli geliyordu insanlara dürüstlük. Hatta sadakatin en önemli göstergelerinden biri sayılıyordu. Modern zamanlarda sadık olmasını beklemediğinizden kimsenin kolaya kaçıp dürüstlük ile sınamak istiyordunuz.

Yine de dürüst olmam kimseye hayır getirmedi. Ertesi gün sabah kalktığımda etrafımdaki insanların duymak istedikleri cümleler, gözlemlemek istedikleri tavırlar ve edalar hatta rüyalarına yattıkları korkuları gibi davranmam için kulağıma fısıldananları yaptım. Bunun için hiçbir şey yapmamam gerekti. Düşünmem gerekmiyordu. Adeta bir bilgisayarın veri yığınını tanımlayıp anlamlı bir cümle ile veri yığınını tanımlaması kadar kendiliğindendi. Tek girilen komut kulağıma fısıldanan cümlelerden ibaretti. Karşı tarafın söz öbekleri…

Sözleri hızlıca işliyordum. Sözlerin içinden sözcüklerin arasından cevapları topluyordum. Kolay işti. Daha çocukluktan beri böyleydi. Kolaylıkla bir diyalogu devam ettirmem için gerekli olan tek şey sözlerinin sonunu onlardan önce tamamlamaya çalışmam arada da bu sözlerin arasından cevapları bulmam gerekliydi. Kimi dikkatsiz anlarımda söyledikleri sözlerin sonuna soru eki getirip onlara tekrar geri dönerdim. Ya da anlamadım derdim. İşe yaradı. Hep işe yarardı.

İletişim tek kanallı ve monologdu aslında. Karşı tarafın sözlerine karşıdakinin sözcüklerini tekrar dizmekti. Anlam yoktu. Mana yoktu. Taraf olmak yoktu. Belki de hayatımız boyunca anlam peşinde koşup kendimizi bir film ile bir kitap ile ya da bir şarkı ile anlatma işi, karşı tarafın da kendini bu işlerden bazılarına yakın hissetmesi monologların benzerliğinden başka bir şey değildi. Kesince söyleseydim az önceki cümleyi devam edemezdi kimse elindeki herhangi bir kitabı okumaya, bir müzik parçasını dinlemeye ya da bir resme bakmaya.

Bu eserleri ortaya koymaya gelince zaten o iş çoktan anlamını yitirirdi. Hepimiz büyük bir hiçliğin içinde büyük anlamlar derdinde olmadan basitçe ve hiç zorlanmadan yaşar giderdik. Mümkünse kimse de bir diğeri ile konuşma ihtiyacı hissetmeden. Sessizlik ve kendine söylediğin yalanlar yeterdi.

Şimdilerde kendine başkalarına hatta tüm dünyaya yalan söyleyerek yaşayan adamların bunu itiraf eden tavırla ortada gezmesini anlıyorum. Biliyorum ki yalan söylemek bir ihtiyaç hayatta kalmak için ancak aynı anda da bir yük yaşamı sürdürebilmek için. Bir dengesi varsa yalanların o da basitçe doğruların yerinin değiştirilerek yalanların gerçeğe yakın kurulması olabilir. Bu yol belki de hayatın ilerlemesine yardımcı olabilir.

Reklamlar
 
 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: