RSS

Aylık arşivler: Ocak 2014

Zaman akıyor, iyi de nereye?

ıwish

Özlüyorum bazen seni. Yüreğimin soğumadığını bildiğim ender insanlardan birisin şu hayatta. Uzaktan durup süzüyorum seni öylece. Gözlerindeki masumiyeti yakalıyorum bir kediyi kucağına aldığında. Sonra gözlerinin yanındaki kırışıklıkları fark ediyorum. Çoğu gülümsemekten açılmış kaz ayaklarını. İçimi ısıtan sesin düşüyor bazen aklıma. Sonra anılar geçiyor uzun uzun aklımdan. Anılar diyorum o anıları ben tek başıma yaratmış olamam. Yine de sanırım artık o anılar yalnızca benim için kıymetli ve önemli…

Zaman kırılır bazen ve insanlar kalamazlar aynı yen içinde. Kollar kalır, ülkeler kalır hatta dünyalar kalır ama iki insan kimi zaman kalamaz aynı yenin içinde. Kılıç keser ya da kınını bir yerden sonra. Zaman içerisinde belki zamandan başka hiçbir şey değişmez ama zamanın değişimi bir türlü sana aklında kalan salınımın gerçek olduğuna inandırmaz seni. Zaman önde sen arkada kaldın sanırken zamanın gerisinde kalanlar düşer birer birer takvim yapraklarına iliştirilmiş bin bir öyküyle.

Böyle zamanlarda duygularım karışır benim. Hüzün mü yoksa mutsuzluk mu olduğunu bilmediğim bir yırtılmanın ardından filizlenen her yeni şeyi paylaştığım seni  istese de istemese de arar gözlerim. Sonra duraksayarak gülümserim kendime. Aramama gerek yok. Sormama gerek yok. O zaten… Gitti…

Bilirim kimi gidenlerin ardından geriye dönüşü yok gibi denklemler kurar insanlar. Zaman her zaman acımasız değildir aslında. Zaman kimi zaman unutur. Affeder. Korkar. Önemser. Geçer ve gider. Sonra hayıflanırken bulursun kendini bir yerlerde. Her şey gibi bunun da bedeli geçen giden zamanın asla geri gelmemesidir.

Ne kadar oldu bilmiyorum arkasından bir karaltı geçmeyen gülümsemeni görmeyeli. Ne kadar zaman geçip gitti bilmiyorum…  Artık söylediklerimden çok varlığımın ta kendisinin seni rahatsız ettiğini hissetmediğim bir anın tarihte nereye denk geldiğini hatırlamıyorum bile…

Sanırım ne yaparsam yapayım beklentisi yüksek biri olarak hiçbir zaman asgari müşterek de beklentilerine yanıt verenlerden olmadım. Sanırım yine eskisini getirip yenisini götürün kampanyalarıyla çoktan fabrikaların hurda depolarında tekrardan çeliğe dönüştürülmek için bekleyen o anı yığını arasında aldım yerimi…

Ben özlüyorum arada bir. Bazen bir anın bir ömre bedel olduğunu bilecek kadar yaşamış üç beş dostla denk geldiğimde seni soruyorlar bana. Çoğunlukla artık hayatında yerimin olmadığını söylerken buluyorum kendimi. Kapıyı yüzüme çarptığın günden beri sızlayan bir burunla ortada “aptal” yerine koyarak gezdirdiğiniz o günlere rağmen içimden atamadığım insaniyetim beni sana düşman olmayı bırak aramadığım her gün için bile cezalandırıyor bazen.

Yine de zaman akıyor. Zaman akıyor ve derenin suyunda yıkanan larvalar her gün biraz daha kurbağaya dönüyor. Görünüşte sevimliliklerini yitiriyorlar BELKİ ama yine de içlerinde bir yerde hala larva olmanın sesini duyuyorlar.

Bu özür değil. Yapmadığım hiçbir şey için özür dileyecek yerim yok. Bu sana da değil. Günün anlam ve önemi içerisinde bir gün şayet geriye dönüp bakmak istersen gelecekteki sana bir mektup bu belki. Neleri değiştirdiğinin ve neleri dinamitlediğini hatırlatmak belki…

Bir başka dost yüzlü ve kederli gülüşlü arkadaşımın da bana hatırlattığı gibi… “Yaptıkların değil yapmadıkların belirler bedelini. Hayat bir bedeller silsilesi… Vermeye alıştırdıklarını bırakırsan bir köşeye artık süpermarket reyonunda son kullanma tarihi geçmiş bir mısır gevreği kutusu gibi olursun. O kadar farkında olmazlar ki insanlar son kullanma tarihine göz atacak biri o kadar çıkmaz ki imha edilmen bile unutulur ve yaşamın uzunluğu içinde öğrendiğim kardeşim yüz yıllar sonra şayet son kullanma tarihi geçmiş ve hiç açılmamış bir kutu olmayı becerebilirsen, efsane olmasan da antika olursun ki bu da etrafında pervane dönmeleri için yeterli olur. Ne de olsa insan sadece değer verdiğinin yanında durur…”

Zaman akıyor iyi de nereye?

Reklamlar
 

Etiketler: , , , , , , , , , ,

Önerilere açık olmak…

Ruha hiç inanmadım ben. Ölünce ölürsün.Yaşarken de yaşarsın. Basittir hayat. Öleceğini bilmek kimi zaman hayatı zorlaştırsa da aslında kolaylaştırır. Alacağını sandığın bütün o önemli kararlar, kariyer basamakları, gelecek nesline bırakacağın bir ev, yani mirasın anlamını yitirir. Belki de yaşam denilen bütünün aslında kısa ve çoğunlukla geçiştirilen bir zaman aralığı olduğunu böylece anlarsın.

Hayır, bugün hayatımda benim için önemli olan kimseyi kaybetmedim. Sarhoş değilim! Aslında biraz sarhoş olsam bunları düşünmeye fırsatım olmaz. Rutin içinden dışarı bakarken bir rutin içinde debelenip durmakta olduğumun farkında da olsam hayat bana kabul edilebilir yönlerini sunmaya devam eder. Kendimi kandırırım. Yaşam bir amacı varmış gibi akar, gider ve elbet bitmesine yakın sancı ve gözyaşı yüreğini yoklar.

Farkında olmadan yaptıklarımın hayatımı yönlendirildiğini sandığım zamanlar oldu. Yaptığım seçimlerin sonuçlarına katlanamayacağımı düşündüğüm için hareket etmeden geçirdiğim günler de oldu. Hiç birinden zerre pişman değilim. Yalnız hayat bana bir ömürde deneyimlenemeyecek kadar çok olasılık sunmaktan hiç vazgeçmedi. Çoğunlukla kafamı çevirdim öte yana. Kafamı çevirdim ve görmezden geldim.

Şimdilerde hayatın iplerini elime almak için yaşadığım hayatın formunu değiştirmek adına çaba gösterir halde buldum kendimi. Farkında olmadan, hayat beni yakaladı parmak ucumdan.

Kim bilir belki de hayat sana zaten istediğini vermeye meyilliyken senin de yerinden kalkıp kısa yolculuklar yapman gereklidir. Bu aralar Trabzonluyum ben. Her gün toplamda 61 kilometre yol yapacak ve bundan da gocunmayacak haldeyim. Üstelik biliyorum su değil benzin yakıyor o araba. Peki, yol boyunca kurduğum hayallerin bedelini bu kadarıyla ödeyeceksem benim için sorun yok ortada. Hayal kurmak memlekette zaten normal insan işi değil! İlle de bir yerinden bedeli ödenmek zorunda…

Hayat basit. Ruha inanmadım hiç. Aşka inandım ben hep. Aşkla yapılan her işin eninde sonunda parladığına. Aşk için yola dökülmeye, aşk için yürümeye, aşk için hayatı baştan yaratmaya inandım. Fazlası bana hep zırva geldi.

kabakBelki de hayat bir ucundan sen tutunca öbür ucundan başkasının tutma ihtimalinin olduğu yegâne ip. Beline sarınca ipi, parmaklarını geçirince derisine o da sana yapıyor aynısını, kimi zaman şarabın içinde kimi zaman bir parça cevizle tatlının üstünde. Belki de istemeyi bilmek kadar vermeyi bilmek de gereklidir bu noktada…

Sana sözüm olsun! Hiçbir zaman konuşur gibi yazdığım metinlerin satır arasına hapsetmeyeceğim seni. Niyetim daha iyisini yapmak. Aranıp taranarak emek harcanarak bulunacaksın, hep istediğin gibi. Yine de istesem de istemesem bir karpuz kabuğu düşürülünce aklıma bir defaya mahsus geziniyorum ayaklarının değdiği suyun kenarında. Biliyorum her söylediğim biraz daha tereddüt yaratacak. Hep bir acaba ile yaşamak kolay değil. Kendimden biliyorum… Susuyorum şimdi…

İstersen farklı bir günü var etmek hep mümkün. Mesela bugün hayat sana nasıl bir sürpriz yapsa etrafındaki insanların varlığı ve yokluğu önemli olmaksızın gülümseye bilirsin? Sen bir düşün bunu, önerilere de tepkisiz kalma…

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , ,

Dare to Dream / Benim Ölüm Seni Gömer Adamım…

Benim ölüm seni gömer adamım. İçimdeki öfke bu yüzden! Hiçbir halta yaramayan yaşamında beni DareToDREAMkendinden aşağıda görmen sinirimi zıplatıyor.  Aslına bakarsan yaşamı sikime taktığım yok. Önüme geldiği gibi yaşıyorum. Senden tek farkım bu. Senden ya da diğerlerinden daha iyi miyim derdim değil bunlar.  Benim bildiğim ve sandığım sanırım senden ve geri kalan zırvalardan daha cesaretliyim.

Aklıma takılan herhangi bir sorunu çözmek için geçirdiğim zaman beni rahatsız etmiyor. Aslına bakarsan hayatı senden daha ciddiye alıyor olabilirim. Yine de bu önemsediğim anlamına gelmiyor. Sanırım mesele bu. Çok ciddiye aldığın herhangi bir şeyi önemsememeyi anlatamıyorum ben.

Sen mesela hayatın boyunca rahat edebilecek bir hayattan rahatsız olabilirsin. Bunu anlıyorum. Hatta anladığım kadarıyla bu durumda olan birinin taleplerinden de rahatsız olabiliyorsun. Önemli değil bunlar. Kendi ipinle kuşağın içinde kendine yer açma çabasından vazgeçince vazgeçtiğin bir şey olmuyor. Sadece kabullenmiş oluyorsun.

Yine ağır ve ağdalı dilim devrede. Yine beni anlamak için zerre çaba harcamadan sadece içine işleyen o duygudan kaçmak için delik bakınıyorsun etrafta. Keşke seni anladığım kadar kolay beni de anlasan.

Hayır neyi anlamadığını anlatmaya çalıştıkça delirecek gibi oluyorum bazen çabadan. Bu kadar çabayı bir oduna gösterseydim şu hayatta filizlenip gitmişti çoktan. Bu kadar çabaya rağmen anlamaman beni şaşırtmıyor. Ben her seferinde çabalayacak bir şey bulmama şaşıyorum çoğunlukla.

Hiçbir zaman kimseyle ile ilgili olmadı hayat. Öyle ortalıkta gezinen başarı öyküleriyle kandırılmayacak kadar zeki sayıyorum seni sonuçta. Hala yaşıyorsun, soluk alıp veriyorsun. Bu kadar aptal olamazsın değil mi ama…

Yine de tercih ettiğini düşündüğüm bu aptallıkla bütün bir hayatını geçireceğini düşünmek beni bir an için benden alıyor. O kadar öteliyorum ki kendimi, kendimi de tıpkı senin kendini saydığın kadar ortalama sayıyorum. Ortalama kırk çöp edince öleceğini bilen bir organizma olmama rağmen hayatın sonsuz ve kendini tekrarlayan loplarından birinde kendime güvenli sığınak ararken yakalıyorum kendimi.

Acı veriyor. İnsanın kendini tanımladığı bir güçten vazgeçip bir aptallığı dönem dönem kendi hayatta kalma savaşı içinde de yaptığını bilmek sana sadece beni şanslı gösteriyor. En azından dürtünün haz ve erdem olabileceğini düşünecek kadar ileri gidebiliyorsun. Bense kutsal metinlerin ve güçlü söylemlerin nasıl ortaya çıktığını anlamaktan geliyorum. Beni bu kadar yormaya hakkın yok.

Zaten eninde sonunda olacak olan olacaksa yani istesen de istemesen de gözünde küçültüp beni zararsız olarak etiketledikten sonra başına gelenin sana zarar verme ihtimali var mı? Bak hala okumaya devam ediyorsun. İnsan bilerek kendini zehirler mi?

İntihar büyük bir zehirlenme hazzı. Yaşam kadar inandırıcı ve yaşam kadar keskin! Her gün öleceğini bilerek yaşayan bir insan için mutlaka düşünülmesi gereken bir opsiyon. Elinin altında. Mutsuzluğuna son vermek senin ellerinde!

Bu akşam ölürüm beni kimse tutamaz sen bile tutamazsın yıldızlar tutamaz bir uçurum gibi düşerim gözlerinden gözlerin beni tutamaz sözlerinden etkilenip intihar etmeye kalkanlar oldu bu memlekette. Sen anlatamayacağın bir saçma depresyon duygusu için intiharı düşünmeye gerçekten meyilli misin?

Hayatında bir fark yaratmadan ölümde bir fark yaratacağını düşünmek zorbalık ve aynı anda terbiyesizlik ve küstahlık değil mi?

Düzden direkt söyleyince anlamayacak kadar geri zekâlı olduğunu bilmeseydim bu anlattıklarımı anlayacağını düşünecektim bir an için. İçim ürperdi. Böyle bir yüzü anlamasını istediğim insanlar böyle bir yüzle hayatlarını idame ettirmeye devam etmek için ne kadar istekli olabilirler ve nereye kadar böyle gider…

An itibariyle bu yüzden duruma müdahale etmekten vazgeçiyorum. Suyun akıp bulduğu yoldan muhtemelen hoşlanmayacağım. Hatta bu yolda yürümek çoğunlukla bana her zaman olduğu gibi yalnızlık ve acı verecek. Yine de bu yolda yürümekte tereddüt edemeyecek kadar fazla sayıda aynı deneyimi yaşadım ben. Kumarın kazanmak için değil kaybetmek için oynandığını bilecek kadar uzun zamandır kumar oynuyorum ben. Canım yandıkça, kaybettikçe yaşıyormuşum gibi geliyor bana.

O yüzden artık benim düşüncelerimin bir önemi sadece benim için var. Anladığım kadarıyla birey olmayı başarmaları için bireyleri teşvik etmenin onlar üstünde yıkıcı bir etkisi var. Birey olmayı başaramadıklarını kabul edip sonra birey olmaya çalışmak zorunda olduklarından duydukları rahatsızlık benim kullandığım dili acımasız sert ve kabul edilemez yapıyor.

Ne kadar dünyayı hala iyi ve kendinin farkında olan insanların bir adım öteye taşıyacaklarına dair inancım yıkılmamış olsa da iyi ve teşvik edildiklerini ve değer verildiklerini anlayacak insan sayısı ırkın geri kalanını kurtarmaya yetecek sayıya ulaşmadı.

Hayaller, hep vazgeçtiklerimiz…

 

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , ,

Hiçbir zaman “Hayır”ı cevap olarak kabul etmeyen biri…

no2Bana hayır demek kolay değil. Hayırı cevap olarak kabul etmeyenlerdenim ben. Ne olursa olsun istediğini elde eden tiplerden. Beni alt etmek kolay değil. Keza benden kurtulmak da öyle!“pain in the ass” derler Amerikalılar benim gibilere. Koltuğun altına bulaşan sümük gibiyim. Varlığım rahatsız etmese de fikri rahatsız eder.

Hiçbir zaman “Hayır”ı cevap olarak kabul etmeyen biriyle karşılaştıysanız ya da bu konuda derin fikirleriniz varsa beni anlayabilirsiniz. Mesele çoğunlukla sizin ne verip vermeyeceğinizin pazarlığını yapmanız değil. Mesele çoğunlukla benim ne istediğim!

Bu kadar dürüst olabilir misiniz? Gerçekten çok ihtiyacım var egomun okşanmasına. Büyütülüp kendine güvenir hale getirilmesine çok ihtiyacım var. Böyle birine hayır diyebilirseniz diğer karaktere geçeceğim. Zira çok sıkıldım bu oyundan.

An itibariyle azınlık olabilirim. Benim gibi ne istediğini bilen ancak bunu elde etmek için her şeyin mubah olduğunu düşünen, inanılmaz derecede korktuğu halde hiçbir şey kendini korkutamazmış gibi davranan birine acımayıp kime acırsınız ki şu hayatta?

noAnlar mısınız çok emin değilim. Gerçekten hisseder misiniz ondan da emin değilim. Bu oyunu iyi mi oynuyorum yoksa kötü mü hiç bilemedim. Ne kadarını neden kaldırdığınızı hiç anlamadım. Benim gibi kafası çalışan biriyle iletişim kurmanın yollarını nasıl buldunuz hiç çözemedim. Sanırım dehamın içinde yatan aptallık bundan ibaret.

Kendin olma fırsatını kimsenin sana vermediği bir dünyada kendin olma fırsatını altın tepsinin içinde sunuyorum sana.  Hala düşünmekte misin?

“Hayır”ı cevap olarak kabul etmediğimi söylemiştim. Hatta “Hayır”dan anlamadığımı da. Benim için olasılıklardan sadece evet var şu hayatta. Kendine güvenecek kadar ileri gideceğine emin misin?

Korkma! Sönmez bu şafaklarda tüten Alsancak! Kafası dumanlı olmadan kükreyemeyen en son bacak!O benim gönlümün açmazıdır ancak! O benimdir o benim “Evet”imdir ancak! Beni anlıyorsun değil mi?

Keşke anlasan. Ne kadar eğlendiğimin hayatla nasıl dalga geçtiğimin, oynadığım oyunlara nasıl inandığımın hatta bir tık ötede neyin neden böyle olduğunun farkında olsan! Çok şey istiyorum biliyorum ancak hala oyun arkadaşı arıyorum ..

Yalnızlık Allah’a mahsus derken kast edilen dini bir saçmalık değil. Kendini anlayacak kadar zeki ancak anladığını anlatmayacak kadar nazik insanlar her zaman bulunmuyor. Sen türünün primat örneklerinden birisin. Bunu çok önemsiyorum. Ve tabii ki seni kaybetmek istemiyorum. Hoş zaten mesele benim isteğimle ilgili olduğundan ve pek tabii “Hayır”ı cevap kabul etmediğimden zaten böyle bir olasılık mümkün görünmüyor.

Bedenimden et koparan herkes ancak beni istediğim için bunu yapmış olabilir. Yine benim kadar zeki herkes ancak daha büyük bir çıkar için dürüst olabilir. Aklında gezinip duran sana duyulan muhtaçlık ve sana duyulan saygı tahmin ettiğin yerden kaynaklanmıyor olabilir.

no4Ne demişti sanrı ustası… “Ben neyi tam olarak neden yaptığını anlasam sanırım kendimi daha iyi hissedeceğim.” Halüsinasyon alıp satan ve bu yoldan hayatını geçindiren birinin tek istediği beni gerçekten anlamak olabilir mi? Ben pazarlanması ve her seferinde “Hayır”ı cevap kabul etmediği için kazanması zorunlu olan bir burjuva olabilir miyim?

Hatta burjuva olmaktan sıkılmış hayatın geri kalanına tepeden bakan aristokratlığa evirildiğinin farkında olmayan, bundan son derece keyif alan herkesin ve her şeyin sahibi olduğunu iddia eden biri olabilir miyim?

Bu rolü kessem hayatında kalacağımın garantisi var mı? Bu kadar büyük egolu birini hayatında ister misin? Yoksa hayatındaki halimden memnun musun?

Biriyle konuşur gibi yazıyor olmamın temelinde biriyle konuşuyor olmam yok. Takip ettiğin kelimelerin arasında bir okuyucudan beklentimin ne olduğunu söylüyorum. Bu kadar iyi değilsen hikâyeyi anlatmaya başlayamıyorum.

İçlerinden hangisinin seni ne kadar ilgilendirdiğini düşünmeye başlıyorum sonra. Hangi hikâyeyi yazarsam okumaya devam eder? İşte bu soru ve kaygı içinde iletişim kurmaya çalışırken bana yardımcı olmadığından sana hangi hikâyenin daha sert geleceğini bildiğim halde daha az sert olanları hakkında konuşuyor olmak da bana düşen eziyet.

Benimkisi üç yaşındaki çocuğun oyuncağının kolunu ne kadar geri bükerse kırılır denemesi bir haliyle. Senden daha fazla ben istiyorum bunu.

Yirmi birinci yüzyılda uzun yazıları okumadığınızı hatta bir adım ötede var olmak için nasıl çabalamak zorunda olduğunuz zırvalıklarına kanmayacağımı hiç unutmayın. Bildiğimi unutmayın! Biliyorsunuz ben ne istediğini bilen ve hatta “Hayır”ı yanıt olarak kabul etmeyen biri olduğumu en başında söyledim zaten.

 
Yorum yapın

Yazan: Ocak 8, 2014 in Kubar or mumbar

 

Adalet Duygusunun Doğal Evirimi – Bir Komplo Teorisi

Maslow’un tartışmalı ihtiyaçlar hiyerarşisini hepiniz öyle ya da böyle bilirsiniz. Hani şu karnı doymayan ve güvenlik ihtiyacı karşılanmayan insanın diğer bütün fonksiyonları es geçtiğini söyleyen hiyerarşidir bu. Ya da en basit haliyle budur. Bir bakıma hala tartışmalı ve görece olarak basamakları yer değiştirebilir olsa da insan psikolojisinin ve sosyolojinin üstünde uzlaştığı ender tezlerden birdir. “Güvenlik” ve “Karın Tokluğu” sağlanmadan insanın geri kalan ihtiyaçları ve güdüleri önemli değildir.

Bu aklınızın bir tarafında dursun. Zira an itibariyle Türkiye’de olan “kısmi güvenliği sağlanmış” ve “Türk- İslam senteziyle açlıktan ölümleri durmuş” bir ülkede yeni ortaya çıkan bir güdüyü nasıl tatmin edeceğimizi tartışmaya başladık.

Adalet duygusu çoğunlukla tatmin edilmesi zor olan basamaklardan biri olmakla birlikte genellikle “gelişmiş ülkelerde” daha fazla gündem işgal eden bir dürtüdür. An itibariyle buradan baktığımızda Türkiye’nin gelişmekte olan ülkeler içinde “adalet duygusunun tesisi” için “kan dökmeyi” ve “ görece olarak ekonomi ve insan hakları ihlallerinden vazgeçme” aşamasına geldiğini düşünmemiz bizi “iyimser” ya da “fazla heyecanlı” yapar mı?

Sanırım organizmaların içinde gelişmeyi ve ilerlemeyi gerçekleştirenlerden farklı olarak Anadolu’da bugüne kadar yaşamış olan bütün halkların ortak özelliği çağın ilerisine doğru adım attıklarının farkına bir türlü varamayıp taraf tutar gibi bir duyguya ya da bir düşünceye saplanıp kalmış olmalarıdır. En azından bu bakış açısını da “Maslow Teorisi” gibi cebinizde tutmanızda yarar var.

Bu noktadan sonra 2001 yılından itibaren devam eden süreçle ilgili olarak spekülasyon ve komplo teorisi üretimi yapacağımı söylemek zorundayım. Zira iddia edeceğim herhangi bir şeyi ispat edebilecek hiçbir bilgi ve belgeye ulaşmam mümkün değil. Üstüne üstlük devam eden süreçte herhangi bir şekilde “adalet” duygusunu zedeleyecek yeni bir yaklaşım da bulunmanın süreci doğru şekilde anlamamamıza neden olacağı kanaatindeyim.

Bir İzmirli olarak Cemaat kavramıyla ilgili olarak diğer illerden daha fazla bilgiye sahip olmamızın çeşitli temel nedenleri var. Öncellikle cemaat olarak  kast edilen yapının ilk temelleri bu şehirde atıldı. Dolayısıyla fısıltı gazetesi halinde de olsa en çok bu şehirde yaşayanlar bu konu hakkında derin bilgilere sahip. Yapılanmanın ve çalışma mekanizmalarının ne olduğu ile ilgili detaya girmek konuyu dağıtmak olacağından, bu noktada tek söyleyebileceğim “başı ve sonu belli olmayan” aynı zamanda “şeffaflığı hiçbir şekilde olmayan bir grupla” karşı karşıya olduğunuzu söyleyebilirim.

Kişisel olarak bu şehirde dile gelen en büyük hipotezi tekrarlamam gerekirse Amerika’nın petrol kontrolü ve Rusya hesapları içinde geliştirdiği “Ilımlı İslam Politikasının” reel karşılığı olarak “cemaatten” bahsetmek sanırım herkesi aynı noktaya taşıyacaktır.

Her ülke gibi A.B.D.’de yaptığı yatırımı korumak ve kollamak adına çok çeşitli yollar deneyecek ve aynı anda bu yolları ve yöntemleri “cemaate” fatura ettirecektir. Bu tahliye halindeki bir politikadan ziyade revize edilen bir politikanın doğal sonucudur. Aktörleri birden fazla parçaya bölüp her parçayı gerekli güç ve iktidarla donatan bu politika bir ülkenin mutlak gücünün farkına VARMAMASI  için geliştirilmiş yegane ve basit bir perdeleme girişiminden fazlası değildir.

An itibariyle İran-Türkiye örtülü trafiği açığa çıkmış bunun bir dolandırıcılık ve kayyum şebekesi olduğu söylenmektedir. “Birileri şüphesiz ki bu trafik sırasında kişisel çıkarlar edinmiştir” ancak aynı trafik sayesinde teğet geçen dünya ekonomik krizinden bahsetmemekte şüphesiz ki aptallığın daniskasıdır.

Ben an itibariyle önümüze 2001 yılında konulan iktidarın çok fazla taraftarı olmadığım gibi kendilerinin yeteri kadar farkında olmadıklarının da bilincindeyim. Güçlerin ölesiye taraflara ayrılmış bu coğrafyada tek başına iktidar olabilecek kadar ülke insanını birlik ve beraberliğe teşvik ettiklerini sanmaları ve ortak çıkarları yeniden tanımladıklarını düşünmeleri kadar tuhaf ve anlaşılmaz bu tutumu nereden edindiklerini kendilerine sorarlarsa sanırım cevabını da kendileri bulurlar. Tahakkümden kurtulmak için buldukları hileli yol bugün gelip kendi boyunlarını doladığında ortaya çıkan bu tablo için yapılacak olan mecburi olarak başı sonu belli olmayan bir cemaat” yerine “emir komuta düzeni belli ve caydırıcılığı olan bir ordu” koymayı uygun bulmaları tabii ki kaçınılmaz olacaktır.

Yine de KCK’dan tutun da 1980 sonrası dönemde sadece politika ürettikleri ya da herhangi bir iktidar faaliyetini desteklemediği için tutukevlerinde ve F tipi ceza evlerinde ölüp giden bunca insanın vebalini üstlenecek kadar gelişmiş bir adalet duygusuyla hareket edecek mi bu birliktelik?

Bu sorunun cevabını an itibariyle hepimiz biliyoruz. Yani ortada seçilmiş iktidar gücü ve cemaat dengesinde bozulan güç dengesini yeniden kurmak için oyuna dahil edilen bir ordu var. An itibariyle sivil iktidar ve ordunun cemaatten daha güçlü olduğunu söylemek gerekir ki en azından düşünülen denklem böyle görünüyor.

Peki sahnede toz duman varken, üretilmeyen malları tüketerek kavuşulmuş refah içinde, topraklarının altı da biri ekilmekten vazgeçilmiş bir ülkede maslow’un temel basamakları tatmin edilmiş midir? Biz an itibariyle neden adalet konuşuyoruz?

Siyaset sahnesi ne yazık ki politika üretmek ve devlet siyaseti hakkında tırnaklarının ucu kadar bir şey bilmeyen adamlardan seçildiğinden an itibariyle ülkenin bütün stratejik belgeleri, vatandaşlarını bütün bilgileri etrafa saçılmış haldedir. Devlet kendini yenileyecek liyakat sistemini bu kez “derin devlet” üzerinden kullanmak yerine “yargı” ve “yargı çevreleri” üzerinden kurmayı uygun görmüştür.

Denklemin gözle görülmeyen ve konuşulmayan sistemi tasviye edilmiş değildir. Ancak her devlette olduğu gibi bekayı korumak güdüsüyle hızla şekil değiştirerek “sevimli” ve “kabul edilebilir” yeni halle karşınıza çıkacaktır.

Kişi ismi zikretmeden söylemek gerekirse 07.01.2014 tarihli köşe yazılarına baktığınızda ya 06.01.2014 tarihli ana akım medyanın ağız değiştiren ve saldırgan tutumunu eşelediğinizde siyaset sahnesine yeni girecek ve “ortak değer tanımı yapacak olan” yeni “başbakanınızla” tanışmış olacaksınız. Merak etmeyin hepiniz zaman içerisinde onu tahmin ettiğinizden daha fazla seveceksiniz. Üstelik uğruna ölmenize gerek kalmadan ve kirlenmiş siyasi ağızdan kurtularak…

Peki an itibariyle son soruyu sormanın zamanı geldi. Daha ilk günden tüm geçmişi şeffaflaştırılmış, söylemleri nazik ve gergin olmayan, herhangi bir pisliğe bulaşmamış birini istemek saflık mıdır? Ya da bu yine önünüze konan ve pompalanan dönüştürülen bölge politikalarının bir sonucu mudur?

An itibariyle artık ne istediğinizin bir önemi yok. Geziyi sürdüremeyen ve tabana yayamayan bir halk sadece karşı tarafının oyununun şeklini değiştirir. Olan biten bu gürültü başka hiçbir şey değil.  Vatandaş için fil olmak ancak birlikle mümkün ama artık o da pek mümkün görünmüyor…

 
Yorum yapın

Yazan: Ocak 7, 2014 in Denemeler

 

Etiketler: , , , , , , , , , , ,

Esansiyel Tremor

Sessizlik delirtiyor beni. Damarlarımdan akan kanın sesini duyuyorum çoğunlukla. Müzik iyi gelmiyor. Bastırıyor içimden geçen kanın sesini. Bastırıyor ama susturmuyor. Herhangi birine saplanıp kalamamak için bir kuşun kanatlarını ayağına bağlayan iplik gibi davranıyor aklım… Kalbimi orta yerinden tutup göğüs kafesimin içine hapsediyor.

Oysa bir ses duysam… Gerçek bir ses… Dur orada! Bastır bütün egonu! Teslim olma! İyi de neden? Neden teslim olmayacakmışım? Neye teslim olmayacakmışım? Daha iyi hissetmek için ne yapmam gerekiyor? Damarlarımdan akan kanın ayak seslerini takip ediyorum. Dakikada aşağı yukarı 100 adım atıyor ve bir adım ilerlemiyor. Korkuyorum. Kendimin kendimi alt etmesinden çok korkuyorum.

dideralNereye gidersem gideyim, ne yaparsam yapayım kendim olmaktan vazgeçmeyeceğimi biliyorum. Kendim olmak öyle büyük bir şey değil. Bildiğimi sandığım kendim olmak çoğunlukla içimden geleni yapabilecek cesareti bulmak. Islık çalmak gece gece! Tırnaklarımı kesmek akşam ezanından sonra… Biriktirdiğim ayak tırnaklarımla dişlerimin arasında kalanları çıkarmaya çalışmak. Kendim olmak son derece irrasyonel ve rahatsız edici… Onaylanmamış ve sürümü eskimiş bir tedavi biçimi. İşe yarıyor ama moda değil. Hayat kurtarıyor ama para kazandırmıyor.

Hikayelere konu olmuyor kendim olmak. Bir akış tabelasına yazılabilecek, filmi çekilecek bir hikayeyi vermiyor kimseye. Hareketli sanat alanlarından birinde mutlu etmiyor yönetmenini. Gişede çuvallıyor.  Dakikada 98 ayak sesi saydım az önce. Sessiz ve kendi kendime… Bir bardak Jack Daniel’s bok varmış gibi aktı gırtlağımdan aşağı. Midemi bulduğu anda alkole teslim olup rahatladım. Anlıyorum artık. Alkoliğim ben. Hiçbir şeyi sevemeyen bünyem alkole artık direnmiyor.  Abartmaya gerek yok. Çok önemli bir vaka değil artık tanımlayınca diğerleri için biliyorum. Tatmin edilemeyen sevgi dürtüsünün üstünü örtmeyi beceriyor.  Bir de uykuya kolay geçmeyi… Biraz sızmak herkese iyi gelir mi bilmiyorum ama bana kesinlikle iyi geliyor.

Ellerimin uyuşmasını engelliyor ya da titremesini. Daha az titriyor ellerim artık. Gerçi  esansiyel tremor ne demek bilmeyenler için el titremesi genel olarak yoksunluk sendromu sonucu. Oysa benim alkolikliğimde nedenden başka bir şey değil.

Doktorlar tedavi masraflarının yapılan araştırmaları karşılamayacaklarını, altlarına Porsche çekemeyeceklerini bildiklerinden pek ilgilenmiyorlar bu konuyla. Şeker kadar yaygın değil, kanser gibi öldürücü de. Titriyorsun işte. Azer Bülbül’ün ruhu şad olsun.  Titriyoruz işte.

Saat 13:50. Ellerimde hafif bir ritim var an itibariyle. Klavyeye vurdukça gerginliği daha da artıyor. Doktorlar böyle zamanlarda bir kadeh şarap içmemin beni daha az rahatsız edeceğini söylüyor. Alkolikliği teşvik ediyorlar. Hristiyan mitolojisinden yola çıkarak hazırlanan 13 adım zamazingolarını psikiyatrlar bile tereddüt etmeden kullanıyorlar. Çok alkolik var dünyada. Birileri suya ulaşamazken ben esansiyel tremordan yakınıyorum. Hayat işte! Durduğun yere göre zemin renk değiştiriyor. Zoraki bukalemun hesabı.

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: