RSS

Yazar arşivleri: YamukDurus

Dare to Dream / Benim Ölüm Seni Gömer Adamım…

Benim ölüm seni gömer adamım. İçimdeki öfke bu yüzden! Hiçbir halta yaramayan yaşamında beni DareToDREAMkendinden aşağıda görmen sinirimi zıplatıyor.  Aslına bakarsan yaşamı sikime taktığım yok. Önüme geldiği gibi yaşıyorum. Senden tek farkım bu. Senden ya da diğerlerinden daha iyi miyim derdim değil bunlar.  Benim bildiğim ve sandığım sanırım senden ve geri kalan zırvalardan daha cesaretliyim.

Aklıma takılan herhangi bir sorunu çözmek için geçirdiğim zaman beni rahatsız etmiyor. Aslına bakarsan hayatı senden daha ciddiye alıyor olabilirim. Yine de bu önemsediğim anlamına gelmiyor. Sanırım mesele bu. Çok ciddiye aldığın herhangi bir şeyi önemsememeyi anlatamıyorum ben.

Sen mesela hayatın boyunca rahat edebilecek bir hayattan rahatsız olabilirsin. Bunu anlıyorum. Hatta anladığım kadarıyla bu durumda olan birinin taleplerinden de rahatsız olabiliyorsun. Önemli değil bunlar. Kendi ipinle kuşağın içinde kendine yer açma çabasından vazgeçince vazgeçtiğin bir şey olmuyor. Sadece kabullenmiş oluyorsun.

Yine ağır ve ağdalı dilim devrede. Yine beni anlamak için zerre çaba harcamadan sadece içine işleyen o duygudan kaçmak için delik bakınıyorsun etrafta. Keşke seni anladığım kadar kolay beni de anlasan.

Hayır neyi anlamadığını anlatmaya çalıştıkça delirecek gibi oluyorum bazen çabadan. Bu kadar çabayı bir oduna gösterseydim şu hayatta filizlenip gitmişti çoktan. Bu kadar çabaya rağmen anlamaman beni şaşırtmıyor. Ben her seferinde çabalayacak bir şey bulmama şaşıyorum çoğunlukla.

Hiçbir zaman kimseyle ile ilgili olmadı hayat. Öyle ortalıkta gezinen başarı öyküleriyle kandırılmayacak kadar zeki sayıyorum seni sonuçta. Hala yaşıyorsun, soluk alıp veriyorsun. Bu kadar aptal olamazsın değil mi ama…

Yine de tercih ettiğini düşündüğüm bu aptallıkla bütün bir hayatını geçireceğini düşünmek beni bir an için benden alıyor. O kadar öteliyorum ki kendimi, kendimi de tıpkı senin kendini saydığın kadar ortalama sayıyorum. Ortalama kırk çöp edince öleceğini bilen bir organizma olmama rağmen hayatın sonsuz ve kendini tekrarlayan loplarından birinde kendime güvenli sığınak ararken yakalıyorum kendimi.

Acı veriyor. İnsanın kendini tanımladığı bir güçten vazgeçip bir aptallığı dönem dönem kendi hayatta kalma savaşı içinde de yaptığını bilmek sana sadece beni şanslı gösteriyor. En azından dürtünün haz ve erdem olabileceğini düşünecek kadar ileri gidebiliyorsun. Bense kutsal metinlerin ve güçlü söylemlerin nasıl ortaya çıktığını anlamaktan geliyorum. Beni bu kadar yormaya hakkın yok.

Zaten eninde sonunda olacak olan olacaksa yani istesen de istemesen de gözünde küçültüp beni zararsız olarak etiketledikten sonra başına gelenin sana zarar verme ihtimali var mı? Bak hala okumaya devam ediyorsun. İnsan bilerek kendini zehirler mi?

İntihar büyük bir zehirlenme hazzı. Yaşam kadar inandırıcı ve yaşam kadar keskin! Her gün öleceğini bilerek yaşayan bir insan için mutlaka düşünülmesi gereken bir opsiyon. Elinin altında. Mutsuzluğuna son vermek senin ellerinde!

Bu akşam ölürüm beni kimse tutamaz sen bile tutamazsın yıldızlar tutamaz bir uçurum gibi düşerim gözlerinden gözlerin beni tutamaz sözlerinden etkilenip intihar etmeye kalkanlar oldu bu memlekette. Sen anlatamayacağın bir saçma depresyon duygusu için intiharı düşünmeye gerçekten meyilli misin?

Hayatında bir fark yaratmadan ölümde bir fark yaratacağını düşünmek zorbalık ve aynı anda terbiyesizlik ve küstahlık değil mi?

Düzden direkt söyleyince anlamayacak kadar geri zekâlı olduğunu bilmeseydim bu anlattıklarımı anlayacağını düşünecektim bir an için. İçim ürperdi. Böyle bir yüzü anlamasını istediğim insanlar böyle bir yüzle hayatlarını idame ettirmeye devam etmek için ne kadar istekli olabilirler ve nereye kadar böyle gider…

An itibariyle bu yüzden duruma müdahale etmekten vazgeçiyorum. Suyun akıp bulduğu yoldan muhtemelen hoşlanmayacağım. Hatta bu yolda yürümek çoğunlukla bana her zaman olduğu gibi yalnızlık ve acı verecek. Yine de bu yolda yürümekte tereddüt edemeyecek kadar fazla sayıda aynı deneyimi yaşadım ben. Kumarın kazanmak için değil kaybetmek için oynandığını bilecek kadar uzun zamandır kumar oynuyorum ben. Canım yandıkça, kaybettikçe yaşıyormuşum gibi geliyor bana.

O yüzden artık benim düşüncelerimin bir önemi sadece benim için var. Anladığım kadarıyla birey olmayı başarmaları için bireyleri teşvik etmenin onlar üstünde yıkıcı bir etkisi var. Birey olmayı başaramadıklarını kabul edip sonra birey olmaya çalışmak zorunda olduklarından duydukları rahatsızlık benim kullandığım dili acımasız sert ve kabul edilemez yapıyor.

Ne kadar dünyayı hala iyi ve kendinin farkında olan insanların bir adım öteye taşıyacaklarına dair inancım yıkılmamış olsa da iyi ve teşvik edildiklerini ve değer verildiklerini anlayacak insan sayısı ırkın geri kalanını kurtarmaya yetecek sayıya ulaşmadı.

Hayaller, hep vazgeçtiklerimiz…

 

Reklamlar
 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , ,

Hiçbir zaman “Hayır”ı cevap olarak kabul etmeyen biri…

no2Bana hayır demek kolay değil. Hayırı cevap olarak kabul etmeyenlerdenim ben. Ne olursa olsun istediğini elde eden tiplerden. Beni alt etmek kolay değil. Keza benden kurtulmak da öyle!“pain in the ass” derler Amerikalılar benim gibilere. Koltuğun altına bulaşan sümük gibiyim. Varlığım rahatsız etmese de fikri rahatsız eder.

Hiçbir zaman “Hayır”ı cevap olarak kabul etmeyen biriyle karşılaştıysanız ya da bu konuda derin fikirleriniz varsa beni anlayabilirsiniz. Mesele çoğunlukla sizin ne verip vermeyeceğinizin pazarlığını yapmanız değil. Mesele çoğunlukla benim ne istediğim!

Bu kadar dürüst olabilir misiniz? Gerçekten çok ihtiyacım var egomun okşanmasına. Büyütülüp kendine güvenir hale getirilmesine çok ihtiyacım var. Böyle birine hayır diyebilirseniz diğer karaktere geçeceğim. Zira çok sıkıldım bu oyundan.

An itibariyle azınlık olabilirim. Benim gibi ne istediğini bilen ancak bunu elde etmek için her şeyin mubah olduğunu düşünen, inanılmaz derecede korktuğu halde hiçbir şey kendini korkutamazmış gibi davranan birine acımayıp kime acırsınız ki şu hayatta?

noAnlar mısınız çok emin değilim. Gerçekten hisseder misiniz ondan da emin değilim. Bu oyunu iyi mi oynuyorum yoksa kötü mü hiç bilemedim. Ne kadarını neden kaldırdığınızı hiç anlamadım. Benim gibi kafası çalışan biriyle iletişim kurmanın yollarını nasıl buldunuz hiç çözemedim. Sanırım dehamın içinde yatan aptallık bundan ibaret.

Kendin olma fırsatını kimsenin sana vermediği bir dünyada kendin olma fırsatını altın tepsinin içinde sunuyorum sana.  Hala düşünmekte misin?

“Hayır”ı cevap olarak kabul etmediğimi söylemiştim. Hatta “Hayır”dan anlamadığımı da. Benim için olasılıklardan sadece evet var şu hayatta. Kendine güvenecek kadar ileri gideceğine emin misin?

Korkma! Sönmez bu şafaklarda tüten Alsancak! Kafası dumanlı olmadan kükreyemeyen en son bacak!O benim gönlümün açmazıdır ancak! O benimdir o benim “Evet”imdir ancak! Beni anlıyorsun değil mi?

Keşke anlasan. Ne kadar eğlendiğimin hayatla nasıl dalga geçtiğimin, oynadığım oyunlara nasıl inandığımın hatta bir tık ötede neyin neden böyle olduğunun farkında olsan! Çok şey istiyorum biliyorum ancak hala oyun arkadaşı arıyorum ..

Yalnızlık Allah’a mahsus derken kast edilen dini bir saçmalık değil. Kendini anlayacak kadar zeki ancak anladığını anlatmayacak kadar nazik insanlar her zaman bulunmuyor. Sen türünün primat örneklerinden birisin. Bunu çok önemsiyorum. Ve tabii ki seni kaybetmek istemiyorum. Hoş zaten mesele benim isteğimle ilgili olduğundan ve pek tabii “Hayır”ı cevap kabul etmediğimden zaten böyle bir olasılık mümkün görünmüyor.

Bedenimden et koparan herkes ancak beni istediğim için bunu yapmış olabilir. Yine benim kadar zeki herkes ancak daha büyük bir çıkar için dürüst olabilir. Aklında gezinip duran sana duyulan muhtaçlık ve sana duyulan saygı tahmin ettiğin yerden kaynaklanmıyor olabilir.

no4Ne demişti sanrı ustası… “Ben neyi tam olarak neden yaptığını anlasam sanırım kendimi daha iyi hissedeceğim.” Halüsinasyon alıp satan ve bu yoldan hayatını geçindiren birinin tek istediği beni gerçekten anlamak olabilir mi? Ben pazarlanması ve her seferinde “Hayır”ı cevap kabul etmediği için kazanması zorunlu olan bir burjuva olabilir miyim?

Hatta burjuva olmaktan sıkılmış hayatın geri kalanına tepeden bakan aristokratlığa evirildiğinin farkında olmayan, bundan son derece keyif alan herkesin ve her şeyin sahibi olduğunu iddia eden biri olabilir miyim?

Bu rolü kessem hayatında kalacağımın garantisi var mı? Bu kadar büyük egolu birini hayatında ister misin? Yoksa hayatındaki halimden memnun musun?

Biriyle konuşur gibi yazıyor olmamın temelinde biriyle konuşuyor olmam yok. Takip ettiğin kelimelerin arasında bir okuyucudan beklentimin ne olduğunu söylüyorum. Bu kadar iyi değilsen hikâyeyi anlatmaya başlayamıyorum.

İçlerinden hangisinin seni ne kadar ilgilendirdiğini düşünmeye başlıyorum sonra. Hangi hikâyeyi yazarsam okumaya devam eder? İşte bu soru ve kaygı içinde iletişim kurmaya çalışırken bana yardımcı olmadığından sana hangi hikâyenin daha sert geleceğini bildiğim halde daha az sert olanları hakkında konuşuyor olmak da bana düşen eziyet.

Benimkisi üç yaşındaki çocuğun oyuncağının kolunu ne kadar geri bükerse kırılır denemesi bir haliyle. Senden daha fazla ben istiyorum bunu.

Yirmi birinci yüzyılda uzun yazıları okumadığınızı hatta bir adım ötede var olmak için nasıl çabalamak zorunda olduğunuz zırvalıklarına kanmayacağımı hiç unutmayın. Bildiğimi unutmayın! Biliyorsunuz ben ne istediğini bilen ve hatta “Hayır”ı yanıt olarak kabul etmeyen biri olduğumu en başında söyledim zaten.

 
Yorum yapın

Yazan: Ocak 8, 2014 in Kubar or mumbar

 

Adalet Duygusunun Doğal Evirimi – Bir Komplo Teorisi

Maslow’un tartışmalı ihtiyaçlar hiyerarşisini hepiniz öyle ya da böyle bilirsiniz. Hani şu karnı doymayan ve güvenlik ihtiyacı karşılanmayan insanın diğer bütün fonksiyonları es geçtiğini söyleyen hiyerarşidir bu. Ya da en basit haliyle budur. Bir bakıma hala tartışmalı ve görece olarak basamakları yer değiştirebilir olsa da insan psikolojisinin ve sosyolojinin üstünde uzlaştığı ender tezlerden birdir. “Güvenlik” ve “Karın Tokluğu” sağlanmadan insanın geri kalan ihtiyaçları ve güdüleri önemli değildir.

Bu aklınızın bir tarafında dursun. Zira an itibariyle Türkiye’de olan “kısmi güvenliği sağlanmış” ve “Türk- İslam senteziyle açlıktan ölümleri durmuş” bir ülkede yeni ortaya çıkan bir güdüyü nasıl tatmin edeceğimizi tartışmaya başladık.

Adalet duygusu çoğunlukla tatmin edilmesi zor olan basamaklardan biri olmakla birlikte genellikle “gelişmiş ülkelerde” daha fazla gündem işgal eden bir dürtüdür. An itibariyle buradan baktığımızda Türkiye’nin gelişmekte olan ülkeler içinde “adalet duygusunun tesisi” için “kan dökmeyi” ve “ görece olarak ekonomi ve insan hakları ihlallerinden vazgeçme” aşamasına geldiğini düşünmemiz bizi “iyimser” ya da “fazla heyecanlı” yapar mı?

Sanırım organizmaların içinde gelişmeyi ve ilerlemeyi gerçekleştirenlerden farklı olarak Anadolu’da bugüne kadar yaşamış olan bütün halkların ortak özelliği çağın ilerisine doğru adım attıklarının farkına bir türlü varamayıp taraf tutar gibi bir duyguya ya da bir düşünceye saplanıp kalmış olmalarıdır. En azından bu bakış açısını da “Maslow Teorisi” gibi cebinizde tutmanızda yarar var.

Bu noktadan sonra 2001 yılından itibaren devam eden süreçle ilgili olarak spekülasyon ve komplo teorisi üretimi yapacağımı söylemek zorundayım. Zira iddia edeceğim herhangi bir şeyi ispat edebilecek hiçbir bilgi ve belgeye ulaşmam mümkün değil. Üstüne üstlük devam eden süreçte herhangi bir şekilde “adalet” duygusunu zedeleyecek yeni bir yaklaşım da bulunmanın süreci doğru şekilde anlamamamıza neden olacağı kanaatindeyim.

Bir İzmirli olarak Cemaat kavramıyla ilgili olarak diğer illerden daha fazla bilgiye sahip olmamızın çeşitli temel nedenleri var. Öncellikle cemaat olarak  kast edilen yapının ilk temelleri bu şehirde atıldı. Dolayısıyla fısıltı gazetesi halinde de olsa en çok bu şehirde yaşayanlar bu konu hakkında derin bilgilere sahip. Yapılanmanın ve çalışma mekanizmalarının ne olduğu ile ilgili detaya girmek konuyu dağıtmak olacağından, bu noktada tek söyleyebileceğim “başı ve sonu belli olmayan” aynı zamanda “şeffaflığı hiçbir şekilde olmayan bir grupla” karşı karşıya olduğunuzu söyleyebilirim.

Kişisel olarak bu şehirde dile gelen en büyük hipotezi tekrarlamam gerekirse Amerika’nın petrol kontrolü ve Rusya hesapları içinde geliştirdiği “Ilımlı İslam Politikasının” reel karşılığı olarak “cemaatten” bahsetmek sanırım herkesi aynı noktaya taşıyacaktır.

Her ülke gibi A.B.D.’de yaptığı yatırımı korumak ve kollamak adına çok çeşitli yollar deneyecek ve aynı anda bu yolları ve yöntemleri “cemaate” fatura ettirecektir. Bu tahliye halindeki bir politikadan ziyade revize edilen bir politikanın doğal sonucudur. Aktörleri birden fazla parçaya bölüp her parçayı gerekli güç ve iktidarla donatan bu politika bir ülkenin mutlak gücünün farkına VARMAMASI  için geliştirilmiş yegane ve basit bir perdeleme girişiminden fazlası değildir.

An itibariyle İran-Türkiye örtülü trafiği açığa çıkmış bunun bir dolandırıcılık ve kayyum şebekesi olduğu söylenmektedir. “Birileri şüphesiz ki bu trafik sırasında kişisel çıkarlar edinmiştir” ancak aynı trafik sayesinde teğet geçen dünya ekonomik krizinden bahsetmemekte şüphesiz ki aptallığın daniskasıdır.

Ben an itibariyle önümüze 2001 yılında konulan iktidarın çok fazla taraftarı olmadığım gibi kendilerinin yeteri kadar farkında olmadıklarının da bilincindeyim. Güçlerin ölesiye taraflara ayrılmış bu coğrafyada tek başına iktidar olabilecek kadar ülke insanını birlik ve beraberliğe teşvik ettiklerini sanmaları ve ortak çıkarları yeniden tanımladıklarını düşünmeleri kadar tuhaf ve anlaşılmaz bu tutumu nereden edindiklerini kendilerine sorarlarsa sanırım cevabını da kendileri bulurlar. Tahakkümden kurtulmak için buldukları hileli yol bugün gelip kendi boyunlarını doladığında ortaya çıkan bu tablo için yapılacak olan mecburi olarak başı sonu belli olmayan bir cemaat” yerine “emir komuta düzeni belli ve caydırıcılığı olan bir ordu” koymayı uygun bulmaları tabii ki kaçınılmaz olacaktır.

Yine de KCK’dan tutun da 1980 sonrası dönemde sadece politika ürettikleri ya da herhangi bir iktidar faaliyetini desteklemediği için tutukevlerinde ve F tipi ceza evlerinde ölüp giden bunca insanın vebalini üstlenecek kadar gelişmiş bir adalet duygusuyla hareket edecek mi bu birliktelik?

Bu sorunun cevabını an itibariyle hepimiz biliyoruz. Yani ortada seçilmiş iktidar gücü ve cemaat dengesinde bozulan güç dengesini yeniden kurmak için oyuna dahil edilen bir ordu var. An itibariyle sivil iktidar ve ordunun cemaatten daha güçlü olduğunu söylemek gerekir ki en azından düşünülen denklem böyle görünüyor.

Peki sahnede toz duman varken, üretilmeyen malları tüketerek kavuşulmuş refah içinde, topraklarının altı da biri ekilmekten vazgeçilmiş bir ülkede maslow’un temel basamakları tatmin edilmiş midir? Biz an itibariyle neden adalet konuşuyoruz?

Siyaset sahnesi ne yazık ki politika üretmek ve devlet siyaseti hakkında tırnaklarının ucu kadar bir şey bilmeyen adamlardan seçildiğinden an itibariyle ülkenin bütün stratejik belgeleri, vatandaşlarını bütün bilgileri etrafa saçılmış haldedir. Devlet kendini yenileyecek liyakat sistemini bu kez “derin devlet” üzerinden kullanmak yerine “yargı” ve “yargı çevreleri” üzerinden kurmayı uygun görmüştür.

Denklemin gözle görülmeyen ve konuşulmayan sistemi tasviye edilmiş değildir. Ancak her devlette olduğu gibi bekayı korumak güdüsüyle hızla şekil değiştirerek “sevimli” ve “kabul edilebilir” yeni halle karşınıza çıkacaktır.

Kişi ismi zikretmeden söylemek gerekirse 07.01.2014 tarihli köşe yazılarına baktığınızda ya 06.01.2014 tarihli ana akım medyanın ağız değiştiren ve saldırgan tutumunu eşelediğinizde siyaset sahnesine yeni girecek ve “ortak değer tanımı yapacak olan” yeni “başbakanınızla” tanışmış olacaksınız. Merak etmeyin hepiniz zaman içerisinde onu tahmin ettiğinizden daha fazla seveceksiniz. Üstelik uğruna ölmenize gerek kalmadan ve kirlenmiş siyasi ağızdan kurtularak…

Peki an itibariyle son soruyu sormanın zamanı geldi. Daha ilk günden tüm geçmişi şeffaflaştırılmış, söylemleri nazik ve gergin olmayan, herhangi bir pisliğe bulaşmamış birini istemek saflık mıdır? Ya da bu yine önünüze konan ve pompalanan dönüştürülen bölge politikalarının bir sonucu mudur?

An itibariyle artık ne istediğinizin bir önemi yok. Geziyi sürdüremeyen ve tabana yayamayan bir halk sadece karşı tarafının oyununun şeklini değiştirir. Olan biten bu gürültü başka hiçbir şey değil.  Vatandaş için fil olmak ancak birlikle mümkün ama artık o da pek mümkün görünmüyor…

 
Yorum yapın

Yazan: Ocak 7, 2014 in Denemeler

 

Etiketler: , , , , , , , , , , ,

Esansiyel Tremor

Sessizlik delirtiyor beni. Damarlarımdan akan kanın sesini duyuyorum çoğunlukla. Müzik iyi gelmiyor. Bastırıyor içimden geçen kanın sesini. Bastırıyor ama susturmuyor. Herhangi birine saplanıp kalamamak için bir kuşun kanatlarını ayağına bağlayan iplik gibi davranıyor aklım… Kalbimi orta yerinden tutup göğüs kafesimin içine hapsediyor.

Oysa bir ses duysam… Gerçek bir ses… Dur orada! Bastır bütün egonu! Teslim olma! İyi de neden? Neden teslim olmayacakmışım? Neye teslim olmayacakmışım? Daha iyi hissetmek için ne yapmam gerekiyor? Damarlarımdan akan kanın ayak seslerini takip ediyorum. Dakikada aşağı yukarı 100 adım atıyor ve bir adım ilerlemiyor. Korkuyorum. Kendimin kendimi alt etmesinden çok korkuyorum.

dideralNereye gidersem gideyim, ne yaparsam yapayım kendim olmaktan vazgeçmeyeceğimi biliyorum. Kendim olmak öyle büyük bir şey değil. Bildiğimi sandığım kendim olmak çoğunlukla içimden geleni yapabilecek cesareti bulmak. Islık çalmak gece gece! Tırnaklarımı kesmek akşam ezanından sonra… Biriktirdiğim ayak tırnaklarımla dişlerimin arasında kalanları çıkarmaya çalışmak. Kendim olmak son derece irrasyonel ve rahatsız edici… Onaylanmamış ve sürümü eskimiş bir tedavi biçimi. İşe yarıyor ama moda değil. Hayat kurtarıyor ama para kazandırmıyor.

Hikayelere konu olmuyor kendim olmak. Bir akış tabelasına yazılabilecek, filmi çekilecek bir hikayeyi vermiyor kimseye. Hareketli sanat alanlarından birinde mutlu etmiyor yönetmenini. Gişede çuvallıyor.  Dakikada 98 ayak sesi saydım az önce. Sessiz ve kendi kendime… Bir bardak Jack Daniel’s bok varmış gibi aktı gırtlağımdan aşağı. Midemi bulduğu anda alkole teslim olup rahatladım. Anlıyorum artık. Alkoliğim ben. Hiçbir şeyi sevemeyen bünyem alkole artık direnmiyor.  Abartmaya gerek yok. Çok önemli bir vaka değil artık tanımlayınca diğerleri için biliyorum. Tatmin edilemeyen sevgi dürtüsünün üstünü örtmeyi beceriyor.  Bir de uykuya kolay geçmeyi… Biraz sızmak herkese iyi gelir mi bilmiyorum ama bana kesinlikle iyi geliyor.

Ellerimin uyuşmasını engelliyor ya da titremesini. Daha az titriyor ellerim artık. Gerçi  esansiyel tremor ne demek bilmeyenler için el titremesi genel olarak yoksunluk sendromu sonucu. Oysa benim alkolikliğimde nedenden başka bir şey değil.

Doktorlar tedavi masraflarının yapılan araştırmaları karşılamayacaklarını, altlarına Porsche çekemeyeceklerini bildiklerinden pek ilgilenmiyorlar bu konuyla. Şeker kadar yaygın değil, kanser gibi öldürücü de. Titriyorsun işte. Azer Bülbül’ün ruhu şad olsun.  Titriyoruz işte.

Saat 13:50. Ellerimde hafif bir ritim var an itibariyle. Klavyeye vurdukça gerginliği daha da artıyor. Doktorlar böyle zamanlarda bir kadeh şarap içmemin beni daha az rahatsız edeceğini söylüyor. Alkolikliği teşvik ediyorlar. Hristiyan mitolojisinden yola çıkarak hazırlanan 13 adım zamazingolarını psikiyatrlar bile tereddüt etmeden kullanıyorlar. Çok alkolik var dünyada. Birileri suya ulaşamazken ben esansiyel tremordan yakınıyorum. Hayat işte! Durduğun yere göre zemin renk değiştiriyor. Zoraki bukalemun hesabı.

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , ,

Sahil Kasabası ya da Tuz yaşamın anlamı…

ORHAN VELİÜşüdüm, yağmur yağınca üşürüm ben hep. İçim ürperir. Sanki benden bir şey çalar yağmur. Sıcak mesela. Ya da günahlarımı… Yalnız kalırım, çıplak ve çaresiz. İyi bir şey olduğunu söyler eskiler. Ama sevmezler toprak kokusuna güzel denmesini. Çekermiş söyleyeni içine. Sözde. Laf bunlar. Benimki gibi… Söyleyecek sözü olmayanların uydurdukları bir dolu deli saçması. Söyleyecek neyim yok ki saçmalıyorum şimdi.

Islak. Tenha. Yarı uyuşuk ve depresyonlu… Sanki hastalıklı ve bulaşıcı bu duruş… Kimse ama hiç kimseye anlatılamaz bir sıkıntı. İçimde, üzerimde, tepinen… Duran ve durduran… Öfke nöbetleri arasına sıkışıp kalmış bir sözde çocuk yüreği. Çırpındıkça batıyor muyum yoksa uyum mu sağlıyorum belli değil.

Yağmur. Rüzgâr. Gözyaşı. Elim kolum bağlı, bağdaş kurmuşum ve çok bilenlerin saltanatının yıkılması için sadece meditasyon yapıyorum. Saçmalıyorum ve derinlemesine düşünmeden yapıyorum ne yapıyorsam. Çok bulanıyor midem. Gemi su alıyor ve ben hala şarap testisi elimde, son derece aristokrat kemancı arıyorum. O bilindik notalı bilinmedik senfoni kulaklarımda çınlasın istiyorum.

Deniz koymadım adını, hayır suya da deymedi ayakları ve hatta Rum da değil kemancı. Ben de hiç işçi olmadım. Emekçi. Ekmek içi yemeği reddettim, mideme oturuyor diye. Ayaküstü ve beyhude ilişki yumaklarında dolanmaktan gelirken nasıl başlanır ki hayata…

Earthworm… Solucan yani benim ruhum. Her deliğe girip çıkar dünyada. Barınmak olmasa bir de derdi tasası. Ama yerleşmek ya adı… Yerleşik düzende masa etrafında karşılıklı içme sevdası ya da yaşam gailesi diye tutturduğu ruhumun…

İstifa etmeyi pek bilmem, daha ziyade istifade etmek benimkisi. Kanını emmek, kanı emilmişlerin –en azından bir kısmının- çocukluktan kalan özlemi… Güç ve ibrişim kuşları… İbrişim kuşları ölür mü güç gösterisinde bulunsam. Çocuk gibi bulut kovalasam uçurtmayla ve vursam hayatının anlamını sapanla.

HEMİNGAyrık otu, benzemiyor ne ebegümecine ne de pirpirime. Ne tadı ne de tuzu. Ve sahi aslında varılacak durak tuzdu ama mecazlarla boğuşmaktan, atladık keskin iyodu. Şimdi aklımda bir deniz kıyısı, kumsalsız, ötesinden berisinden araba geçen, içine girilmesi atalarımca yasaklanmış bir deniz kıyısı. Gri, oynak ve ne kadar başka gözle görmeyi denesem de hüzünlü. Eskilerin dilinde bir türkü, bir hikâye ucu bucağı olmayan su. Derdin ve rüyaların ona anlatıldığı, feraha kavuşturan yaşamın özütü.

Hani nefretten körelmiş gözlere basılan, kenarında yaşamayanların öğrenmek için kıyılarına indiği, melankoli kokan, yarı ateşli ama derde derman deniz kokusu. Amacın olmadan yürüdüğünde, yürümenin amacı olanları gördüğünde tebessümü dudaklarına deydiren o garip kimya. Hemingway olmayı çok isterdim. Hani kokuları ve tatları tarifin ustası… Ben değilim uzman, tasvir belki ama tarif… Nasıl bir duygudur ki o yüreğine serinlik verdikçe içindeki ateşi söndürdükçe ve hatta yeni doğru ateşleri körükledikçe varlığına bedellenir. Ve bilirim ki çok zordur liman kentlerinden ayrılmak.

Bir zaman adamın biri Londra Havası diye torbalar satarmış özlemden tutuşanlara uyanıkça, ama satılamaz ki denizin kokusu ve içine işleyen iyot çıkarılıp verilmez ki başka birine. Keşke rakı şişesine sığsa iyodun ve denizin o masum oyunu. Ve kolilere doldurup gönderebilsem uzak diyarlara.

Aklımda bir gün batımından kalan nefsi körelmiş güneş ve bir bardak buz gibi bira, çerezsiz ve patatessiz. Kimliğini hiç görmediğim insanların karaya çalan gözleri. Kara kokanların nefes depolaması deniz kenarında. Sanki ışığa uçan pervaneler gibi koşuşan kara adamları kadınları deniz kenarında.

Aklımda bir bahar akşamı; yüksekten uçan bir karabatak alçaktan uçan bir martı… Dengeler bahar yorgunluğu mesaisinde, sarhoşluk gibi. İlk sevinç ilk heyecan tuz gibi…

 mORRİSSe EseresE

2005

 

Etiketler: , , , , , , , , , , ,

Yağmura Katlanamıyorum çünkü…

 

Ne diyor bu kadın yağmur için. Katlanamıyormuş. Neymiş efendim ona eski güzel anıları anlatıyormuş. Laf! Hele hele bu yağmur penceresine vurduğunda o yağmur sesine hiç dayanamıyormuş. Peki neden dayanamıyormuş kadın? Çünkü onunla değilmişim. Oldu mu şimdi? Benim yüzümden yağmura katlanamayan bir kadına aşık olmak delilik mi hakikaten? Ya da beni bu kadar seven bir kadını hayal etmek gerçekten aşık olmanın tanımlarından biri mi? Aşk gerçekte aslında sevilmek istenme, arzulanmak istenme ihtiyacımızın bir yansıması mı yalnızca?

Ne diyordu kadın? Biz birlikteyken kendini bir sinek gibi hissediyormuş. Gerçi böyle söyleyince de kadını aşağılamış oldum. İnsan neden aşağılar sevdiğini? Ona aşağılık bir köpek yavrusuymuşçasına davranınca nasıl olur da sevgisini ispat ettiğini sanır? Daha önemlisi bu durumun mazoşist bir yanılsama hatta biraz da şiddet görme eğilimi olduğunu fark etmez? Aşık olmak demek aslında her şeyi olduğundan büyük görmek değil midir zaten gözünde ama kendini küçültmeden…

Neden ayrıyız peki? Neden ayrıldık galiba hiç düşünmedim. Beni bu kadar büyük seven bir kadını neden bıraktım hiçbir fikrim yok. Beki de bir kadın bu kadar büyük sevebilir beni diye çok korktum. Kaçtım belki de. Bazen senin gözünde büyüyen onca şey benim de gözümde büyüyor işte.

Sadece biz ayrıldığımız için, altında defalarca ruhlarımızı temize çektiğimiz ve çok önemsediğimiz o arınmışlık hissini karşı tarafta sürekli olarak hissettirmek ve tanrısallık katmak için kullandığımız yağmurun sesine dayanamayan bir kadına aşık olmaktan bahsediyoruz. Kolay değil bu işler öyle… pantolonun üstünden bakmaya benzemez.

Yağmura kendi penceresinden bakabilen ve buna katlanmadığı halde bunu kendi penceresi önünde yapan bir kadından bahsediyoruz. Nasıl baş edilir ki böyle bir akılla…

Düşünsene tıpkı ona yağmur sesinin bütün iyi anıları hatırlatması gibi sende bir anda aynı melodiyi fısıldıyor kulaklarına o muhteşem kadın sesi.

Ben olsam içimdeki bu sevgiyi birilerine bağırmak isterdim. Haykırmak isterdim boşluğa, pencere pervazıyla konuşurdum kim bilir. Hatırlıyor musun derdim, eski güzel günleri? Sanki her şey hatırlanırken gülünmesi gerektiği gibi gülerdim. Gözlerim akıtmamak için göz yaşlarını nereye sokacağını bilemezdi aynı anda. Anlardın sen o Adile Naşit kahkahası ardındaki hüznü ve acıyı…

Yine de konuşmaya devam etti kadın, yağmuru izlemekten sıkılıp pervazla vedalaşıp yatağa attı kendini. Bir an anlayamadı yatağın ne tarafında olduğunu. Yoksa adamın kafasını koyduğu yerde miydi? Adamın kafasının içinde olabilir miydi her şey?

Böyle seven kadın ve erkek gerçekten var olabilir miydi? Bir şarkıya söz olarak kısaltsam acaba kadın mı erkek mi seçilirdi? İşte bunlar hep “seks satar” gerçeğinin bir hikayede denenmesiydi.

CassandraWilson1I can’t stand the rain against my window
Bringing back sweet memories
I can’t stand the rain against my window
Now that you’re not here with me

When we were together, everything was so grand
Now that we’ve parted
There’s one sound that I just can’t stand, the rain

I can’t stand the rain against my window
Bringing back sweet memories
Hey, window pane do you remember how sweet it used to be?

Alone with the pillow, where his head used to lay
I know you’ve got some sweet memories
But like a window you ain’t got nothing to say

I can’t stand the rain against my window
Bringing back sweet memories
I can’t stand the rain against my window
Now that he’s not here with me

Alone with the pillow where his head used to lay
I know you’ve got sweet memories
But like a window you ain’t got nothing to say

Rain, rain, rain, rain, rain against my window

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , ,

Bir hediye… Elimden geldiğince…

Hayat gelip vurur durduk yere. Dün bana ne sormuştun halbuki… Bana bir şarkı yaz. En iyisi olması gerekmez demiştin. Nerede başladığını bilmediğim bir melodinin ortasından başladı sözlerin titremeye havada. Sanki bir müzik aletinden çıktığı film yapımcıları tarafından resimlerle anlatılmış o çok bilindik bir sahnenin ortasında nasıl bir şarkı yazacağımı düşündüm sana. Sanki arkamdan cümleri yazarken atlı koşturuyordu. İlk defa uyanmış bir bebek gibi yüreğim yüz altmış altı kez gümlüyordu bu gök kubbede. Aklıma bir türlü sana yazmam gereken şarkının güftesi ya da bestesi düşemiyordu. Sadece nakaratlarda dolanıp duruyordum. Soruyordum kendime gerçekten bu kadar önemli mi benim için diye soruyordum kendime. Bir şarkıyla ölümsüzleştirebileceğim kaaadarrr önemli miii beeenim için dddiye soruyooorrrdum…

Yazmaya devam ediyordum aralıksız. yazarken ,Yokluğunun bir tılsım gibi başka bir varlığa dönüşmesini izliyordum kağıtta. Keşke diyordum bir an yazarken yaşamış olduğum gibi yazmak zorunda kalmasam. Hatta gördüğüm gibi görmek, duyduğum gibi duymak , bildiğim gibi bilmek istemiyordum diyordum kendi kendime. Bir hikayede bir şarkıyla bir kadını ölümsüzleştirecek kadar bu kadını seviyormuydum diye soruyordum hala kendime. Aklımda bir fırtına anında gökyüzünün yıldızsızlığı geliyordu yüzünü düşünürken. Eğer yoksa yüreğimin orta yerinde bir karanlık kendiliğinden patlıyordu.

 Işığı emen bir patlama! Fiziksel olarak mümkün olmayan ancak bir hikayede tasvir edilen o büyük harmoni. Sanki sesler birbiri ardına arkası kesilmeden dizilecek. Mümkünüdü işte. Bir başka hayalini hayatın bir başka boyutunu hatta fiziksel olarak fizik ötesi çalışmalarda deneyimleyerek öğrendikleri o hal aslında bir yazarın en başından beri olmayı beklediği haldir.

Çoktur ve yoktur. İnanılır ve saygıyla bilinir. İnanılmaz ve fakat inkar edilemez. Yok edilemez sadece yok sayılabilir. Var edilemez sadece var edilebilir bir noktaya taşıyordu işte yaratanı. Bir kadınla yazmak arasındaki fark, varolması için varlığının tekrardan onaylanması gerekmiyordu. Aşık olmakla aşk olmak arasındaki fark kadir naif bu durum ne de olsa bütün kadın okurların zihninde.

Erkeklerse kendilerinin kalplerinin gücünü henüz keşfetmekteler bu satırlarla. Hayatları boyunca korkaklar gibi yaşayıp yürekli geçinen milyonlarından farklı olarak bütün bunları yazıyor olmanın aslında bir tanrısallık bildirgesi olduğunu maskelemek için neler yapmadılar ki bugüne kadar onlar kadınlar için.

Oysa şimdi bir kadın için yapabileceğim en basit şeyi yapmam gerekirken ruhum tutulmaya uğruyor sanki. Ne yapabilirim bir kadına herkese yaptığımdan farklısını yapmış olayım? İşte buydu bütün mesele…

damienNot: Yaratım sürecinde verdiği destek için farkında olmadığı saygıyı kendisine göstereceğim ama bir telif davasından ziyade ancak bir reklam kampayasında destek olabileceğim Damien Rice’a ve “9”albümünde emeği geçen herkese de ziyadesiyle ve sadece teşekkür ederim. Yaratımlarına şarkı sözleri uydurmak tamamen benim fikrimdi.

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: