RSS

Aylık arşivler: Ocak 2013

Kendime Rağmen…

suicide-preventionGeçmiş… Sıklıkla karşıma alıp konuştuğum, ya da karşılaştığım bir dost değil kendisi… Yüzünü görmek istemediğim nefret ettiğim bir düşman da… Barışığımdır geçmişimle ben birçok şeyin aksine… Benimdir en nihayetinde… eni konu sahip çıkmaktan başka çıkar yol göremem… Benle vardır, benle yok olacaktır… Nereye gitsem bırakmaz peşimi… Parçadır benden, parçamdır…

Böyle nitelerdim hep geçmişi… Ancak bu cümleleri kendime milyon kez tekrar ettikten sonra onunla yaşayabilir, nefes alabilir hale geldim… Kaçmak… Hanginiz kaç defa bırakarak, kaçarak yeni bir hayat kurdu bilemem, ama bugün itibariyle ben yine yenisine gebe olmak zorundayım… Şu ana kadar hayatımda olanların tamamı geride kaldı sanıyordum… Ta ki sırtıma dokunan elinin sahibinin sesiyle irkilene kadar…

“Bu sen misin Morrisse, hiç değişmemişsin iyisin değil mi?”

Uzun zaman geçmiş üstünden, söylesene hiç değişmez mi insan… Değiştim dönüştüm ben de işte… Senin bildiğin aciz, zavallı, yapayalnız adam değil işte… Tekrardan kurdum bütün hayatımı… Sevmediğim deyimdeki gibi tırnaklarımla kazıdım ben bu seferki başlangıcı… Orada karşıma dikilmek zorunda mıydın? Görmezden gelseydin… Yok saysaydın… Yok saydıklarımı suratıma vurmasaydın…

Suicide (1)Hayır, eski bir gönül defteri değil karşıma çıkan.  Nefret ettiğim ya da sevdiğim biri de değil… Şahsiyetinde yüzleştiğim, rafa kaldırdığım, unuttuğumu unuttuğum her şeyi hatırladım bu gün… Acı çektim… Rüyam habercisiymiş olacakların… Göçük altında kalmaktan neden korkar dururmuşum hepsini öğrendim bugün…

Dönemler vardır iyisiyle, kötüsüyle sana ait… Bir hayata devam edebilmek uğruna yok saydığın, üstünü kapattığın… Katlayıp kaldırdığın… Herkes de var mıdır bilmem ama ben de var bir tane… Uzun zaman önceye dair… Bugün kulaklarımda çınlayan bir merhaba ve iyisin de mi cümlesindeki ‘de’nin üstündeki vurgu… İkisinin toplamı bir filmin şeridi… O kadar… O kadarla kalsa…

Ben hayatımda bir kere vazgeçtim yaşamaktan… Öyle intihar etme safsatalarına falan pabuç bırakmadan… Bilirim ki ölümü isteyebileceğin en şiddetli anda intihar etme eylemini gerçekleştirecek gücün bile yoktur…

SUICIDEHer ne varsa büyük saydığın, her kim varsa tanıdığın; yalvarırsın, seni öldürsün diye… Ölüm artık öyle bir kaçınılmaz sondur ki… Buna karşılık elin ayağın tutmaz haldedir. Yapabileceğin tek şey nefes alıp verme refleksine direnmeye çalışmaktan öte değildir… Vazgeçip intihar edenler ve sona gitmeyi becerenler bu yazıdan tenzil edilmiştir. Ama biline ki ölümü istemek de tükenmişliğin  son haddidir ve yoktur dermanın son noktayı koymak için. Uyumak ve uyanmamak… Tek düşündüğün ruhunun bedenini görmesidir yukarıdan… Sonrası azap, mutluluk, huzur, acı, keder veya ne haltsa önemli değildir. Bitmelidir bu yaşam. Kilitlenme durumu bundan ibarettir.

Hayatım boyunca ölüm sevici oldum ben… Gidenleri sevdim… Bitenleri sevdim… Ölüme akıl dâhilinde yakın durmayı sevdim… Ölmeden ölümü bilmeye çalışmayı sevdim… Yaşamaktan vaz geçmeden ölümü bilmeyi istedim durdum… Ve hayatım boyunca yalnız bir kez ölmek istedim… İntihar etmek değil… Saf katıksız bir ölüm duygusu bu… Ölmek için birine muhtaç olma durumu… Ciğerim sönsün ve şişmesin istedim bir defa…

evolutıonAnılarımı paylaşıp işi biyografiye dökecek değilim… Bu durumu gören bilen, kiminin ev arkadaşı dediği cinsten bir zat-ı muhteremdi bugün karşıma dikilen… Bütün o istek kabarması.. Bütün o sanrılar… Yaşanmışlığımın içindeki bütün o git-gel gözümün önünden geçti… Haykıramadım karşımdakine… Kendime rağmen yaşıyorum ben…

Kendime rağmen…

Sabah yataktan kazımıyorlar artık beni… Damarlarımda delik açacak yeri şıp diye buluyor doktorlar… Saatlerce uyuyarak geçirmiyorum günlerimi… Haftanın günlerini karıştırmıyorum üç günden fazla süren uykusuzluklarımla… Hem iyileştim ben artık… Kesilmiyor bölünmüyor günüm on altı, on yedi parçaya…

Üstünden çok sene geçti bana dair, acısıyla tatlısıyla…  Hayatımın bir bölümünü hiç yaşamamış değilim ki…

Var ettim kendimi… Kendime rağmen… Yok değilim artık… Merak etmiyorum ölümü artık… Biliyorum, ölümü ben…

Ağır bir depresyon nöbeti falan değildi hem tepemde gezinip duran… Yoktu çaresi bana kadar… Üstesinden geldim ben… Şimdi neye hayretin?  Hala hayatta olduğuma dair mi… Niye istiyorsun ki iyi olmamı…

suicide-astuces-300x200Telefonumu verdim arkadaşa… Artık o da benim yaşadığım şehirde yaşayacakmış… “Bir şeye ihtiyacın olursa ara” dedim kendime rağmen…  Aklımdan geçenleri hiç söylemedim… Tekrar gömdüm tarihe bana ait ne varsa… Tekrar canımı yakmama izin vermeden, tekrar devam ettim kaldığım yerden çayımı yudumlamaya…

Güçlü biri hiç olmadım ben, tek başarım yaşamak kendime rağmen… Tek sıkıntım izlemek insanlara rağmen… Şimdi bensem, buradaysam hayattaysam… Hepsi kendime rağmen… Hepsi kendim için… Gerisi vesaire…

Çarşamba, Nisan 5, 2006

Morrisse Eserese 

Reklamlar
 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , ,

Cennet Yolculuğu…

Her daim bir cennet aradım ben. Elimden geldiğince, aklım ve yüreğim yettiğince cennetin peşinden koştum. Bu; sizlere masallarda tasvir edilen, dinlerde anlatılan değil. Bu cennet, bir televizyon kanalı mahallesi de değil.

Sıcak ve samimi dost sohbetlerine kulak kesilmeyi sever insan. Öyle midir? Kendini gerçekleştireceğin ya da amacına ulaşacağın yegâne an sıcak masallarda sırtının pohpohtan ağrımasına mı denk gelir? Kim bilir belki de hayatı senin aldığın kadar ciddiye alan yoktur. Ciddiye alıp yaşamayı öğrenen…

Devletler hayatları ciddiye alandan korkar. Asamadılar belki ama acının en büyüğünü yaşattılar Nazım’a. Devletleri kuran insanların hiç mi suçu yok şu örnekte? Ciddiyeti kendi erkinden çıkarıp, deliliği normal hale getireceksin önce. Sonra eksikliği, tuhaflığı ve hatta kendin olmamayı sana dikte ederek var olsun diye kurulmuş devlete biat edeceksin. İkili delilik halinde devletin insana ve geçmişe sirayetine küfür edeceksin sonra. İyi mi böyle?

geminiNe saçma tam bir kendinden öncekinin yarattığı paradoks ve kaosla baş edememe durumu! Korkunç ironi. Yazarken kamburun ağrıyacak şimdi! Utanmasa böbreklerin patlayacak! Ara vermek lazım, hayata…

Şiddetli bir yaşamı seçmeme eğilimi olan bizim gibi bipolarların, şizofreni müptelalarının yaşama hakkı olmalı şu evrende! Barınabilmeli ve varlığımızla insanlığı ve insanları onurlandırmalıyız. Peki, kolay mı zıtlıkları barındırırken?

Denemek belki de kolay ya da zor olandan daha farklı bir algı. Denedim ben. Yine de denemek ve kaybetmek hoşuma gitmedi.

Tabii çok normal; artık hayatını tanımadığın bir burcun etkisiyle yaşıyorsun. Koçsun artık sen. Koçumsun benim.

Bir sik-tirip aklımın içinden anı olarak fırlamayı ve beni gülümsetmeyi bırakırsan devam etmek istiyorum anlattıklarıma. Koç muyum, tek olamayan ikiz miyim ve çoğul ekil ile tamamen anlamsızlaştırılır mıyım emin değilim.  Bu da demek oluyor ki orta yaş krizinin tam başındayım. Yani ölmekten korkmamaya cesaretim kalmadı.

Normal tabi bu durum… Şimdi el yordamıyla yaşarken hayatı çocuk gibisin. Gelişeceksin, hatta bir ara ergenleşeceksin yeniden ama eninde sonunda koç olmayı öğreneceksin. Koçumsun sen benim.

Kaybolsan görüş alanımın içinden, gitsen uzaklara… Gerçekten. İki yıl tarot bakınca gerçekleri fark etmiş olamaz insan. Asker kaçtığında 25 yaşındaydın ve tam olarak 17 yaşında bir veledin evinde gizliyordun hayatını, hatırlıyor musun? Veledin ve yalanlarının evinde hem de. Üstelik bu veledin hayatını, çıplak gerçeklerle bilen, üstünde test edilmiş, onaylanmış yazan bir adamsın sen. Korkunç bir deneyde kaybetme arzusu ile yanıp tutuşarak âşık olduğumu zannettiğim o anlarda sen vardın. Ve pek tabi yanımda olduğun anlardan sonra hayatına devam ederken geliştin yinelendin ve farkına vardın zekâmın. Şimdi sadece farkına vardığın ve benim üstüne mislisiyle fazlasını koyduğum o saçma ana geri dönmeyi reddediyorum. Mümkünse sen sükût içinde benim karın ağrımı dinle ve sesini fazla yükseltme.

koçBelki de bana, yaşam; her gerçekliğin deneyimlenmesi gibi geliyor. Belki de ne kadar olasılık varsa aklının aldığı, fark ettiğin ve hatta uğruna değişimin kendisiyle başa çıkmayı öğrendiğin ne kadar fazla olasılık gerçekleşirse yaşamış oluyorsun. Öyle sanıyorum. Tek tip bir hikâye ile mutlu son peşinde kaçmaktan daha güvenli de olabilir bu. Ya da benim gibilerin toplum içinde rahat yaşaması içindir.

Salt bu gerçeklikle bile başlı başına yeterliyken sen şimdi kalkıp bu durumla baş edemediğimi ima edecek cesaret ve cüreti buluyorsan şayet bu sadece benim aklımdaki bu sorulara herhangi bir yanıt bulamamış olduğum gibi durumu farksızlık noktasına taşıyacak kadar kendimden geçmemle alakalı olabilir. Evet, sen fark ediyorsun, ben yüzümde taşıyorum ve sorguluyorum. Uyan! Geri kalan herkes kadar okuma yapmayı biliyorsun sadece. Henüz profesyonel değilsin. Şimdi biz sadece bir halk otobüsünde – ki ay sonunu getirme derdim olmasaydı zordu bu karşılaşma- akşamın serin saatlerinde karşılaştık ve sen benimle geçirdiğin zamanlarda farklı olarak astrolojiye merak sardın diye insan yüzünü okumada kendini kudretli mi addediyorsun?

Bu öfke ve bu hırsı anlıyorum ben. Bu öfke ve bu hırs daha ilk başında benim kendimi tanımakla ilgili dertlerimin olduğu zamanlara ait duygular. Ve pek tabi her öfke nöbeti gibi, kendini yerle yeksan edici… Taşıyıcı kolonlarının çürük olduğunu bildiğin bir odaya evim demek kadar aşağılayıcı. Yine de kendini kandırmayı bir çocuğun sadece 4 aylıkken öğrendiğini varsayarak söylemeliyim ki sen sadece…

Yeter benimle oynama daha fazla. Bana benimle ilgili tahminlerde, tespitlerde bulunma. Sana sorduracak hale gelen yüzümü küçümseyip aşağılama. Ben her şeyden önce ve sonra babasını öldürebileceğini annesine ima etmiş bir geri zekâlıyım. Gücümün sınırının farkında olmadığımdan insanın üstünde oluşturduğum sosyal baskının farkında değilim. Hele bu durumun benim güç değneğim olduğunu kavrayamadığımdan kendimi sefil çaresiz yalnız ve yüz üstü bırakılmış hissetmekten bahsetmeyi hiç istemiyorum. Ben gitmeye kalkmışsam, beni durdurmayan sizlerin hiç mi suçu yok bu hikâyede?

Aslında haklısın insanı yetiştireni belirler. Yine de o yetiştirenlerden bağımsız bir şansının daha olmasını bir nedeni var. Yani 18 yaşının üstünden tam 12 yıl geçmiş. Olduğun ve deneyimlediğin kişiden rahatsızsan şayet bunu değiştirmek için bir şansın var. Yüce rabbim bunu astrolojiyle bize açık seçik göstermiş. Sen bunun daha önce farkındayken şimdi bunu reddederek nereye varmaya çalışıyorsun?

Durağıma geldik. Benim inmem lazım. İyi akşamlar. Bir ara yine görüşelim.

Morrisse Esesere

Görseller: Salvador Dali Zodiac Signs

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Yeniden 1999 – Gelmeyecek…

vapur

Son vapur ayrılır limandan. Sen hala bekliyorsun elinde bir demet çiçekle…Gözlerinin buğusunda kaybolmuş, düşlerinin katığı…Bir yürek dolusu sevgi başınla uğurladığın….Kafanı inletip duran mantığının sesi bastırmaya çalışsa da yüreğinin çığlıklarını, vapurun düdüğü tekrar dolduruyor gözlerini…

Bekleyip de varamadığın, isteyip de alamadığın bir kadının gözlerinin içindeki tebessüm …

Şimdi yüzündeki cenaze arabası görmüş çocuğun korkusundan, sızısından öte değil. Gözünün etrafındaki o nem ne kum tanesinden, ne de vapurun ardında bıraktığı esintiden…

Elindeki buketin ağır ağır yere düşmesi, çiçeklerin fizik kurallarına uyma zorunluluğuyla bir tek kez yukarı hareket edip sonra dağılması…

Kafanın karışıklığı arasında, yerdeki çiçekleri çiğneyip geçerken, içine sinen nikotin sessizliğin o çığlıklı ezgisiyle yankılanıyor kalbin : “Gelmeyecek…”

Morrisse Eserese – 1999

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , ,

Susmak ve Sessiz Kalmak…(Kulak Üstüne Bir Hikaye)

Kelimenin kendisinin kelimenin anlamını bozduğu çok ender hal vardır. Dışarıdan geçen arabanın sesi sessizliği bozmasaydı şayet fark eder miydi bu hali bilmiyordu adam. Sessizlikle ilgili fikirleri her an her saniye değişiyordu.  Çok gürültülü bir yerdeyken hemen daha sakin daha sessiz bir yerlerde olmak isterdi. Seslerin olmadığı bir yerde hemen konuşarak ya da müzik dinleyerek sessizliği bozmak derdinde olurdu. Sanırım biraz ses iyiydi onun için.  Belki biraz ses ve biraz nefes yeterliydi. Tıpkı o azıcık aşım kaygısız başım halleriydi onun hayata bakışı. Sevmezdi fazla insanı da sevmezdi insansızlığı da. Sevmezdi melodisizliği de çok yüksek sesle müziği de.

Yani günümüzün liberal ekonomisinin özeti onun sessizlikle ilgili durumunun tasviriydi. Hali hazırda para ile sessizlik satın alınabiliyordu ama parasız hiçbir şey olmadığı gibi sessizlik de olamıyordu. Tuhaf bir yerde durmak demekti onun için sessizlik.

Annesi ve babası küçükken ölmüştü. Yalnız büyümedi, çocuk yetiştirme yurtlarına da düşmedi. Dilsiz babaannesi büyüttü onu. Anne babası ölmeseydi de evin içinde hiçbir zaman konuşma sesi olmayacaktı. Annesi de babası da ailenin geri kalanları gibi dilsizdi, ondan farklı olarak. Bir tek konuşabilen oydu. Yine de konuşmayı çok geç öğrendi. Evin içinde sesini taklit edeceği kimse olmayınca sesleri taklit etmeyi ancak okula başladıktan sonra öğrendi.

Evinin içinde hiçbir zaman tam sessizlik yoktu. Konuşma ile anlaşmak mümkün olmadığından sağlam olan gözleri ve kulakları ile anlaşırlardı çoğu zaman. Bu da çok fazla ses demekti. Çok fazla ses ve çok fazla gölge oyunu… Diğer evlerdeki gürültü miktarını bir kabul edersek onun evindeki gürültü patırtı beşten kesin fazlaydı.

Child covering his ears with his hands.Çocukluğundan ergenliğine geçerken ona bakan babaannesini kaybedince tek başına kaldı. Sanırım yalnızlıkla sessizlik arasındaki fark onun hayatında tam bu zaman diliminde gerçekleşti. Çoğunlukla insanların baş edemedikleri duygu yalnızlıktı, sessizlik değildi. Yine de insanın bir ses bir nefese muhtaç olması cümlesi atasözü ise bunun altında mutlaka bir gerçeklik vardır. İlk başından beri evinde varlığı ve yokluğu bir nefes olunca ve nefes ortadan kalkınca o da alıştı yalnızlığına ama sessizlikle bir türlü baş edemiyordu.

Evde olduğu her an ya bir müzik, ya bir film ya televizyon ya radyo kesin açık olurdu. Odadan odaya geçerken ışıkları yakmazdı ama sesi yanında taşırdı. Sanki ses onun varlığının ispatı gibiydi. Kendine kendini hatırlattığı elindeki en önemli şeydi. Ses duvarlardan yankılanarak geri geldikçe evinin büyüklüğünü ve küçüklüğünü anlıyor, ses evin içinde dolaştıkça düşünmesi daha kolaylaşıyordu.

Çıt çıkarılmadan yapılan sınavlardan rahatsız oluyor, biri kalemini düşürdüğünde, hapşırdığında yani bir an için sessizlik bozulduğunda hep mutlu oluyordu. Uzun bir sessizlik haline tahammül etmesi mümkün değildi.

silenceYine de insan zaman içinde ruhsal arayışın içine girip kendince zorlu olanlarla baş etmeye kalkıyordu. Deliydi dünyadaki insanlar. Bizim karakterimizin de evi dünya olunca, oda sessizlikle ilgili bu hassasiyetinden kurtulmak derdindeydi. Uzak doğu dinlerine merak salıp, meditasyon, transandantal meditasyon, yoga ve Buda öğretisini öğrenmeye çalışması sanırım onun için ilerlemenin; geri kalan bizler için de eziyetin başıydı. Uzunca bir süre kendini Buda rahibi sandıktan sonra huzuru bulmak ve inzivaya çekilmek için Tibet’e doğru yola çıktı.  Dünyadaki herkesin bir şeyle öyle ya da böyle derdi vardı. Şimdi bir adam sessizliğe tahammül edemiyor diye Tibet’e kadar gidip sessizliğe tahammül etmeyi öğrenmeli miydi? Bize göre başından beri çok ileri gitmişti ama o ileri gitmenin ilerlemek olduğunu varsayıp Tibet’e doğru yola çıktı.

Uzunca bir süreyi Tibet’te geçirip aramızda döndükten sonra yüzünde mimikleri olmayan sessizliğini çok az bozan bir adama dönüşmüştü. Sanırım Tibet’te de sessizliğin ne olduğunu iyi anlayamamış sadece susmayı öğrenip dönmüştü. İnsanın kendi sesini çıkarmayınca ortalığın sessizliğe gömüldüğünü sanması nasıl Tibet öğretisi olurdu? Biz hiç anlam veremedik. Yine de fazla sesimizi yükseltmedik olan bitene.

Zaman içinde daha az görüştük. O sessizliği yalnızlık ve az konuşmak olarak anlamaya devam etti. Bir türlü her şeyin sesi olduğuna ve tam sessizliğin ancak sağırlıkta mümkün olduğuna, bu halde bile duymanın gerçekleştiğini ancak verinin işlenmediğini, anlayamıyordu. Biz yine anlatmadan ve üstelik herhangi bir şekilde onu yanlış anlamadan, sessizlikle ilgili durduğu yere saygı gösterdik.

earBunca zaman boyunca hiç birimiz aslında Sessizlik ile ilgili tek laf etmedik, tek tartışmaya girmedik. Ta ki bu sabaha kadar!  Bu sabah hepimizi evine toplayıp insanın tam sessizliğe ancak kırk beş dakika dayanabildiğini bir gazete haberinden okuyana kadar. Deliye dönmüş bir halde hepimize bunun doğru olup olmadığını sorduğunda bir an için büyük bir sessizlik oldu. Sanırım onunla birlikte geçirdiğimiz zamanların içinde ilk defa sessizliğin ne olduğunu ona anlatabilmek için sessiz kalmayı denedik hepimiz bir süre. Daha sonra arkadaşlarımdan bir tanesi sağırların sürekli halüsinasyon duyup duyamayacağını sordu.  O sessizlik anından sonra sağırlık ve tam sessizlik sanırım bizimkinin aklında tam olarak oturdu.

Hayatı boyunca yanlış anladığı sessizlik, suskunluk ve konuşmama hali en sonunda birbirinden ayrılmış, bizimkisi gazete gördüğü odada hayatının geri kalanını geçirmek üzere yola çıkmıştı.

Morrisse Eserese

Not: Hikayeye kaynaklık eden Gazete Haberi Linki (Hürriyet) : Dünyadaki en sessiz yere ne kadar dayanabilirsiniz?
 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Grup Sevk Bağımlısı

Bırakmak istiyorum. Benim bir hayatım var. Ama bırakamıyorum. Ne zaman bağımlılık oldu bende bilmiyorum. Önceleri farketmemiştim. İhtiyaçlardan doğan bir alışkanlık demiştim. Sonra hiç ihtiyacım olmadığı halde yine istediğimi farkettim. İzinli bir günümdü. Evde miskin miskin oturmayı düşünüyordum. Ya da ne bileyim yürüyüş filan yapmayı. Erken kalkmıştım. Güzel bir kahvaltı sofrası kurup televizyonu açtım. Aptal magazin programlarına baktım. En leş olanlarından birini seçtim. Hangi futbolcunun hangi mankene çaktığını anlatıyordu. Bi dakka az önceki kanalda bu mankenle başka bi futbolcunun adı geçiyordu. Emin olmak için internette araştırma yaptım. Sucuklu yumurtamın soğuması uğruna bu minik şekerli kutuya kimin çomağını daldırdığını öğrenmeliydim. Başka başka isimler çıktı. O futbolcuyla başka mankenler. O mankenle başka holding varislerinin isimleri. Kafam karıştı. Yoksa dedim. Büyük bir grup seks partisi mi var. bizim bilmediğimiz. Aslında herkes herkesle. Loş geniş bir salonda. bir voleybol sahası örneğin. böyle bir grup magazin karakteri. durmadan sevişiyorlar. karanlık odadaki fil hikayesi. Flaş patladığı sırada kim kimin kucağındaysa haber öyle çıkıyor. bu fil dediğin devasa bir hortum. Başka bir objektifte başka kucaklar. Olayı çözmenin verdiği rahatlıkla kahvaltıma devam ettim. Domates gibi görünen kırmızı, salatalık gibi görünen yeşil şeye batırdım çatalımı. Sırf alıştığımız için yiyoruz şunları. 5-10 yıl önceki lezzetlerini arıyoruz. Ama bulamıyoruz. Sonraki kuşaklar muhtemelen artık yemeyecek böyle şeyleri. ne gereği var ki. loş voleybol salonu geldi aklıma sahanın içinde kurtçuklar gibi kıvırdana kıvırdana sevişen yüzü aşkın kişi. midem bulandı. Bakkala gitmeye üşendiğim için dün akşam eve gelirken aldığım gazeteyi açtım. ”Bi sigarada var bu kadar çeşit bi de gazetede” demişti bakkal. Adı Özgür. Ama sadece adı Özgür. Sabah açıyor dükkanı geceyarısı kapatıyor. Gofretlerin bisküvilerin salçaların renkli renkli ambalajların arasında mutsuz bir yüz İdeolojik gazeteleri bir kenara bırakıp orta sulu gazetelere baktım. Hangisini alsam dedim özgüre. özgür en çok şunu alıyorlar dedi. Ona baktım bir de diğerine baktım. ikisi de renkliydi, baskıları güzeldi.birinci sayfa güzellerini karşılaştırmaya karar verdim. ikisi de güzeldi. sonunda çok mantıklı bir hareket yaptım. özgüre dedim aç kantarı, tartacağız. elektronik tartıda tarttım en ağır olanını aldım. bilinçli tüketici olmak başka bir şey. eve dönerken gram başına ne kadar ödediğimi, ne kadar kar ettiğimi hesapladım. mutlu oldum.

otobusGazeteyi ekleriyle birlikte masanın üzerine yayıp tek tek incelemeye başladım. İnfaz, terör, operasyon, cinayet… az sonra karnımda bir ağrının başladığını hissettim. sucuk mu dokundu yoksa o plastik domatesler mi diye düşündüm. kahve içtim, soda içtim geçmedi. bir ilaç aldım. ateşimin çıktığını hissediyordum ama vücudum soğuktu. bir şeyin yoksunluğunu yaşıyordum. sanki birşeyleri acilen tüketmeliydim. ama yiyecek bir şey değildi bu. tiryakisi olmadığım halde çekmecelerin birinde sakladığım sigaralardan bir tane çıkardım. parmaklarımın arasına aldım. yaktım içime çektim. işe yaramadı. sıtmanın kelebek kanatları vücudumda pır pır dönüyordu. Hastaneye gitmeliydim. giyinip sokağa çıktım. yağmur yağıyordu. taksi ya da dolmuşa binmek varken otobüs beklemeye karar verdim. neden otobüs beklediğimi bilmiyordum ama bekliyordum işte. titrememin biraz dindiğini hissettim. otobüs durağı iyi gelmişti. az sonra bir otobüs geldi. kalabalık, tıkış tıkış bir otobüstü. adımımı otobüse atınca daha da rahatladığımı hissettim. titreme, ateş, yoksunluk hissi kalmamıştı. yağmur yağdığı için camları kapatılmış otobüste ekşi insan insan kokusu giderek keskinleşiyordu. derin bir nefes aldım. Kokuyu ciğerlerime çektim. içimde bir şeyler yerine oturdu sanki. ”Arka taraf bomboş, ilerlesenize” diye bağırdı aksi, yaşlı bir adam. Arkamdaki kadın, omzuna astığı çantasını sırtıma bastırıyordu. otobüste sırtı dönük bir kadın her zaman haklıdır. sesimi çıkarmadım. Kapının önündeki direkte yer bulup buruşuk eliyle sıkı sıkı tutunan kirli sakallı kambur adamdan alkol kokuları yükseliyordu. Gözlerini tek noktaya odaklamıştı. belki ölmüştü ama henüz kendisine beyan edilmemişti. duraklara yanaştıkça inmeye ve binmeye çalışan insanların vahşiliğini gördükçe karnımdan haz buharı yükseliyordu. olmam gereken yerdeydim. bir kaplan için savan, bir köpekbalığı için okyanus neyse benim için de otobüs oydu. ayaklarım karıncalandı. bedemini önümdeki arkamdaki vucütlara teslim ettim. kaptanın frenleri ve gazlarıyla denizin altındaki yosunlar gibi dalgaların içinde dans etmeyebaşladım. rüyalar alemine geçtim. mayanın perdesini aralamıştım. görünenler gizli anlamlarıyla gözlerimin önündeydi. evet ben bir toplu ulaşım bağımlısıyım. otobüs, metro, tren. nerede insan vücutları yığılmışsa üst üste ben orada olmalıydım. grup seks olmasa da grup sevk bağımlısıydım. insanların vücutlarından çekip alıyorum enerjiyi. saf enerji beynimde yeni kapılar açıyor. bu insanlar otobüsten neden yorgun iniyor. şehir merkezine doğru tenhalaşmaya başlayan otobüsten indim. Karşıya geçip başka bir otobüsle eve doğru yol aldım. Güçlüydüm, akıllıydım, artık yarım değil tamdım. tanrı gibiydim. üzerimdeki yoksunluk gitmişti. damarlarımda kan değil yüz oktan benzin akıyordu. Eve girdim. kendimi iyi hissediyordum. akşam olunca bi posta daha binerim otobüse dedim. yarın da zaten işe gidecektim. neyse ki yeterince kalabalık otobüs vardı dünyada. hiç bitmeyeçek bir kaynağın bağımlısı olmak fena bir şey değildi.

 Dionosfer Henry

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Burhan Doğançay

burhan doğançay“116 ülkede 500 şehrin duvarlarındaki toplumsal birikimi, yaşadığı çağın tarihini resme yazan bir sanatçı: Burhan Doğançay.”

Radikal manşet altındaki tanıtımda bu sözlerle bahsediyordu Burhan Doğançay’dan. Yaşayan “en pahalı” Ressamdı O. Bir çok insan adını açık arttırmada 2.2 milyona satılan tablosuyla duydu. Buna rağmen ajanslardan ya da internet portallarından aratırsanız karşınıza özet olarak aşağıdaki bilgiler çıkacaktır.

“DÜNYA DUVARLARI”

new-york-john-lennon-1980.jpg!xlMedium1975 yılında buradan yola çıkan sanatçı, 114 ülkeyi kapsayacak olan “Dünya Duvarları” fotoğraf projesine başladı. 1982’de bu projenin ürünlerini, Paris’te Georges Pompidou’da “Fısıldayan Duvarlar” adı altında ilk kez sergiledi. 1983’te Fransa’nın ünlü halı merkezi Aubusson’dan sanatçının tasarımları duvar halısı olarak dokunmaya başlandı.

1986’da büyük bir onarım geçiren Brooklyn Köprüsü’nün 19 adet büyük boy fotoğrafı New York kentinin 100. yıl kutlamalarında (1998) JFK Uluslararası Havaalanı’nda iki yıla yakın bir süre sergilendi. Daha sonra bu fotoğraflar “Walls of the World” adı altında kitap olarak yayımlandı.

“MAVİ SENFONİ”

Kasım 2009’da, yaptığı tablolardan “Mavi Senfoni”, Yıldız Holding yöneticisi Murat Ülker tarafından, İstanbul’da yapılan bir açık artırmada 2.2 milyon TL’ye satın alındı.

2001 yılında Dr. Nejat Eczacıbaşı Vakfı desteği ile ilk Retrospektif Sergisi’ni İstanbul Dolmabahçe Sarayı’nda gerçekleştirdi. 2003 Haziran ayında sanatçının, “Hat Sanatına Saygı” isimli çalışması Brüksel’deki yeni Avrupa Parlamentosu binasına asıldı.

spain-face-21-1998.jpg!xlMediumEserlerinin Bulunduğu Müzelerden Bazıları: 
Danimarka, Louisiana Museum of Modern Art, 
Fransa, Museé de Grenoble, Centre Georges Pompidou, 
Rusya, St. Petersburg, State Russian Museum, 
USA; Houston, Museum of Fine Arts, 
Los Angeles, Los Angeles County Museum, 
Newark, The Newark Museum, 
New York, The Brooklyn Museum, The Museum of Modern Art, The Solomon, R. Guggenheim Museum, The Metropolitan Museum of Art, 
Washington D.C., The Library of Congress, The National Gallery of Art, 
Pittsburg, Carnegie Museum of Art, 
Cleveland, The Cleveland Musuem of Art, 
Athens, Ohio, Kenddy Museum of Art 
Kanada, Victoria, Art Gallery of Greater Victoria 
Yunanistan, Atina, Benaki Museum 
Belçika, Brüksel, European Parliament

shoe-sale-1990.jpg!xlMediumBildiğim ve ziyaret etme fırsatı bulamadığım son işi İstanbul Modern’deydi. Kent Duvarlarının Yarım Yüzyılı: Burhan Doğançay Retrospektifi’ adıyla 23 Eylülde perdesini kapamıştı. Bugün de Contemporary akımına dahil 1929 doğumlu sanatçı İstanbul’da muhtemelen sessiz sedasız gözlerini kapadı. Her zaman olduğu gibi “evrensele” ulaşan her bireyini görmezden gelen ülkem çeşitli gerekçelerle iki satır kendisinden bahsedecek; 2.2 milyona ve Yıldız Holding’e vurgu yapacaktır. Işıklar içinde uyur mu bilmem ama 114 ülkennin duvarlarından onlarca müzenin sergi salonlarından ve pek tabii resim tarihnden bir Burhan Doğançay geçti. Siz farkında olsanız da olmasanız o “unutulmazların” arasına girmek için aldığı bileti bugün kullanmayı seçti…

1990’da “Shoe Sale” isimli çalışmasıyla uğurladım ben de onu kendimce. Biz de ne olsa ilk ayakkabılar çıkarılır kapının önüne…

 

 

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

10 Ocak Çalışan Gazeteciler Günü

çalışan

10 Ocak çalışmaya mecali ve direnci olan, sistemin içinde tacize, darba sadece haberin kaynağı ile değil bizzat yöneticileriyle ya da patronlarıyla uğrayan gazetecilerin günü kutlu olsun. Tabii bir de patronu olmayan, işsizlik sigortası bile alamayan çalışırken ssk primleri ödenmediği için emekli olamayan, sağlık hizmeti alamayanlar gazeteciler var. Onlar da çeşitli şehirlerdeki çeşitli kimsesizler mezarlığında kendilerine bir kara mezar bulacaklardır. Zira örülü mezarlar için verebilecekleri 300 TL bile o arkadaşlar da olamayacağından her daim itilip kakılan olmaya mezarda da devam edeceklerdir.

Teorik olarak herhangi bir iş kolunun bir günü özel kılmasına gıcık olsam da ne yazık ki bir gün beklediğim ve özlediğim koşullara bu ülke de ancak “medya” ile ulaşılabilir olduğundan medya emekçilerine yağ çekmek suretiyle medya patronlarına karşı onları kışkırtma çabam bu noktada tükenmiştir. Arz ederim.

 

Etiketler: , , , , , , , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: