RSS

Aylık arşivler: Kasım 2012

Süper Kahraman- İçimde (Hatasız Kul Olmaz)

Yorulsan hatta kendinden de geçsen bu devran değişmiyor. Seneler hızlıca akıp gidiyor. Kuytularında biriktirdiğin yalnızlık yüreğini tırmalıyor. Her seferinde başka bir makyajla aynı serüven çıkıyor karşına. Her seferinde aynı serüven de yolunu bulmaya çalışıyorsun. Çoğunlukla kolay olmuyor. Hiçbir şey göründüğü gibi gitmiyor. İçten içe yüreğin dağlansa da sesin çıkmıyor çünkü. Düzen, sessiz kalmanı teminat altına alacak her şeyi sana altın tepside sunuyor.

Herkesin satın alma paritesi de piyasa fiyatı da birbirinden farklı. Kim uyarsa sana onu çekiyorsun yanına. Ya da kim uymuyorsa ondan uzak duruyorsun. Hayatta bu düzeni tutturamazsan şayet çuvallarsın. Hem öyle böyle bir çuvallamak değil. Kendi elinle kendini öldürmeye kadar gider işin sonu. İyi olmak göz yummaktır doğunun öğretisinde. Göz yumunca seni zorlamaya devam ederler. Daha şiddetle, daha derine. O saatten sonra bir defa kapıyı açınca istemesen de aynı kapıdan geçmek isteyen başka insanlar çıkar karşına. Ve evet senin elinde kapının sahipliği dışında hiçbir şey yoktur.

Az akıllı olanlar, kapının kilidini kolay kolay açmaz karşılıksız ama sen umuda dönmüşsündür yüzünü. İnsanlara inanırsın. İnsanlara güvenirsin. İnsanların kötü olanları senin etrafında dolaşmaz zannedersin. Yanılırsın. Zehirli sarmaşıkla kandırırlar seni. Kokulara, tatlara ve en önemlisi istencine bular yaptırmak istediğini. Kimse korkmaz o saatten sonra. Herkes oyunun perde arkasını bilir. Kimse söz etmez. Ederse dâhil olduğu bir düzeni inkâr etmek zorunda kalacaktır. Bilir. Eğer itiraf ederse yaptıklarını, kendine yapılanları kabul edecektir.

“Kimse” başkalarına yaptıklarını kabul etmez. Çünkü “kimse” kendine yapılanları gerçek kabul etmez. Uzaklaştırır, kuytularına saklar. Gömer ama kaybedemez. Yüzleşme zamanı geldiğinde de ayakta kalacağına inanır. Ayaklarının üstünde durmayı ve yaşamaya devam etmeyi sadece gerçek kabul eder. Dimdik ayaktaysa gerisi teferruattır ve böyle düşünmeyenlerin sayısı sokakta pek azdır.

Şimdi sen de gözlerini kapatıp vazifeni yapmak üzeresin. Canın ne kadar acıyacak, için nasıl çekilecek ve için içini ne kadar uzun süre yemeye devam edecek, bilmiyorsun. Vazifen gözünü kapatmak ve itaat etmek! Nedeni mi? İyi biri olmak için…

(Hikaye: Morrisse Esesere,  Görsel:  Süper Kahraman- İçimde ;sulu boya)

Reklamlar
 

Etiketler: , , , , ,

Şeytan Kuşu

Ve şeytan yine fısıldadı kulağıma

-Her dem saati, sahraya yağmur iner

 ardından

 kırmızı gök belirir.

Likenlerinden kurtulan züppenin ayağı çeker.

Sol bacağını sürüyerek yola koyulmanın verdiği ezikliği

mektup zarfını kışkırtıcı mimiklerle yalarken

tolere eder

Aksak saksağan

dut yemiş bülbüle dönerken

aşk kuytusunda gizlenir tavuğun.-

 

Etiketler: , , , , ,

Şehirden Slogan Manzaraları…

Çoğunlukla insanları anlamakta zorlanan bir tip değilim. Buna rağmen bazılarını anlamakta bir hayli zorlanıyorum. Hayatımda herhangi birinin inancını sorgulamadım. İnanan inanır, inanmayan inanmaz. Hayatımda herhangi birinin cebindeki parayı sorgulamadım. Olan biten para benim cebimde değilse benimle ilgisi olmadığını düşündüm. ( Siyasete girmeyelim okuyucu, bahis olunan o an mevcut olan para)

Gel gör ki bu sabah şehrimin sokaklarında gezinen araba arakası yazısı ve tabi yazının konumlanma biçimine hasta oldum. Plakayı özellikle kapatıyorum ama bir bilen bu arkadaşın neye inandığını ya da ne demeye çalıştığını söyleyebilir mi lütfen zira AUDI inanmak için fazla materyalistik değil mi? Ya da AUDI kutsandı da benim mi haberim yok? İşte Foto:

Madem şehirde mesaj kaygısı ile gezip suya sabuna dokunmadan haber değeri taşıyanlar var, o zaman suya sabuna dokunanlara da buradan bir saygı duruşu ile çalışmalarını paylaşayım bari. İşte şehrimin sokaklarını süsleyen bir kaç “grafiti”, mecburen yazıldıkları duvarda bir badana darbesi ile silinme kaderinin tecellisini beklemekteler…

1. Kentine Mukayyet OL!

2. Namusum ve Şerefim Üstüne Rant İçerim

3. Şehri Polis Değil Biz Koruruz

4. Antikapitalist Öğrenciler

5.  Kentsel Dönüşüm ( Az önce aldığım bilgiye göre bir başka sokakta bu çalışmanın altına “Geri Dönüşüm Muhteşem Olacak!” notu düşmüşler)

Hangisinin siz olduğu ya da hangisinin doğru olduğu beni zerre kadar ilgilendirmiyor zira sapla saman karıştırmak sadece dost meclislerindeki işim. Yalnızca hatırlatmak istedim bugün 8 Kasım 2012.

 

Etiketler: , , , , , , , , ,

Bölüm 3 – Kan geliyor

karanlığın ortasında asılı duran bir ampul gibiyim. ne olursa altımda oluyor. ne ölürse altımda ölüyor. insanlığım aydınlık taş dibeklerde dövülüyor. tozlar yüzüme üfleniyor. burnumdan çekiyorum tozlu nefesi içime. nefes şeytani bir ruh oluyor.

karanlığın içinde sallanan pembe bir etim. ne oluyorsa bedenimde oluyor. sigara yanıkları, morluklar ve çürükler. kanlar damla damla kıçımdan akıyor.

Okunmuş gazetelerle kaplanmış bir dünya bu. doktor ilaçlarımı soruyor. odamı seviyorum diyorum her şeyden çok. orgazm taklidi yapmayan bir kadın gibi.
bir, iki ve üç, tok karnına. erkek, kadın ve çocuk aşkına. bir, iki, üç ve tok karnına. musa, isa ve muhammed aşkına.

yaşlı adam serçe parmağıyla buğulu cama anlamsız şekiller çiziyor. Yanımdaki kadın benden neden ürküyor. Bill de sabah sabah amma zikişiyor. Bill’in et sesleriyle yankılanan evreninden sıyrılıp otobüsün içinde yuvarlanıyorum.
Kafamın içinde çıplak erkekler, tavanlara asılmış. Gözlerimin kahverengi karanlığından dışarı bakıyorlar.
Bugün izmir soğuk, camlar buğulu, kadınlar korkak, yaşlılar umutsuz
ve erkekler aç. Kan emmek için güneşin batmasını beklemeyen sivrisinekler gibi.
Yaşlı adam parmağını dudaklarına götürüyor, susun diyor.
kaptan sessizlik istiyor.
kaptan geriye doğru ilerlememizi, telefonları kapatmamızı, yaşlılara yer vermemizi istiyor.
sessizlik ağır geliyor, gözlerim çukurlarından içeri yuvarlanıyor
yaşlı adam gençliğimi değil gözlerimi istiyor.
Mutlu ölümler…

Kan geliyor. Sen gelmiyorsun. Müzik de koydum üstelik, sesini de açtım. Varlığa bürün, nazlanma. Kafamın boş koridorlarında dolanan bir hayalet değilsin. Anlat bana ergenliğini, neydi erkek senin için ?

Barmen viskimi yenile.
Hesabım kaç oldu.
Ama benim o kadar param yok ki.
Ne ?
Bana krediniz sonsuz mu.
Ne demek şimdi bu ?

-Çok hızlı gitmiyor muyuz aşkım, korkuyorum.
-Bu aletin gücünün ne kadar olduğunu öğrenmek istiyorum. Ben de korkuyorum. Ama elimde tuttuğum bana güven veriyor, -devam et- diyor, -ben yanındayım-.
Karanlık koridorlardan gelen bilinmez çalgının cesaret verici notaları konuşuyor. -ölüme hazır ol, her saniyesinde hayatının, sonuna açık bir hayvan olarak ölüme hazır ol-.
-Barmen kanımı yenile.
İnsanı, söylediğinle kavga ve ölüm fikrinden bir anda uzaklaştırırsan güldürürsün, özellikle önce kavga ve ölüme sürüklediysen. Anlık korkudan kısa süren rahatlama ve taşkınlığa komiklik deniyor.
Yıllar mı oldu seni güldürmeyeli. Artık yaşlandın mı, ben de yaşlandım biliyorsun. Pardon sağlıklı yaş aldım.
Böyle bir merkez vardı Poligon’da, birlikte görmüştük. Sen çok gülmüştün. ‘Yaşlıların kendini iyi hissetmesi için bu topraklarda görülmeyen nezakette bir tabela’ demiştin. Sağlıklı yaş alma merkezi, Poligon’da.
Atış poligonunun kısa menzil peronlarında, beyaz hedef kağıtlarının arkasında ayakta bekliyorlar. Karga burga yüzleriyle gölgeleri karagöz ve hacivata benziyor. Genç askerler yaşlı tüfeklerini doğrultup basıyorlar tetiklere.

Yer: Büyükşehir Belediyesi Sağlıklı Can Alma Merkezi Hedef Kağıtları Sergisi.

Bir asker kibirli, şarabından bir yudum aldı, boğazını temizleyip üst perdeden konuşmasına devam etti:

-Bu eserimde bir yaşını almışın kafasının boş koridorlarında dolanan bir hayaleti…

Erkekler için hiç konuşmadın. Ama ben kadınlar için bir şey söylemek istiyorum. En iyi kadın, erkeklerin, aralarında hiç konuşmadığı kadındır. Çok mu ahlakçı. Üstelik Nietzsche için. Barmen bana viski, arkadaşıma kırbaç getir, ölümden ve kadınlardan konuşmaya devam edelim.

( Yazan : Dionosfer Henry -Görsel: Hüseyin Avni Lifij’in “Ayyaş tablosu” )

 

Etiketler: , , , , , , , , , , ,

Sigara Sandığı Hikayecisi…

Sigara almaya dışarı çıkmıştı. Ne zaman canı sıkılsa sigara paketindeki tabutun çivilerini hızlı hızlı çakar sonrasında da evin içinde dört dönerdi. Eninde sonunda üşengeçliği, sigaraya duyduğu tutkuya yenik düşerdi. Ev haliyle hemen dışarı çıkar, evinin karşısındaki bakkaldan cebindeki paranın miktarına göre seçtiği markadan bir iki paket sigara alırdı. Sonra evlerinin arkasındaki parka dolanırdı. Orada oturur açık hava bir sigara tellendirirdi. İşsiz miydi avare miydi bekâr mıydı hiç bilmezdim.

Anladığım kadarıyla yalnız otururdu o evde. Sadece arada bir öteberi almaya çıkardı. Herhalde yemek yemeği unutan cinsten olacak ki çöp gibi bir adamdı. Her seferinde rutinini bozmadan parkta kırk beş dakika ile bir saat arası bir vakit geçirir sonra evine dönerdi. O gün de tıpkı önceki günlerde olduğu gibi parka doğru çevirdi adımlarını. Yolda giderken çöp kutusunun yanında bir an durakladı. Rengi kaçmış hiçbir şeye benzemeyen muhtemelen, taşırken zorlanmasından anladığım kadarıyla, metal bir sandığa bakıyordu. Sandığı çöpe atanlara söylendi sanırım. Sonrasında metal sandıkla beraber parka gitti. Her zaman oturduğu banka oturdu. Sandığı yanına koydu.

Bir süre elini sandığın üzerinde gezdirdi. Sanki sandığa dokundukça sandık onunla konuşuyordu. Yüz ifadesinde biraz acı, biraz tebessüm biraz da muzır bir ifade vardı aynı anda. Bir sigara daha yaktı. Başını yukarı çevirip dumanı sanki tanrının nefesini tanrıya geri üfler gibi yukarı verdi. Uzun uzun sandığı okşamaya devam etti. İki sigarayı bitirdikten sonra hiç zorlanmadan sandığın kapağını açtı. Sandığın içini açar açmaz yüzü parıldadı. Sanki sandığın içindeki altınlar, yakutlar, zümrütlerin ışıltısı yüzüne vurmuş gibiydi. Bildiğim ve gördüğüm kadarıyla sandığın içi boştu ya da sandığın içindekiler bir tek ona görünüyordu.

Elini sandığın içine soktu.  Uzunca bir süre elini sandığın içinde gezdirdikten sonra tıpkı aradığını buluş gibi elini sandıktan çıkardı, kucağına yerleştirdi. Bütün dikkati kucağındaydı. Her seferinde parka gelince sağa sola bakınarak kafayı dağıtan adam bu sefer kafayı dağıtmak yerine sıyırmayı tercih etmişti.

Bir an gözlerini kucağından kaldırdıktan sonra etrafı kolaçan etti. İzlenmediğini anladıktan sonra yerinden kalktı. Ellerini cebine soktu. Hızlıca evine doğru yürümeye başladı. Sandığı parktaki bankın üzerinde bırakmıştı, bahane mi de bana.

“Bakar mısın, sandığını unuttun, almayacak mısın bunu?”

“ Hayır, artık benim ihtiyacım kalmadı, istersen sen al” dedi.

Şaşırdığım anlardandı. Konuşmaya devam etmek istedim, ardından seslendim. Duymazdan geldi. Islık çalarak evine doğru yürümeye devam ediyordu.  Dünyanın bir yerinde bir kedi meraktan ölüyordu. Uzun zamandır takip ettiğim hikâyenin nesnesi beni hiçe sayarak öylece çekip gidiyordu.  Hikâyenin selameti açısından sandığa doğru yürüdüm. Parka varıp bankta duran sandığa yukarıdan baktığımda içinde bir şey görünmüyordu. Ceplerimi karıştırdım. Buruşuk sigara paketinden kırılmamış olan bir dalı çıkardım. Sandığın olduğu banka oturdum. Sigarayı yaktım. Derin bir nefesi sanki tanrının nefesini tanrıya geri üfler gibi yukarı doğru verdim.

Kafamın karışıklığı boğulmuş duman sayesinde – ve tabi içimden ettiğim küfürlerle- biraz azalmıştı. Sandığa doğru çevirdim kafamı. Yüzümde bir aydınlanma hissettim. Kendimi sandığın içinin boş olduğuna ikinci defa ikna etmek için elimi sandığın içine daldırdım. Dolu bir sandıkta elime çarpacak olanları arıyormuşçasına elimi dolaştırdım sandıkta. İkna olmuştum. Yavaşça elimi sandıktan çıkarıp kucağıma bıraktım. Bir süre daha –sigaram bitene kadar- anlamsız bir ifade ile orada oturdum. Son nefesi çektikten sonra izmariti baş ve işaret parmağım aracılığı ile ileri fırlattım. Sandığın yanından kalktım. Eve gidip başka takip edilmesi gereken bir hikâye nesnesi bulup hayatıma devam etmeye karar verdiğimde birinin bana seslendiğini işittim.

“Bakar mısın, sandığını unuttun, almayacak mısın bunu?”

“ Hayır, artık benim ihtiyacım kalmadı, istersen sen al” dedim. Ardımdan seslenmeye devam ediyordu. Aldırış etmeden, bakkaldan bir şişe şarap alıp eve doğru yürümeye devam ettim.

 

Etiketler: , , , , , ,

Üstelik uyuşmak temel işiydi insanın.

Yeteri kadar uğraşırsa şayet ölmeden ölmüş taklidi yapabilir miydi? Bilmiyordu. Zamanın içinde geriye gidip ne zamandan beri bu halde olduğunu bulmaya çalıştı. Bir yerlerde mutlaka hem zaman hem mekân hem de olay kırılma göstermiş olmalı ki kendini bu halde bulmuştu. Gerçi daha önceki hali neydi onu da belli belirsiz hatırlıyordu.

Sanırım on iki ya da on üç yaşındaydı. Bir hayli çocuk denecek yaştaydı. Yalnızdı. Ailesinden uzaktaydı. Uzak diyarlarda yine kendine uzak insanların içinde mesafeleri ölçme ve ortadan kaldırma derdindeydi. Herkes aynı dili konuşsa dünyada birçok sorun ortadan kalkardı. Şimdiden kırık dökük konuştuğu bu dilden nefret etmişti. Anadilinden nefret etmişti. Bildiği dillerin çokluğundan ve aynı andaki yokluğundan nefret etmişti. Her şey ona fazlasıyla dışarıdan ve fazlasıyla tekil görünüyordu. İnsanların dillerine göre nasıl şekillendiğini görüyor, gördüğüne inanmakta zorluk çekiyordu.

Aklının çalışma prensibi geçirdiği hastalık yüzünden bir hayli farklıydı. Deli değildi, engelli ya da sakat değildi. Sadece normal kabul edilen bağlantılar onun için çok olağan dışı, insanlar için olağan dışı olan haller onun için normaldi. Hiçbir yere ait olamayınca tek başına gezinmeyi ister istemez huy edinmişti.

Ağabeyi öleli iki ya da üç gün olmuştu. Babası geri dönmesine ve ağabeyinin cenazesine katılmasına izin vermemişti. Biraz cimriydi babası. Biraz da çok etkileneceğini düşündüğü için kalan oğlunu korumak derdindeydi. Her halde babasına çok kızgındı.

Ağabeyi ile o bu ülkeye gelirken kavga etmişlerdi. Ağabeyi onunla konuşmazdı. O da bu durumla hiç ilgilenmezdi. Ta ki ağabeyinin ölümünden kırk gün öncesine kadar. Ağabeyini rüyasında görmüştü. Ağabeyi rüyasında evden kaçıp bir tatil kasabasına giderken yolda trafik kazası geçirerek ölüyordu.  Ter içinde uyandı. Saatin kaç olduğuna bakmaksızın telefon açtı babasına. Rüyasını anlattı. Ne olursa olsun babasının söz vermesini istedi. Ağabeyini kesinlikle salmayacaktı babası.

Babası özlem ve vicdan azabına yormuştu uzaktaki oğlunun rüyasını. Oralı olmadı fazla. Gecenin bir yarısında kendini uyandırmasına kızsa da yine de fazla ses etmeden ve geçiştirerek kapattı telefonu. Mutfağa uğrayıp biraz süt içtikten sonra yatağına döndü.

Babası sabaha karşı bir telefonla daha uyandı uykusundan. XXX Devlet Hastanesinden arıyorlardı. Oğlu ağır yaralı bulunmuş ve ameliyata alınmıştı. Başından aşağı kaynar sular dökülmüştü. Uzaktaki oğlu ise o sırada başın sağ olsun baba diyerek yatağının içinde bir ileri bir geri sallanıp duruyordu.

Kırk gün komada kaldı ağabeyi. Kırk birinci gün toprakla buluştu. Rüyasının üstünden 45 gün geçmişti. Ağabeyi üç gündür toprağın altındaydı. Kaldığı yerin yakınlarındaki Anglikan Mezarlığına gitti. Rastgele mezarlardan birini seçip konuşmadığı ağabeyi ile konuştu uzun uzun. Ağladı. Sesi titredi. Bağırdı, çağırdı.  Ne hale koyduysa kendini her şeyi yalnız yapıyor kimse orada değil sanıyordu. Çok rahattı. Ta ki biri eline omuzuna koyup onu yerinden sıçratana kadar.

“Ne derdin var, hayat çok kısa gel biraz şöyle oturalım da dök içini”

Kendinden anca dört beş yaş büyüktü konuşan çocuk. Anadilinde sövüp saymasını anlamış mıydı emin değildi. Çoban köpeğini takip eden bir koyun gibi takip etti çocuğu. Konuşmaya başladılar. Başından geçenleri bir solukta anlattı, derdini sorana. Biraz da olsa konuşmak iyi gelmişti.

“ Dert etme hiçbir şeyi. Hayat çok kısa. Hem sen sürekli gelecek mi görürsün rüyalarında?”

“ Bazen. Kontrol edebildiğim bir şey değil, keşke kurtulsam bu halden.”

“Gerçekten kurtulmak ister misin?”

“Evet, hem de nasıl isterim. Biraz da unutmak isterim.”

“Çek öyleyse şundan iki nefes.”

Hayatında sigara bile içmemişti. Henüz ilk defa sigara içip bu halleri unutmayı denememişti ama çocuğun uzattığının da marihuana olduğunu bilmiyordu. Çocuğun yapmasını söylediği şekilde ciğerine doğru birden derin bir nefes çekti. Çocuk bu tıfılın öksürüğe boğulmasını bekliyordu. Bir nefes daha çekti hızlıca. Sanki hayatı boyunca içmiş gibiydi tavrı.

“İyi geldi doğrusu”

Şaşırmıştı her ikisi de. Biri kendinin bu kadar kolay başının dönmesine şaşırmıştı. Ayaklarının nasıl yerden kesildiğini anlamamıştı. Diğeri de hayatı boyunca sigara bile içmemiş bir adamın hiç öksürmeden ciğerlerini dolduruşuna çok şaşırmıştı. “Bu çocuk yalancının tekiydi.”

İkisi uzun bir süre birlikte geçirecekleri bir dizi günün olduğundan habersiz bir mezarın üstünde, bir ağacın altında lafladılar. Uzun bir zamandan sonra çocuk ilk defa kendini yalnız hissetmiyordu. Gerçi karşısındakinin iyiliğinden miydi yoksa marihuananın iyiliğinden mi bilmiyordu. Sadece konuşmak hoşuna gitmişti.

Memleket bildiği ülkelerden birine geri dönene kadar çokça marihuana içmiş, çokça alkol kullanmıştı. Sanırım her şeyin kapısı o gün, babasının geri dönmesine izin vermeyip, ağabeyinin mezarının yerine başka bir mezar koyduğu gün açılmıştı.

Her şeyi parça parça hatırlıyordu. Ne kadar zaman sonra dönmüştü şimdilerde bilmiyordu. Ne kadar zaman sonra hayata düzene girmişti. Bildiği o dönüşten sonra hiçbir zaman hayatı düzene girmemişti. Ruhuna eziyet eden hallerinden kurtulamıyordu. Dünyadaki acıları ve acı anıları olanları üstüne çekmekten, onlar anlatırken onların anılarını kendi anıları sanıp o anılarla yaşamaya kalkmaktan, kendini alamıyordu. Döndükten sonra hep aynı şeyleri yapar oldu. Sanırım marihuana kadar iyi olmayan esrar, psikiyatrın verdiği yasal uyuşturucu ve biraz alkolle  ancak idare edebilirdi.

Gelişme gösteren bir hali yoktu. Gerçi gerilemeye başladığı da söylenemezdi. Yaşadığı coğrafyada uyuşturucu pahalı bir lükstü ve uyuşturucu için kan dökmek kolay işti. Yine de bela mıknatısı olmak kolay  iş değildi. İlk önce kokain gelip buldu onu. Bir köşede oturduğu barda tek başına yalnızlığına içerken tıpkı mezarlıktaki o gün gibi gelip sırtına dokundu. Bir dejavu yaşıyordu o an. Yine birileri hayatın güzel ve anlamlı olduğunu söyleyecekti. O da bunun nasıl olabileceğini soracaktı. Sonrasında ot beklerken kokain bulup şaşıracaktı. Ve pek tabii en yakın arkadaşı artık kokainle kendini tanıştıran bu adam olacaktı.

Para ile derdi hiç olmamıştı. Yani para problem değildi. Bir şekilde her seferinde çözülürdü. Çok zengin değildi. Fakir de sayılmazdı ama uyuşturucuya çok  para kaptırmazdı. Alkole verdiği para uyuşturucuya verdiği paranın neredeyse üç katıydı. Kendince bir önlemdi bu. Çok fazla alkol içemez diye düşünürken bu silah geri tepti. Hem kullandığı narkotik miktarı hem de alkol miktarı alıp başını gitmişti. Uyuşamıyordu. Ne bok yerse yesin kendi istediği kadar yükseğe çıkabilmesi mümkün değildi.

Afyon sakızı ve kokain birlikte çok iş görüyordu ama yine de eroine doğru giden geri dönüşü olmayan yolların başı çoktan kendine göz kırpıyordu.

Biliyordu, ne zaman istese görecekti yine yanı başında bekleyen bir adamı. Hayatın kötülüğünden kendine dem vurmaması için yine biri salık verecekti ona tabi beraberinde bir şat iğne ile. Zaten çok da beklemedi.

Yine bir köşe başında türlü türlü oyunlar döndürürken ve hayattan şikâyet ederken eroin çıkıp geldi hayatına. Kapısına geleni geri çevirmek zor işti onun için. Onu da aldı, başının tacı etti. Bir tek crack kalmıştı denemediği. Zamanı gelince o da nasılsa başına gelecekti. O yüzden huzur içinde bir huzursuzluk arayarak bekledi durdu.

Bütün zamanlar boyunca bir işi olduğundan hayatı düzenden çıkmamıştı. Bütün zamanlar yalnız ya da güvendiği birinin yanında saçmalayıp, sızdığından adı çıkmamıştı. Zaman zaman saldırgan olmasını doğasının gereği kabul etmişlerdi çoktan. Ne iş yaparsa yapsın hayatı her daim belli bir düzenin içindeydi. Gerçi iş neredeyse ikili üçlü hatta dörtlü hayat yaşamaya varmıştı. Yine de kaybetmemişti kendini uzun süre.

Sonrasında ölüm gelip sobeledi onu. Nasıl olduysa etrafındakiler crackle ve eroinle birlikte patır patır düşmeye başladı. Bir an tekrar kendini yalnız ve biçare buldu. Etrafında ışık saçan değil ama kendi sessizliğini paylaşan adamlar sessizliğe doğru uzun bir yola çıkıp duruyordu her seferinde. O ise hala bozulmamış düzeni, dörde bölünmüş hayatı ile yaşamaya devam ediyordu.

Sigaradan bir duman aldıktan sonra, hızlıca öksürmeye başladı. Bir an zamanda yolculuk yapıp kendi geleceğini görmüştü. Her şey ağabeyinin ölümü gibi düz çıkacaksa şayet, uyuşma ihtiyacı hiç bitmeyecekti. Uyuşturucu ile barışık bir hayat yaşayacaktı hep. Diğerlerinin söylediğinin aksine böyle bir hal mümkün müydü gerçekten?

Deneyimledi, o gün ne gördüyse hayatında olacak olan, her biri karşısına çıktığında tereddüt etmeden gördüklerini yapmaya devam etti. Bir zaman sonra anladı ki bu dünyada haz üzerine kurulu olan her şey için para gerekliydi. Şayet parası varsa kriz yoktu. Yokluk yoktu. Kötü uyuşturucudan ölmek yoktu. Kötü uyuşturucu zaten hiç yoktu. Her zaman para, her kapıyı, özellikle de hazzı açardı.

Geri kalanlara gelince, geri kalanlar parası bitenlerin, hazzı bilmeyenlerin, sınırını bilemeyenlerin, kapıp koyuverenlerin, yalnızlıkla başa çıkamayanların uydurmasıydı. Uyuşturucu doğada serbest halde varsa gerekli olduğu su götürmezdi ve kimse doğaya kafa tutacak kadar güçlü değildi. Üstelik uyuşmak temel işiydi insanın.

 

Bölüm 2 Et Pazarı

ay bu çocuk ne komik. gözleri kısık kısık. gülümsemeye zorlarken kendini. gülme dedim sana. yeter yahu. aa bak bu malatyalıymış. niye söylerler ki memleketlerini. tuttum birini karşıma aldım dedim bak bacım dinle. birey dedim ezik ezik. aile var, devlet var, polis var sonra. mmm. sonra bir de pezevenk var. sakızını alnıma yapıştırdı. beynimin en güzel yerine. kızdım ama güzel de durdu. sevdim bu kadını.
bir çukurun içinde 4 milyon nüfus. içler dışlar çarptım. 2 milyon penis. bu nüfus işi çok midemi bulandırdı. çukurdan dolayı. savulup çıktım çukurların toplaştığı kışlanın avlusundan. güneş varmış neyse ki. kara deliklerden uzağız değil mi. demir kapısından çıktım kainatın. en fazla bir kere kusmuşumdur ayaklarına güzel kentimin. iki olsun istemedim amirim.
uzun yolları öğretmişti eski sevgilim. deri montu, yırtık kotuyla hızlı hızlı yürürdü. sinirli sinirli. yanında hep bir suç işlemiş gibi hissederdim kendimi. yetişmek için peşinden, özür dilemek için. bi dakka bayan. bi saniye. felek çan eğrisi gibi. vazgeçtim marjinal eğri gibi. iyi olduğunda kötüleşmeye başlıyor herşey. doydukça anlamsızlaşıyor. midem bulanıyor arkadaş. midem bulanıyor.
rüzgarın tonla oyuncağı var. birinin kalın beyaz kaşları var. einstein gibi anlamlı anlamlı bakar. sürekli bi şeyleri anlatmaya çalışır gibi. sanki izafiyeti bulamamışız da anlatmaya çalışırmış gibi. ya da bulduğumuzun izafiyet olmadığını. işte bu oyuncak bi gün. koltuğun arkasına gövdesi sıkışmış. kafası diğer oyuncakların arasından bana doğru ööyle bakıyo. hayrola hayri dedim bi şey mi var. yok abi dedi baktım öyle. hayri söyle oğlum var bişey dedim.
abi dedi üstüme vazife değil ama yeme şu tırnaklarını. allah sana can vermiş, bir karı bir ev, bir araba bir de evlat vermiş. ne diye yersin güzel tırnacıklarını be güzel abim. (muhacir mı çingene mi bu hayri) yavaşça, hayriyle göz temasımı kesmeden elimi terliğe götürdüm. yavaşça ama. en güzeli dedim mırıldanarak hiç doğmamış olmak. keyfini çıkarsana pezevenk. sanane elalelim penisinden çukurundan. yerleştirdim yüzüne yüzüne. sen einstein değil bildiğin işçi emeklisiymişsin hayri dedim. hayri bozmadı istifini. özür diledim sonra. öpüştük koklaştık.

Hep meydanlara varırım. Ne zaman böyle hızlı hızlı yürüsem. Adı Basmane kendisi hasmane bir meydan işte. Şehrin sakat dehlizlere açılan kollarıyla vantuzlar seni. Ortasında dünyanın ne kadar çirkin olduğunu anlatmaya çalışan metal bir küre var. Dünyaymış bu sözümona. Ahtapotun çirkin kafası gibi. Altındaki havuz içinde bir fıskiye, suları dünyaya ulaştırmaya çalışıyor. Cevdet dedim sen razı oldun mu bu işe. Cevdet meydanda simitçi. İyi çocuk ama biraz safça. Menenjit dediler. Her boka menenjit diyorlar zaten. -Neye abi- dedi. Okyanuslardan boşalmış onca suyu fıskiyeyle dünyaya geri göndermeye- dedim. Ne kadar yağmur yağsa küreye, sel olmuyor. Yağmur havadan değil yerden yağıyor ya ondan. Hepsi havuza geri dönüyor. Ben de razı değilim abi dedi. Bilir bilmez. Cebimden bi onluk çıkarıp uzattım aldı, baktı paraya. Şimdi razı mısın dedim. Değilim dedi. Ters ters bakınca ben -ama razıymış gibi yapabilirim- dedi. Güzeel dedim hepimizin yaptığı bu. razıymışız gibi yapıyoruz. Çıkardım bi onluk daha verdim. Bak dedim şimdi. Tüm meydanı dolaşacaksın herkese razı olduğunu söyleyeceksin. Birkaç saniye yüzüme baktı. Otobüs yazıhanelerinin önünde ipsiz sapsız dolaşan insanlara, çorbacıdaki garsona, müşterilere, otellerin olduğu sokaktan çıkan sarışın kadına baktı. yapamam abi dedi. verdi parayı geri. -yağmurun yerden yağmasına razı değilim- dedi. O kadar. lanet olası gerizekalı, bu yüzden fakirsin işte. paraya saygı duymuyorsun- dedim. bir şey demedi. bi yumruk sallar dediydim ama hiçbir şey demedi. Arkamı dönüp yürüdüm. Belediye binasının köşesini dönecekken koştu arkamdan abi dedi tamam söyleyeceğim.

işçi meydanında da bunalıp yönümü denize verdim. geniş, ağaçlıklı bilmem ne paşa bulvarından pırıl pırıl yanan maviliğe doğru sürdüm atımı. herkes işinde gücünde. önümden yanımdan geçenler oluyor. seviyorum lan sizi insancıklar. zorundalık yaratıkları. parmağımı burun deliğinden içeri sokup kurcalıyorum. unuttuğum bir şeyleri hatırlamaya çalışmak gibi. heh. buluyorum sonunda hikayeyi. ama denize varınca anlatacağım sana. yok sabredemem şimdi oraya kadar. iyisi mi anlatayım şimdi.

Adam cansız mankenlerin arasında kendini asmış. Biliyorum bu tribi. Benim de ağırlaşan kafamı söküp yerine manken kafası yerleştirdiğim bir öyküm vardı. Adam tüm vücudunu yük görmüş kendine. Cansızlar dünyasına hızlı geçiş istemiş. Yine de adamın sualtı fotoğrafçısı olduğu düşünüldüğünde ölümü için derinleri seçmemesine anlam veremedim. Neden intihar etmiş diye sormuyorum. ben bu nedenlerden korkuyorum çünkü. nedenler çeşit çeşit gözükebilir. aslolan doğuştan getirilen bir saplantı, gen ya da eh işte kaderdir. İntihar geninin bulunduğuyla ilgili haberler okumuştum ama şu an için erken. şüpheci yaklaşıyorum. Yaklaşıyorum evet sonunda birşeylere yaklaşıyorum. Herneyse. kişi ölümünü yanında taşır. Uygun bir bunalımda çantasından çıkarır. Yani intihar tepkisel değil etkisel hatta itkisel birşeydir. İntihar büyük bir cesaret gerektirdiği için yaşamdan korkanların değil kendisini aşırı güçlü hissedenlerin itkisidir.  Ancak kendisini güçlü sananlar herşeyden sorumlu tutar kendini. Tüm olasılıkları kontrol etmeleri mümkünmüş gibi.

Yaşama sevinciyle kurulmuş kentler istiyorum. Köleliği mümkün kılmaktan başka birşeye yaramayan bu kentleri değil. İkiçeşmeliğin arka sokaklarında bodrum katındaki atölyeden mimar kemalettindeki mağazalara takım elbise taşıyan bu iki kürt çocuğunun omuzlarına astıkları demirden pantolonlar ceketler değil irice bir av hayvanı sarksın kaldırıma. Yaklaşan ziyafet için hazırlık. Tüm kent çeşit çeşit etlerin, hamur işlerinin, sebzelerin, tatlıların yeneceği rakı, şarap, bira yurtta ne yetişiyorsa damıtılarak ya da  kaynatılarak hazırlanmış içkilerin içildiği şölen yemeğine hazırlanıyor. Herkes elinden ne geliyorsa yapıyor sofrayı daha zenginleştirmek için. Yemek vakti herkes istediğinden istediği kadar yiyor. Sonra müzik ve dans başlıyor. Dionuma bin şükür.

(Yazan: Dionosfer Henry Görsel, İzmir’in Eski Zamanları, Tepecik)

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: