RSS

Aylık arşivler: Kasım 2013

Sahil Kasabası ya da Tuz yaşamın anlamı…

ORHAN VELİÜşüdüm, yağmur yağınca üşürüm ben hep. İçim ürperir. Sanki benden bir şey çalar yağmur. Sıcak mesela. Ya da günahlarımı… Yalnız kalırım, çıplak ve çaresiz. İyi bir şey olduğunu söyler eskiler. Ama sevmezler toprak kokusuna güzel denmesini. Çekermiş söyleyeni içine. Sözde. Laf bunlar. Benimki gibi… Söyleyecek sözü olmayanların uydurdukları bir dolu deli saçması. Söyleyecek neyim yok ki saçmalıyorum şimdi.

Islak. Tenha. Yarı uyuşuk ve depresyonlu… Sanki hastalıklı ve bulaşıcı bu duruş… Kimse ama hiç kimseye anlatılamaz bir sıkıntı. İçimde, üzerimde, tepinen… Duran ve durduran… Öfke nöbetleri arasına sıkışıp kalmış bir sözde çocuk yüreği. Çırpındıkça batıyor muyum yoksa uyum mu sağlıyorum belli değil.

Yağmur. Rüzgâr. Gözyaşı. Elim kolum bağlı, bağdaş kurmuşum ve çok bilenlerin saltanatının yıkılması için sadece meditasyon yapıyorum. Saçmalıyorum ve derinlemesine düşünmeden yapıyorum ne yapıyorsam. Çok bulanıyor midem. Gemi su alıyor ve ben hala şarap testisi elimde, son derece aristokrat kemancı arıyorum. O bilindik notalı bilinmedik senfoni kulaklarımda çınlasın istiyorum.

Deniz koymadım adını, hayır suya da deymedi ayakları ve hatta Rum da değil kemancı. Ben de hiç işçi olmadım. Emekçi. Ekmek içi yemeği reddettim, mideme oturuyor diye. Ayaküstü ve beyhude ilişki yumaklarında dolanmaktan gelirken nasıl başlanır ki hayata…

Earthworm… Solucan yani benim ruhum. Her deliğe girip çıkar dünyada. Barınmak olmasa bir de derdi tasası. Ama yerleşmek ya adı… Yerleşik düzende masa etrafında karşılıklı içme sevdası ya da yaşam gailesi diye tutturduğu ruhumun…

İstifa etmeyi pek bilmem, daha ziyade istifade etmek benimkisi. Kanını emmek, kanı emilmişlerin –en azından bir kısmının- çocukluktan kalan özlemi… Güç ve ibrişim kuşları… İbrişim kuşları ölür mü güç gösterisinde bulunsam. Çocuk gibi bulut kovalasam uçurtmayla ve vursam hayatının anlamını sapanla.

HEMİNGAyrık otu, benzemiyor ne ebegümecine ne de pirpirime. Ne tadı ne de tuzu. Ve sahi aslında varılacak durak tuzdu ama mecazlarla boğuşmaktan, atladık keskin iyodu. Şimdi aklımda bir deniz kıyısı, kumsalsız, ötesinden berisinden araba geçen, içine girilmesi atalarımca yasaklanmış bir deniz kıyısı. Gri, oynak ve ne kadar başka gözle görmeyi denesem de hüzünlü. Eskilerin dilinde bir türkü, bir hikâye ucu bucağı olmayan su. Derdin ve rüyaların ona anlatıldığı, feraha kavuşturan yaşamın özütü.

Hani nefretten körelmiş gözlere basılan, kenarında yaşamayanların öğrenmek için kıyılarına indiği, melankoli kokan, yarı ateşli ama derde derman deniz kokusu. Amacın olmadan yürüdüğünde, yürümenin amacı olanları gördüğünde tebessümü dudaklarına deydiren o garip kimya. Hemingway olmayı çok isterdim. Hani kokuları ve tatları tarifin ustası… Ben değilim uzman, tasvir belki ama tarif… Nasıl bir duygudur ki o yüreğine serinlik verdikçe içindeki ateşi söndürdükçe ve hatta yeni doğru ateşleri körükledikçe varlığına bedellenir. Ve bilirim ki çok zordur liman kentlerinden ayrılmak.

Bir zaman adamın biri Londra Havası diye torbalar satarmış özlemden tutuşanlara uyanıkça, ama satılamaz ki denizin kokusu ve içine işleyen iyot çıkarılıp verilmez ki başka birine. Keşke rakı şişesine sığsa iyodun ve denizin o masum oyunu. Ve kolilere doldurup gönderebilsem uzak diyarlara.

Aklımda bir gün batımından kalan nefsi körelmiş güneş ve bir bardak buz gibi bira, çerezsiz ve patatessiz. Kimliğini hiç görmediğim insanların karaya çalan gözleri. Kara kokanların nefes depolaması deniz kenarında. Sanki ışığa uçan pervaneler gibi koşuşan kara adamları kadınları deniz kenarında.

Aklımda bir bahar akşamı; yüksekten uçan bir karabatak alçaktan uçan bir martı… Dengeler bahar yorgunluğu mesaisinde, sarhoşluk gibi. İlk sevinç ilk heyecan tuz gibi…

 mORRİSSe EseresE

2005

Reklamlar
 

Etiketler: , , , , , , , , , , ,

Yağmura Katlanamıyorum çünkü…

 

Ne diyor bu kadın yağmur için. Katlanamıyormuş. Neymiş efendim ona eski güzel anıları anlatıyormuş. Laf! Hele hele bu yağmur penceresine vurduğunda o yağmur sesine hiç dayanamıyormuş. Peki neden dayanamıyormuş kadın? Çünkü onunla değilmişim. Oldu mu şimdi? Benim yüzümden yağmura katlanamayan bir kadına aşık olmak delilik mi hakikaten? Ya da beni bu kadar seven bir kadını hayal etmek gerçekten aşık olmanın tanımlarından biri mi? Aşk gerçekte aslında sevilmek istenme, arzulanmak istenme ihtiyacımızın bir yansıması mı yalnızca?

Ne diyordu kadın? Biz birlikteyken kendini bir sinek gibi hissediyormuş. Gerçi böyle söyleyince de kadını aşağılamış oldum. İnsan neden aşağılar sevdiğini? Ona aşağılık bir köpek yavrusuymuşçasına davranınca nasıl olur da sevgisini ispat ettiğini sanır? Daha önemlisi bu durumun mazoşist bir yanılsama hatta biraz da şiddet görme eğilimi olduğunu fark etmez? Aşık olmak demek aslında her şeyi olduğundan büyük görmek değil midir zaten gözünde ama kendini küçültmeden…

Neden ayrıyız peki? Neden ayrıldık galiba hiç düşünmedim. Beni bu kadar büyük seven bir kadını neden bıraktım hiçbir fikrim yok. Beki de bir kadın bu kadar büyük sevebilir beni diye çok korktum. Kaçtım belki de. Bazen senin gözünde büyüyen onca şey benim de gözümde büyüyor işte.

Sadece biz ayrıldığımız için, altında defalarca ruhlarımızı temize çektiğimiz ve çok önemsediğimiz o arınmışlık hissini karşı tarafta sürekli olarak hissettirmek ve tanrısallık katmak için kullandığımız yağmurun sesine dayanamayan bir kadına aşık olmaktan bahsediyoruz. Kolay değil bu işler öyle… pantolonun üstünden bakmaya benzemez.

Yağmura kendi penceresinden bakabilen ve buna katlanmadığı halde bunu kendi penceresi önünde yapan bir kadından bahsediyoruz. Nasıl baş edilir ki böyle bir akılla…

Düşünsene tıpkı ona yağmur sesinin bütün iyi anıları hatırlatması gibi sende bir anda aynı melodiyi fısıldıyor kulaklarına o muhteşem kadın sesi.

Ben olsam içimdeki bu sevgiyi birilerine bağırmak isterdim. Haykırmak isterdim boşluğa, pencere pervazıyla konuşurdum kim bilir. Hatırlıyor musun derdim, eski güzel günleri? Sanki her şey hatırlanırken gülünmesi gerektiği gibi gülerdim. Gözlerim akıtmamak için göz yaşlarını nereye sokacağını bilemezdi aynı anda. Anlardın sen o Adile Naşit kahkahası ardındaki hüznü ve acıyı…

Yine de konuşmaya devam etti kadın, yağmuru izlemekten sıkılıp pervazla vedalaşıp yatağa attı kendini. Bir an anlayamadı yatağın ne tarafında olduğunu. Yoksa adamın kafasını koyduğu yerde miydi? Adamın kafasının içinde olabilir miydi her şey?

Böyle seven kadın ve erkek gerçekten var olabilir miydi? Bir şarkıya söz olarak kısaltsam acaba kadın mı erkek mi seçilirdi? İşte bunlar hep “seks satar” gerçeğinin bir hikayede denenmesiydi.

CassandraWilson1I can’t stand the rain against my window
Bringing back sweet memories
I can’t stand the rain against my window
Now that you’re not here with me

When we were together, everything was so grand
Now that we’ve parted
There’s one sound that I just can’t stand, the rain

I can’t stand the rain against my window
Bringing back sweet memories
Hey, window pane do you remember how sweet it used to be?

Alone with the pillow, where his head used to lay
I know you’ve got some sweet memories
But like a window you ain’t got nothing to say

I can’t stand the rain against my window
Bringing back sweet memories
I can’t stand the rain against my window
Now that he’s not here with me

Alone with the pillow where his head used to lay
I know you’ve got sweet memories
But like a window you ain’t got nothing to say

Rain, rain, rain, rain, rain against my window

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: