RSS

Aylık arşivler: Ekim 2012

Rast Makamında bir Pazar…

Gıda Çarşısı haftanın altı buçuk günü burası hatta bugün bile açık birkaç dükkân mevcut. Yine de her gelişmiş şehrin eskiden medet ummasının kaçınılmaz sonucu olarak kurulana bitpazarının yeni yeri. Eskiden şehrin orta göbeğinde çalıntı mallarla, değeri biçilemeyen işe yaramazların kaynaştığı bu pazar artık gösterilen yerinde ve metro ya da İZBAN ile ulaşmak mümkün. Belediyecilik işinin mükemmel bir örneği olarak nur yağdırıldı üstüne. Orada rastladım ona.

Cumartesi akşamı içecek hali pek yokmuş. Belki de cumadan ve hatta perşembeden kaldığı için birkaç tekila, iki üç bira ve bir kadeh rakıdan sonra içmeyi bırakmış. Yeni yeni on sekizinci yüz yıl burjuvasının kendini geldiği yeri kabul etmeyen azgın ergen çocuklar gibi bir hayat istediğinin farkına varmışmış. O yüzden bitpazarları gibi hayata akan yerler artık en sevdiği ve en sık ziyaret ettiği pazarlarmış. Hatta inanmazmışım BİM’den alışveriş yapmaya başlamış. Hani açılımı Birleşik İslam Marketleri olan şu marketlerden…

Bir an gülümsedikten sonra düzelttim onu. “BİM’i” dedim, “Amerikalılar aldı” dedim. “Korkacak bir şey yok İslamcılara para harcamıyorsun” dedim. Durakladı. Hangisinin daha öncelikli olduğu ile ilgili bir fikri hiçbir zaman olmamıştı. Duraksamasının önüne geçmek ve sonrasında kendimi birinin gününü boşu boşuna rezil etmekle ilgili vicdan azabından kurtarmak için söze atıldım.

“Korkma. Öncelik belirmek zorunda değilsin. On sekizinci yüzyılın en önemli özelliği nihilizme taban hazırlamaktı. Eğer on sekizinci yüzyıl olmasaydı nihilizm olmazdı. Bu nedenle önemsemiyormuş gibi yap beceremezsen de önemsememeyi öyle davran. Hem fiyakan artar, hem de hiç hata yapmazsın. Daha doğrusu pratikte yaptığın tercihlerden birinin hata olduğunu kabul etmek gibi bir zorunluluğun olmaz.”

Gülümsedi. Anladığından çok emin değildim. Ne de olsa anlama ve kavrama becerisi bu yüzyıldan değil on sekizinci yüzyıldan geliyordu. Buna rağmen bitpazarında dokunmatik telefonu ile konuşan, BIM’den Platınıum ile alışveriş yapanların ortak paydasının aile olduğu gerçeğini hatırladım.

“Baban nasıl, yok de mi bir yaramazlık? Peki ya Ağabeyin nasıl? Annen nasıl? Yok de mi bir yaramazlık?”

Soruların hepsine alışkanlıkla “ İyi, yok, İyi, İyi, Yok yok” şeklinde kısa cevaplar vermişti. Müsaadesini istedim. İkinci ele düşmüş ama iyi durumda olan bir rulman takımı bakmam gerektiğini söyledim. Rulmanlarla bu ara sanatın arasında olan bağdan bahsedecektim ama sözü uzatmaya gerek görmedim ayrıldım yanından.

    Görsel: Port- “RE” ( Re Limanı ) WaterColor by Hakan Kiper)

Reklamlar
 

Etiketler: , , , , , , , , , , , ,

Gereksiz Bilgiler Ansiklopedisi Teknik Tutucu Aileler Başlığı

Bu aile tipi sanılanın aksine Anadolu yarımadasının önemli bir bölümünü işgal etmiştir. Sinsilikleri ve uyum sağlama becerileri değme vahşi hayvana taş çıkarır. Vahşi hayvanlardan farklı olarak zararsız görünüşe sahip olsalar da tahribatları uzun zaman dilimi içinde tıpkı şeker hastalığı sinsiliğinde ortaya çıkar.

Zaman içerisinde belirli alt kümeleri tanımlanmıştır Teknik Tutucu Ailelerin. Bunların içinde; Cumhuriyet Dönemi devlet eliyle oluşturulan burjuvazi aileleri, sonradan Müslüman olan ya da görünüşte Müslüman yaşayan aileler, çocuklarını yurt dışına gönderen ya da dil eğitimi almış ergen görünce marifet sergilemesi talebinde olan aileler gibi ilginç başlıklar altında incelenmiş olanları vardır. Bunlar sadece alt kültür gurupların örnekleridir.

Teknik Tutucu aileler, insanın çiğ sütle beslenmesinin kanıtı olan ailelerdir. Kapsamları ve etkileri bu alt kültür gruplarından kat be kat daha fazladır.

Öncelikli olarak imparatorluk zamanından günümüze ulaşan saray çevresi ailelerini bu ailelerden ayırmak gerekir. Saray eli ile beslenen ailelerin – ki imparatorluğun son dönemini saymazsak- aristokratik eğilimleri daha yüksektir. Sanılanın aksine de aristokrasi ekonomik güç ile doğrudan alakalı değildir. Neyse konumuz Teknik Tutucular ve onların özellikleri dağıtmayalım konuyu.

Teknik Tutucu Aileleri nasıl tanırız?

 -Üye erkeklerin en belirgin özellikleri Bayram Namazlarını çok ciddiye almaktır. Bu namazlar onlar için adeta bir seremoni gibidir. Kaçırmak ya da uzun tatil dönemleri için feda etmek söz konusu olmaz.

 -Genellikle oruç tutma işini kaytarmaya meyillidirler. En çabuk oruç engelleyici hastalıklar bu aile tiplerinde görülür. Yine bu aileler mutlaka Orucun Fidyesini öderler. Ramazanın ilk günü genellikle evlerinde bir yas havası hâkimidir ve nedeni belirsizdir.

-Teknik Tutucu Ailelerin Ramazan boyunca Oruç Tutmasalar da akşam yemeği saatleri İftar saatlerine denk gelir. Böylece Müslüman cemaatle birlikte iftar yapmış sayarlar kendilerini. Müslümanlıkta bilindiği gibi toplu yapılan her ibadetin sevabı fazladır.

-Teknik Tutucu Ailelerin genel şiarı sevap ve günahın ayrılığı üstünedir. Ramazanda içmezler ama Bayram da öğle yemeğinde ya da sabah kahvesinin hemen ardından alkole abanırlar. Teknik Tutucu oldukları için çakır keyifliğe yaklaştıkları anda içmeyi bırakırlar zira yalnızca özel günlerde alkol tüketen bu ailelere dışarıdan gelebilecek herhangi bir lafı kaldıramazlar ve Türkiye’de her üç günden birinde özel gün kabul edilebilecek bir efkâr ya da sevinç bulmak için âlim olmaya gerek yoktur.

-Cumhuriyet kazanımlarıyla ya da bunların biçimleriyle dertleri yoktur ancak kendi özgürlüklerini tanımladıkları alana bulaşılmasını sevmezler. Yine de Vatanın korunması için gerekli olan her şeyi feda edebilecek bir önceki kuşak Teknik Tutucu Ailelerden farklı olarak; erkek çocuklarını yurt dışına gönderip çocukların hayatını kurtarma ve çocuğun askerde geçireceği sürede geçirilecek depresyon için çare arama dertleri vatan sevgilerinden ağır basar.

 -Teknik Tutucu Aileler çoğunluğa adapte olma konusunda çok hızlıdır. Turgut Özal zamanında elinde viski bardağı masa üstünde Parlament ya da Marlboro sigara bulundururken bugünler de Sağlık Bakanlığı ile sigaraya savaş açmış olduğundan genelde sigara içmezler. Özel günlerin ve kutlamaların dışında sosyal ortamlarda alkol tüketmekten imtina eder halde yaşarlar. Toplumun genel eğilimi onların Çaça’dan, Semah’a Harmandalı’ndan Death Metal’e kadar geniş bir yelpaze içinde salınım yapabilmesini sağlar.

 -Genellikle sözde toplumun genel gelenek ve görenekleriyle uyuşmayan adetleri vardır. Eski kuşaklarda çocukları “Lee Cooper Jean” için yüreklendirmek, “Kot Pantolon “ üretmek, “Türk Kahvesi” yerine “Nescafe” tüketmek gibi örneklerde kendini gösteren bu modernleşme ve batıya ayak uydurma çabaları sonucu oluşmuştur bu adetler. Birçoğu toplumun tamamına sirayet etmiş hatta Koyu Tutucu aileler tarafından da benimsenmiştir. ( Günümüzde dar ve “slim fit jeanler” içinde “ Şule Baş” görmek artık yadırganacak bir durum değildir ve sanılanın aksine bu durum Teknik Tutucu ailelerin değil Koyu Tutucu ailelerin mensuplarına özgüdür.)

 -Teknik Tutucu Ailelerin genç mensupları arasında genel bir hizipleşme durumu söz konusudur. Aralarında Ulusalcı olarak tabir edilen fraksiyon genellikle dede izini baba izine tercih eden yeni nesil tarafından canlandırılmak istenir. Teknik Tutucuların Ailelerin, Koyu Tutucu dedelerini izleyen yeni nesli de Osmanlı İmparatorluğunun şaşalı dönemine atıflarda bulunarak utanma ve sıkılma göstermeden tekrardan emperyalizmi keşfetmeye kalkacak kadar ileri giderler. Bu hizipleşme içinde alt gruplar ve kendini henüz nereye konumlayacağını bilmeyenler olsa da yine de ana siyasi akımlarını böyle sınıflandırmak yanlış olmaz.

 -Bir diğer önemli tanıma ve ayırt etme yöntemi de teknik tutucu ailelere üç nesildir mensup olan kişilerin özgürlükle ilgili dertlerinin olmamasıdır. Özgür olmama ya da kişisel özgürleri devletin sınırlama halinden rahatsız olmazlar. “Bu anayasa bize bir gömlek büyük gelir” ve benzeri şeklinde özetlenecek tutumları farklı yönelimlerine rağmen diğerlerinin özgürlüklerini kısıtlamaya yönelik hamleler genel karakteristikleri arasındadır.

Dokuz maddede topladığımız temel özellikleri dışında henüz genelleştiremediğimiz ancak kişisel deneyimlerinizden tanımak için oluşturduğunuz kendi şablonlarınızı da ekleyince ne kadar geniş bir yelpazeden bahsettiğimi siz de fark edeceksiniz. Yalnız unutulmaması gereken nokta ve pek tabi atlanması gereken önemli yer ise bu tanımlama yapılan gurubun mensupları gibi onları “ötekileştirmemektir.” Gün gelip de her zamanki gibi normal hayatınızda önemsedikleriniz güç odaklarından birinin önceliği olduğunda bu gurubun mensupları sizle birlikte hareket edecektir. Toplumsal gelişmeyi önemsiyorsanız şayet bu aileleri ötekileştirmek yerini diğer güç odaklarının yaptığından farklı olarak gelişmeleri ve farkındalık seviyelerini artırmaları için maniple edecek yolları aramak, bunun için uğraşmak bir sonraki değil belki ama ondan sonra gelecek nesli kurtarabilir…

(* Yazıda geçen bilgilerin bir araya getiriliş biçimi kurmaca olup üçüncü şahısların cümleleri üzerine alarak “alıngan” ya da “savunmacı” bir tavır içine girmesi yazanı, yayınlayanı ve okuyacak diğerlerini bağlamamalı diye düşünüyoruz ama oryantal mi yapıyoruz emin değiliz…)

 

Etiketler: , , , , ,

Melodi Ekim

Monet – Autumn at Argenteuil

Mürdüm eriği ve çilek kokusu

Karpuz kabuğundan şapka

Balkonda ayağını serinleten kadın

Kasket selamıyla çapkınlık turundaki adam

geç okunan akşam ezanı

hepsinin üstünden yüz yıl geçti

şimdi

çiğ bir serinlikle ürperip sabah

çınardan kopan yaprakları sayıyor deliler

yürüyorum yanlarında

korkmadan

-yine-

 

Etiketler: , , , , ,

We are the world… We are the Children…

Hangi ara sadece kendimizle ilgilenen işte, okulda evde tek başına çekirdek çitleyerek haberleri izleyen ve dünyanın geri kalanını umursamayan bir hale geldik. Bir zamanlar birlikte bir şeyin değişeceğine inanan Kapitalist düzenin sembolü Amerika Birleşik Devleri ile aynı zihniyetle biz de dünyanın değişeceğine inanmıştık Halbuki. Hatırlamayanlar aşağıdaki şarkıyı görünce, duyunca hatırlayacaktır.

Şimdilerde ülkenin üstünde savaş bulutları dolanıyor. 30 yıldır bitmek bilmeyen ve paylaşmayı bir türlü beceremediğimiz idaremiz ve topraklarımız var. Devlet eliyle hayvanları itlafa götürecek 5199 sayılı kanun tasarımız var. Her gün 10’dan az ölen şehit haberleri, trafik kazazedeleri hatta intihar bombacıları yüreğimizin telini titretmiyor. Biz ne ara “bir insanın” canının önemine sayı ile karar vermeye başladık?

Hangi olaylardan sonra kendi başımıza gelenleri bile kanıksar, tepki vermez hatta uğraşılmaz bulduk? Şimdi üç beş kişi çıkıp son AKP iktidarını adres gösterecekse de hatalı olacak çünkü uzun zamandır hatta Susurluk Skandalından beri toplu halde tepki verdiğimiz tek toplumsal olay depremler herhalde. Hoş onda bile “Belalarını buldular” diyenler vardı doğudaki depremler için, batıdaki depremlerde ise adres oradakilerin azıtmışlığıydı.

Kendi adıma hiç bir zaman milliyetçi olamadım. Ulusalcı olamadım. Muhafazakar olamadım. Kendi adıma yaşadığım coğrafyayı sevmekten ve dünyanın tamamını bir bütün olarak önemsemekten başka hiç bir şeyle ilgilenmedim. Sanırım ben bir yerde hata yapmış olmalıyım ki karşımda bulduğum sonuçlar ve sorunlar kendimi bildim bileli olanlarla aynı! Hala “büyüklerin” izin vermediği bir dünyada değiştirilebilecek düzende yaşadığımızı söyleyerek yan çizecekseniz sözüm size değil ama o biraz içi kıpırdananlar bu gün kendiniz için ve dünya için farklı bir şey yapın. Hiç bir şey değişmese bile kendinizi iyi hissedersiniz…

 

Etiketler: , , , ,

Şark Hizmeti

Oysa ne kadar çok istemiştim seni

Yel değirmeni ve su şırıltısı

Gramofon ve iğne cızırtısı

Biraz gerçek ses

Biraz çığlık

Yüksek ökçeli kadınım

Dudağın kırmızı hatıramda

Yoksun

Gitmek bir uzak ülke

Dönmek bir kısa hikâye

Döndüm

Yüzümü sana

Doğuya

Doğruya

.

Ellerim yok şimdi ıslaklığında

 Gözlerim kör şimdi ışığında

Yeniden

Acı bir ege türküsü

Kulağımda

Tiz bir kadın çığlığı

Garpta

Bütün kıyamet

Garpta.

                                           Çekmeköy 2010–03–08

 

 

 

 
Yorum yapın

Yazan: Ekim 8, 2012 in Morrisse Eserese, Şiir

 

Suriye Türkiye Karşılaşması Kale Arkası Tribünü İzlenimleri…

Öncelikle hepiniz derin ve rahat bir nefes alın. Dün gece geç saatlerde Pentagon’dan adını vermek istemeyen yetkilinin yaptığı açıklamaya göre ortada şiddetlenecek herhangi bir çatışma durumu söz konusu değil. Bir başka kelime dizisiyle durumu açıklamak gerekirse Amerika Birleşik Devletleri aşağı yukarı şunu söyledi.

“Bölgede benim de içinde aktif rol oynadığım üstü kapalı bir savaş var. Amerika Birleşik Devletleri olarak dış siyasetten yaklaşan seçimler nedeniyle elimizi ayağımızı çekiyoruz bu aralar. Suriye’de yeni bir cepheye asker göndermeye kalkarsam Obama olarak seçmenleri ikna etmem mümkün değil. Dolayısıyla hiç savaşa girecek havamda değilim. Kuvvetli müttefik vurgusu yaparak Suriye’nin karşında olduğumu söyledim, savaş beklemediğim için Nato ve Amerikan Üslerinde güvenlik seviyesi yükseltmediğimi söyledim. Rusya ve İran zaten Suriye’ye destek veriyor olsa bile iki Müslüman ülkeyi karşı karşıya getirecek ılımlı savaş zemini ancak 2 yıl içinde oluşacak. Bu tip haberlerle beni yormayın, bu arada Türkiye’yi de ekonomik olarak tekrar bağlı hale getirin.

Irak’ın Kuzeyindeki Kürtlere Türkiye ile ilgili verdiğim vaatler geri teperse, adamlar Suriye’deki Kürtleri örgütlemek için zemin bulurlar. O kadar büyük bir devlet zaten benim işime de gelmez. Bu yüzden oturun oturduğunuz yere, bu ekonomik krize bağlı zenginleşme bir süre daha devam etsin.”

Metni farklı şekilde okumak da mümkün ama bu şekilde okumanın daha gerçekçi olduğunu düşünüyorum.

Bu yüzden; değişen ders kitabı içerikleri, domino etkisi halinde ortalama %10 ile %15 arası gelen zamlar, değişen dış ve iç politika, anayasa delinmeleri ve düzenlemeleri, devletin sırtına kambur gibi alınmaya devam eden işi olmayan memurlar, 5199 ile Kürtaj yasası gibi ikinci defa bireysel özgürlüklere saldıran bir hükümeti, yaklaşmakta olan büyük savaş projelerini görmezden gelerek halkımız aşağıda sıraladığım bir takım işleri yapmakta özgürdür.

  1. “Kuzey- Güney cephesinde ne olduğuna dair Muhteşem Yüzyıl içerikleri ile Pis Yedilinin önlenemez yükselişi arasındaki korelasyon eğrisi Yalan Dünyanın neresinden geçmektedir” başlıklı panelin katılımcısı olmak.

  2. 4A 1F şeklinde Ercan Saatçi kişisinin özetlediği Fener bahçe, Aykut Kocaman, Aziz Yıldırım ve Alex konularını içeren tekerleme yarışmasına katılımcı olmak.

  3. Fatih Terim’in aslanları ve Çarşının yeni karşı olduğu işler hakkında ayrıntılı istişare uykusuna yatmak.

  4. 2 yıl aradan sonra nihayet Wikileads belgelerini okumayı bitiren Ana Muhalefet Partisi Liderinin Teskere ve Suriye hakkında herhangi bit yeniği arayışına 2023 yılı gündeminde  “Biz biliyorduk” olarak sonuçlanan konuşma ile topa girmesi ve Sosyalist Enternasyonalden muhalefetsizlik ödülü alışı

  5. Su altı tünelleri, 35’e 35 proje gibi İzmir başlıklı karşılıklı aşık atışması: Aşıklar Yılmaz Özdil ve Binali Yıldırım, yer Güzelyalı Ümit Besen Evlendirme Dairesi.

  6. Sosyal Medya üzerinden Bihter takıları ve takıntıları üstünden moda içerikli bir kavga çıkarmak

  7. Gazete içeriklerinden “gerçek cümleleri arama kurtarma çalışmaları” ve etki altında kalmadan ve takipçi olmadan fikir üretebilmek ile ilgili Sağlık Bakanlığının açtığı kurslara katılmak.

  8. Dinden, Devletin, Güvenliğinden, Sosyal Hayatın, Berkant’ın, Neşet Ertaş’ın ya da 19 yıl önce ölen eski Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın na’şından, İmam Hatiplerden… Gündem değiştirmek ya da eski hesaplaşma günleri için yeni dava konuları çıkarmak.

  9.  Kentsel Dönüşümle insanların akıllarını fikirlerini ve inançlarını da dönüştürmeye niyetlenen yerel yönetimler ve 2013 yerel seçimi öncesi Kaldırım Taşı sökme ve değiştirme olimpiyatları başvuru formunu doldurmak

  10. Monopoly oynarken bile kaybeden olmak.

Gaza gelmeyin, nasılsa yakında gaza geleceklerdir. Sağduyunuzu kaybedin zaten yakında ihtiyacınız olmayacak. Herkesin işine burnunuzu sokun başka türlü burnunuzun sürekli neden bokta olduğunun önemi kalmayacaktır. Unutmayın; Türkiye’de yaşayan herkes her şeyi çok çabuk unutur ve yerine anlatılan her hikayeyi “gerçek” zannederek tepkilerini anlatılan hikayeye göre yeniden şekillendirir.

Yaşasın Hafızadan nasibini almamış, politikaları dengesiz, 2023 yılını ne için hedef tuttuğunu bilmeyen ve hedefleri belli olmayan yarı otokratik, ileri demokrasi iklimli Türkiye!

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

İstiklal

Nerelerden çıkıp geldiği belli olmayan yüzlerce insan sanki kanala aktarılıp hız kazandırılmış su gibi akıyor bu sokakta. Gerçi buraya sokak demek hata! Kelimenin sözlük karşılığı ile içine karıştığım pek birbirine benzemiyor. Panayır yeri desem, panayırların halleri gelecek seksen öncesi doğanların gözünün önüne. Bayramlar gelecek. Gülen çocuklar gelecek, kahkahalar çınlayacak onların kulaklarında. Panayır yeri de doğru benzetme değil.

Keşmekeş desem, mahşer yeri desem hepsi kalabalığı tanımlayacak en sonunda. Ne sokağın hali kalacak gözünüzün önünde ne de sokak halleri. Oysaki sadece bu tarafı yetmez anlatmaya. En iyisi mi ben gördüklerimi anlatayım size.

Sokağın sınırını belirleyen sağlı sollu sıralanmış hatta sanki hapishane duvarları gibi binalar var. Tabii hapishaneler için duvarlar bu kadar birbirinden farklı değildir.  Arada uzanıp giden benim sokak dediğim eskilerin  “Cadde-i Kebir”,  “Büyük Cadde”,  “Grande Rue de Pera” dedikleri bu yeri geçebilmenin tek mantıklı yolu yürümektir. Kimileri size Arzuların Tramvaycasından bahsedecek olursa da sanırım görmezden gelmeniz en hayırlısı zira ne etrafı anlayabilmek için ne de hızlı olmak için kullanılacak yöntem değil tramvay.

Sokakta yürürken sağınızda solunuzda yükselen binaların belirgin bir üslubu olduğunu sanıyorsunuz bir an için. İşin gerçeği ne sokaktaki kalabalığın ne de sokağın kendisinin belirli bir üslubu yok. Üslup sandığınız şey aklınızın size oynadığı oyundan fazlası değil. Siz kendinize neyi yakın görüyorsanız ya da neden nefret ediyorsanız onlar çıkıyor gözünüzün önüne.

Önce karşıdan göğüs uçları belirgin bir oğlan çocuğu geliyor, hemen arkasında siyahlar içinde sadece gözleri görünen bir kadın bebek arabasıyla vitrinlere baka baka ilerliyor. Boynuna poşu bağlamış, entelektüellikleri gözlüklerinden ya da giydikleri pantolonun renginden okunana bir grup geçiyor yanımdan. Alışveriş torbalarını yanındaki adam taşıtan bir kadın “Fifi’yi” zapt etmeye çalışıyor.  Topuklu ayakkabılar, pahalı bir modelin imitasyon çantasını herkesin gözüne sokabilmek için kuğu boynuna dönmüş bir kol ile “Fifi’yi” zapt etmek bir hayli zor onun için.

Kalabalığın içinden gördüklerimi bir kenara bırakıp sokak cazının geldiği yöne doğru çeviriyorum yüzümü. Bir grup genç  “?” ile ileride ne açılacağına dair merak uyandırmayı hesaplayan bir dükkânın önünü mesken tutmuş müzik yapıyor. Etraflarına toplanan kalabalığın yaptığı yorumlar arasından bir iki tanesi ilginç gelince müziği dinlemeyi bir tarafa bırakıp yorumlara kabartıyorum kulağımı.

“İngiliz Turistler parasız kalınca bilet parası için çalıp söylemeye başladılar herhalde, Yazık!”

“Çok güzel ya! Elemanlar çalıp söyleyerek Avrupa’yı geziyorlarmış. Dün konuştum Cathrine’le. Ya bu şarkıyı söyleyen kızın adın Cathrine işte…”

“Bizim millet de bir enteresan. On adım geride adam babalar gibi kemençe çalıyor kimse bakmıyor yüzüne. Buradaki kalabalığa bak bir! Batı özentisiyiz deyince kızıyorsunuz sonra!”

“ Şu ortada dolanan kız çocuğu hangisinin acaba? Kadınlara bak hiç biri doğum yapmış gibi durmuyor”

 “ Belediye bu müzik rezaletini yasaklamamış mıydı? Bunlar Gavur diye mi göz yumuyor zabıta? “

“ Belki de üç beş gün sonrasının ZAZ’ını dinliyoruz oğlum. Kızın sesi süper! Çeksene şunların videosunu”

Yorumların hızı ve alakasızlığı başımı döndürünce yavaşça ve mümkün olan en az temasla kalabalığı yarıp açık trompet kutusuna cebimdeki bozukların bir kısmını bırakıyorum.

Yürüdüğüm kıta teoride Avrupa olsa da Asya dillerinin yadsınmaz hakimiyetine alıştırmaya çalışıyorum kulağımı. Üç beş adım attıktan sonra memleket sevdalılarının haberini önceden verdiği Karadeniz aksanlı Raple Karadeniz Türküsü arası ezgileri dinliyorum bir süre. İnsanların neden bu noktayı pas geçtiğini durur durmaz anlıyorum. Yanlış mevki seçimi!

İnsanların hiç biri kanaatimce kanalizasyon kokusuna …………. (noktalı yerleri kendine göre bir isimle doldur) için bile katlanmaz. 3. Bölgenin 1500. Kanal ıslah çalışmasının tam karşısını çalış söylemek için seçen yurdumun biricik sokak sanatçılarını pas geçiyorum.

Kalabalığın içinde birkaç defa okyanus görmüş ama parmağını sokmamış biri olarak dalga sörfü yapmaya devam ediyorum. İnsanların göz hizasından biraz daha yukarı kaldırarak boynumu neon lambaların sokağa göz kırpışlarını izliyorum.  Giysi, iç çamaşırı, aksesuar, bijuteri, kundura-çanta dükkânlarının, neredeyse her türlü damağa ve bütçeye hitap eden çabuk yemek (fast food) büfelerinin, küresel lokanta zincirleri, balık lokantaları veya muhallebiciler, tatlıcılar börekçiler gibi geleneksel tatlara uzanan lokantaların, meyhanelerin, türkü evlerinin, fasıl mekanlarının, rock barların, striptiz kulüpleri veya eşcinsel barlarının, tiyatro, sinema, kitabevleri ve sanat galerilerinin ve tabi bankaların sokakla bütünleşirken kendi tarzını yaratmaya çalışan muhteşem tabelaları ile göz göze gelince insanların gözünün içine bakarak yürümeyi daha keyifli buluyorum.  Bütün tabelaların sokağa uyum sağlamak için gösterdiği fazladan çaba ve birbirleri ile uyumunu aklımın bir köşesine yazmayı ihmal etmiyorum.

İnsanları tabelaların ardından incelemeye başlayınca eskisinden biraz daha güzel geliyorlar gözüme. Ne zaman bu sokağı arşınlasam, çirkin olmanın, çirkinleşmeye çalışmanın, zevkten nasibini almamanın burada olmanın koşulu olduğunu hissediyorum. Gerçi zevksizlik ve çirkinlik kombinasyonu içinde insanların tamamı etrafına bakarak kendinden daha emin yürüyor sokakta. Sanırım dışarıdan gelebilecek olan saldırıları bertaraf etmeye çalışma psikolojisi bu. Yine de zevksiz ve çirkin oldukları gerçeğini değiştirmiyor.

Sakalları saçlarına karışmış ve son moda zevk sahibi berberlerin elinden çıkmış gibi gezinen ergenler, renklerin uyumları ve uyumsuzlukları hakkında hiçbir fikirleri olmadığına dair bahse girebileceğim kadınlar benim için sokağın %51’i.

Ülkenin yaratmak yerine kopyalama kültürünü sonuna kadar içselleştirmiş bu insanların üzerinde 1950’lilerden itibaren “Milenyuma” kadar her türlü zamana ait kıyafet bulmak mümkün. Milenyumdan beri süre gelen ve artarak hayatımızı zindana çeviren eskiye özlem – ki genellikle teknolojinin önce kalabalıklaştırıp sonra yalnızlaştırdığı bireylerin boş zamanlarında fazla eski video klip izlemelerinden kaynaklanıyor bu durum bence- adeta üstüne doğru yürüyor insanın.

Bir başka yüzde elli bir grubu: Beyaz Yakalılar, İbneler, Oyuncular, Sanatçılar, Yan Kesiciler, Torbacılar, Tombalacılar, Turistler ve Telaşlılar.  Birbiriyle iç içe geçmiş bu çok sayıda gruptan sürekli bir yüzde elli bir bulmak mümkün. Neredeyse her şeyi bulmak mümkün sokakta ama “ gerçek zenginleri” değil.

Tüketim üstüne kurulu düzen ve bu düzen sayesinde zenginleşenler, şehrin deniz görmeyen, bohemliğe, depresyona ve aynı zamanda aksiyona yatkın bu sokaklarını gezmek için pek tercih etmezler. Bir şekilde hayatını burada geçirip sıçrama yöntemiyle sınıf atlayanlar da dost meclislerinde bu sokaktan olsa olsa turistik tesis kurma hayalleri için bahsediyorlar.  Yine bir başka yüzde yakaladık bu sefer sokakta bu sebepten ötürü. Öteki başlığı altındaki %99.95.

Sokağın karmaşık yapısıyla beraber sıcak aklımı karıştırmaya başlayınca yürüdüğüm yolu kesen ara sokaklardan birine çeviriyorum yönümü. Biraz soluklanmak bu arada biraz da nikotinden nasibi almak için kapısının önünde masa olan bir yer arıyorum uzun süre. Ara sokaklar birbirini kesip ben yer yön kavramımı iyice kaybedince camiinin karşısındaki “Beyaz Zambak Hijyen Belgeli” bir kafede yorgunluk ve bıkkınlık molası veriyorum. Bazen yürümek can sıkıcı olabiliyor. Hele amaç sadece yürümekse…

Yanı başımdaki masada sevgilisine bir önceki gecenin hesabını telefon aracılığı ile soran bir kadın var. Arkamdaki masada ortak arkadaşlarını çekiştiren kalabalık gruptaki kimseyi tanımadığım için mutlu oluyorum. Bir an sonra oturmak için seçtiğim bu kafede çeşitli dillerde kahve, el, tarot, su, bakla veya Ebdeced falına bakılmadığı anlıyorum. Cami manzarasının fal işini bozduğunu düşünerek iki kahve molası arası bir bira istiyorum garson kızdan.

Dışarıda oturup bir şey içmenin özellikle de alkol tüketmenin akıllıca olup olmadığını gözden geçirmeye ve emin olmaya çalışıyorum. Ramazan ayında akşam ezanı saatinde caminin karşında bira içmek gerçekten akıllıca mı değil mi kestiremiyorum. Tedirginliğimden kendim de rahatsız oluyorum. Belki de bu yüzden iki yudumda bitiriyorum birayı. Ezan okunmaya başladığı sırada “Smoking Kills” yazan sigara paketini üstümdeki koruyucu pelerin sayıyorum, sessizliğimle beraber.  “Arabesk” filminden hareketle kimsenin bana “Ramazanı” göstermesini istememek sanırım normal bir tepkidir diye kendi kendime söylenirken bir kahve daha içmeye karar veriyorum.

Bir kahve, bir bira bir kahve… Bu kadar sıvı tüketince ister istemez tuvaletin yolunu tutuyorum. Her zaman olduğu gibi kafede merdivenle mesai yaptıktan sonra tuvaletin önüne geliyorum ve kalıveriyorum tuvaletin kapısının önünde. Kapıda kocaman bir slogan asılı, poster boyutunda:

“ Dream as you never die, live as you leave tomorrow”

Çok çeşitli çevirilerini ya da benzer ama farklı içerikle dindeki yerini bildiğim bu cümlenin nasıl olup da tuvaletin kapısında poster olduğunu düşünmeyi bir tarafa bırakıp sıkışan mesanemi rahatlatmak için içeri giriyorum.

Dışarı ve yukarı çıktığımda kafenin işletmecisi, mesul müdürü, oğlu ya da en azından bilgi sahibi birini arayıp merakımı gidermeye çalışınca durum iyice karmaşıklaşıyor. Ben durumun arkadaşındaki felsefeyi anlamaya çalışırken, meğer kapının üstündeki boya tutmayan çatlaklar istemişler posterin üstüne. Şaşkınlığımı gizleyip, sokağa en kestirme nasıl çıkacağımı sorup, hesap ödeyip ayrılıyorum kafeden. Sokağın bu ne olduğu belli olmayan hallerinin ara sokaklara kadar nüfuz etmiş olduğunun farkına varıp kaldığım yerden devam ediyorum sokağı arşınlamaya.

Elindeki profesyonel kameraları kuş bakışı kalabalık görüntüleri yakalamak için kullanan birkaç sinema aşığı ile kesişiyor yolum. Sokaktaki sinema âşıklarının yirmi birinci yüzyılı yakalayamaması ayrı utanç! Ellerindeki teknolojik donanım her ne kadar bu yüzyıla ait olsa da kafaların büyük çoğunluğu hala yetmişlerin toplumsal gerçekçiliğine takılıp kamış. Sinemacılar da sokağın gereksiz ve hatta çoğunlukla boğulma sebebi aktivistleri gibi.

“ Orta Doğuda ve Türkiye’de tek yol devamlı devrim” yazan aktivitstlerin yazdıkları ve yaptıkları l geçen yüzyıldan kalma metodolojiye takılıp kalmış. Genellikle gençlerden oluşan bu grup ya Türkiye’de ve Orta Doğu da sürekli olanın ne olduğunun farkında değiller ya da 68 kuşağının masallarına fazla inanıyorlar.

BP’nin kendini aklama çabası “Green Peace” ya da WWF veya Unicef’le ileride CV’lerine “Sosyal Sorumluluk” ekleyecek bu gençlerin hallerini anladığım kadar net anlamıyorum sinemacıların hallerini. Altı nokta körler derneğinin düzgün kaldırım talebine biber gazı ve copla cevap veren çevik kuvvet   sakinliği hakim bünyeye.  Üsten kuşbaşı hızlandırılmış siyah beyaz ya da sarı ve/veya kırmızı filtreli insan kalabalığı çekerek dünyayı anlatma klişesini değiştirmeyen sinemacılardan, sosyal sorumluluk peşinde olanlardan, dayak yiyenlerden, orospuluk yapanlardan, yan kesicilerden de turistlerden de bir beklentim yok. Beklentisi olmayan bir adamın yavaş yavaş eziyet halini alan yürüyüşü bu yalnızca ve varılacak hedefi olmayan yürüyüşlerin kaderi ya moladan geri dönmeyen bir yayaya sahiptir olmaktır ya da istemeden bir hedefe varmaktır.

Nasıl ki bu yüzyılda her şey normalleşme ve anormalleşme arasında salınıp durdukça anlam yerinde durmayı beceremiyorsa ben de başladığım yolu bitirmeyi becermek istemiyorum zira bir tamamlanmışlık hissi beni bu zaman mekan diliminden başka bir yere ışınlayabilir.  Eskilerin dediğine şapka çıkararak tüketilmişi tüketme derdinden vazgeçiyorum en sonunda. Ne demişti o eskiler…

“Ya İstiklal, Ya Ölüm!”

 

Etiketler: , , , , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: