RSS

Aylık arşivler: Aralık 2012

İnsan neden Trajediye ihtiyaç duyar?

alexandergrahambellTelefonlarla arası pek hoş değildi. Graham Bell ile pek sorunu yoktu aslında. Tarihsel bir kişilikti Graham Bell. Öngörü sahibiydi. Şu hayatta anlamı baştan sona değiştirecek olanı icat ettiğini bilse kabrinde mesut yatardı Graham.  Yine de Graham’ı bir adım ileri götüren ve emperyalist güçlerin etkisi altındaki cep telefonu üreticilerine sonuna kadar karşıydı. Biraz Marksizm’den dem vururdu arada bir Leninist olurdu. Kimi zaman Anarşiye tenezzül ettiği de olurdu ama Faşizme asla yüz vermezdi. Sözde.

Gerçekte bencil olan herkes kadar faşistti. Arzularının esiri olup, hayata salt kendi penceresinden bakıp Faşist olmamak mümkün değil ki… Anlaşılabilirdi bu çelişki. Faşist ideolojinin günlük rutine işlemiş haline arzu deniyor ne de olsa. Kiminin ki şelale kimininki tayyare! Normal biri olsa, eski moda işlerle uğraşmayı seven Morrisse arayıp sormazdı onu.

Morrisse ise enteresan sayılabilecek bir adamdı. Tabii kendi çapında… Bulunduğu çağın görkemi altında ezilmektense bilindik patikalardan geçmek ona güvenli gelirdi. Mesela söyleyeceklerini videoya kaydederek mesaj bırakmak yerine hala kâğıt kalem kullanırdı. Çocukluğunda gelişmiş ülkelerin sinemalarında görüp etkilendiği ne kadar klişe sahne varsa hayatının normali olmuştu. Ne yazık ki bilim ve teknoloji onun çocukluğunda olduğu gibi yavaş ilerlemiyordu. Şansızlık işte!

Hala telefondan mail bakmayan/bakamayan internetteki en son “in” olan sosyal paylaşım sitelerinden bihaber olan kaç kişi kalmıştı ki bu yüz yılda Morrisse’in bildiği… Ortadoğu’da neden savaştığını bilmeyen üç beş devletin askeri, birkaç eski moda dağ teröristi ve bir elin parmağını geçmeyecek kadar teknoloji komplo teoricileri… Bir de çıkardaşı: Borisse

give_peace_a_chanceHâlbuki Afrika’da açlıktan ölenlere çare bulunmuş, Amerika’nın yardım ve demokrasi vaat ettiği ülkelerin hepsinde çiçekler yeşermiş, telefon ile ofisten duşun sıcaklığını ayarlayabilmek mümkün olmuştu. Fidel Castro edebiyata göçmüş, kansere aşı bulunmuştu. Televizyona çıkan doktorlar sağlık için haftada üç defa seks yapmayı mutlak önerir olmuştu. Çağa ayak uyduramayan birinin çıkardaşı olma ihtimali ise; çağın teknoloji gereçleriyle ancak hesaplanabilirdi. Sonuçsa; mutlak görmezden gelinecek kadar küçük bir olasılıktı.

Gerçekçi olmak gerekirse fazla teknoloji kullanımından mustarip her birey gibi o da özüne yani aklına güvenmeyi seçmişti.  Kâğıt kalem yardımıyla kendine hatırlatmalar yazardı.  Aklının yitirilen özelliklerini yeniden kazanmaya çalışan ender uyanmışlardandı Morrisse. Yani gerçek bir eski modaydı.

Böyle bir çağda televizyon kumandasının altına, buzdolabının üstüne ya da kapının karşısındaki aynaya not bırakmak olsa olsa bir halüsinasyonla açıklanabilirdi normalde.  İkisinin yolları bu anlamsızlık yüzünden kesişmişti. Şu dünyada çıkardaş olan üç beş kişiden ikisiydi onlar.

Morrisse, Borisse’i aradığında muhtemelen küçücük odasında olacağını biliyordu. Biraz mahmurlaşmış bir ses tonu ile yorgan altından kendine ses vereceğini de. Yine de bu durumla ilgilenmiyordu. Morrisse için önemli olan kaleme alacağı yeni öykünün ne miktarda trajedi içereceğiydi. Anlamak için mütalaa şarttı.  Bolca eleştirirdi Borisse. İşi eleştirmek ve sonrasında cesaretlendirmekti. Aklındaki hikâyenin trajedi miktarını belirlemekse hayatındaki en büyük dertti o an için. Kafası karışmış bir halde aradı Borisse’i.

–          Selamünaleyküm birader!

–          Aleykümselam birader!

–          Napan?

–          Hayatı yakalamaya çalışıyorum. Sen ne yapıyorsun?

–          Film mi izliyorsun yine?

keyboardKonuşma biçiminden Borisse her zaman olduğu gibi Morrisse’in kısa kesmeyeceğini anladı. Uzandığı yerden ayak başparmağı ile masa üstü bilgisayarının hala kablolu olan klavyesindeki boşluk tuşuna dokundu. Filmi telefonun ekranında Morrisse’in adını görür görmez durdurmamış olmasına küfretti. Geçiştirdi Morrisse’in sorusunu.

–          He ya

–          Hayat dışarıda oğlum öğrenemedin mi?

–          Ben de içerideyim işte. Film izleyerek tutuyorum ucundan…

–          Konulu mu?

civciv çıkacakKötü esprilerin ya da kullanımdan kalkmış kalıpların piriydi Morrisse. Bulundukları yüzyıldan bir öncekine uzanan tarihsel saçmalamalarda bulunuyordu yine. Borisse’in aklıysa filmdeydi. Tekrarlarla kısa kesmeye çalışıyordu konuşmayı. Bell’e yine saydırıyordu içinden.

–          Konulu, konulu…

–          Trajedi mi?

–          Yok değil.

–          Bak ne diyeceğim sana

Evet; sebebi ziyareti belli olan ama yine de çok uzayan kız isteme klişeleri kadar zor giriyordu Morrisse konuya. Bu seferlik kısa sürmüştü gerçi. Borisse’in hala filme devam edecek kadar istenci varken konuya girmişti. Olgunlaşıyordu herhalde.

–          Ha, de bakalım.

–          Bizim Aktör var ya

–          Ee…

–          İşte Pazar günü eniştesi balığa çıkmış. Malum fırtına. Denizi çok severdi biliyorsun, deniz almış rahmetliyi…

Biraz duraksadıktan sonra devam etti Morrisse. Duraklamaların kelimelerin etkisini arttığına dair algısını hangi filmlerden edinmişti kim bilir.

–          Aktör’ün ablası da altı buçuk aylık hamileymiş.

–          Ben trajedi izlemiyorum birader.

–          Anladım onu. Sevmezsin de zaten trajedileri. Haberin olsun istedim o ayrı belki ararsın.

–          İyi ya ararım bir ara.

Her zamanki gibi Morrisse’in derdi kendiyleydi. Bir başkasının trajedisinde bile kendine dert edinecek bir yer bulabilirdi. “De edatı” onun bu halini sıkılıkla ele veren yinelemesiydi.

–       De mesele o değil.

–       Nedir o mesele.

–      Şimdi bak; dört ayrı yerden anlatılabilir bir hikâye bu aslında. Sağlam da trajedi bir taraftan… Tam dizi senaryosu!

–       Mal mısın sen?

–       Ya tamam Aktör konuşmaz benle hayatındaki tek gerçekliği, hikâyesini, çaldım diye. De sanatçının önlenemez farkındalığı işte!

Saçmalama konusunda kimse Morrisse’in eline su dökemezdi Borisse’e göre. Yine de küfür kaşınmak konusunda da aynı anda pek girişken olabiliyordu. Film izleme şevki iyiden iyiye kırılıyordu Borisse’in.

–          Bir siktir git Morrisse ya.

–          Akşam ne yapacaksın? Gelsene rakı içelim!

yetmezama“Yetmez ama evet”: Karşısındakini bezdirene kadar sürecek olan monologların en çekilmeziydi. Eninde sonunda bildiğini okuyacaktı Morrisse. Her şeye rağmen onay isteyecekti birinden. Olmayan vicdanı ancak bu şekilde saflığa tekabül ediyordu kendi zihinde.

–          Yemezler, günaha son çağrı bu!

–          Evet, öyle! De geçen sefer iyi geldi bana.

–          Nasıl iyi geldi?

–          İşte şofben takılacak, kapı kilidi filan yaptırılacak, pazarlık eden biri lazım!

moneymanBorisse bu saçma bahanelerin ve anlamsız isteklerin ortasında sıkılıyordu. Sadece daha ekonomik olduğu için katlanıyordu Morrisse’e. Yapabileceği daha iyi bir ikinci seçeneği yoktu. Evde kalıp hafta sonu sessizliğinde ve bunalmışlığında pineklese ruhu dar alanda kısa paslaşacaktı kendinle.

 Çaresizlik zor işti. Yine de kendini bu hale sokan birini kıvrandırmadan teslim olursa “yaşama” ihanet etmiş olurdu.

–          Bok yeme otur, yazmayacaksan geleceğim…

Morrisse derin bir sessizliğin içinde aklıyla boğuştuktan sonra;

–          Kesin yapmam öyle bir şey. Başkasının trajedisini çalmam.

Büyük laflar ettiğinde Morrisse, golü doksan çakıp fileleri havalandırmak kaçınılmazdı Borisse için. Gizliden güldüğü izlenimi yaratarak;

–          Kendininkini mi anlatacaksın?

Gol yiyen amatör takımlar gibi gol atma hevesine kapılırdı Morrisse. Her seferinde. Yediği golleri görmezden gelerek atılırdı söze Morrisse. Hep.

–          Manyak mısın oğlum sen? Cesaret sahibi miyim o kadar? Akşam gel konuşuruz.

–          Tamam gelirim.

–          Hadi sana hayırlı günler. Allah iniş takımlarına zeval vermesin. Barış seninle olsun.

–          Barış seninle de olsun.

Telefonu kapattığı anda Borisse kaldığı yerden filmini izlemeye devam etti. Senkronu bozulmuştu. Ne de olsa bir filmin arasına hayatındaki film karakterlerden biri, yine her zaman olduğu gibi, zırt diye girmişti. Makul olmayan ne varsa Morrisse’in karakteriydi Borisse’e göre. Yine de sadece bu bile Morrisse’i diğerlerinden çok daha makul bir hale getiriyordu görüşmek için. Normal algısının kırılıp kırılıp tekrardan onarıldığını izlemek en az bir aksiyon filmi izlemek kadar keyifliydi. Her zaman tercih edilebilir değildi ama zaman zaman rutini kırmaya iyi gelirdi.

İki günlük bir hafta sonu mesaisinin ortasında bulacağını biliyordu kendini. Cuma akşamı rakı içilecekti. Kafası şişecekti. Cumartesi desen Dionosfer’in oğlunun bir yaş doğum günü partisine gidecekti. Hani şu Morrisse’i başka bir doğum günü partisi için eleştirdiği partilerden birine. Aynı haltı daha makul bir gözle görmeye çalışıp kendini kandıracağını bile bile.

oficeFilmi bitiremeyip Morrisse’e küfür ederek yerinden kalktı. Ailesiyle birlikte yaşamanın avantajlarından en sevdiğini kullandı. Buzdolabındaki hazır yemeklerden atıştırdı. 40 yaşına merdiven dayamış her delikanlı gibi o da durumun kontrol edilemez hale gelmesinden çok sıkılmıştı. Allahtan plaza insanları gibi davranmak zorunda değildi. En azından…

Evin içinde insani ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra, kış aylarında yolda kendini ifşa eden çantasını hazırlamaya başladı. Soğuk evlerin vazgeçilmezi hırkasını, tütün tabakasını, mp3 çalarını, şarj aletini, modern zamanların baş belası telefonunu çantasına yerleştirdi. Son anda tütün tabakasını açtı. Neredeyse boştu. Hiçbir halta yaramayan çalışma masasının ikinci çekmecesini açtı. Hali hazırda tütün stoku da bitmişti. Mecburen yaşadığı toprakların vergi sistemine küfür etti. Bir paket içilebilir sigaranın bu kadar pahalı olması insanı emeğe yöneltiyordu. 171 defa küfür etti.

Telefon açtı tekrar Morrisse’e.

–          Geçerken beni Kıbrıs Şehitlerinin girişinden alsana, tütün almam lazım.

Morrisse kıvırmak için her yolu denese de insani yanı ağır bastı. Bütün gün oturduğu iş yerinden bütün gece oturacağı atölyeye giderken, yolu trafik belasıyla uzatmak derdinde değildi. Yine de tamam dedi Borisse’e. Ne de olsa Kıbrıs’ta şehit düşen o gencecik askerlere saygısı sonsuzdu. Huzur içinde yatsınlardı. Vatan bölünmezdi.

Yolları birbirine bağlandığında akşamüstü altıydı saat. Cehennem zebanilerinden kurtulmuş şehrin diğer insanları gibi onlar da hızla işlerinden evlerine gitmeye çalışan diğerleri ile aynı kara yolunu kullanıyordu. Bir deredeki her su zerreciğinin birbiri ile aynı sanılması gibi onlar da işinden çıkıp evin yolunu tutan diğerleri ile aynı trafik stersine sahiplerdi. Çoğunlukla izlediklerine yükledikleri anlam diğerleriyle bağdaşmasa da izleneceklerin hepsi tek kanaldan naklen yayınlanıyordu. Zapping hakkı yoktu.

–          Medeniyetin en belirgin özelliği söz verdiğin saatte gelmektir.

–          Medeni Karpuz’um ben

–          Belli.

–          Trafik vardı, benzin yoktu

–          Vırvır dırdır, medeniyetsizsin işte

–          Medeniyet sizsiniz Türkiye.

–          Bayma.

–          Tavuk var, rakı var, makarna var.

–          İyi

–          İyi

Savaş ve Barış gibi birbirini andıran ve aynı anda alakası olmayan kahramanlarımız atölyeye doğru ilerlerken menzillerine ilk önce baz istasyonu iniltisi ardından telefonun sesi girdi.

–          Telefon çalıyor, açsana.

–          Bell ağabey büyük adam ama ben dağınım be usta, bulsam telefonu açacağım.

–          Aha işte burada!

–          Işık seninle olsun, nasılsın iyi misin?

Telefondaki ses;

–          İyiyim, konuştuğumuz gibi akşam misafir gelmiyor, gel beraber film izleyelim.

Morrisse;

–          Ya ben can sıkıntıma çare buldum aslında. Şimdi senin durumun muallaktı ya hani, Borisse’i aradım ben de, rakı içelim dedik beraber, siz de gelsenize…

Telefondaki ses;

–          Ben bir beyime sorayım şimdi. Öyle kendi başına dul kadınlar gibi hareket edemem ki..

–          İyi ya sen sor. Siz karar verene kadar biz çoktan kelleyi koltuğa alırız.

1.Senkronun Sonu, 2. Senkronun Başı

Reklamlar
 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

ADSIZ ÇAYKOLİKLER DERNEĞİ

potrait

Yazın son günleriydi daha. Hava henüz serinlemeye meyil etmemişti. Harareti gidermek için anne limonatası içilen, sokaklarında toz eksik olsun diye kapılarının önü sulanan, herkesin birbirini tanıdığı, özlemi kurulan sıcak sahil kasabalarının birinde olma hayali kurulan ya da şehir olma vaadi ile kandırılan kasabalardan birinde değildi üstelik. Şehir olmakla kasaba kalmak arasına sıkışıp kalmış Orta Doğunun nasıl adlandırılacağı belli olmayan kıraç, ağaçlardan ve doğadan nasibini almamış, kargacık burgacık evlerinin arasında betondan bir kentte çay içip her zamanki gibi hiçbir şey yapmıyordu.

Kentlerin bulunduğu iklimin yazgısının insana sirayet etmesinin vücut bulmuş haliydi, iki ayaklı. Her konuda söyleyecek sözü vardı. Yan masada hararetle devam eden Crack ve opium tartışmasına ne amaçla dahil olduğunu kendisi de bilmiyordu. Yine de hep aynı yöntemle bulurdu doğru adamları.

“Zamanın ötesine geçmekle, mekanda asılı kalmak aynı şey değil.”

“Tembellik hakkı için yeterli değil ama sağlam argüman!”

“Ne alakası var? Ben asılı kalmak istemiyorum. Yerimden kalksam…”

“Yerinden kalksan devrim olur biliyoruz. Sen çayını iç devrim gençlerin işi…”

“İyi de biz daha yirmi altı…”

“Evet, evet biz daha yirmi altısında yaşlanmış, Aborjinlerin dünyaya hükmetmesi gerektiğine inanan, kendi etnik kökenimizin kurbanı, bütün dünyaya hükmedeceksek uçmayı ön koşul koymuş büyük crackseverler birliğinin opiuma da saygı duyan naif bireyleriz.”

“Sözümün içine sıçmasan olmaz değil mi?”

“Temel yolculuk oturmaktır. Dünyayı ayakta duranlar değil oturanlar yönetir. Sen hiç ayakta duran ve nutuk atmayan bir CEO’nun gücünü bilir misin?”

“Evet, iyi bilirim. Önce sana şartların koşulların uygun olmadığından bahseder. Gözlerini, İnsan Kaynakları Departmanının Doktoralı ve en az çift dil bilen dolgun maaşlı züppesinden aldığı akılla gözlerinden çekmez. Yollarımızı ayırmamızın benim için ne büyük bir fırsat olduğunu söylerken yavaşça ve büyük bir güvenle sırtına yaslanır. Ve haklısın oturur yalnızca”

 “Ben de bundan bahsediyorum. Telaş görünür mü senin gibi gözlerinde?”

“Telaş?”

“İşte bağımlılığın sana verdiği şu telaşsız telaş hali gibi telaş mı?”

“Hayır ötekisi…”

“Öteki ötekisi mi?”

İşte  “ Öteki öteki mi?” sorusuna tepkisiz kalamamıştı. Yazdı, sıcaktı. Bitmek bilmeyen uzun günlerin ardından huzur içinde hiçbir şey yapmadan oturmanın bile artık mümkün olmadığı yirmi birinci yüzyılın ilk yıllarıydı daha. Dayanamadı bütün bunların orasında. Kim bilir belki de sadece uzun zamandır konuşmamıştı.  Çevik sayılabilecek bir hamleyle konuşmaya dahil olurken sandalyesini konuşmayı sürdüreceğini belirtir gibi onlardan tarafa çevirdi.

“Hayır öteki öteki değil. Bu öteki diğerlerinden daha yeni sanırım. Ne kadar oldu icat edileli?”

Bir anlık duraklamadan sonra sanki hiçbir şey olmamış gibi devam ettiler konuşmaya.

“Ne kadar zamandır tanışıyoruz? Beş mi?”

“Tahmini altı yıl yirmi sekiz gün ve beş dakika evet.”

“Bak bunu sevmiyorum ben. Bazen iki buçuk dakika bizi dinleyen her kimse sana aptal muamelesi yaparak benden tarafa çıkıyor. Yine bilmiyor ki sana aptal muamelesi yaparak benden tarafa çıkmak beni senden daha aptal biri yapıyor. Bu durumda kendisi de aptal sıfatı yapıştırarak çıktığı yırtık dondan iki defa daha aptal oluyor.”

“Nasıl?”

“Basit aslında. Ben aşağı yukarı altı yıl yirmi sekiz gün ve yedi dakikadır seninle vakit geçiyorsam bir şekilde bir aptal anlaşabilecek kadar aptalım demektir. Bu da sana tahammül edeni en az senin kadar aptal yapar. Bu durumda bana koltuk çıkan şu adamı da daha fazla aptal yapar çünkü o kendi aptallığını ‘zeka’ gibi algılıyordur. Bir çeşit iletişim kurma beceresi ya da…”

Sandalyesini biraz daha yaklaştırarak, sigara yakmak için ara verilen o anda bir cümle daha söylemesi gerektiğini biliyordu. Ne de olsa öyle ya da böyle istediği olmuştu. İki kişilik bir konuşmanın içine girmek için üçüncü konuşan olmak kadar konuşulmak da bir yöntemdi. Sıkıcı sıcak bir öğleden sonrada gözleri işini doğru yapsaydı 14 yaşındaki çırakla göz göze gelip bir tavşankanı isterdi ama yine de kendinden bekleneni yapmayı seçti.

“Birinin sana destek çıkması bile paranoyakça düşünülmeye ve üstünde durulmaya değer yani, enteresan. Fikir söylemek için nereden izin alınıyor siz de? Siz nasıl tanıştınız ki? Ortak arkadaşla mı?”

İkili derin bir nefes aldı makineler tarafından üretilmemiş tok tütünlü sigaralarından. Bir süre birbirlerine baktıktan sonra, sustular bir süre. İki duman arasındaki suskunluğa saygı göstermek bu toprakların adeti değildi. İki duman arasına bir savaş, bir kavga hatta bir hain sığardı. Üçü de böyle değildi.

“ Tanışmak isteyen biri var galiba. Tanışmak mı istiyor sence gerçekten?”

“Sanmıyorum, muhabbetşinaz bir tip değil daha çok kaynaksızlığından kurtulmak gibi derdi.”

“Nasıl yani? Sadece zamanı yavaşlatabilme halimiz ona da bulaşsın diye bize katlanacak kadar çaresiz mi? İnsan böyle bir çaresizlikle yaşayabilir mi?”

“Düpedüz bağımlı bu! Hayır, gerçekten anlamıyorum. Hayatı kendilerine eziyet haline nasıl getiriyorlar? Ben mesela, benim gibi biriyle tanışıp ne yaparım ki? Bütün hayatım bir masada geçti benim. Senle ya da senden önceki senlerle! Şimdi senin yerine göz dikmiş biri var. Ne halt edeceksin?”

pipoman“Top ben de mi yani? Bütün bu konuşmaların hepsi benimle mi ilgili?”

“Ne yani hiç tanımadığımız biri ile mi ilgili olacaktı? Son zamanlarda aramızda ciddi bir gerilim var farkında değil misin?”

“Evet son zamanlarda sen magazin programlarından çıkma bir üslupla konuşuyorsun. Ne gerilimi var aramızda? Sevgili miyiz biz ki aramızda kaynağı belirsiz gerilim olacak? Aldatıyor muyum yoksa seni?”

“Her şey böyle değil mi seni için. Hakim üslupla ilgili bir fikrin varsa hemen konuşmayı üslubun bildiğin zeminine çekiyorsun?”

“Magazinsel olduğunu inkar ediyorsun yani?”

“17. yüzyıl Romantikleri kadar magazinsel benim bu ara üslubum evet. Yine de tarihin daha eski çağlarında kimi metinlerde de rastlamak mümkün.”

“Kadeş Antlaşması?”

“Olabilir. Evet, ilk barış anlaşması da temelde Romantik Dönemin ilk eseri sayılabilir.”

“ Gerilim bitti anlaşılan?”

“Evet, uzun zamandır aramızda olan gerilimi tatlıya bağladık bir antlaşmaya sanırım. Kalkalım mı?”

“Neden, nereye gideceğiz ya da nereye yetişeceğiz ki?”

Konu hareket etmeye kadar gelip dayanmışken, bir anda sessizlik yine sardı konuşanları. Susup, konuya önce dahil olup sonra koltuğunu konuşmanın seyrine göre çoktan yavaş yavaş geri alana gelince o yan masadaki eski tarihli gazetelerden birini almış, tarihten çıkıp gelip tekerrür etmekte beis görmeyen olaylara göz atıyordu.

“İnsanlar neden bu kadar çabuk pes eder?”

“Gitmekten mi bahsediyoruz hala?”

“Hayır. Aslında tam olarak bu dertleri başımıza açan adamdan bahsediyoruz. İlk başta hedefi konuşmaya dahil olmakken şimdi bir köşede oturmuş, sanki her şeyi o başlatmamış gibi gazete okuyor.”

“İyi de adama salak dedin.”

“Değişmez ki kendime de salak dedim.”

“Magazinsel gerilim sıkılma?”

“Saçmalama.”

“Öğren artık insan saçmalayabilen tek yaratık şu hayatta.”

“Gitmek istemiyorsun yani. Açıkça söylesene.”

“Çok yalnızız be.”

“Evet öleceğiz yalnızlıktan. Yemezler. Oyun mu istiyorsun?”

“Kısmen.”

“Kısmen?”

“Evet kısmen.”

“İyi, iyi, iyi…”

“İyi.”

yeraltı bahçesiGazete sayfalarını okumaya çalışıyordu artık. Yan masanın muhabbeti yine kendine dönünce aynı hatayı ikinci defa yapmayacağını söylüyordu kendi kendine. Tarihin başından beri kendi kendine ayın hatayı yapmayacağını söyleyen her insan kadar irade sahibiydi. Gözleriyle yaptığı kaçamak bakışlardan birinde yakalandı en nihayetinde. Ego herkesi oltaya getirebilen tek yemdi.

“Demedim mi?

“Neyi demedin mi?”

“Bak işte ilgilenmiyor gibi yapıp kısmi de olsa bizi yönlendirebileceğini sanıyordu ama yakalandı.”

“Yani?”

“Bizi kalkmaktan alı koyacak kadar güçlü zanlımca”

“Hani zincirlerimizden başka bir şey yoktu kurtulacak? Zincir manyağı mı olduk yoksa bir manyağın bizi kükremiş sel gibi bendimizi çiğneyip aşmamızdan alı koymasına göz mü yumacağız?”

“Siyaset?”

“Evet fazla mesaj kaygılı oldu ben de fark ettim.”

“Sıkma canını öğreneceksin.”

“Nasıl yapıyorsun bunu?”

“Kaç yıl geçti bir fikrin olmadı mı daha?”

“Çay?”

“Sıkıldım, gidelim buralardan!”

“Hemen şu anda?”

“Fark eder mi?”

“Bilmem, etmez mi?”

“Hiç etmeyebilir duruma göre. Kaç çay içtin?”

“Ben çay içmem. Hiç içmedim hayatım boyunca. Müptela olmaktan hep korktum.”

“Tamam, bu sefer ben öderim. Bir dahakiler senden.”

Hesabı ödemeye niyetlenen yavaşça kalktı masadan. Bu sırada yan masada oturan ve konuşmaya dahil olma gafletinde bulunan yavaşça gazeteyi katladı. Hesabı ödemeye kalkanın geçeceği köşeye doğru gazeteyi fırlattı. Gazeteyi almak için hamle yapınca elinden düşen para için herhangi bir girişimde bulunmadı. Gazeteyle beraber kasaya doğru gitti. Hesabı ödedi. Tuvalete girdi. Çıktığında elinde gazete yoktu. Oturdukları masaya doğru ilerledi.

“Kalkalım mı?”

“Neymiş?

“Crack bu sefer.”

“Hadi gidelim o zaman, geç kalıyoruz.”

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

kullan at …

DSC07019

hayatım bir kullan at gibi

her şey tek gecelik

herkes gelip geçici…

geri dönüşüme uğramıyor yaşadıklarım

her şey anlık

ya da tek kullanımlık

prezervatif ya da şarj edilemeyen

kalp pili

artık neresinden bakarsan…

(2006)

 
 

Etiketler: , , , , , , ,

Bir Vapur Hikayesi

A model of a Neanderthal man in a German museumPasaportun tahta iskelesinde vapur bekleyen kızlara baktım. Gıcırt gıcırt. Bunca sivri topuğun erkekliğime batmasından korkuyorum. Tahta kurusu gibi adamım. Görünmüyorum ama kaşındırıyorum. Onda üç. İyi bir rakam. Vapura otuz kadın binse 9 vasat üstü kadın yapar.

Umutla vapura bindim, koltukların arasında bilet kontrolü yapan bir görevli gibi dolaştım. Nereye gitti  lan bu kadınlar. Kafamın içinde aniden bir kedi belirdi.  hasmına saldıran bir sesti,  ince ince kükredi. Beynimin duvarları tırmalandı. Şakaklarımı tuttum bir koltuğa serildim.

Migren bir doğaüstü yaratıktır. Doğmakla unutulmamış bir intikam gibi. Önceki hayatlardan getirilen kan davası.

Taşıyıcı öldüğünde o, ıslak toprağın içinde çürüyen bedende sakince yeni görev yerini bekler. yüz yıl sürse de bekler. Randevularına geç kalmaz. Raporlarını aksatmaz.

Recep’in elleri böyle yaba gibiydi. Yürürken avuçları hep dışa dışa bakardı. Avuçlarında bizim göremediğimiz  gözler var arkasını kolluyor derdi hamza. Adımlarını diz boyu karın içinde atar gibi, kavgaya gider gibi atardı. Belki orangutan, belki ayakta durmaya alışık  bir çeşit ayı gibi yürürdü yani.  Bigün siyasi hasımları kıskanmışlar karizmasını -o avuçları dışa dışa bakan adamı- kemiklerini kırana kadar dövmüşler. Şehir dışında bir tarla kenarına bırakmışlar öldü diye. Sene 1974. Korkmuşlar çünkü ondan. Ama ölmemiş. İnatçı mıymış yoksa kollanmış bir yaratık mıymış bilmiyorum. Dayak yiye yiye öğrenmiş politikayı. Sonra Cassius Clay bir Muhammed Aliye dönüşüvermiş.

Yorgun kafamı vapurun güvertesini çevreleyen korkuluğa koydum. Başımı düşündüm. Başbakanımı düşündüm. İkisi de dövüle dövüle yoğruldu gibi geldi bana. Saçmalık mı.  güneşin doğuşu batışı bile saçmalık oğlum dedim kendime.

Aklıma bir şarkı geldi söyledim. Karışık iş vesselam deli dolu yazar kalem. Yazdığı da nedir ki ! Bir sürü ipe sapa gelmez kelam. Bırak gitsin. Bırak gitsin.

Bebeğim gerçekten benimle olmak istemez misin.

Plaza kadınları gökdelenler kadar ulaşılmaz endamlarıyla süzülüp kanatlanıyorlar etrafımda. Bir gevreğim olaydı da ufak lokmalara bölüp bölüp besleyeydim sizi.

Migren başımda Recep karşımda. Şarkılar dilimde. Karşıyakaya doğru. Mutsuzum ama keyfim yerinde.  Yeterince genç olanlarının gözlerinde hep aynı parıltı. Ah o parıltı. Çılgın bir elmas gibi parıldayan. Yaşama sevincinin dünyanın gizli bahçelerindeki meyveleri. Sonra ne oluyor da sönüyor o parıltı dedim avuçları dışa dışa bakana. Erkekler mi söndürüyor yoksa yine kadınlar mı. Zaman mı yoksa hayal kırıklığı mı ? Pişmandım sorduklarıma. Recep ters ters baktı. Evet gemilerde talim var Recep abi. Ağrıdan ağırlaşan başımı yas tutar gibi koydum Recep abinin Avuçlarına. dışa dışa bakan Recep ittirince başım basket topu gibi zıpladı.

Recep abi ayağa kalktı. Vapur sallandı. Pasaporttan konağa ağır ağır akan vapurun korkuluklarına yanaştı. Harita önünde Vaat sunan bir belediye başkanı adayı gibi sol elini kaldırdı. -Bir erkeğin isteyip de yapabileceği bir dünya aşağı yukarı böyle dedi.  konak meydanındaki eski devasa binaları, kaledeki gecekonduları karataştaki çarpık apartmanları gösterip gösterip.  Gördüğünüz gibi. Elini indirdi.
-Bir kadının isteyebileceği dünya ise mümkün değildir dedi. Yoktur. Kybele ana ne der bu işe bilmem ama olamaz da.

Genç kızlar yine de isteyebilecekleri bir dünyayı yaratabileceklerine inanırlar. Hayal, umut ve gücün parıltısıdır o gözlerindeki. Sırayla sönerler. Bazen bir erkek söndürür onu bazen kadın bazen de bir çocuk.

Gözlerim buğulandı. Çivilendim kaldım tahta koltuğa.

Yahu sen nasıl bi adamsın dedim Recep. ayı gibisin ama ince bi adamsın.
-ben insan değilim dedi. Güldüm. Baktım yüzüne o gülmüyo.

-Neandertalim evlat ben, dedi çok önemli bir sırrını açıklar gibi ufka gözleri dalarak. -Neandertal mi kalmış yahu, dedim.

-Az kaldık ama varız dedi. O hikaye size anlatıldığı gibi değil.

Hikaye: Dionosfer Henry

Görsel : A model of a Neanderthal man in a German museum; Photograph Jochen TackAlamy

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

“onu düşlemesi varken insan neden bir sanat eseri yaratır ki?”

hırsızYorgun bir hafta sonuydu onlar için. Bir yaşındaki bir sabinin doğum gününe gitmişlerdi. Müzmin bekârlar olarak evli çiftlerin yavruladıklarındaki hallerini ve saçmalama biçimlerine tanık olmuşlardı. Sonrasında halk arasında Sue Ellen olarak nitelendirilen ve başka bir aile dramında karşımıza çıkacak arkadaşlarının evinde kışa merhaba partisine katılmışlardı. Sangria içmekten ve bira içip sarhoş olamamaktan geliyorlardı. Çenelerine vurmasının nedeni yoktu bütün bu mesailerin arasında ama vurdu. İşte bu sırada evlerindeki değerleri kendine katmaya gelen bir hırsız konuşmalarının orta yerinden kulak misafiri oldu onlara.

“Neden ete kemiğe bürünmeli her şey? Düşlemek kadar haz veren sanat eseri görmedim daha! En büyük haz düşlemek!  Tutku gibi! Belki aşk gibi düşlemek… Karanlık. Aydınlık. Kanlı ve kansız! Aynı anda birden fazla? Mazoşizmin bedene gelmemiş tezahürü gibi. Acı ve haz. Aynı anda ama bedensiz! Bedene ihtiyaç duymadan…”

Ağırdı şişkonun durumu. Kilolarından kaynaklanan bir ağırlık değildi bu. Kompleks sahibi bir tipe benzemiyordu ama ağır kelimeler seçiyordu. Ben anlamıyordum kelimeleri ama ses tonu karşı tarafı ciddiyete davet etmek için her şeyi yapıyordu.

“Düşlemek tanrı gibi. Çıplak ve giyinik. Korkulu ve sevgi dolu. Baba, Tanrı gibi. Aynı anda.”

Aha işte karizmatik birader! Kısa cümlelerle durum özetliyor. Dinleyip özet çıkarıyor. Şişkonun dediğini anlaşılır hale getiriyor. Yaşı var ama hala 18lik delikanlılar gibi. Benim kafadan.

“Yaratmak nedir? Ortaya koymak! Karşına geçmek? Kendinde gördüğünü başkasına göstermek! Yaratmak, ortaya koymak; büyüklenmek. En büyük benim demek! Öyle mi?”

Of, of, of. Saydırdı yine. Hiç bu kadar essiz konuşanını görmemiştim. Eşsiz değil essiz. Duraksamadan.

 “Yaratmak?”

Gol geliyor sayın seyirciler. Şişko siki tuttu.

“Belki de bu yüzden yaratmak kolay, tasarlamak için “karalama” var. Sonu olumsuz biten her şey gibi düalist: İyi anda kötü!”

Şimdi bu noktada yan odada onları dinleyen hırsız olarak ben bu konuşmanın neresine düşüyorum acaba? İyi bir halt edip materyalden kurtaracağım az sonra onları. Bilenlerin arasına girecekler. Yer değiştirme işte…

“Belki de bu yüzden her şey durdurmak üstüne. Baskılamak. Sonu iyi bir anda kötüyü bulmak… İyinin azı kötü. Kötünün azı iyi mi?

Misal, dünya çok kötü bir yer. Şimdi gibi kötü değil. Gerçek kötü.”

Evde kitaptan resimden başka bir bok yok. İki koltuk alacak paraları yokmuş bunların. Yanlış eve giren hırsız olmak iyi ya da kötü değil de düpedüz şanssızlık işte! Başka ne olabilir? Ucuz atın yahnisi. Peh! Tahta kapısı olan evlerin saklayacak bir şeyi olmaz. Ustanı niye dinlemiyorsun. Geri zekâlı!

“Gerçek kötü ne hakikaten?”

Hırsızlık için girdiğin evden eli boş çıkacağını anlamaktan başka ne olabilir ki gerçek kötülük. Bir de yan odadan gelen anlamsız konuşmalara maruz kalmak olabilir. Bunlar neden başbakanı dinleyip çocuk yapmayı denemek yerine oturup saçmalıyorlar ki? Ne içmiş bunlar? Ya da kesin yeni içici bunlar. Ben gibi müptezellerin kafası artık bu kadar güzel olmuyor.

 “Boş ver anladın mı?”

Kitapların arasına para koymuş mudur bu şişko? Karizmatik biraderin her şeyi kesin cüzdanında ya da çantasındadır.

“Hayır ama mış gibi yapacağım. Dünya çok kötü.”

“Evet çok kötü. Ama aslında düzen kötüyü tesis etmek üstüne olsa ve dünya kötü bir yer olmayı beceremese?”

Geri zekâlı bunlar. Karizmatik olan da göçtü. Ne yapayım Robin Hood mu olayım şimdi? Sağı solu soyup getirip bunların siktiri boktan yamuk ayaklı masalarının üstüne para mı bırakayım?

“Mesela o zaman iyi kalmak kötü bir şey mi iyi bir şey mi?”

“ Dünya kötü bir yerken iyi kalmak eğer iyi bir şeyse bu dünyada iyi olmak kötü bir şey olduğu için her şey ayna gibi mi oluyor?”

Sanki evinizde ayna var amına koduklarım. Lavabonun üstüne “Mükemmelsin.” Yazacaksın aynaya para vermemek için, sonra ahkam keseceksin, ayna mı diye. Züğürtlük için bile fazla aptal bunlar.

 “ Bakınca sıralaması değişiyor. Kötü iyi, iyi kötü oluyor.”

“Yani iyi kötü idare ediyor insan aynaya baktıkça.”

Lan bunlar benim farkımdalar da salağa mı yatıyorlar göt korkusundan acaba? Birbirlerinin yüzüne korkulu bir ifade ile bakıp saçmalıyor olmasınlar?

 “ İyi ve kötü olmadan da.”

“Anlamış görünüyorsun”

“Sanırım biraz anladım.”

Kesin kodlu konuşuyor bunlar. İyi kötü idare etmekten kasıt masa üstündeki üç beş falçatadan içeride de olduğunun iması olabilir mi?

 “Dinle o zaman.”

Kısa bir sessizliğin içine derin bir iç çekiş girdi. Bu sessizliğin içindeki iç çekiş elbette ki hızını alamayan bir adamın bitmek bilmeyecek tiradına giriş ve buna maruz kalmaktan duyulan sıkıntının düalist sesiydi. Ses kapının titreme sesiyle bir kez daha yerini dikkat kesilmeye bıraktı.

“Yaratmak lazım değil. Yaratmak ve biçime sokmak gerekli değil. Biçim olmadan evrilir insan. Her seferinde bir şey bulur ve saplanır. Biçim olmadan.”

İdrak sessizliği düştü cümlenin peşi sıra. Biraz idrak, enfeksiyona maruz kalmadıysa mümkündü böyle anlarda. Herkes tribal bir enfeksiyonun esiri değildi ne de olsa.

 “Ne diyordum, önce ruhun peşine gitti insan. Bir hayli de ilerledi mesela. Bilinmeyenin ötesinin ötesine kadar cesaret etti gitmeye. Metafizik dedi. Fizik ötesi. Tanrının olduğu bir başka dünya.”

Kesin kesin farkındalar bunlar. Yavaş yavaş volta alacağız demek ki. Serde bol miktarda cesaret hapı var ama iki öküzün evinden bir şey çalamadan yakalanıp içeri girersek de fena çizeriz karizmayı. Mahalle de gezemem valla.

“Uzun sürdü be oğlum o dünya. Çık oradan, biz çoktan sildik o dünyanın kodlarını.”

İşe yarar bir şey çıkmalı şuradan. Birkaç biblo gibi şey vardı para eder mi bu sikik şekiller?

 “Aynı şeyi söylüyorum işte sabret. Sonra kuantum geldi. Aynı anda birden fazla olasılık. Ve tekrar aynı yere geldi insan. Bir başkadan farklı daha fazla evreni bulmaya.”

“Yani sınırsızlık iyidir, diyorsun kısaca.”

“ Sadece ruhontolojisinde ya da bilimçocuk dergilerinde değil.”

“Hayatta sınırı kaldırınca etiği farklı tanımlayınca mı gidecek insan geriye/ileriye?”

Hayatımda hiç böyle saçma diyalogla hırsız kovan tipler görmedim ha…

“Yaşamdaki belirsizlik ve sınırsızlık daha engin açacak insanın zihnini.”

“Yani ne?”

“ Bu ilerleyişin ilk belirtileri çoktan aramızda şimdi. Kimliksiz maskeli ve maskesiz, formsuz ve şekilsiz, digital ve bedensiz.”

Ufaktan toplayıp şu bibloları voltayı alalım yavaşlar. Kürekler tornistan beyler, size doyum olmaz.

 “İnternet?”

“Mümkün tabi, bir haliyle ama asıl önemlisi bu gidişatın içinde ben neden duruyorum sorusu”

 “Bilirken neden erkenden atılmıyorum denize diye soruyorsun bana/kendine. Yüzme bilmiyorsundur!”

“ Hayır yüzme biliyorum. Lakin derdim kahraman olmadan efsane olmak. Sadece eski moda yazıp, oynamak.”

“Komik! Geleceğe mektup gibi. Bugünün anlam ve değersizliğe giden yolundan.”

Siktirip gideyim üst kata bir bakınayım bari. Borazan gibi sesleri var ne de olsa. Bir şey olursa kesin duyarım.

“ Benim 30.000 yıl öncesine dönme çabam nasıl geleceği gösterdiyse bana, 30.000 yıl sonrası için bu çığlıklar.”

“Artık yaratmıyorum. Sadece sonrakiler için notlar bırakıyorum, der gibi mi?”

“Belki de öyle der gibi. Evet, öyle der gibi.”

“Fazla dominant yine. Cümleleri kısa tutacaksın! İnsanlar kısa şeyler okuyor!”

“neden yine insanlar?”

Evet cesaret adamım, kapının odalarının yanında olması problem değil, biliyorsun. Oradan daldın içeri. Duymaz bunlar. Beton gibiler. Kemal gibiler…

“Bak hepimizin anlatma derdi var”

 “hayır yok”

“senin yok da benim var”

“bu çağın adamısın sen”

“çağlara mı aitiz.”

“Bilmem değil miyiz”

“zaman mı konuşalım”

“hayır devam edelim konuya”

“başa döneceğiz yine”

“gerekirse en başa”

“peki, neydi ilk cümle?”

 “onu düşlemesi varken insan neden bir sanat eseri yaratır ki?”

“ bu muydu?”

“ne konuşuyorduk?”

Hadi size iyi akşamlar beyler, dönerseniz ıslık çalın. Bir de para kazanıp bize üç beş şey alın yahu. Emeğimize yazık…

“dolapta bira kalmış mı baksana?”

“hayır sen bak, kalkamam şimdi, oda kış için iyi sıcak”

“soğuk olsa kalkacak mıydın?”

“iyi de kötü de olsa fark etmez, olacak olan olur”

“kalk siktir git bak diyorsun kibarca”

“öff bi siktir git ya tamam bakıp geliyorum”

Bira yoktu, biliyordu ve yerinden kaldırıp ısıttığı koltuğa atladı. Bu onu kötü biri yapardı eğer yapılabilecek farklı bir hikâye olsaydı. Yine de hikayeler bile bayardı sonunda. Evinde çalınmak için tercih edilebilecek hiçbir şey yoksa, hırsızın odalarında gezindiğini bile anlayamazdın. Hırsızın varlığı için bile  ilk önce senin varlıklı olman gerekirdi ne de olsa…

 

Etiketler: , , , , , , , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: