RSS

Aylık arşivler: Nisan 2012

Poker, Oyun, Hayat… vesaire…

Poker face herkesin dilinde olan bir iştir. Doğrudur pokerde işinize yarayan suratlardan biridir ama kesin bilirsiniz ki herkes bir şekilde açık verir. En iyi poker face ölü adamın yüzünde bile hayatı boyunca duramaz. O yüzden en iyisi elinizdeki kağıtlardan farklı bir yüz haline karşısındakini inandırmaya çalışmaktır. Bunun bir tek sakıncası vardır poker oyununda ve az önce öğrendiğime göre hayatta ve diğer oyunlarda. Kendinize yalan söylediğinizi asla unutmamanız gerekir. Bu işte tek silahınız hafızanız ve tek kazanmaya giden tarafınız da tutarlı oluşunuzdur. Eğer tutarlı olmazsanız yani bir gün söylediğinizi ertesi gün yalanlar hale geçerseniz tüm inandırıcılığınızı kaybedersiniz. Bu oyunun tek kuralı vardır, dürüst olun elinizi açık edin. Eğer dürüst olup elinizi açık ederseniz kimseyi elinizdekilere inandıramazsınız.

Bir gün şayet inandıracak bir yöntem bulursanız, ilgi alanınıza göre best seller yazarı, iyi bir kumarbaz, kötü bir hayat oyuncusu, dürüst bir adam, yalnız bir ruh ve en önemlisi ne yaparsanız yapın kendinizle çelişmeyen ve hatta kendiniz olursunuz.

Kendiniz olmak zor iştir. İnsanların asla kabul etmek istemeyecekleri ve her durumda bir şekle sokarak anlamaya çalıştıkları iştir. Kendiniz olmak ağır mesaidir. Bütün korkularınızla, bütün kendinizle yüzleşemeyecekseniz, asla poker masasına oturmayın öncelikli olarak. Kimseyle oyun oynamaya kalkmayın. Herkesin iyi bildiği bir hali başkasına pazarlamaya hatta başkasına anlatmaya çalışmayın. Mesela sabah kalktığınızda kahvaltıda ne yediğinizle kimse ilgilenmez. Sadece kahvaltıda kimsenin yemediği bir boku yeme halinizi anlamakla ilgili fikirler edinebilirler. Ya da ortak paydalarının ne olduğunu bilmediğiniz insanlarla bu oyunu oynamayın. Şayet oynarsanız yani bir masada sadece tek olduğunuzu her durumda tek olacağınızı unutup başkalarının ittifak halinde olduğunu düşünürseniz, yüreğinizde en eski duygulardan biri belirir. Korkarsınız. Korku korkuyu, korkunun kendisini de kendiniz olmaktan vazgeçmeyi hemen tetikler. O yüzden asla ittifak oyunlarının parçası olmayın. Dürüstlüğünüzden ve durduğunuz yerde olmaktan ödün vermeyin. Geri adım atmayın. İleri doğru hamle yapmayın. Sadece durmayı başarabilin. Durun ve bekleyin. Bütün bir ömür de sürse beklemeniz kendiniz olmaktan vazgeçmeyeceğiniz ve durduğunuz kendi olma yerini kaybetmeyeceğiniz için eninde sonunda kazanan olursunuz. Tıpkı bir eski Yahudi atasözü gibi. “Yahudi dediğin düştüğü yerden bir avuç toprakla kalkan adamdır.”

Çoğunlukla poker gibi para üstüne dönen oyunların içinde dürüst olmanın size imkânsız olduğunu söylerler. Bu karşı tarafın size oynadığı en büyük oyundur. O saatten itibaren kendinizi sorgularsanız şayet bitmişsiniz demektir. Kimileri buna inat diyecektir, kimileri buna deve kini diyecektir ya da domuz hafızası ya da kin ya da intikam diyecektir. Kimileri bunu hayata duyduğunuz ve kazanmaya duyduğunuz açlık olarak gözünüze sokacaktır. Ne söylerlerse söylesinler asla bu tuzağa düşmeyin. İnatlaşın, kavga edin, hayatınızda hissettiğiniz en kötü şekilde kendinizi hissedin. Yine de bildiğiniz olmaktan ya da oyun oynadığınızı hiçbir zaman unutmamaktan vazgeçmeyin. Vazgeçtiğiniz gün oyunu kaybetmişsiniz demektir ve masada kaybettiklerinizin zerre kadar önemi yoktur.

Poker diğer oyunlara iki şey yüzünden benzemez. Diğer bütün oyunlarda oyun oynama halini kabul etmeniz gerekirken bir tek poker de oyunda olmama hakkınız vardır.  Oyundan istediğiniz zaman çıkabilirsiniz. Yine pokerin kuralına göre kaybetmek ya da kazanmak masaya sürdüklerinizi kaybetmemek ya da masaya koyduklarınızdan daha fazlasıyla kalkmak değildir. poker bu yüzden hayata benzer. Zengin de olsanız fakir de olsanız ilk önce kaybetmeyi göze alırsınız. Sonunda kendisinden vazgeçebileceğiniz bir şeyle oynuyorsanız şayet kaybedecek bir şeyiniz yok demektir. Bunu paranın meblağsıyla ya da kaybettiğiniz evin fiyatıyla, metrekaresiyle, prestijinizle ölçmek isteyenler buradan bakarak sizi hor görmek isteyenler olacaktır. Poker oynayan adamların dışında herkes riske girdiğinizi düşünür sadece poker oynayan adamlar bilir masanın üstündeki masanın üstündedir ve kimsenin masanın üstündekilerle ilgili bir derdi yoktur.

Size kolay yoldan para kazanmanın yolu olarak pokeri pazarlayanlarla pokeri risklerin büyüğü ama hesaplanabilir bir risk olarak tanıtanların farksızlığı buraya dayanır. Sadece kaybetmeye dair kabul ettiğiniz şeyin ne olduğuyla ilgilenirler ya da neler kazanabileceklerinizle.

Poker masasına bu yüzden asla bir insan konulamaz. Bir insan başından sonuna sizinle beraberken bir masaya koyulacak kadar kaybedilmesi göze alınacak bir şeyse şayet oynadığınız oyun da masaya koyduğunuz da önemini yitirir. Oyun oynamanın kendisi de önemini yitirir. Hiçbir oyuncu başından sonuna kadar poker oynayacaksa şayet masaya oyunculardan birini koyacak kadar ileri gitmeyi bu yüzden seçme hakkına sahip değildir.

Bir arkadaşlığı, bir dostluğu, bir ilişki kurma biçimini, ayrılmayı, beraber takılmayı yani duyguları ve yaşayışı poker masasına koyamazsınız. Bunlar olmadan oynadığınız oyunun hiçbir önemi kalmaz çünkü. Poker bir adama bu hallerle baş etmenin yöntemini öğretebilecek kadar derinliktedir ancak bu hallerden birini kaybettiğinizde oynanması mümkün bir oyun değildir.

Kısacası size kumar olarak tanıtılan, para ile anlatılan ve poker face ile birlikte anılan bu oyunun alameti farikası sandığınız gibi masanın üstünde olanların ne olduğu değil, bir oyuncunun elinde olanları nasıl kullandığı ile ilgilidir. Bir tek bu yüzden kumarbaz bir adama kötü bir sıfat olarak yakıştırılırken poker face nötr bir sıfattır. Bu yüzden poker oynayanlar, zar atmakla, rulet çevirmekle, rus ruleti oynamakla ya da para ile boks turnuvası düzenleyenlerden birine para basmakla ya da at yarışı oynamakla ilgilenmezler. Bu kumar diye tanıtılan şeylerin hiç birinde pokerde olan bir hal yoktur. Her haliyle insan halinde durabilmeyi ve kendin olmaktan vazgeçmemeyi başarabilmek! Neyin önemli neyin önemsiz olduğunu daha ilk başından itibaren iyi hesaplamak ve masanın üstüne öyle koymak!

Poker oynadığını unutup masanın üstüne her şeyi her an koyabileceğini ve her an geri alabileceğini sanırsan yanılırsın çünkü bir defa masanın üstüne düşenin bir daha masadan kalkıp senin için önemli olabilme şansı yoktur. Bu yüzden sadece masaya oturmadan önce neyin senin için önemsiz olduğunu düşünmen yetmez. Poker oyunundan kalkana kadar ki bu ancak iki el arasındaki tuvalete gidişinde, gündüz işin varsa gündüz işinde ya da yemek yerken veya uyurken ve dinlenirken mümkündür, her an neyin önemli ve değerli olduğunu bilmek zorundasın. Masaya sürdüğün her şey aslında değersizleştirdiklerini başkalarına gönül rahatlığıyla sunmaktan başka bir şey değildir. her oyuncu bu altın kuralı bilir, buna uygun davranır o yüzden başka oyuncularının kararlarına oyunu oynama şekline ve tarzına sonuna kadar saygı gösterir. İş bu ki eğer o saygıyı göstermeyip bunula ilgili düşünceler peşinde olursan, karşı taraf bununla ilgili fikre sahip olduğundan karşısındaki oyuncuya dair saygısını yitirecektir. Masada oturmanın altın kuralı ya da bir oyunu oynayabilmenin temel gerekliği pokerde de değişmez, herkesin kuralları tam, eksiksiz ve yüzde yüz uzlaşı ile bilmesi gerekir. Kurallar üstündeki tek bir anlaşmazlık oyunu uzun süre askıya alıp uzlaşmaya çalışmak için yol aramaya döner. Bu yol arama hali de bir oyuncuya yapılabilecek en büyük ızdıraptır. Altın kural tam bu noktada çalışır: “ Hayatta durduğun ve doğru olduğunu bildiğin bir şeyi ardında sonuna kadar duracaksın. Öyle bir duracaksın ki gerekirse hiç hareket etmeyeceksin.

Bu noktada uzlaşı taraflardan birinin inadının kırılması ya da uzlaşı için inadından vazgeçerek tekrar pokere dönmeyi kolaylaştırması gerekir. Bu sanıldığı kadar zor bir şey değilken masadakiler henüz birbirini yeni tanıyan oyuncularsa ya da uzun zamandır birlikte poker oynayan bir ekibin üyesi değillerse bu iş bir hayli zorlaşır. Uzlaşı mümkündür ancak tahmin ettiğinden daha uzun bir zamanı bütün oyunculardan çalar. Mesela oynayan beş kişiyse hayattan toptan herkesin bir saatini çalmaz. Herkesin birer saatini çalarak beş saatlik bir yıkıntıya neden olur. Bu nedenle de uzlaşıyı mümkün mertebe hızlıca halletmeli ve oyuncular hızlıca oyuna kaldıkları yerden devam etmelidir.

Çoğunlukla bildiğiniz gibi verilen aralar, pokere oyuncuları soğutur. Başlangıçta ilk masaya döndükleri halle ilk masaya oturdukları an arasında geçen zaman diliminde az da olsa birbirlerini tanımışlardır. Her şeye baştan başlamak yerine kaldığı yerden mi oyuna başlanacak ya da oyuna mı devam edilecek tartışmalarının istatistiksel sonucu gösterir ki oyuna kaldıkları yerden de devam etseler, yeni bir oyun da kursalar oynadıkları oyunun adının poker olduğu gerçeği hiç değişmeyecektir.

Bu yüzden masaya oturmadan, oturduktan sonra, el size geçtiğinde, karşı tarafın hamlesini beklerken ya da karşı tarafın önceki hamleleri ile ne yapmaya çalıştığını anlamaya çalışırken en iyi arkadaşınız bir günlük, not aldığınız bir defter, tarihleri not ettiğiniz bir küçük kağıt olabilir. Aksi durumda şayet hamlelerin sıralarını karıştırırsanız oyuncunun neyi ne zaman yaptığını hatırlayamayacak hale gelirseniz ve hatta oyundaki el okumanın gerekli olmadığı unutursanız – yani başında oyuncuları pokerde iyi kabul etmezseniz- başınız çok ağrıyacaktır. Zira dünyanın geri kalanı gibi pokeri önemsiz bir kumar şekli, para kazanma ya da kaybetme aracı ya da sıradan bir oyun gibi görürsünüz. Bu nokta da size hayatta başarılar dileyerek şapkanızı önünüze alıp el size gelinceye kadar iyice düşünmenizi tavsiye edebilirim ve pokerin kurallarından birini hatırlatabilirim ancak istediğiniz zaman çekilebilirsiniz şayet masaya koyduğunuz her şeyle ve insanlığınızın kendisiyle vedalaştıktan hemen sonra…

 

Reklamlar
 
 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , ,

Herkes kadar…

Ben de herkes kadar korkağım. Ben de herkes kadar çaresizim. Benim de sol yanım tam değil. Bir yanım hiç bir zaman güçlü olmadı. Bir yanım fena kızgın fena kırgın şu hayata. Yine de kendime acı verecek kadar ümidim var. İnsanlara rağmen hem de. Korktuğumu söylediğim her şeyi yüzüme vuran insanlar kadar.

Çoğunlukla içmeden ağlamayı beceremeyen insanlar oldu hayatımda. Hata yapma diye uyadığım kim varsa ilmiği onlar geçirdi boğazıma. Kötülük uzaktan gelmez zaten kötülük burnunun ucundan gelir. Evinin içinden gelir. Başka türlü olmaz zaten. Sokaktaki adamın hali de kadının tavrı da üzmez seni. Yanı başındaki sıkar canını.

Pek türk sayılmam. Tuvalette gazete okumam genelde bulmaca çözerim. Türlü türlü huylarım vardır da en kötüsü deve kinimle domuz hafızam sanırım. Geçip gidemem hiç bir şeyin üstünden. Unutamam. Genellikle affedemem de. Affetmiş gibi görünürüm. İyi rol yaptığımdan değil kıyamadığımdan kimseye.

Biraz sevgiyle öldüremeyeceğim kimse yoktur. Siz nefretle mi öldürürsünüz? Ne tuhafsınız… Biraz sevginin öldüremeceği kimse yoktur. Benim de öyle…

Özel ve kıymetli saymıyorsanız ve sözün arkasında değilseniz benimle konuşurken uyarıyorum öleceksiniz. Hem ben tehdit etmem bilirsiniz, sadecs uyarır ve uygularım…

 

Erdemli Olmak…

Kendini bilmenin erdem olduğunu sananlara bir kötü haberim var. Valilik kararı ile kendini bilmek artık erdem olarak adlandırılmamaktadır. Bir grup kendini bilen adam üstünde yapılan araştırmalara göre kendini bilmek erdemli olmak için gerekli bir koşul olup yeterlilik için tam değildir.  Valiliğin 05 Nisan 2012’de yayınladığı tebligata göre kendini bilenler de artık normal vatandaş gibi değerlendirilecek ayrıca normal vatandaşın tabi olduğu her türlü hukuksal sorun ile onlar da yüzleşecektir.

Bilindiği üzere kendini bilen adamların savunduğu en önemli temel ilke neyi ne zaman yapacağını bilme durumudur. Ayrıca bu adamlar bütün yaptıkları işi farkındalıkla yaptıklarını da söylerler. Ancak yapılan klinik çalışmalar göstermiştir, kendini bilen adamların içinde diğerlerine zarar verecek, insanlıktan uzak duyguların da barınabileceği ortaya çıkmıştır.

Bile bile karşı tarafa eziyet edenler, bile bile karşı tarafı itin götüne sokup çıkaranlar, bilerek ve isteyerek başkalarının arkasından iş çevirdiği tespit edilen bir grup denekle yapılan çalışmaların ardından kendini bilmenin sadece bilinçlenme basamaklarından biri olduğu tespit edilmiş, erdemli olmak için kişinin kendini bilmesi ön yeterlilik haline gelmiştir.

Yine de kişinin kendini bilmesi halinde yaptığı işlerin erdemli olabilmesi için başka koşulların da olması gerektiği üstünde bilim insanları ve hükümet hem fikirdir. Bundan sonra erdemli sayılacak olan işlerde bir şekilde tanrının suretinin görünmesi, toplumca iyi olduğuna inanılan işlerden birine denk gelmesi ya da kendi çıkarlarına denk gelmemesi hatta başkalarının iyiliği için özünü hiçe sayma kriterleri aranacaktır.

Erdemin hayatınızda olmazsa olmaz önemli parçası olduğunu görmek, yirmi birinci yüz yılın kibirli, bencil, ne olduğu belli olmayan hallerinden sıkılıp geleneksel, muhafazakâr yaşam kurmak isteyen siz sevgili milletimiz için valiliğimizin eliyle başlattığımız her eve bir erdemli insan kampanyasından yararlanabilmeniz için muhtarlıklardaki başvuru formunu doldurmanız yeterli olacaktır.

Milletimiz için her türlü kolaylığı düşünen devletimiz fişleme yolu ile sizin erdemli olup olmadığınızı, erdemliliğin ön yeterliliğini yerine getirip getirmediğinizi tespit edecek ve gerekli işlemleri sizin için kolaylaştıracaktır.

2023 yılına kadar gerçekleşecek büyük ülke olma yolunda her evde en az bir erdemli insanın bulunması bu insanların aptalları teskin edici ve oy vermeye ikna edici sözler söylemeye devam etmesi bizim hükümet olarak beklentimizdir. Bu beklentiyi yerine getirip erdemli insan olmayı başaranlar arasında yapılacak çekilişle bir gemicik, bir köşkçük, bir fabrikacık ve çeşitli miktarda erzak ve kömür yardım kolileri dağıtılacaktır.

Ülkemiz  O.ku D.üşün U.ygula N. Eticelendir sistemi olarak bilinen ODUN sistemi ile ve erdemli insanların yardımı ile muasır medeniyetler seviyesine ulaşacaktır.

 

 

Etiketler: , , , , , , ,

Umut ve Gözyaşı…

İnsanların ikiyüzlü hallerinden çok sıkılmıştı. İnsanların kendini zeki sanmasından da öyle! Gözünün içine baka baka yalan söylemelerinden sonrasında söyledikleri yalanları ellerine yüzlerine bulaştırıp yakalanmalarından nefret ederdi. Neden insanlar yakalanacaklarını bile bile yalan söylerdi? Neden onu bu ikilemin içine sürüklerlerdi hiç anlamazdı. Sanırım insanlarla iletişim kuramamasının ya da onları sürekli yanlış anlamasının nedeni sadece zeki oluşu ve aptal yerine konmaya tahammül edemeyişiydi.

Her şeyini paylaşırken bir dakika düşünmediği insanlar bile ona böyle yaklaşmasalar ne olurdu?. Sürekli bir pazarlık halindeydi insanlar. Kendisinden hep daha fazlasını istediklerini bilirdi de kendisi isteğince elinin boş kalmasını bir türlü sindiremezdi içine. Neden insanlar ona bu kötülüğü yaparlardı?

Uzun yıllar boyunca düşündü durdu. Hayatı paylaşmanın, her şeyi paylaşmanın, zalimliği yok etmenin fikrinde olanlar bile iş basit bir şeyi paylaşmaya gelince cimriliği tutardı. Bahaneleri vardı. Her şeyi kendine saklamayı severlerdi. Bunun da anlayışla karşılamasını şayet karşılamazsa kapının yerini bildiğini hatırlatırdılar ona.

İnsanlar çok acımasızdı. Çok nankördü. Çok ikiyüzlüydü. Bildiği tek şey varsa oda sadece elinin açıklığı için bile bunu hak etmemiş olması gerektiğiydi. Kendinden olanı korkusuzca veren biri kendinde olmayanı istediğinde neden hiçbir şeye ulaşamazdı? Bilmiyordu. Çok istiyordu sorularına cevap bulmak. Çok istiyordu koşulların ortadan kalktığı bir halde herkesin paylaşabildiği bir halde yaşamak. Bir türlü beceremiyordu. Bir türlü dinmek bilmiyordu içindeki gözyaşı bu yüzden.

Korktuğu tek şey insanların onu önemsemesi değildi belki de. Ciddiye alınmak istiyordu. Gözyaşı akmasın istiyordu. Sevdikleri de onu, onun onları sevdiği kadar sevsin istiyordu. Bir türlü olmuyordu. Bir türlü beceremiyordu. Bir türlü bu duyguyu hissetmeyi başaramıyordu. Her seferinde duvara tosluyordu. Her seferinde biraz daha fazla ölüyordu içi. Her gün biraz daha yaklaşıyordu bin bir türünü gördüğü yeni bir ölüme. Her gün içi ölüyordu.

Kolay değildi işi. Hiç kolay değildi. Bu duygu ile baş etmesini bilmiyordu. İnsanlar türlü türlü dertlerden fasılalardan ve gözyaşlarından geçerdi. Kimileri açlık çekerdi. Kimileri diğerleri için normal şekilde giyinince öldürülürdü. Kimileri kendi halinde bir koltukta oturup zamanın geçmesini beklerdi. Her nasıl olursa olsun kolay değildi işi. İnsanlar halleriyle başa çıkmanın bir yolunu bulmuş gibi geliyordu ona. O ise her gün yeniden ölmeden yaşamanın bir yolunu henüz bulabilmiş değildi.

Çok zorlanıyordu. Her gün aynı acıyı içinde hissetmekten her gün ait olmadığı bir işi görmekten, her gün kendini süründüren insanlarla vakit geçirmekten her gün aynı ölümü nefes gibi solumaktan çok yorulmuştu. Hiç yolu yoktu. Hayat ona mutlu olacak hiçbir dal vermiyordu. Hiç kimse elinden tutmuyordu. Hiç biri yüzüne bakmıyordu. İçinin sıkıntısının olmadığı bir hal nasıl olur bilmiyordu.

Mutlu olduğu anları hatırlıyordu mesela. Sahte de olsa geçici de olsa mutlu olduğu anları. İnsanların onu sevdiğini önemsediğini hissettiği o kısacık anları hatırladıkça ruhu daha beter acı çekiyordu. İçi daha beter hale geliyordu. Nefes almak ölmek gibiydi. Ölmek bile nefes almaktan daha yeğ işti. Yine de ölemiyordu. Yani bilinen şekliyle soluk alıp vermeyi bırakamıyordu.

Zerre korkmuyordu ölümden, günaha da inanmazdı. Yine de insanların inançla ya da inançsız bir şekilde anlaması gerekiyordu onu. Hiç zor bir adam değildi. Hiç tuhaf bir adam değildi. Bir şeyi ne kadar istediği o istediği anda yüzünden okunurdu. Saklamazdı. Gizlemezdi ne hissettiğini, nasıl düşündüğünü ya da neyi önemsediğini. Gün gibi ortada kabak gibi açıktı. Sözlerinin gittiği yerler dolambaçlı yerler değildi. Kimsenin arka bahçesindeki meyveleri kendine çalan bir adam olmak derdinde değildi. Ona göre arka bahçe ya da ön bahçe diye bir şey yoktu. Ona göre sadece hayat vardı. Yaşamakta her gün zorlandığı anlamak için canını dişine taktığı, hiçbir kesin sonuca hiçbir yolla ulaşamadığı hayat vardı.

Hayat onunla inatlaşmayı seviyordu. Hayat hiçbir istediğini ona vermemeyi her şey için çok acı çekmesi gerektiğini fısıldayıp duruyordu kulağına. Kulaklarına gelen sesleri duymazdan gelmek için çok uğraşıyordu ama yine de mümkün olmuyordu onun için. Mümkün olan hiçbir şey yoktu onun için. Hiçbir şey yapmadan oturmanın dışında ve bu duruma hıçkıra hıçkıra ağlamanın dışında hiçbir yol yoktu. Bulabilmesi mümkün görünmüyordu.

Ağlamak yorardı adamı. Bir yerden sonra ağlamak mümkün bir hal olmaktan çıkardı. Susardı o da. Çaresizliğine susardı. Çektiği acılara susardı. İnsanlara susardı. Hiçbir şey ifade etmeyen adamlara verdiği büyük anlamı neden verdiğini anlamak için susardı. Sevebilmeye devam etmek için susardı. Vazgeçmemek için susardı. Yaşamak için susardı.

Görünüşte çok konuşurdu. Hatta o kadar çok konuşurdu ki kendi dışındaki her şeyi gönül rahatlığıyla konuşabilirdi. Herkese verecek bir cevabı, her duruma uygun öyküleri ya da gördükleri ve bildikleri vardı. Yine de herkes ne anlıyorsa kelimelerinin arasından anlardı onunla ilgili. Hiç biri cesaret gösterip sormazdı. Hiç biri anladığını paylaşmazdı. Ya önemli değildi onlar için, ya değer vermezlerdi üstünde vakit harcamak için ya da zaten başlı başına bir hiçti.

Ötesinde başka saymadığı kendini hiçe koyan haller varsa onların da türlü türlüsü kabulüydü. Ne de olsa hayat ne yaparsa yapsın yüzüne gülmeyecekti. Daha ilk andan itibaren iplerin kendi elinde olmadığı, mutluluğu başkalarının mutluluğuna endekslediği bir hayat yaşayınca insan mutlu olması mümkün olmazdı. Yine de değiştiremezdi bunu. Ne kadar isterse istesin ne yaparsa yapsın hiçbir şekilde değiştiremezdi bu hali.

Yalanları yakalar sıkılırdı, düzden söylenenleri tersten alır sıkılırdı. İyi olan sözlerin hiç birine inanamazdı. Zaten onun için kimsenin gözünün içine bakarak iyi söz söylediği olmamıştı. Herkes laf arasında laf ola beri gele diyerek arada bir anardı onu, o kadar. başka hiçbir şey de zaten onun içinde bulunduğu bu sevgiyi hissetmeme, bu yanlış anlama haline çare olmazdı. Birileri çıkıp ona ne kadar değer verdiğini söylese, ne kadar önemli bir adam olduğundan bahsetse, onunla vakit geçirmekten keyif aldığını ve hatta tüm vaktini bile onunla geçirebileceğini söylese içindeki yangın belki bir süre için sönerdi.

Eninde sonunda kendine söylenen sözlerin gerçek olmadığını düşünecek fırsat için oyunlar kurulacaktı. Şakalar yapılacaktı. Ruhunun yangın yerine döndüğünü bile bile o yokmuş gibi yapılacaktı. Hiç olmamış gibi davranılacaktı. Üzmek için yapılan şakalar işe yaradığında neden üzülürsün sorusuna cevap veremeyecekti. Bu döngü hep böyle devam edecekti.

Nefes aldığı sürece her gün yeniden ölerek, her gün yeniden başka bir yol bulup kendini öldürerek. Bir yer var mıydı ki bütün olanlardan bir anlam çıkaran biri olsun şu hayatta? Biri var mıydı ki kendine davranılmasını istediği gibi değil karşı tarafın beklediği gibi içtenlikle ve temiz yüreklilikle davranabilsin. Bilmiyordu, yine her zamanki gibi umudu vardı. Umudu ve gözyaşı…

 
 

Normal olabilmek…

Ne 4+4+4 eğitim sistemi değişikliği ne doğal gaza gelen %18,75’lik zam ne de protesto hakkını kullanırken eziyet gören göstericiler. Hiç biri umurunda değildi. Zaten böyle şeyleri önemseyen çok adam olduğu için bu zamlar, bu müdahaleli protestolar olurdu. Eğer kimse bunları önemsemeseydi bunların hiç biri var olmazdı. İnsan rahat içinde yaşar giderdi.

Seneler geçip giderken yanı başından durduğu yerden bir adım ileri ya da geri gitmeye hiç niyeti yoktu. Zaten hareket etmekle etmemek arasındaki yegâne fark yorularak ya da yorulmadan aynı sonuca ulaşmaktı. Ne yaparsan ya da ne yapmazsan aynı sonuca ulaşırdın. Bu sonuç kader değildi. Bu sonuç ölüm değildi. Her ne yaparsan sonuca ulaşmak işi de değildi. Ne yaparsan yap sonuca ulaşacağının kesinliği de değildi. Basitçe ne yaptığınla da ilgili değildi ulaştığın sonuç. Bu hallerin dışında kalan tek hali anlayabildiyseniz şayet onu da iyi anlardınız. Durduğu yerin tembellik olmasını tercih ederdiniz yine de sesinizi soluğunuzu çıkaramadığınız tek yerde durduğundan sizi rahatsız etmek dışında bir iş görmezdi hayatı boyunca.

Şarkı söylemeyi severdi. Kötü bir sesi vardı. Kötü kulağı vardı. Ritim tutmayı, detone olmamayı bilmezdi. Yine de şarkı söylerdi. Ona göre sesleri tanımlayanlar, sesleri doğru tanımlamamıştı. Sesleri doğru tanısalardı şayet kendisinin kesinlikle detone olmadığını hatta bülbül gibi şakıdığını bilirdiniz. İnsanların tanımladığı her şeyi yeniden ve farklı bir tavırla tanımlamasa rahat edemezdi.

Umutsuz görünürdü. Bohem görünürdü. Kendini sevmez görünürdü. Mutsuz görünürdü. Yalnız göründüğü hallerin karşı taraf için ne olduğu konusunda en ufak bir fikri yoktu. O olduğu gibiydi. Mutsuzluk ne demek umutsuzluk ne demek bilmezdi. Böyle şeyleri hiç düşünmezdi. İnsan gülünce gülerdi ağlayınca ağlardı. Ne gerek vardı bununla ilgili bir sıfat uydurmaya, der dururdu. Bildiği insanın hallerinin insanın hallerinden başka bir şey olmadığıydı.

Diğerleri gibi etiketleme meraklısı değildi. Yargılamazdı. Yargılanmaktan keyif alırdı. Onu yargılama biçimlerinden düşüncelerinin akışını anlardı. Neye önem verdiklerini, neyi ciddiye aldıklarını neyi nasıl gördüklerini anlardı. Oyun içinde oyun oynamayı sever gibi görünürdü ama hiç kimseyi oyun oynamadığına inandıramazdı.

İnsanlar onu oyunlar oynayan bir adam olarak görünce kendilerini emniyette hissederdi ancak oyun değil de ciddi halde bu şekilde olduğunu bilince durum çok değişirdi. O zaman elleri hızlıca bir sigara paketine gider, ya yeni söndürdüğü sigaranın arkasından bir yenisini yakarlardı ya da sigaraya başlarlardı.

Kısacası ağrılı ve uzun yoldan bir intihar girişiminde bulunmak onun yanında olmaya eşdeğerdi. Hayatı çekilmez kılan bir hale getirmek için elinden geleni yapar gibi görünse de aslında düzce yaşardı. Kimsenin de kendinin de hayatını çekilmez yapamazdı çünkü çekilmez ne demek onu da bilmezdi. Böyle şeyleri kim neden bilirdi, bilince ne olurdu onu da anlamazdı. Sanırım onun bu hali de başkalarına pek tuhaf gelirdi. Uzaylı gibi bakarlardı ona. Hiçbir yere ait olmamış olduğunu anlarlardı bir şekilde ama bunun da ne demek olduğunu bir türlü kavrayamazlardı. Bu hal onlar için her daim yok haliydi ve olmayan bir işi var eder olmak yapılacaklar listesinde yer bulamıyordu.

Buzdolabı üstüne alınacaklar listesi yazan insanlar tanırdı. Aklındakini unutmamak için parmağındaki yüzüğün yerini değiştiren adamlar tanırdı. Ajandasız gezmeyen insanlar tanırdı. Bir gördüğünü bir daha görmeden rahat edemeyen kontrol manyakları tanırdı. Umursamazlar ve düşünmezler tanırdı. Kaybetmeye kafayı takmış insanlar tanırdı. Kazanmaya kendini adamış insanlarla oturup para konuşurdu. Yine de bütün bu hallerin birbirinden bir farkı yoktu onun için. İlle de bir sıfat kullanarak anlatmak gerekirse hepsi birbirinden salakçaydı.

Böyle bir adama âşıktı kadın. Ne söylerse söylesin ne yaparsa yapsın hiçbir anlamı olmayan bu adam da bu durumu anlayışla karşılıyordu. Birinin bir diğerini nasıl seveceğini bilse kesin kadını severdi. Bütün içtenliğiyle paylaştı düşüncelerini kadınla. Kadın hiçbir şey anlamamıştı. Tek bildiği bu adamın diğer adamlar gibi ayak bağı olmayacağıydı. Bu da kadın için ilk başta çekici bir durumdu. Yola çıktılar birlikte.

Adam için hiçbir şey ifade etmeyen yolculuklardan sonra kadından kendi yolculuğunu anlatmak istedi adam. Daha doğrusu adamın niyeti kendi yolculuğuna dönmekti ve kadının gelip gelmeyeceği ile ilgili bir fikri yoktu. Hoş fikri olduğu anda da zaten kadın yanındaydı. Kadın yanında olmadığı anda kadınla ilgili hiçbir şey düşünmezdi. Zaten insanlar başka birini düşünür gibi yapıp kendilerini düşünmeye nasıl devam ederler, neden seviyor taklidi yaparlar bilirdi bilmesine de bu durumun aksini niye ispat etmeye kalkarlar onu bir türlü anlamazdı.

Oturdu hep oturduğu koltukta hep oturduğu biçimle. Herhangi bir değişiklik yoktu yani hayatında. Kadınla da bu koltukta otururken tanışmıştı, hayatı da bu koltuktan kavramıştı. Koltuğunsa hiçbir önemi yoktu. Belki basit bir alışkanlıktı ama yokluğunu hissetmediğine göre alışkanlık da olamazdı. Bu her şey de anlam arayan insanların her taşın altından kafalarını çıkarmalarının canını sıktığını bilse kesin bunu söylerdi ama yüreğini sıkan bu durumu iç sıkıntısı değil normal olarak kabul edilecek bir hal olarak anlatırdı.

Zor adamdı. Kelimeleri insanların kullandığı haliyle kullanmazdı. Muhalefetti. Sözleri düzdü. Anlaşmak için çatışmamak gerekirdi. İnsan onunla konuşsa onunla çatışmasa bile kesin kendinle çatışırdı. Nasıl bu hale düştüğünü soruyordu kadın kendine. Adamın değişmez haliyle kavga edemeden bu adamda ne bulduğu ile kavga etmeye başlamıştı. Bu kadar durağan bir halin mümkün olmaması gerekirdi kadına göre. Yine de hayatındaydı işte adam kadının. Kadının tek bilmek istediği ise adamın hayatında yer kaplayıp kaplamadığıydı. Duymak istiyordu. Hissetmek istiyordu. Davranışlarından anlamak istiyordu.

Adam bu halleri bilseydi kadının çaresizliğine acıyıp kadının beklentilerini yerine getirebilirdi. Olmadı kadının dırdırından kurtulmak için bunu yapardı. Kadın rahat etsin diye yapardı. Yani adam için mümkün olsa bunlardan biri yani ilk önce his ne demek ve nasıl bir kavranma hali var bilse kesin bu kadının gözünden yaş akmazdı.

Kadın bu hallere daha fazla dayanamadı. Bir sabah gözündeki yaşı silip, yola gözyaşı olmadan devam etmek istedi. Adamın yanına geldiğinde nasıl gözünde yaş yoksa giderken de gözünde yaş yoktu. Belli ki bunca zaman içinde ne olduysa olmuş ama sonuç değişmemişti. Sevişmişler, kadın kendiyle kavga etmiş, adam kendi yalnızlığına susmuş, kadın kendi yüzüne bağırır gibi adamın yüzüne bağırmış, adam kendine şarkı söylemiş kadın o şarkıları üstüne alınmış… yine de sonunda kadın geldiği gibi gitmiş işte bir gün.

Adam mı? Adam hala aynı yerde aynı şekilde oturarak dünyanın dönüşüne uygun bir haleti ruhiye ile yaşamını idame ettiriyor. Gelen geçenlerin sözlerini bir gün anlarsa şayet belki toplum içine karışıp normallerin en normali olacağı günü bekliyordur ne de olsa farklı olmak gibi bir kaygı taşımadan farklı olabildiyse, normal olmak gibi bir kaygı taşıdığında şayet normal olabilirse her şey herkes için daha kolay olabilirdi.


 
 
%d blogcu bunu beğendi: