RSS

Aylık arşivler: Kasım 2012

Kadınlar Ne İster

Bölüm 1: Kalçama dövmesini yaptırdım

Yazdıklarıma sürreal bir tabloya bakar gibi bakacaksınız. Paragraflar Alman kriptosu gibidir. Biraz İngiliz olacaksınız. sonra benim adamlarım ve kadınlarım var. Heykeltıraş gibi hayattan oyduğum.  Bunlara putunuzmuş gibi davranacaksınız…”

Uyuz olduğunu belli etmemeye çalışarak kağıdı geri verdi. İyi okudun mu dedi beriki. Okudum dedi güzel olmuş. Bitirince tekrar okursun. İçinden acı acı güldü. Hıhı tabi dedi. Bu kentteki insanlara bir türlü alışamamıştı. Her gün tanıştığı insanlarla ilgili bir gariplik yaşıyordu. Birçoğu hangi zamanda yaşadığını bilmiyordu. Emre gibi birçoğu da kendisini çok üstünmüş gibi hissediyordu. Ara sıra hoşuna giden çocuklar çıkıyordu karşısına ama bu insanları tanıdıkça korkuyordu. Emre ile ilk tanıştığında hoşlanmıştı. Kitap filan yazmış, ödülleri varmış, geleceğin büyük yazarı olacakmış dediydi güler tanıştırmadan önce.

Kibirliymiş, küstahmış, kamburu çıkmaya saçları dökülmeye başlamış, çok konuşan, hep abartan, yalan söylemeye meyilli ve umursamazmış tüm bunları söylememişti. Birkaç gün içinde anladı.

Emre’nin  babası albay emeklisiydi. Saddamın oğlu uday gibi büyütülmüştü. Bir yanında şımartılmış bir özgüven öbür yanında baskı altında yalana dolanan bir korkak. Ve bu ikisini bir güzel ambalajlayan yakışıklı bir yüz.

Memleketinde tanıdığı çocuklar böyle değildi. Daha cahil olmanın getirdiği bir şey mi bilmem ama şiddetlerinde bir toprak kokusu vardı.

Okuldan sonra sevdiği erkekle nişanlanmış, iş yaşamı başlayınca nişanlısı terketmişti. kader, bir dönemin kapandığını yeni dönemin farklı bir senaryoya açılması gerektiğine hüküm vermişti.  Aldatıldığından şüphe ediyordu. Uzun bir işsizlik döneminden sonra nişanlısının Kastamonuya tayini çıkınca aralarında başlayan soğukluk anlamsız tartışmalarla büyümüştü.

Şüphe Etmiyordu aslında emindi. Başka biri olmasa da aldatmaktı bunun adı. Bu ayrılık ve intikam duygusu, yıllardır müstakbel kocasına sakladığı güzelliğini tüm dünya için parıldatmasına vesile oldu. Belki de yaşı  ilerlediği, en kısa zamanda makul bir erkekle evlenip çocuk yapma içgüdüsünden. Saçlarını boyattı. Makyajı keşfetti. Yeni elbiseler edindi.

Emek eşitlik ve sosyalizm. Marx engels ve lenin. Ne geçti ki elime dedi yıllarca.  cop sızısı gaz yanığı sicil kayıtları. Bırak eşitliği bu değerlere birlikte inandıkları adam bile basmıştı tekmeyi. Bundan böyle Max factor mark & Spencer ve topuklu ayakkabılar. Kitaplığa değil gardropa çalışacaktı. İlk iş bir kredi kartı edindi.

Kendine güvenen, bakımlı, akıllı ve cesur bir metropol kadını olacaktı.

-:-  -:-  -:-  -:-

Çatlak bir arkadaşı vardı adı tuğba. Kocası dövüyor diye judoya gidiyordu. Adam ressam. Artık dövemeyince  terketmiş bunu. Dövemediğin kadın senin değildir demiş. Ressam karısını döver mi yahu dediydim. Hem de çok pis dövüyormuş.  Fotoğraflarını gösterdi. Karısının bedenindeki morlukları tabloya yansıtmaya çalışmış hayvan. Bir gün sevişirken çimdiklediği kalçasında beliren ilginç lekeyle başlamış herşey. İstediği çürük ten morunu yakalayıncaya kadar denemiş çeşitli yolları. Gözaltı morluğu kaba et morluğu kanlı morluk içkanamalı morluk ödemli morluk kangren morluğu… Hayli zengin bir mor kartelaya ulaşmış anlayacağınız. Tuğba ne mi yapmış. Önceleri haz duymuş. Ayol aşk bu aşk. Sadizm mazoşizm ve dışavurumculuk.  Birgün büyük bir ressam olacağına inandığı kocasının tablolarında resmedilmek de cabası. Sonra bir gün bunun sapık kocası ‘Sanat hayatımdaki mor dönemi kapatıyorum’ demiş.  ‘Şimdi morötesine geçme zamanı’. Sonrasını anlatmadı. Ama iş judoya kadar gittiyse siz düşünün neler olduğunu. Judoda biraz ilerleyince Ben de senin resmini yapmak istiyorum demiş bir gün. Adam olmaz demiş. Sen resim yapmayı bilmiyorsun. Dövmeyi öğrendim resim yapmayı da öğrenirim demiş. Birbirlerinin resimlerini yapmak için tekme tokat kavga eden çıplak bir çift düşünün. Ya da düşünmeyin neden böyle iğrenç birşeyi düşünesiniz ki.

Erkeklerle bir türlü seviyeli bir arkadaşlık kuramadım deryacım demişti. Suç biraz da sendeymiş diyemedi. Tuğba biraz şımarık büyütülmüştü belli ki. Biraz da deliydi işte. Eski kocasının Küçükyalıda salonunu atölye olarak kullandığı evinde yaşıyordu.  Kocası evi terkettikten sonra, bak o günü de anlatmadı hiç,  gören olmamış. Kızım hiç mi merak etmedin adamı. Ya intihar ettiyse. Yok etmemiş eminmiş o biliyomuş nerde olduğunu.

Bölüm 2 : Maviye bulanmış

Sorunla karşılaşmadan sorunu nasıl çözeceğini düşünen insan aptaldır dedi. Bir düşünür söylemiş. Karşı çıktım önce. Kolay mı süpermen olmak. Galiba Tuğba’nın atölyeye gidiyorduk. Arabaya binmiştik. Ben atölyenin bulunduğu sokakta park yeri bulmayı umduğumu söylemiştim.  Kafamın içinde bulutlar pamuk pamuk. Gözlerim yorgunluktan bulanık. Dilimde naneli bir şeker ortası delik. Dikiş makinası gibi kullanıyorum otomobili. Bir elimi büronun bulunduğu ara sokağın başına diğerini ana caddeye koyuyorum. Makine çalışmaya başlıyor ve kırıştırmadan Hilton’un yan sokağı altımızdan akıp gidiyor Pike çekiyorum. Dikiz aynasından arkaya bakıyorum. Eskisinden güzel oluyor. Ben zaten hangi yoldan gitsem o yol eskisinden güzel olur. Bugün pike yarın reçme. İcabında kaneviçe ve bilumum kasnak işleri. Fevzi paşaya kadar gidiyoruz böyle. Paşa deyince bi Zeki müreni biliriz dediydi. Kim oğlum bu Fevzi dedim dersaneden çıkan cıvıldak kız sürüsüne. Adına bakılırsa çirkin biri dedi biri. Anne alalım bu balonları. Ne şekerlermiş renk renk. Anne neden ağlıyorsun.

Makine saat kulesiyle deniz arasındaki yırtıkları da yamayarak küçük yalının dar sokaklarına çıktı. Overlok makinesi ayağınıza geldi. Halı kenarı paspas kenarı yol kenarı. İtina ile park edilir. 5 dakikada terkedilir. Mutlulukla indik makineden.

Bu zeka meselesi hacı dedim apartmanın hela taşı döşeli, dar ve küf kokulu merdivenlerini çıkarken.  Sorunu ne kadar hızlı çözersen o kadar zeka sahibisin. Sırf akıl yetmez bunun için. hırs, kurnazlık ve sempati becerisi de lazım. Bir çok insan problem çözme konusunda beceri sahibi değil aslında. çözüm için uğraşmaktansa cezaya katlanmayı tercih ederler. Mukadderat. Kader böyle. Yapacak bişey var mı filan derler.  Haa bak cezadan, acıdan bezmiş olanlar panik atak olabilir.  Sorun gözükmeden çareler düşünür. Kentliler böyledir. Stresle evrimleşir bu maymunlar.  Soluk soluğa kaldım.  kapıyı çalarken bir elimle de saçlarımı düzelttim. Aşık mısın sen bu kıza dedi Serdar.  Bilmiyorum dedim ya sen. O da bilmediğini söyledi. Piç. Kapıyı açınca Tuğba’ya söyleyecektim bunu. Kapı açılınca unuttum. Bu kimin kapısı bu kimin karısı. Onu gördüğümde Gözlerim kusur aradı. boyu kısa. Esmerler zaten tipim değil. Dudakları ince. Göğüsler desen hmm. İçimdeki hayvanı zor tutuyorum. Kız şaşkın biz şaşkın. Tuğba nerde. Bakkala kadar gitti. Biz giderdik. Sen kimsin. Ben arkadaşıyım derya. Bak şimdi derya. Sen bana böyle esrarlı esrarlı bakınca aklıma dün uydurduğum dadaist şarkı geldi. Derya gülünce daha güzelmiş dedi araya girdi serdar. Arap taşşağı. Kızın yanında tövbe tövbe. Sesimi temizledim.  Boğazımı temizledim önce.

-Maviye bulanmış vajinalar yaşar okyanusun derinlerinde. Ve suyu yalayıp geçer “ben istesem var ya” monologları. Tavuk mu sikiyonuz olum dedi Kaptan. Yok kaptan dedim bu sefer eminim bana baktı Hatun.

-:-  -:-  -:-  -:-

Derya sevdi bizi bak hep gülüyor dedi serdar. İterek uzaklaştırdım onu aramızdan. Sen çık çatıya anteni kontrol et. Merdivenlerde başka insanların soluk sesleri duyuldu. Bozuk otomatın yaydığı sürpriz karanlık içinden Tuğba girdi içeri gülen deryaya ve bana baktı. Tanıştınız mı dedi soğuk bir sesle. Ben Fırat dedim elimi uzattım. Derya da elini uzattı. Tuttum öptüm elini. Tuğba hoşt dedi. Serdar sen de Tuğba’nın elini öp. Olaylar böyle gelişip gitsin işte. Yavaşça yere eğilip giymek üzere olduğu terliği eline alan Tuğba ‘beni bunu kullanmaya mecbur bırakmayın’ dedi. Serdar’la ben korktuk. Elimi bırakmak istememesine rağmen deryanın elini salıverdim. Tuğba’nın gözlerinin içine bakarak ben de yere eğildim. Taş arar gibi yaptım. Böyle yapınca korkuturum sandım. Tuğba köpek değilmiş. Serdar yarım bıraktığı resmini bulmuş işe koyulmuştu bile. Ben de boynumu eğip oturdum salonun bir köşesine. Okuldayken daha naziktin. Bizim fakülteden çıkıp her öğlen sizin kantine yürürdüm. Yürümek iyi gelir insana. Renkli güzel bir gözlükle yürüdün mü tek kanallı tv seyreder gibi olur insan. Mesela mavi gözlüğümle ben hep okyanusları görürdüm. Sen hep sevgililerini anlatırdın. O zaman tiksindiydim işte kadınlarla uzun uzun sohbet etmekten. Dostluğumuzu bozmayalım Fırat, sevgilim olan erkekleri öldürüyorum ben işte demiştin. Hay hay demiştim karadulum çatal karam, sevişmeyen sevgililer olalım. Aslında o kadar da derin bir karar değildi benim için. O ara sanıyorum adetli bir gününde aldığım koku seninle mesafeli bir uzaklıkta kalmamız gerektiğini söylemişti bana. Sonraları da kilo almaya başladın zaten. Dostluğumuz böylelikle pekişti de pekişti. Buna rağmen sen evlenince nedense kıskandım. Boşanınca da sevindim. Judo mu manyak mısın kızım sen.

-:-  -:-  -:-  -:-

Derya ne kadar güzel bir isim anlamı ne. Hangi burçtansın. Haftasonu hep birlikte karaburuna kaçalım mı ? İşte böyle sağlı sollu çalışıyordum. Bence bugün arabiatta soslu spagetti yapalım yanına da güzel bir kırmızı şarap. Mideye çalış oğlum mideye. Deryanın sevgilisi var Fırat, boşa uğraşma. Olsun belki ayrılmak istiyordur. Hayır yeni birlikte olmaya başladılar. Voltaj dalgalanması.  İçimdeki ampul yavaş yavaş söndü tekrar yandı. Derya neden hep gülüyor. Gülme Derya gülme bak izzeti nefsim tehlikede. Gururumu paspas yaptım senin minik ayakların için. Sonra ne oldu o uğursuz kelimeler çıktı ağzımdan. Tuğba aşık mısın sen bu kıza ! Çamaşır makinesi sıkmaya geçti. Narin bedenim hızla dönen bu dünyanın orta yerinde çalkındı durdu. İyice yıkandığıma karar verildiğinde bir el, böyle tombulca bir tuğba eli, beni merdiven boşluğundan alıp sokaktaki çamaşır leğenine koydu. Yoo dedim yoo beni kötü emellerinize alet edip fırlatıp atamazsınız. O zaman Serdar’ı da atın. Bekledim kapının önünde.  yan apartmanın balkonunda kadınlar cins cins bakıyorlar. Çok seviyor beni dedim ondan. Biri belli belli dedi. Ne belli lan dedim. Tuğba cama çıktı. Elinde telefonum. Ararım bak polisi. Baktım camda Derya,  hala gülüyor. Aa Tuğba da gülüyo. Barıştık mı o zaman. Sonra baktım tüm kadınlar gülüyor. Sen de gül artık anneciğim neyin eksik. Sen de gül.

-:-  -:-  -:-  -:-

Tanışmadık ama biliyorum herifi. Uzun boylu irice kıvırcık saçlı. Düğünde beyaz damatlık giyince kutup ayısı gibi olmuş dediydim kızdıydı Tuğba.

Nesli tükenme tehlikesi geçiren kutup ayısı çifti kültürpark nikah dairesinde evlendi. Törende çiftin şahitliklerini adını bilmediğim bir bedeviyle Tuğbanın dayısı yaptı. Çift balayı için kuzey Sibirya’da şirin bir buzul kasabasını tercih etti. Biz de çiftimize mutluluklar dileyecektik ki baktık ayrılmışlar.

-:-  -:-  -:-  -:-

İşte ben hala bu harap izmir sokağındaki evin her saat perdelerini aralar havaya bakar dururum kar yağıyor mu diye.  Yağar da o kardanadam evine döner mi. Döner de şövalesi başında yabancı bir erkek, elinde yüzünde morluklar…

 

(Kısa Hikaye: Dionosfer Henry, Resimler: Morrisse Eserese)

Reklamlar
 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Vapurda…

Kesik baş cinayeti
İzmir’de önceki akşam bir vapurun tuvaletinde bulunan kesik baş, esrarını koruyor. Tanınmaz halde darbedilmiş olarak bulunan başa ait gövdenin aranması ve olayın sorumlularının yakalanması için soruşturma devam ediyor.
Polis, olayın bir mafya hesaplaşması olduğundan şüphe ediyor.

Akşamları ağırlaşan kafasını avuçlarının içine oturttu. Dirseklerini dizlerine dayayarak kirli, bez ayakkabılarını izlemeye başladı. Bazı eroinmanların doz alımı sonrası kesintisiz ve kıpırtısız 8 saat ayakkabılarına ve bağcıklarına bakabildiğini okuduğunu hatırladı. Zaman nedir diye sordu. Düşünemeyecek kadar yorgundu.

Vapurun iskeleden ayrılmasıyla tüm kent ağır ağır kafasının üzerinden geçmeye başladı. Denizin köpüren dalgaları, bulut, martı, akrep, yelkovan, saat kulesi üstünden geçiyordu. Konak meydanı, ölü bir bebek, bir araba, ağlayamayan bir adam üstünden geçiyordu. Geçmiş geçiyordu, gelecek geçiyordu. Şimdi, yüzüstü uzanmış ırzına geçiliyordu.

Avuçlarının arasındaki ezik et ve kemik yığını, eve varamadan çürüyüp sineklenmeye başladı. Endişelendi. Elleriyle kanlı kafasını kaldırdı. Ama geçit töreni durmadı. Hatay geçiyordu, beton geçiyordu, anten ve uydu geçiyordu, hastalık ve Karantina geçiyordu. Bir ayna bulmalıydı. Vapurun tuvaletine gitti, dandik kilidi kırarak içeri girdi. Vergi geçiyordu, kredi taksidi geçiyordu. Et ve kemik yığınının eziklerini, şişliklerini, yarıklarını kanlı parmaklarıyla incelemeye başladı. Parmakları yaralarını okşarken karnından gelen sıcak, yağlı, koyu haz buharının farkına vardı. Az sonra her şey çok geç olabilirdi. Ölüm böyle geliyordu.

Cebinden siyah poşeti çıkardı, et ve kemik yığınını biraz zorlayarak boynundan koparmayı başardı. Haz buharı kainata salındı. Ellerinin titremesine hakim olmaya çalıştı. Avuçlarının arasındaki kafasını torbanın içine koydu. Tuvalet kağıdıyla lavabonun üzerine ve yerlere damlayan kanları temizledi.

Önceki gün bir alışveriş merkezindeki mağazanın arkasında, jeneratörün yanına koyulmuş vitrin mankenlerinden yakışıklı olanının kafasını çalmıştı. Gülümseyen bir yüzdü. -Tam istediğim gibi- demişti. Sırt çantasından çıkararak boynuna yerleştirdi. Aynaya bakarak hazır ol vaziyetine geçti. Boynun üzerinde yerleştirdiği kafanın üzerine vurarak boynuna iyice çaktı. Yere eğilerek düşüp düşmediğini sınadı. Elinin yardımı olmadan sağa sola çeviremiyordu ama olsun, gereği de yok zaten.

Geniş siperlikli hasır şapkasını giydi, aynada kendisine çeki düzen verdi. Artık mutlu bir insandı. Tuvaletten çıkıp güverteye yürüdü. Güzel kızlara, iyi insanlara, mutlukente veda eden güneşe baktı, ılık rüzgarın vücudunun üzerinden akıp geçmesini izledi. Gülümseyen tasarımda kalıba dökülmüş bir ağza sahipti, mutlu olmaması için bir neden kalmamıştı.

( Hikaye ve Resim: Dionosfer Henry )

 

Etiketler: , , , ,

Bir felaket tezahürü

Barajlarda tutulan su miktarı tüm nehirlerde dolaşanın 8 katı. Barajların çoğu kuzey yarımkürede ve ekvatordan uzak olduğundan dünyanın kendi etrafında dönüş ekseni kayıyor ve daha hızlı dönüyormuş. Tabi bu da günleri saniyenin bilmem kaçta biri oranında kısaltıyormuş. (Kaynak: BBC) O kadarcık kısalsın zararı yok, susuz kalmayalım da diyebilirsiniz. Dünyanın giderek artan bu ağırlık nedeniyle hızını giderek artırdığını düşünün. Sabah kalkıyorum, otobüse binip işyerine varıyorum. İki boyoz bir yumurta kahvaltı ediyorum. Günün ilk toplantısı bitiyor, görev dağılımı yapılıyor. Tam masama geçip işe başlayacakken akşam oluyor. Ee müdürüm ben kaçıyorum o zaman eve. Bu baraj meselesi tahmin ettiğim kadar kötü değilmiş. Yıllar çabuk geçeceğinden ömür de uzarmış gibi görünür. 200 yıl yaşayabiliriz. Daha çok gün görmemize rağmen aslında aynı ömrü yaşarız. Paradan altı sıfır atmak gibi bişey.
Daha da hızlı bir günde güneşi halı sahadan fırlamış top gibi izleyebiliriz. Denize düştü abi. La abanmayın oğlum şu güneşe kim alacak şimdi oradan.
Birleşmiş milletler çağrıda bulunur kesin ama kimse dinlemez. Önce onlar açsın baraj kapaklarını bana ne amk.
En son ne mi olur. Bizden akıllı ve evreni bizden daha çok seven uzaylılar gelip barajlarımızı patlatır. La nabıyonuz olum sıçtınız güzelim memleketin aazına. İnin lan aşağı. Uzaylı da yoksa işimiz yaş demektir. Lunaparktaki balerine binmiş gibi düşmemek için birbirimize tutunarak, bolca kusarak geçiririz günlerimizi. Konak Meydanı’nı düşünün kadın ve çocuk çığlıklarını.  kimi saat kulesine kimi ağaçlara, çoğu da caminin pencere korkuluklarına sarılmış. Hızla düşmekte olan bir uçaktaki gibi. Meydanın ortasında da tutunamayanlar yuvarlanıyor bir oraya bir buraya. Düello öncesi savrulan yuvarlak çalılar gibi. Siz neden evde değilsiniz. Hanıma  dedim ki belki sadece bizim mahallede böyledir. Ben gidip Konak’a bakayım dedim. Olmaz ben de geleyim  halitim dedi. 6,5 yıl oldu geleli. Dönüşe geçtik ama kısmet. Çocuklar okuldaydı ama büyük oğlan mezun olmuş askere gitmiş, ufak oğlan LYSye girecekmiş bu yıl. Yıllar ne çabuk geçiyor. Bir eliyle Halitin paltosuna sarılan karısı öbür eliyle gözyaşlarını siliyor. Karısını teselli etmeye çalışan Halit, üzülme hanım üzülme alışacaz biz de. Bak çocuklar nasıl alıştı. Hele bi sahil yoluna çıkalım.Herkes bir kurtarıcıyı bekliyor. O gelecek bişeyler yapacak ve dünya yine eskisi gibi romantik bir tonda ağır ağır çevirecek atlıkarıncayı.

İşin diğer ilginç yanı internette “dünya daha hızlı dönse ne olurdu” sorusunu arattığımda karşıma çıkan sitelerin hemen hepsi dini içerikliydi. Diyanetin ve Adnan Oktar’ın açtıkları başta olmak üzere onlarca sitede Allah’ın dünyayı  özel dengelerle dizayn ettiğini yazıyor. Eğer doğruysa baraj yapmak günah olmaz mı.  Sonuçta bir modifiye durumu var. Sen Allah’ın dizayn ettiğini nasıl bozarsın.

Dinler mi ? Kıyamete çok yakın olduğumuzu söyler Allah’ın buyruklarını yerine getirmemiz gerektiği konusunda daha çok uyarıda bulunurlardı. Bu uyarılar toplumsal baskı boyutuna da ulaşabilirdi. Dünyanın bu hâli cıblah gezen avratların, cünupların işidir.
Kapitalizm mi ? O bizi daha çok çalıştıracak bir yol bulurdu tabii ki. İki üç günlük mesailer yaptırırlardı. Uyku düzenleri değişeceği için işyerlerine uyku odaları yapılır kimseye 8 saatlik uykuyla günü bitirme zevkini tattırmazlardı. Ve biliyorsunuz tabi ki işyerinde uyumak demek kölelik demektir.
Devlet mi ? O da yeni şartların güvenlik tehditlerini artırdığını söyleyerek daha fazla adamı  askere çağırır, daha fazla vergi isterdi.
Liste böyle gidiyor. İnsan bu tabloyu görünce dünyanın ekseninden fırlayıp uzay boşluğunda gözden kaybolmasını istiyor. Herkes ölecekse benim için sorun yok.

Dionosfer Henry

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , ,

haddimi aştığım zamanlar…

Pazartesi, Mart 27, 2006 – haddimi aştığım zamanlar… 

 başladığından beri hiç bir şey eskisi gibi olmuyor

“doğa” uykusundan uyanıyormuş  baharda…

 bir dakika geçirmeksizin uyumak istiyorum o zaman

 telaşım var  uykuya dair

 uyanık kalsam başıma …

üstelik biliyorum uyusam da uyumasam da geçiyor zaman

“uğraştığım hiç bir şey  zaman kadar çetrefilli değil”

farkındalığıma eklediğim yeni yalan

bu aralar…

“yalanlar söylesek maskesiz

ve kumdan kalelerde yaşasak betona inat”

-tez- 

“olmaz azizim

kandırmayalım birbirimizi

kurtarabileceğimiz kara parçası kalmadı kendimize dair “

– tez tez-

“kurtulabileceğimiz bir tek kaçış yolu var

hep beraber onu deneyimleyip duruyoruz “

– tez tez tez-

“benim geçtiğine inandığım

senin üzerine şablonlarla ayırdığın”

 -tez tez tez tez-

“kurt kocamış çoktan

hayat yetmedikten sonra sayı yetmiş

yetmemiş ne çıkar ki…”

 -tez tez tez tez tez-

“hem çıkar demişken azizim

kendimize yetişemediğimiz bir dünya da

hızla çalışmak nedendir…”

-antitez- 

“sahi kim uzaklaştırmıştı bizi aristoktrasiden

kimin ağzından çıkmıştı”

‘ne kadar ekmek o kadar köfte’

‘sakatlanan hayvanın av olduğu zamanlar’ geldi şimdi aklıma

ayağım kırıldığında ölmüş olmam lazımdı halbuki…”

-antitez antitez- 

“olmadı işte

bedenin yerine geçti beyin

tüketecek de(a)hasını buldu beden

 ‘beden sustu beyin çoştu’

 haliyle öldü aristokrasi”

-antitez antitez antitez- 

“kim istemez gülün peşinde koşmayı

bir diğerine ‘muhtaç’ kıyafet değiştirmeyi

bütün gün sadece okuduğu kitap hakkında düşünüp yorulmayı”

 -antitez antitez antitez antitez- 

 “de ki azizim bana hayat yaşamaya değer

bu çağda değil üstat”

 -antitez antitez antitez antitez antitez- 

“benim yerim burası değil

roma imparatorluğunun altın çağında

şişmanlık aristokrasinin tacıyken

tembellik sanat sayılırken

nefes alıp vermek gerekirdi

ben bunları söyleyip kendim yazıyorsam

koca bir yalnızlık kucaklıyorsam akşamları

vatansızlığın acısı bir yere ait olmamamın hüznüyse değilse yalnız

saydam fakat şeffaf değilse kader”

SENTEZ

“her  durumda yapılacak en iyi ikinci işten başka

bildiğin şemsiye, topuklu ayakkabıyı ile şapkayı icat ettirenden

başka

yapılacak ne kalır ki geriye…”

 
Yorum yapın

Yazan: Kasım 19, 2012 in Morrisse Eserese, Şiir

 

Etiketler: , , , ,

10 Kasım 2012 İzmir Üstüne…

Atatürk İzmir

Yukarıdaki linkte 10 Kasım 2012 günü İzmir’de 2400 kişi ile gerçekleştirilen Atatürk Portresinin nasıl yapıldığını gösteren bir çalışma var. Tabii görüntünün altına da Kenan Doğulu’nun yıllar önce “cover” yaptığı “10. yıl Marşı”. Eğer görüntülere göz attıktan sonra tekrar bloga göz atmaya devam ediyorsanız 2012 yılı Türkiye Cumhuriyeti izlenimlerini aktaracağım size.

Öncelikli olarak bir noktayı belirtmeden geçemeyeceğim, bir resmi okumak için resmin içinde olmamanız gerekir, o gün orada bu portreyi oluşturanlardan biri ben değilim. Dolayısıyla bu resmin anlattıkları ve ülkenin benim gözümden gerçekleri olacak biraz da izlenimlerim.

Portrenin oluşturulması için seçilen yer ” Ege Denizi Kıyısı”. Hatırlatılmak istenen mesaj muhtemelen Gazi’nin önderliğinde düşmanı denize döken Aziz Türk Milletinin o yüce ruhunu tekrardan hayata geçirmesi. Üstüne düşen vazifeyi yapmak için savaşmak yerine “oy kullanması”. Siyasetin de kendi içinde bir “savaş” olduğu. Tabii bu güzergah ve bu biçim ister istemez yine “militarist” hayranlığı da ayan beyan öne seriyor. Ergenekon ve benzeri operasyona da gönderme yapıyor.

Bu yapılmak istenin karşısında ise geniş kitlelerce okunan mesajın nasıl taba tabana zıt olduğunu göstermekte yarar var. Öncelikle “Kemalist Devrim” bir kıyı şehrine sıkışmış. “Kemalist Devrimin” tamamının denize dökülmesine ramak kalmış. Hatta son direnen 2400 kişi dünyanın dikkatini çekmek için beyhude bir çaba içerisinde olsa da başlangıçta hedeflenen her adım harfiyen yerine getirilmiş. Üstünde durulması gereken bir kalabalık değil ve yerleşke seçtikleri yere gömülmeleri an meselesi.

Tabii resmin mesajı sadece bu da değil. Uzun zamandır kitleleri anlamadığı ve zümrü partisi olan Cumhuriyetin medar-ı iftiharı Cumhuriyet Halk Partisi ilk defa “ilgi” çekebilecek bir kalabalığa sadece 2400 kişilik bir eyleme imza atıyor. Bu eylem şekil yönünden 40 yaşını aşmış kişilerin tercih edeceği bir eylem değil zira sokakta. Yani zümre partisinin bugüne kadar aşağıladığı, hakir gördüğü ya da ötekileştirdiği yerde. Dolayısıyla “Biz halkı iyi anlıyoruz ve hatadan dönüyoruz, sokaklara dönmeye hazırız” mesajı veriyor İktidar sahiplerine. “Milyonlara gerek yok, 2400 kişiyi örgütleyip kitleleri arkamdan sürükleyebilirim” diyor. Üstelik çağrışımları askeri de olsa bunu ilk defa “sivil inisiyatif” ile birlikte gerçekleştiriyor.

Bu noktada resmin karşında enteresan bir pozisyon açılıyor. Daha önce özgürlükten bahsedenlerin bir bayramı kutlatmama çabası 11 gün önce ilk defa iktidar partisine geniş tabanlı bir muhalefetin yükselmesine neden olunca tüm valiliklere ve kaymakamlıklara anma töreni serbestisi yazılı emir olarak gidiyor. İktidarın sahibi dış gezisi beklendiği üzere uzatarak o gün “ortalıkta” görünmüyor, gerilim nispi oranda azaltılıp yapılan eylemin etkisi aşağıya çekiliyor. Bu çabalar yapılan “sanatın” ( ki bu portre işi aslında siyasetten daha öte sanatın yeni alanı olanı performans olarak değerlendirilse gelecek için daha iyi olacaktır) tüm dünyada kendi gündemleri ardından ilk başlık olarak haber servisi yapılmasını sağlıyor. Dolaylı olarak “dış mihraklara” gönderilen anlamlı mesaj “iktidar sahibinin elini bir anlamda güçlendirirken bir anlamda zayıflatıyor.”

Tabii bu işin “performans” olarak değerlendirilmesi ve sosyolojik olarak yorumlanmasını ben tek başıma sağlayamam ancak saatte 100 km hızla doğuya doğru 5 saat 47 dakika ilerlendiğinde ulaşılan şehir Ankara’ya ve bütün Anadolu’ya mesaj göndermek  Cumhuriyet’in İzmir’ine düşüyor. Zamanında   İstanbul Selanik arası 587 kilometrelik mesafenin benzer uzaklığından bu sefer 8 kilometre daha yakınından.

Merkezi yönetimlerin yarıçapları üstüne bir başka zaman kafa patlama sözü vererek, resimle, filmle ve diğerleri ile kendi başınıza bırakıyorum sizi. Unutmayın her koşul altında hepiniz birer ötekisiniz, birer bireysiniz ve öncelikle yalnızsınız dostlarım tıpkı İbrahim Tatlıses gibi…

(NOT: Bu konu üzerine derinlemesine ve detaylı çalışmanın tamamına ulaşmak  isteyenler twitter üstünden @yamukdurus ‘a isteklerini gönderebilir ya da facebook üzerinden Yamuk Duruş sayfasından taleplerini iletebilirler.)
 

Etiketler: , , , , , , , , , , , ,

Hayır kararım kesin, bugün siyaset konuşmayacağım.

Hayır, siyaset konuşmayacağım. Bugün siyasi bir varlık olarak hayatıma devam etmek istemiyorum. Açlık grevleriyle bilinen sona ilerleyenleri üzülerek izlemek dışında yapabileceğim tek şey üstünden yirmi yıl geçtikten sonra bir başka “ileri demokrasi” çığırtkanına oy vererek bugünü yargılamalarını beklemek olacak. Geçmişimi yargılamak için oy vererek ya da biat ederek tepeme çıkardığım kişinin  o gün benim de orada olduğumu unutarak “ötekileştirdiği” herkese zulmetmesini de tıpkı bugün olanlar gibi elim kolum bağlı izleyeceğim.

Sürekli olarak değişen dönüşen teknoloji ile ileri giden ülkenin evlatlarından biri olarak, sistematik olarak sesi az çıkan ya da iktidara uzak herkesin haysiyetinin, şahsiyetinin, haklarının hiçe sayılmasına alıştığım için tepki verecek bir şey bulamıyorum. Viski içenlerle imam hatibe gidenler arasında temelde fark görmüyorum. “Yaşıyor herkes” işine geldiği gibi. Ülkeye diş geçirebildiği kadar. Nefreti içine yaldızlı harflerle işleyerek.

Hayır, siyaset konuşmayacağım bugün. “Dinsiz etiketi” üstüne yapışmış biri olarak bir dine mensup olanların birbirlerini neden yediğini anlamıyorum çünkü. Suriye’de “Müslümanın”, “Müslümanı” öldürmesine yardım ve yataklık edenlerle,  devletin “Müslüman” olması gerektiğini söyleyenler aynı kişiler. Maskelerinin ardında gizli kalmaya çalıştıkça, yüzlerini tam ortasından iki bölen o çatlakla hala kandırmaya çalışıyorlar kitleleri. Kızmıyorum onlara, hatta anlıyorum onları. Psikolojik olarak rahatsız olduklarını, içlerinde dinmek bilmeyen bir sadistlik ve hatta mazoşistlik olduğunu biliyorum. Bilimin onlara  bir şekliyle iyi geleceğini de… Yine de maskelerinin ardından kendi yüzlerini belli eden, sürekli olarak hastalıklarının semptomlarını sergileyenleri görmezden gelen kitleleri anlamıyorum. (Bir delinin kuyuya attığı taşın kırk akıllı tarafından bile çıkarılamayacağı tecrübe ile sabitken – Basit bir halk değişi üstelik, anonim-) O kitlelerin toplu halde yaşadığı akıl tutulması için sosyal olarak uydurulmuş bilimlerin herhangi bir çaresi olduğunu düşünmüyorum. Ve evet ben yığınlardan ziyade bireyi en çok da kendimi önemsiyorum utanmadan.

Hayır bugün siyaset yapmayacağım. İlerlemenin ön sıralarında yer alması gereken üniversitelere altılı ganyanla yerleşen öğrencilerin hali ortada. Birlikte bindiğimiz (eski kızıl ülke çağrışımını ancak elli yıl sonra yıkabildiğimiz)  ucuz ulaşım aracı trende elinde gazete, haftalık ya da aylık dergi veya kitap hatta ders kitabı geçtim pdf ders notu geçtim teksir… daha geçemedim hiç biri yok. Olmayacak! Okumanın aptallık olduğu bir nesil daha yetişecek. Aydın geçinenlerin okumadan aydınlandığı, hiç okumayana az bile sayılmayacak kadar okuyarak çattığı bu topraklarda aydınlanmak ancak on bin de iki kişinin kendi çabasıyla gelecek. Kimi zaman Dionysos’un zevki sefası maskesinde kimi zaman Apollo’nun samimiyetinde ama ancak bireysel çabalarla olacak.

Hayır bugün siyaset konuşmayacağım. Bir arada yaşamanın yolunun diğerine nefes alma hakkı tanımayan basit parazit ya da virüs formuna saygı göstermiyorum. Mutualist yaşamayı tek zincirli bakteriler bile becerirken çift sarmal DNA taşıyan, kendi tarihini yanlı ya da yansız yazan “insan”ın bu hazımsızlığı ve yeteneksizliği midemi bulandırıyor. Becerilerinin arasına hayatta kalmak için diğerini yok etmek gerektiğini alan ve sonrası ile ilgilenmeyen türün oluşturduğu bir alt iklim orta şiddette bir fırtınaya ancak dayanır. Daha kuvvetlileri geldiğinde dışarıdan ilk kaçacak delik arayacak olanlar “hayatta kalmak için öldürenler” olacaktır.

Hayır bugün siyaset konuşmayacağım. Hiç canım istemiyor. İçimden gelmiyor “üçüncü sayfa haberi” sıfatını toplumun üstüne yapıştıranlar. Kendilerinin de en ufak bir miras davasında, toplum baskısında, kişisel çıkarda ya da durup dururken o sayfaya malzeme olacağını bilen insanların tepeden bakışı ve acımasızlığını çekmiyor canım. Tecavüze uğrayan, kendi kızını doğrayan, ağanın bokunun üstüne bok yapmaktan korkan, o resimde trafikte parçalanmış adam sensin, uyan! Kötü bir rüyaydı yüreğinin içinde olan!

Hayır, bugün siyaset konuşmayacağım. Elimde değil, kış gelince, marduk yaklaşınca, merkür geriye gidince, satürnle uranüs ters açı yapınca, hali hazırda olan iç ve dış savaşın adı konmadığında, KDV’ye söğüş artışı yapıldıkça, Avrupa’ya gitmek için vize sırasında, Suriye’den kaçanların geldiklerine nasıl pişman olduklarını büyük şehirlerdeki taşlama atölyelerinde gördükçe, benzin alırken, bir kutu biraya dört lira verirken, DASK ne diye soran bir yaşlı teyzeyi görünce, karnım acıkınca ya da tokken açın halinden hala anlamaya çalışırken içim dışıma çıkıyor. Midem ağzıma geliyor. Böyle zamanlarda O ses Türkiye’ye konuk olan Hürrem’in tek ölmeyen başrol oyuncusu Polat Alemdar ile aralarında bir benzerlik olabilir mi diye düşünürken kendimi yakalayınca Fringe’in bitip bitmeyeceğini düşünmeye sevk ediyorum kendimi şehirli bir aydın olarak.

Hayır kararım kesin, bugün siyaset konuşmayacağım.

Görsel Bilgileri : 

I. Görsel : Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkında, Hasan Erdemir

II.Görsel:  Zaman , Hasan Erdemir

III: Görsel: Son Tango, Hasan Erdemir

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

UBD

 

Uğursuz bir işti 
basitin ardına düşmek,
ve düşmek basit bir işti
uğursuzun ardından

 
Yorum yapın

Yazan: Kasım 12, 2012 in Untouched Copy, Şiir

 
 
%d blogcu bunu beğendi: