RSS

Yazar arşivleri: YamukDurus

Normal olabilmek…

Ne 4+4+4 eğitim sistemi değişikliği ne doğal gaza gelen %18,75’lik zam ne de protesto hakkını kullanırken eziyet gören göstericiler. Hiç biri umurunda değildi. Zaten böyle şeyleri önemseyen çok adam olduğu için bu zamlar, bu müdahaleli protestolar olurdu. Eğer kimse bunları önemsemeseydi bunların hiç biri var olmazdı. İnsan rahat içinde yaşar giderdi.

Seneler geçip giderken yanı başından durduğu yerden bir adım ileri ya da geri gitmeye hiç niyeti yoktu. Zaten hareket etmekle etmemek arasındaki yegâne fark yorularak ya da yorulmadan aynı sonuca ulaşmaktı. Ne yaparsan ya da ne yapmazsan aynı sonuca ulaşırdın. Bu sonuç kader değildi. Bu sonuç ölüm değildi. Her ne yaparsan sonuca ulaşmak işi de değildi. Ne yaparsan yap sonuca ulaşacağının kesinliği de değildi. Basitçe ne yaptığınla da ilgili değildi ulaştığın sonuç. Bu hallerin dışında kalan tek hali anlayabildiyseniz şayet onu da iyi anlardınız. Durduğu yerin tembellik olmasını tercih ederdiniz yine de sesinizi soluğunuzu çıkaramadığınız tek yerde durduğundan sizi rahatsız etmek dışında bir iş görmezdi hayatı boyunca.

Şarkı söylemeyi severdi. Kötü bir sesi vardı. Kötü kulağı vardı. Ritim tutmayı, detone olmamayı bilmezdi. Yine de şarkı söylerdi. Ona göre sesleri tanımlayanlar, sesleri doğru tanımlamamıştı. Sesleri doğru tanısalardı şayet kendisinin kesinlikle detone olmadığını hatta bülbül gibi şakıdığını bilirdiniz. İnsanların tanımladığı her şeyi yeniden ve farklı bir tavırla tanımlamasa rahat edemezdi.

Umutsuz görünürdü. Bohem görünürdü. Kendini sevmez görünürdü. Mutsuz görünürdü. Yalnız göründüğü hallerin karşı taraf için ne olduğu konusunda en ufak bir fikri yoktu. O olduğu gibiydi. Mutsuzluk ne demek umutsuzluk ne demek bilmezdi. Böyle şeyleri hiç düşünmezdi. İnsan gülünce gülerdi ağlayınca ağlardı. Ne gerek vardı bununla ilgili bir sıfat uydurmaya, der dururdu. Bildiği insanın hallerinin insanın hallerinden başka bir şey olmadığıydı.

Diğerleri gibi etiketleme meraklısı değildi. Yargılamazdı. Yargılanmaktan keyif alırdı. Onu yargılama biçimlerinden düşüncelerinin akışını anlardı. Neye önem verdiklerini, neyi ciddiye aldıklarını neyi nasıl gördüklerini anlardı. Oyun içinde oyun oynamayı sever gibi görünürdü ama hiç kimseyi oyun oynamadığına inandıramazdı.

İnsanlar onu oyunlar oynayan bir adam olarak görünce kendilerini emniyette hissederdi ancak oyun değil de ciddi halde bu şekilde olduğunu bilince durum çok değişirdi. O zaman elleri hızlıca bir sigara paketine gider, ya yeni söndürdüğü sigaranın arkasından bir yenisini yakarlardı ya da sigaraya başlarlardı.

Kısacası ağrılı ve uzun yoldan bir intihar girişiminde bulunmak onun yanında olmaya eşdeğerdi. Hayatı çekilmez kılan bir hale getirmek için elinden geleni yapar gibi görünse de aslında düzce yaşardı. Kimsenin de kendinin de hayatını çekilmez yapamazdı çünkü çekilmez ne demek onu da bilmezdi. Böyle şeyleri kim neden bilirdi, bilince ne olurdu onu da anlamazdı. Sanırım onun bu hali de başkalarına pek tuhaf gelirdi. Uzaylı gibi bakarlardı ona. Hiçbir yere ait olmamış olduğunu anlarlardı bir şekilde ama bunun da ne demek olduğunu bir türlü kavrayamazlardı. Bu hal onlar için her daim yok haliydi ve olmayan bir işi var eder olmak yapılacaklar listesinde yer bulamıyordu.

Buzdolabı üstüne alınacaklar listesi yazan insanlar tanırdı. Aklındakini unutmamak için parmağındaki yüzüğün yerini değiştiren adamlar tanırdı. Ajandasız gezmeyen insanlar tanırdı. Bir gördüğünü bir daha görmeden rahat edemeyen kontrol manyakları tanırdı. Umursamazlar ve düşünmezler tanırdı. Kaybetmeye kafayı takmış insanlar tanırdı. Kazanmaya kendini adamış insanlarla oturup para konuşurdu. Yine de bütün bu hallerin birbirinden bir farkı yoktu onun için. İlle de bir sıfat kullanarak anlatmak gerekirse hepsi birbirinden salakçaydı.

Böyle bir adama âşıktı kadın. Ne söylerse söylesin ne yaparsa yapsın hiçbir anlamı olmayan bu adam da bu durumu anlayışla karşılıyordu. Birinin bir diğerini nasıl seveceğini bilse kesin kadını severdi. Bütün içtenliğiyle paylaştı düşüncelerini kadınla. Kadın hiçbir şey anlamamıştı. Tek bildiği bu adamın diğer adamlar gibi ayak bağı olmayacağıydı. Bu da kadın için ilk başta çekici bir durumdu. Yola çıktılar birlikte.

Adam için hiçbir şey ifade etmeyen yolculuklardan sonra kadından kendi yolculuğunu anlatmak istedi adam. Daha doğrusu adamın niyeti kendi yolculuğuna dönmekti ve kadının gelip gelmeyeceği ile ilgili bir fikri yoktu. Hoş fikri olduğu anda da zaten kadın yanındaydı. Kadın yanında olmadığı anda kadınla ilgili hiçbir şey düşünmezdi. Zaten insanlar başka birini düşünür gibi yapıp kendilerini düşünmeye nasıl devam ederler, neden seviyor taklidi yaparlar bilirdi bilmesine de bu durumun aksini niye ispat etmeye kalkarlar onu bir türlü anlamazdı.

Oturdu hep oturduğu koltukta hep oturduğu biçimle. Herhangi bir değişiklik yoktu yani hayatında. Kadınla da bu koltukta otururken tanışmıştı, hayatı da bu koltuktan kavramıştı. Koltuğunsa hiçbir önemi yoktu. Belki basit bir alışkanlıktı ama yokluğunu hissetmediğine göre alışkanlık da olamazdı. Bu her şey de anlam arayan insanların her taşın altından kafalarını çıkarmalarının canını sıktığını bilse kesin bunu söylerdi ama yüreğini sıkan bu durumu iç sıkıntısı değil normal olarak kabul edilecek bir hal olarak anlatırdı.

Zor adamdı. Kelimeleri insanların kullandığı haliyle kullanmazdı. Muhalefetti. Sözleri düzdü. Anlaşmak için çatışmamak gerekirdi. İnsan onunla konuşsa onunla çatışmasa bile kesin kendinle çatışırdı. Nasıl bu hale düştüğünü soruyordu kadın kendine. Adamın değişmez haliyle kavga edemeden bu adamda ne bulduğu ile kavga etmeye başlamıştı. Bu kadar durağan bir halin mümkün olmaması gerekirdi kadına göre. Yine de hayatındaydı işte adam kadının. Kadının tek bilmek istediği ise adamın hayatında yer kaplayıp kaplamadığıydı. Duymak istiyordu. Hissetmek istiyordu. Davranışlarından anlamak istiyordu.

Adam bu halleri bilseydi kadının çaresizliğine acıyıp kadının beklentilerini yerine getirebilirdi. Olmadı kadının dırdırından kurtulmak için bunu yapardı. Kadın rahat etsin diye yapardı. Yani adam için mümkün olsa bunlardan biri yani ilk önce his ne demek ve nasıl bir kavranma hali var bilse kesin bu kadının gözünden yaş akmazdı.

Kadın bu hallere daha fazla dayanamadı. Bir sabah gözündeki yaşı silip, yola gözyaşı olmadan devam etmek istedi. Adamın yanına geldiğinde nasıl gözünde yaş yoksa giderken de gözünde yaş yoktu. Belli ki bunca zaman içinde ne olduysa olmuş ama sonuç değişmemişti. Sevişmişler, kadın kendiyle kavga etmiş, adam kendi yalnızlığına susmuş, kadın kendi yüzüne bağırır gibi adamın yüzüne bağırmış, adam kendine şarkı söylemiş kadın o şarkıları üstüne alınmış… yine de sonunda kadın geldiği gibi gitmiş işte bir gün.

Adam mı? Adam hala aynı yerde aynı şekilde oturarak dünyanın dönüşüne uygun bir haleti ruhiye ile yaşamını idame ettiriyor. Gelen geçenlerin sözlerini bir gün anlarsa şayet belki toplum içine karışıp normallerin en normali olacağı günü bekliyordur ne de olsa farklı olmak gibi bir kaygı taşımadan farklı olabildiyse, normal olmak gibi bir kaygı taşıdığında şayet normal olabilirse her şey herkes için daha kolay olabilirdi.


 

Eğitim Sistemi…

Bildiğiniz ya da bilmediğiniz üzere üçüncü dünya ülkelerini tanımlamanın en kolay yolu sosyal politikaların siyaset malzemesi yapılıp yapılmamasıdır. Kısacası devletin, vatandaşlarına sunması farz olan hizmetleri hiçbir zaman günlük siyasetin konusu olmaz. Eğitim sistemi, adalet sistemi, sağlık sistemi devletin mutlak görmesi gereken işler olup ister sağın en sağında ister solun en solunda olsun, oy çokluğuyla iktidarı ele geçirenler bu sistemleri her seferinde değiştirmeye kalkmazlar.

Bu sistemler tabii ki revize edilir. Bu sistemlerin içerikleri tabii ki çağın gereklerine göre sosyal bir mutabakat ile güncellenir ancak siyasetçilerin demeçlerinde bu işleri nasıl yapacaklarını görmezsiniz. Bu konular siyasilerin malzemeleri değildir.

Üçüncü dünya ülkelerine gelince, her iktidar olanın ilk yaptığı şey bu sistemlerin köküne dinamit koymaktır. Aynı eğitim sistemi ya da aynı sağlık sistemi veya aynı hukuk sistemi ile on yıldan uzun süre yaşamaya başlayınca hem halkın hem de iktidarın belli başlı yerleri kaşınmaya başlar. Kalıcı olan hiçbir şey olamayacağını düşündüklerinden /sandıklarından ve aynı zamanda iktidarın gayri resmi yollarla el değiştirebilme ihtimalinin yüksekliğinden hemen kendi akıllarına uygun bireyler yaratarak uzun süre kalıcı olma derdine düşerler.

Kalıcı olmak için de düşünen ya da kendini geliştirmeye adamış bireyler yerine her söylediklerine yapan oy torbaları yetiştirmeyi tercih ederler.

Eğitim sistemimiz de cumhuriyetimiz gibi bir yamalı bohçadır. İlk başta eğitimcilerin milletvekilleri kadar maaş aldığı, sanatta ve bilimde ilerlemeyi temeli alan, araştırmayı öğreten eğitim sistemimiz zaman içinde gerek eğiticilerinin rehavetinden, gerek iktidar sahiplerinin oy depolarına ulaşma isteğinden eğitim dışında her kelime ile nitelenebilecek bir hale dönüşmüştür.

Hatırlayanlar olacaktır. Onluk sistemli eğitimi, beşlik sistemli eğitimi, cumartesi yarım gün okula gitmeyi, kredili sistemi ve okula gitmemeyi, seçmeli din dersini, zorunlu din dersini, tek üniversite sınavını çift üniversite sınavını, şimdiki saçma üniversite giriş sınavını, eski zamanlarda üniversitelerin kendi yaptıkları sınavları, siyah önlüğü, mavi önlüğü, 5 yıllık zorunlu olmayan zorunlu eğitimi, 8 yıllık zorunlu olmayan zorunlu eğitimi… Örnekler o kadar çok ki, neredeyse hükümet sayısı kadar eğitim sistemimizde oynadılar.

Şimdilerde hayatı futbol gibi gören siyasetçiler 4 4 4 sistemini konuşuyorlar. Bana sistemin ismi bile futbolu çağrıştırıyor. 3 5 2 ya da 4 4 2 gibi geliyor eğitim sistemi düzenlemesi için yasaya verdikleri isim. Ne diyeyim sanırım yuvarlak topun etrafında koşmaktan başka bir şey anlamadılar hiç çocuk olmaktan. Pardon, unuttum özür dilerim. Simit sattılar, su sattılar, ticaretle tanıştılar yani parayı öğrendiler. Görünen o ki çocukken öğrendikleri para için her taklayı atmayı da öğrendiler ama eğitim sistemi revizyonunu tek başına yapacak yetkinlikte olmadıklarının henüz farkında değiller.

Görünen köy kılavuz istemez. Daha öncekiler nasıl dayatmacı oldularsa bunlar da öyle dayatmacı olacaklar. İzmir gibi eylemleri bahar şenliği havasında geçen şehirde bile kanunu desteklemeyen insanların sözlerini fikirlerini biber gazıyla, suyla, copla ağızlarına tıkabileceklerini düşündüler. Bu düşünce bile başlı başına eğitimden ne anladıklarını ve ne yapmayı çalıştıklarını göstermezse daha ne gösterir?

Sözün özü kısaca bellidir. Kendi sağlığınız için doktora gittiğinizde doktorun yetkin olmasını beklersiniz. Mümkünse yeni mezun olmasın hatta doçent olsun profesör olsun istersiniz. Yani en az bu işi yirmi yıldır yapan bir hekimden tedavi almak istersiniz çoğunlukla. Çocuklarımız da bu toplumun geleceğidir. Sağlıklı kalabilmeleri için doğru tedavilerin yapılması gerekir. Ne kadar yanlış tedavi uygularsanız bünyeleri o kadar çabuk güçsüz düşer ve dünyadan bihaber hale gelirler. Her neresinden bakarsanız bakın bu eğitim sistemindeki değişikliğe yalnız bir şeyi unutmayın! Çocuklarınızın geleceğini onlardan çalacak, başkalarına onları kolay av haline getirecek bir sistemi size dayatırlarsa bunun karşısında durun. Ne istediğinizi ve ne beklediğinizi söylemekten korkmayın. Fikirlerin sahipleri öldürülebilir evet ama fikirler telaffuz edildikten sonra düşünmeye doğru davranmaya ve uzlaşmaya mecburdurlar.

 

Etiketler: , , , , , , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: