RSS

Aylık arşivler: Şubat 2013

Kadın ve Ayakkabı üstüne bir yalanlama…

Hiç anlamamıştı çocukluktan beri, yeni olana duyulan hayranlığı. Bayram sabahlarında çocukların giydiği yeni ayakkabılarıyla aralarında kurduğu bağı kuramamıştı hiç. Zaten bayramları da anlamazdı. Herkesin kutladığı o bayramlar annesinin söylediğine göre onların bayramları değildi. Kendi bayramlarına gelince o bayramlarda yeni olmak tutulacak iş değildi. Bayram eski bir şeydi. Eski halde devam eden bir duygunun ya da düşüncenin tezahürüydü hayatında.

WalkingHerkesin ellerinin yosun koktuğu bir kasabada yaşardı. Yolları çamurdan ve yağmurun sürükleyip bıraktıklarından geçilmezdi. Yine de ayakkabı giymeyi hiç sevmedi. Ayakları yere değmeyince bir yanı eksik yaralı ve yetimdi. Toprağa dokunma hissini ortadan kaldıran; sözde ayağını boktan, taştan topraktan koruyan ayakkabıları insan neden severdi? Sorup dururdu bu soruyu kendine. Ne insanları anlardı ne de insanlar onu. Yine de kavga etmezdi ayakkabı gibi basit bir mesele için…

Zaman içinde etrafındaki herkes onun yalınayak gezip tozmasına alışmıştı. Yine de o, zaman zaman ayaklarını saklamak ve korumak gereğini duyan insanları anlamakta güçlük çekerdi. Sıkıntılı bir işti ayakkabı giymek. Kalabalık bir odaya girdiğinde herkesi aynı anda memnun etmeye çalışan birinin yüz ifadesi gibi sakil dururdu. Çok bulaşmasa da çok düşünmese de zaman içinde ayakkabıyı kabul etti. Ayakkabı giymeyi değil ama ayakkabı fikrinin kendisini kabul etti.

İnsanların istekleri ve korunmak için seçtikleri yöntemler çok çeşitliydi. Çağlar boyu imparatorluklar yönetenlerin, doğayı yönetenlerin ayakkabı gibi basit bir şey için mi kalplerini kırmak gerekli miydi şimdi? Onlar da özünde yalınayak ve sahip oldukları ayaklarla barışık yaşamaya karşı değillerdi ne de olsa. Öğrenmişti.  Evlerinde, kumsallarda hatta kimi çöpten arındırılmış çimenliklerde, sokaklarda doktorlar yalınayak yürüyerek enerjilerini dengelemelerini bile önerirdi.

Bir umudu vardı yani. Çıplaklık, yalınlık olduğu gibi olanı saklamak ve yetinmekle bir gün barışabilirdi herkes. Çoğunluğun barışmasını beklemiyordu gerçi ama yine de etrafındaki üç beş kişi, ayaklarını kırık cam parçalarından, çerden çöpten koruyarak yürümekten vazgeçse, ayakları yere bastığında aynı dünyanın üstünde yürüdüklerini hatırlarsa belki de daha mutlu olurdu.

5406Mutsuz değildi. Huzursuz değildi. Sözlerinin arkasında duran, biraz çatlak diye geçiştirilen genellikle bohemlikle tarifsiz mutluluk arasındaki salıncağa yerleşmiş bipolar olabilirdi. Kimin ne etiketlediği ile çok derdi yoktu. “Ayaklarımı kimse ayakkabıya sokması için baskı yapmasın!”, şiarı buydu.

Az zamanda büyük işler başarıp sesiyle insanları büyülemeye başlayınca yani herkes ayaklarının çıplaklığından geçip yüzüne bakıp sesine kulak kesilince bir zaman sonra ayaklarının çıplaklığı sadece zaman zaman işletilen bir alametifarikası oldu. Artık herkes onu muhteşem sesinle hatırlıyor, kimse kolay kolay ayaklarının çıplaklığından bahsetmiyordu.  Sesi ayaklarına sanki görünmez bir ayakkabı giydirmişti.

Sesinin geldiği yer topraktan aldığı güçten başkası değildi. Ayaklarını vurduğu toprağın bütün hallerini her an her saniye olan dünyadaki bütün değişimleri hissedebildiği için seslere dünyanın ritmi ile basabiliyordu. Ne zaman bir yerde bir ana ağlasa, bir deprem olsa, bir bayram olsa ya da hiçbir şey olmasa sesi ve şarkıyı icra etme tavrı değişirdi. Yine de bu tavırlardaki değişim bütün tedbirlere rağmen herkesçe anlaşılıyordu.

Genellikle dünyada uzun zamandır durduğu yer üç aşağı beş yukarı böyle iken trikotaj fabrikasının daimi en çalışkan elemanı kader basmalık kumaşları üretmek için canla başla çalışıyordu. Âşık olmuştu.

Red Shoes For Valentine DayDünyanın en düz, en kendi halinde olan adamlarından birine âşık olmuştu. Şişmanın tekiydi adam. Dişleri sarıydı. Gözlüklüydü. Dünyanın hallerine ilimle de irfanla da kafa yormaz onun yerine sezgileri, aklı ve bildiği her şeyi püre halinde servis edilen bir sebze çorbasına çevirirdi. Çorbanın çorba olduğunu bildiğiniz sürece adam dünyanın en kolay adamıydı. Çorbanın içindekileri sorgulamaya ya da anlamaya çalıştığınızda dünyanın en ipe sapa gelmez adamı oluverirdi.

Bu adamın o düzlüğe karşın tek korkutucu tarafı vardı.  Ayakkabı fetişistiydi.

Bin bir türlü yalvarıyordu her seferinde kadına. Yüksek ökçeli, kırmızı deriden ayakkabılar giymesini istiyor, o ayakkabılar ile üstünde yürümesi için adeta yalvarıyordu. Birçok dinden birçok insan görmüştü Tanrıya yalvarıp yakaran. Hiç birinin içinde adamın hali kadar içteni yoktu.

Dayanamadı doğanın sesine kulak tıkamayı bilmeyen kadın. Bütün isteksizliğine rağmen, çekeceği onca acıya ve acemiliğine rağmen giydi adamın yatak odasına getirdiği ayakkabıları.

Ayakkabıları giydi ve adamın üstünde dengede durmaya çalıştı. Adeta onu sağır eden bir çığlık yükseldi adamın ruhundan. Ayakları adamın ruhundan gelen titreşimleri ayakkabıya rağmen hissedebiliyordu. Adamın hayatı boyunca çektiği acı, kadının bütün ömrünce topraktan hissettiği acı kadardı neredeyse. Yalnız bir farkı vardı. Kadının yaşadığı tüm hayatı boyunca hissettiklerinin tamamını aynı anda duymak gibiydi.

Hızlıca adamın üstünden inip ayağındaki ayakkabıları çıkartmak istedi. Hayatı boyunca ayakkabı giymemiş olduğundan sivri burunlu, yüksek topuklu daracık kırmızı ayakkabının içinde sıkışıp kalmıştı ayağı. Ayağı şişmiş, yeni deri kendini salmadığından ayakkabıyı ayağından çıkarmayı becerememişti.

Adam ne oldu diye sorarken ayakkabıyı çıkarmaya çalışan kadın bir taraftan bağırıp çağırıyordu. En azından kendisi öyle olduğunu sanıyordu. Ayakkabıyı ayağına geçirdiği o andan itibaren etraftaki herkesi büyüleyen sesi çıkmıyordu.

Adam, durumun farkına varmış fakat kadına onu duyamadığını söylemekten çok korkmuştu. Bir an için ayakkabıyı kendi çıkarmayı denedi adam. Ayakkabı ayaktan ayrılmamak için adeta direniyordu. Saatlerce uğraştılar ayakkabıyı ayağından çıkarabilmek için. Saatler birbiri ardına geçip gidiyordu. Neredeyse bir gündür sesi soluğu çıkmayan ve bunun farkında olmayan kadının ayağından da o kırmızı yüksek topuklu deri ayakkabılar da çıkmamıştı.

barefoodGünler birbiri ardına geçti. Ne çareler ne yöntemler dendilerse kadının ayağındakilerini çıkarmayı başaramadılar. İşte o karşıda gördüğün üstü başı pejmürde halde dolanan ama ayağındaki kırmızı ayakkabıların parlaklığını yüz metre öteden fark ettiğin teyzenin hikayesi bu kızım. Bu bayram paramız olmadığı için sana ayakkabı alamadık, umarım bunun için çok fazla üzülmezsin.

Reklamlar
 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Mavi Yalnızlık

blue-loneliness--solitudine-blu-roberto-mansi

Derin bir yalnızlık

Susuz bir uykusuzluk bu;

Kirli, yorgun ve yorucu…

Karar vermek!

Çoğu zaman

Rutine binen her şey gibi

Sıkıcı ve kalıcı

Ürperti ve gürültü

Sessiz bir yırtılma

.

Kağıt kesiği

Serçe parmakta

Morrisse Eserese 18/02/2013

Görsel: Roberto Mansi; Blue Lonliness (Mavi Yalnızlık)

 
Yorum yapın

Yazan: Şubat 18, 2013 in Morrisse Eserese, Şiir

 

Etiketler: , , , , ,

“Güya” yazamıyorum ben…

FileGüya iyi bir adam değilim. Güya. Ne tuhaf tınlar insanın kulağında bu kelime. Elini, ayağını birbirine dolaştırır. Genellikle bir sürü bahane gelir ardından. Tuhaf sesinle eş tınlayan sıfatlar dizisi. Neden sorusu da dinleyenin içindedir bu sırada. Sözde bir diyaloğun içinde birbirinden habersiz ve mesnetsiz iki insan kafası aynı anda.

“Böyle şeyleri herkes biliyor. Özel ve önemli ne olabilir ki bunu yazmakta.” “Böyle değil mi hakikaten?” Herkesin bildiğini ve aynı anda inkâr ettiğini hatırlatmak küstahlık mesela! Değil mi? Ya da güya küstahlık?

Bak oldu işte. Güya ile biten cümlelerine tekrar geri döndüm. Suratındaki kasabı ölmüş dükkân kedisi ifadesini sevmiyorum. İstemiyorum, nesnelerin dünyasında bu kadar yer dolduran biri ile aynı rakı masasını paylaşmak. Kendi maskem düştü. Çırılçıplak kaldım. Önemsemiyorum ama umursuyor gibi yapmak zorundayım. Bir arkadaşımın etini kemiğini bile bile yiyemem ya. Ahlaklıyım güya…

Yalan. Ahlaksız olduğum için güya kelimesinin esiriyim ben. İkiyüzlü olduğum için değil. Dürüst ve ahlaksız olduğum için. “Bir Sırp Filmi” izlerken topluma en çok vurulmak istenen sahnede mastürbasyon yaparım. Normaldir benim için. Her şey olduğu kadardır ya da. Sevimli tınlayıp tınlamaması umurumda değil. Evet, itiraf ediyorum. Güya ahlaksızım “Bir Sırp Filmini” izlerken mastürbasyon yaptığım için.

a-serbian-film_Sen ne yaptın? O akşam sevgilinle sevişemedin mi? Hatta 2010 yılının o kötü akşamında o filmi izlediğinden beri sevişmekle ilgili problemin mi var? Ne kadar anti demokratik ve ne kadar sığ bir romantizm bu böyle? Akşam inleyen ya da inleme taklidini yedirten sen değil miydin? Ya da en azından dün orgazm taklidi yapabildiğiyle övünen…

Sert söylemleri olanları değil, yasak kelimeleri sıklıkla kullananları seviyoruz. İçten içe. Kendi itiraflarımızı okumak kadar sarsıcı ve haz verici! Zevkin doruklarında olmak kötü ise zevkin suçu ne değil mi ama…

Ama öyle. Eğlenmeyi keşfeden insanoğlunun henüz birlikte ve karşılıklı oynamayı inatla reddettiği basit ve çıplak histeri! Bu da medeniyetin önündeki engel işte! Oğlunun doğum gününü videosu ile kaydedip arkadaşlarına Facebook’tan Youtube linkini gönderen o iyi aile çocuğu ile “gerçek film” izlemek isteyen ve “pornonun yeniden doğuşunu” kurgulayan, izleten ve çeken arasındaki “gerçeklik farkını” söylesene bana hadi bir çırpıda. Ahlakla ilgili hiçbir cümle kurmadan! Yüksek ahlaka ve yaşamın kutsallığına bulaşmadan…

Yaşam kutsal değil! Öğrenin artık şunu. Bu dünya üzerindeki her iki ayaklı mahlûk eşit değil. Hatta kimileri daha da eşit değil. Fantezi dünyalarınızda, oturduğunuz kafelerde, gösterişli yemeklerde konuştuğunuz o eşitlik sizin farazi bir güven habitatında var olmanızı sağlayan güdü. Yani, yalan!

Nereden mi biliyorum? Yalanları en çabuk fark edenler, uygulayıcılarıdır çünkü. Bir işi en iyi uygulayıcıları bilir. Bu yüzden olacak yalanları fark edenleri de masum kabul etmemek gerekir gibi bir şey söylemişti adamın biri. Haklıydı da. İfşa ettiği her gerçekle gün ışığından uzaklaşır yalancılar. Çünkü bir yalancı ancak daha büyük bir değer ya da daha büyük bir pot için elini bilerek ve isteyerek açık etmeyi seçer. Örnek ister misiniz? İstemeyin! O kadar aptalsanız şayet; beni okumayı sürdürmenizin bir ehemmiyeti yok benim için. Çünkü o küçük beyinli insanla yani safi kelimelerin gücünü güya anlamayan ve anlamazdan gelenlere verebilecek hiçbir şeyim yok benim.

Küstahım güya. Bu beni güçlü yapan halüsinasyon! Her şeyi yapabilme iktidarı. 13 yaş ergenliği. Bilmem. Kimilerinin içindeki çocuk küstah geliyor hayata. O içimizdeki veledi zina kitaplarının bir yazarı belki “beatnic” ile karşınıza çıkmıştır. Ve belki psikolojinin ana atar damarı içindeki çocuk ve içinizdeki seks sandığınız kadar birbirinden ayrı iki kavram değildir. İçinizdeki çocuk da belki beş yaşında elma şekeri ile mutlu olmamış biridir belki. Şu klişe Türk filmlerinde bir başka çocuğun eşeğinin üstünde tepinmek isteyen o kötü çocuk belki de sizin içinizdeki çocuğun tam karşılığıdır.

Yani mayalama evresinin daha en başında tanrı ya da aileniz çuvallamıştır belki de. Yine bu belkiler bir güya doğurabilir yetişkin evrenizde. Kim bilir hiç kimseye ihtiyacı olmadan yaşamı sürdürebileceğini bilmek, bir ezberin tersten bozuluşudur ve bozuluş beraberinde bir gerçeklik kırılmasını getirebilir. Ve mutlaka her varsayımın gerçekleştiği ile hareket eden filozoflar, her varsayımı ispatlamaya çalışan bilim insanları gibi bir algınız yoksa bunun sonuçlarının –her şeyin sonucunun olduğu gibi – ölüme çıkacağını bilirsiniz.

İçiniz ürperir. Bu ürperiş, “Bir Sırp Filminden” bilmeden bir babaya oğluna tecavüz ettirmek gibi basit ve sert bir kurgudan daha yalın ve mutlaka daha güçlü olmalıdır. Yine de evrim buna ve ölümün bu keskinliğine paye vermeyecek kadar kuralları katı belirlenmiş bir sistem gibi çalışmaya devam eder. Evrimi; bilim için muazzam, din için korkunç yapan dışarıya çıkamayacağınız bir sistemin tasarlanabileceğine insanın şaşkınlığıdır.

alimİnsanın her koşuluyla düalist geldiği yeryüzünde iki seçeneği tek basamağa indiren ve aslında sürekliliğin olmadığını, zaman boyutunun; bizim anladığımız ve yeni yeni farklı şekilde anlamaya çalıştığımız zaman boyutunun olmadığını, yineler durur size. Süreklilik uç uca eklenmiş insan yaşamının medeniyet başlığı altında kesintisiz devam ettiğini kurguladığınız ve bu kurguya inandığınız sürece vardır. Zaman yoktur. Süreklilik yoktur. Tutarlılık yoktur. Bu sizi nihilist bile yapmaz üstelik.

Çok bilen olmak. Güya derttir. Değildir aslında. Bildiklerini kendine saklayıp ortaya çıktığında verdikleri tepki tahmin edilebilir oluyorsa senin için;  yönetilebilir bir haldedir durum. Ne de olsa yönetilebilir bir halde olmayan her durumun sonu çatlak bir testiyle büyük bir havuzu doldurmaya çalışmak kadar ironiktir. Sorusu size matematiğin yönetimi hakkında bilgi vermek için tasarlanırken, yanlış olan bir şeyi sürekli tekrar ederek bir doğruya ya da bir hedefe ulaşılabileceğini size anlatır bilinçaltından. Yani dibi delik bir havuza doldurmaya çalışmak delilik değildir. Bunu sorgulamamak da normaldir. Eğitim sistemi üstendeki ayrık otu da benim. Güya, adını koyduğum için.

Düşünce tarihimde, tarihimi şekillendiren kimse yok. Birden fazla kaynaktan birden farklı açıyı aynı sayfada harmanlayacak kadar geri çekilip sonrasında da bir hikâye oluşturacak kadar delirebiliyorum çoğunlukla. Yine de bu beni tembel yapıyor güya. Ne de olsa her şeyden uzaklaşmak için kaçmak yerine gitmelerini bekleyerek bir köşede oturmak arasındaki farkı anlayabilecek bir zekâ biçimine rastlanamadı henüz doğada. Elbet popüler kültürün içinde tembellik hakkı ile ilgili zırvalardan bahsedildi velakin hareket özgürlüğü tanımanın eylemsizliği getirebilmesine anlam yükleyen çıkmadı. Ne de olsa özgürlük ve hareket; aslında olmayan bir yalanla ya da daha kısaca zamanla tanımlıydı. Hep.

İnandığın yalanın kurgusu içine yeni bir boyut ya da bakış açısı girdiğinde yalanın şekillenmesi ve pek tabii yalanın gelişmesinin ve duruma uygun olarak tekrar tasarlanması yüksek dozda bir yeterlilik sınavından geçmeyi ve sindirim sisteminin atıl elemanlarını tekrar kullanabilmeyi gerektiriyor. İşte bu nedenler kör bağırsak hala işlevini yerine getiremiyor günümün insanında. Ve belki bu nedenle sadece körelmiş bir evrim atığı gibi algılanıyor. Bir sonraki evrim basamağının en önemli organı olduğu kavranmak, anlaşılmak ve değerlendirilmek istemiyor. Kör bağırsak içinde olduğun labirentin çıkışı olmadığı hatta artık girişe de ulaşamayacağının sert ispatı sinema ekranında.  Maruz kaldığın her acıyı onayladığın için önemsemen gibi. Yani tecavüze maruz kalacağını bilmek gibi! Çırpınmanın hiç önemi yok!

Rational Logo

Kaçınılmaz olanın rasyonel olması gerekiyor. Ancak bu şekilde hayat anlamlı kalıyor insan için. Kaçınılmaz olanın olasılıklarından her zaman bir tanesi görmezden geliniyor. İnatla ve ısrarla! İrrasyonel olan! Genellemeyen! Başına geleceği farz edilemeyen! Yine evrimin ve aklın çağırdığı neyse o geliyor başına. Her seferinde. Aklına gelen, getirmek istemediğin halde aklına gelen!

rationalO çok yetenekli Trendsetterlar ya da psikiyatrlar hani şu herkese koşulsuz önereceğin veya iktidar sahiplerinin senden farkını öğrenmek istersen ahlaki çöküşün içinde yer alması gerektiğine inandığın yüzsüzlük ve dürüstlük başlıklı makaleyi tekrar öğren. Psikiyatrların teflon olma ve stresten arınma için önerilerini tekrar oku. Hangileri sana daha tutarlı ve gerçeğe daha uygun gelecek? Zor olan soruyu sormaktan ziyade kendin için cevaplamaktır çoğunlukla…

Elinden geldiği kadar aslında olmayan zamana, bu zamana bağlı oluşturduğun problemlere ve bu problemlerin çözümsüzlüğüne dair ölmek üstüne kurgulanmış hayatı anlamaya çalışmaya ve toprakta oynamaya devam edebilirsin. Ben ölmek için yaşayan, bunun için kaybetmeyi seçen adamları anlamak üstüne başka bir başlık altında daha güvenli hissedeceğim kendimi bir süre. Senin sandığının aksine, aktaran olmaktaki yeteneğim beni daha kolay kavrayan ve daha yoğun anlatan bir adama çevirdiği için bile özel ve önemli bir adam olarak kalacağım ben herkesin hayatında uzunca bir süre. Üstelik bununla zerre kadar ilgilenmesem ve bu durumun sonuçlarını yönetmek için en ufak bir hamle yapmaya gereksinim duymasam bile.

Bu da beni güya kazanmakla ile kaybetmek arasındaki savaşın dışına çıkarmış olacak ve zaman ile ilgili kaygısızlığımın insanlara sirayetini görme ihtimalini hayatıma sokacak. Ne yaparsın, eskilerin söylediği gibi, umut dünyası işte…

 
Yorum yapın

Yazan: Şubat 10, 2013 in Kubar or mumbar

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Diğerlerinden daha az Zaman Talebi…

evolutıonYetmez bazen. O da biliyordu. Yetmez bazen. Nedeni olmaz. Yeterlilik kişinin alışkanlık eşiği gibi yükselir. Hayatta normal olmak yetmez bazen. Farklı olmak için gösterilecek renkli tüy yüzünde taşıdığın karizma kadardır. Karizma sizin sandığınız gibi klark çeken bir adamın yüzündeki ifade değildir. 122 santimetrelik bir cücenin palyaço makyajlı yüzü de değildir karizma. Biraz kendin olabilmektir belki ama o da yetmez. Kendin olduğunu sandığın kişinin en önemli özelliği “güven” olmalıdır. Kendine duyduğu güven. Urbanın önemi yok. Yüzünün şeklinin. Zamanın ve yalnızlığının önemi yok.

they-had-no-choice-yvonne-ayoubKendine güveniyorsan, istemesen de karizmatiksindir. Güven patlaması yaşıyorsan şayet muhtemelen şaklabanısındır bütün muhabbetlerin. Şaklabanlığın bir sonraki adımı ise deliliktir. Bir kere deli yaftasını yedin mi artık her şeyde özgürsündür. Cesaret sahibi olmana gerek yoktur. Ya da yaptığın için bir açıklama gereksinimi hissetmezsin. Karşı taraf alacağı cevabı kestiremediğinden soru sormaz. İnsanlar duymak istedikleri cevaplar için soru sorarlar. Cevabını bilmediği şeyleri öğrenmek için soru sormaktan fazlası gerekir. Fantezidir günlük hayatta bu durum. Ahlakçı ve muhafazakâr toplumlarda bilinmeyenin sorularını sormak için gerekli olan güç sırdır, cesaret değil.

Beynin çalışma politikası her ne kadar farklı okunsa da inanmak üstüne kuruludur. Bildiğine inanmak. Yok, öyle mükemmeliyetçilik başlığı altında işlenen ilahi bir inanıştan bahsetmiyorum. Karşınıza din eksenli inancı çıkararak senelerce sizi asıl büyük problemden uzak tutmayı başardılar. Ateistleri inançsız adettiler. Normaldi, tanrı tabusu altına asıl soruyu saklamak herkes için en güvenli yoldu. Bu yüzden kuyuya taş atmak ben ve benim gibi ucubelere düştü. Onlar ucubelik maskesini ya da halini o kadar içlerine sindirdiler ve o kadar fazla dışarıda kaldılar ki istemden ölen ve öldüren oldular. Askerler, gerillalar devlet, toplum öldürmek için sıraya girdi bu ucubeleri. Ne akla hizmetse hala türlerinin sonu gelmedi. Belki de evrimin devamlılığını sağlayan temel, ulusalcıların devrime ve devlete yaklaşımıyla aynı temelde buluşuyor olduğu içindi. Kim bilir. Bütün bunların hiçbir önemi yoktur.

Yetmeyen çoğunlukla, anlattıklarınızın arasındaki bağı renkli kalemlere, satır aralarına ya da bir sözlüğe bakmadan anlayabilecek birine duyulan ihtiyacın ölçülemez oluşudur. Birileri kalkıp sizi aptal yerine koyan basit hikâyelerle hareketlerin arasında küstahça zamanınızı çaldığını söyleyerek bunu yaptığınızda gösterdiğiniz hoş görü ile safi kelimelerle, düş anlamlarla ve tabii gerçek anlamlarla yaptığında gösterdiğiniz reaksiyon aynı değildir. Metnin içinde kendini düşünmek bir şekliyle interaktif olmanın edebiyatta ilk karşınıza çıkmış halidir. Ve pek tabi asla fabllar kadar popüler değildir.

yetinmekİnsan kendinin aptal olduğu bir seviyede kavrayış gösterdiğinde ya da bir başka deyişle genel kanı oluştuğunda kendilerini güvende hissederler. Bu güvenlik zaafı, düşünce evrimin hız belirleyicisidir. Hayal gücünün önündeki takozdur. Genellikle hümanist bir edayla ve önemsediğini söyleyen bir tavırla karşınıza çıkar. Zordur bu tavrın görmezden gelinmesi. Ve pek tabii bu tavrın karşında “uç” kabul edilecek tepkilerin bir kısmı “underground” olarak verilmiştir. Gerçi “underground” olabilmek en az “merkezi” kabul edilmek kadar zordur. Sistemin tersi konusunda ihtisas sahibi olmakla sistem konusunda ihtisas sahibi olmak arasında farksızlık vardır. Bu farksızlık sizi bir şekilde tanımlanmış bir kalıba oyuncu eder. Kendinize güvenme biçiminizse ya da bir başka deyişle hayatı kavrama biçimiminiz de genellikle bu seçimin tarafını oluşturur. Bu okuduğunuzu düz kelimelerle anlamak sadece 1 A4 kadar zamanınızı alır. Bu fikri yaymak derdinde olanların “sistem” tarafı ya da “anti sistem” tarafı bunu öykü şiir deneme halinde tercih eder. Sulandırılarak anlatılan, okuyucuyu küçük gören, seviyeyi Amerikan Reklam seviyesi olan 13 yaşa indiren yayın organları, yayın evleri ve pek güzide yöneticileri ile baş etmek de yetinememenin başka bir biçimidir.

Tarafı olamayanların hayalleri vardır, umutları yoktur. Ütopyaları oluştururlar, anti ütopyaların hakkını verirler ama asla umut tacirliğine soyunmazlar, kendileri için bile. Bu yol zor bir yol değildir. Sadece ayak izleri biraz daha seyrek görülen, gelişimini şose veya otoban olarak sürdürmemiş bir patikadır. Yol kenarındaki bir dal yardımıyla atınızın nalına kaçan taş, gerekliyse çıkarılabilir. El yordamıdır. Tek değildir ama kişisel bir keşiftir. Bu noktada kişisel gelişim kitaplarındaki pembe tablolarının tonunu yakalamak neredeyse imkânsızdır.

aristokrasiBatının nötr ses tonu ile hasta bilgilendirme konuşması yapan bir doktorun kalpsiz görüntüsü doğunun ermiş ve aynı zamanda anladığını hissettiren duygusal mimiklerini aynı anda taşıyabilmek demektir. Gerekli olan bu şekil, bu durumda olanı ucube tanımlar. Ve ancak bu noktada iki yoldan fazlasının olası olduğunu söyleme cesaretini gösterene dokunulmaz. Bu artık toplumun 13 yaşında kavrayabileceği bir yaşam boyutu değildir. 13 yaş bağımlılığın ve bağlılığın sorgulandığı ergenliğin başıdır ve bu başlangıç eğer tamamlanırsa, sistem devamlılığını – anti sistemi bile yaratmış, bununla savaşmış ve hatta sonrasında bu durumu normalleştirmiş devasa bir sistemden bahsediyoruz.- sağlayamaz. Bu sağlanamayan süreklilik beraberinde dinozor kaderi getirir insanın başına.

Yine insanın ve diğer her canlının ölmek için yaşama tutunmak zorunda olması can sıkıcı olmaktan çok yalın bir gerçekliktir. Bu nedenle insanın bir gün yetinebileceğini ya da sınırını aşmayacağını düşünerek bir devlet kurgulamak ve toplum oluşturmak sanıldığı kadar normal değildir. Bilakis deliliğin ta kendisidir.

married-with-childrenAnlatmıştım ona. Bildiğini anlatmak kadar aşağılık bir yapmıştım ama işe yaradı. İmzalaması gereken evrakları imzaladı. Kendine sorduğu soruları yüksek sesle ben ona sorunca düşünceler âleminde bir gezintiye çıkarak beni tek başıma bırakıp gitti burada. Cuma olmasa başka bir diziyi seçerdim ama Cuma nostalji günüm. “Married With Children” izleyerek geçmiş Amerikan aile durum komedilerine duyduğum zaafı tatmin ediyorum. Hayatımın şu andaki tek sorunsalı hayvan sever olduğum halde toleransız olmaktan kendimi alamadığımdan komşumun köpeğini vursam kendi içimdeki ahlaksal dilemmadan fazlası ile cezalandırılır mıyım bu ülkede?

Morrisse Eserese

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: