RSS

Kategori arşivi: Denemeler

Babam olduğun için teşekkür ederim… And thank you for being my Dad…

Kaybetmeden değerini asla anlamadığın şeylerin ilk üçüne girer sağlık. Sonrasında gelenler yerine zamanına yurduna göre değişir. Ne kadar ne yapabileceğini asla anlayamazsın sağlıklıyken. Bazen de sağlıksızken anlarsın nelerin senin için anlamlı geldiğini. Pazartesi  günleri insanlar tatilden dönerken ve hayat onlar için yeteri kadar keyifsizken     sen sağlıktan dem vuruyorsan hastaneye  düşmüştür yolun. Artık kimin için olduğundan ziyade yolunun düşmesi önemli olmuştur. Belki de vıcık vıcık ilişkiler içerisinde hiçbir şeyden haberi olmayan sen bir anda bir aydınlanmayla hayatına devam edeceksindir.

Genellikle bir gün ya da hasta ölmeden çıkana kadar sürer o aydınlanma. Sonrasında günlük rutinin arasında vicdan muhasebesi ve çeşitli olumsuzluklar arasında debelenip durursun. Hayat seni bir yerinden yakalar savrularak devam edersin hayata. Sonrası malum işte… Bir şey olma çabası içinde kendini unutarak hatta örseleyerek devam edersin hayata.

Son yıllarda kaç defa bu sınavı en azından “geçer” notla atlattım bilmiyorum. Sanırım bu sınavı atlatma biçimim sadece “geçer” not alma üstüne kurulu. “Yıldızlı pekiyi” ya idare cinsinden “iyi” beni pek heveslendirmedi. Belki de bu yüzden düzenli olarak yapılan “not” sınavlarına tekrar tekrar davet ediliyorum. “Geçer not”  kaygısı olan öğrenci gibiyim. Tek korktuğum sınıfta kalma ihtimalim.

Hoş bu sınavda sınıfta kalınca pek çok değişiyor hayatında ama genellikle hayatta kalma fikri değişmiyor. O yüzden bu da her sınav gibi anlamsız, sancılı, sızılı ve ağrılı. Yine de başa gelen çekiliyor.

Sizlere direkt söylemek hiçbir zaman derdim olmadı ama kaygılarla dolu geçen günler ve geceler en azından bir on gün için nihayete erecek bir nekahet dönemiyle. Yine atlatılacak “yarın” dan sonra yeni “ kaygılı yarınlar” başlayacak bir süre için.

daddyİçim rahat bu sefer. Nedenini bilmediğim bir şekilde her şeyin yolunda gideceğini biliyorum. Yine içim rahat, beklentim kalmayınca kimseden, hayattan isteğimi daha “net” söylüyorum. Bu ara ilgilendiğim yalnızca “geçer not” almak. Önümde beni bekleyen “on beş” günlük periyot içinde ne olur ne kalır, kim neyi neden yapar kim neyi neden yapmaz, hastaneye nasıl gelinir, aç karın doyurmak benim işim mi pek umursamamayı planlıyorum. Her şey yolunda giderse yardımla da olsa bu kadar sıkıntılı ve eziyetli bir süreçte sigarayı bırakmayı planlıyorum. Zaten bu süreçte bırakırsam başka bir sefer tekrar başka bir “geçer notu” bahane edip dönmem sanırım eski alışkanlığıma yeniden.

Hava güneşli buralarda… Hayat benim için gökyüzü eliyle ağlamıyorsa korkulacak bir şey yok demektir. Ne de olsa ben ne zaman ağlasam ya da araba yıkatsam yağmur yağar memlekete… Bahar gelmiş bir kere sokaklara. Sadece haziranda değil zor olan, yalancı baharda bile kolay değil öyle…

  Hakan KİPER

About the Song…

Music & Lyrics by Jon Barker.

A son rarely tells his Father 
How he really feels,
A handshake or a pat on the back 
Is all that he reveals,
I’d like to right that wrong,
Here in this little song.

Thank you for shaping my life,
Thank you for teaching me all you can,
You are no ordinary man,
You make me everything I am.

Thank you for taking the time,
Thank you for showing me the way,
And thank you for being there
When I need you,
Thank you for every single day.

Now I’ve been blessed with a son of my own,
Got my own bedtime stories to tell,
If I can raise him half as well
As you raised me,
Guess I’ll be doing pretty well.

Thank you for your guiding hand,
Thank you for making my dreams come true,
You’re an extraordinary man,
And I hope you’re as proud of me
As I am proud of you.

Thank you for giving me life,
Thank you for showing me good from bad
.
I guess I’m only really trying to say,
Thank you for being my Dad.

Even though the years drift away, 
I
never took the time just to say,
‘I love you, and I always have,
And thank you for being my Dad.’

Reklamlar
 

Etiketler: ,

Zaman akıyor, iyi de nereye?

ıwish

Özlüyorum bazen seni. Yüreğimin soğumadığını bildiğim ender insanlardan birisin şu hayatta. Uzaktan durup süzüyorum seni öylece. Gözlerindeki masumiyeti yakalıyorum bir kediyi kucağına aldığında. Sonra gözlerinin yanındaki kırışıklıkları fark ediyorum. Çoğu gülümsemekten açılmış kaz ayaklarını. İçimi ısıtan sesin düşüyor bazen aklıma. Sonra anılar geçiyor uzun uzun aklımdan. Anılar diyorum o anıları ben tek başıma yaratmış olamam. Yine de sanırım artık o anılar yalnızca benim için kıymetli ve önemli…

Zaman kırılır bazen ve insanlar kalamazlar aynı yen içinde. Kollar kalır, ülkeler kalır hatta dünyalar kalır ama iki insan kimi zaman kalamaz aynı yenin içinde. Kılıç keser ya da kınını bir yerden sonra. Zaman içerisinde belki zamandan başka hiçbir şey değişmez ama zamanın değişimi bir türlü sana aklında kalan salınımın gerçek olduğuna inandırmaz seni. Zaman önde sen arkada kaldın sanırken zamanın gerisinde kalanlar düşer birer birer takvim yapraklarına iliştirilmiş bin bir öyküyle.

Böyle zamanlarda duygularım karışır benim. Hüzün mü yoksa mutsuzluk mu olduğunu bilmediğim bir yırtılmanın ardından filizlenen her yeni şeyi paylaştığım seni  istese de istemese de arar gözlerim. Sonra duraksayarak gülümserim kendime. Aramama gerek yok. Sormama gerek yok. O zaten… Gitti…

Bilirim kimi gidenlerin ardından geriye dönüşü yok gibi denklemler kurar insanlar. Zaman her zaman acımasız değildir aslında. Zaman kimi zaman unutur. Affeder. Korkar. Önemser. Geçer ve gider. Sonra hayıflanırken bulursun kendini bir yerlerde. Her şey gibi bunun da bedeli geçen giden zamanın asla geri gelmemesidir.

Ne kadar oldu bilmiyorum arkasından bir karaltı geçmeyen gülümsemeni görmeyeli. Ne kadar zaman geçip gitti bilmiyorum…  Artık söylediklerimden çok varlığımın ta kendisinin seni rahatsız ettiğini hissetmediğim bir anın tarihte nereye denk geldiğini hatırlamıyorum bile…

Sanırım ne yaparsam yapayım beklentisi yüksek biri olarak hiçbir zaman asgari müşterek de beklentilerine yanıt verenlerden olmadım. Sanırım yine eskisini getirip yenisini götürün kampanyalarıyla çoktan fabrikaların hurda depolarında tekrardan çeliğe dönüştürülmek için bekleyen o anı yığını arasında aldım yerimi…

Ben özlüyorum arada bir. Bazen bir anın bir ömre bedel olduğunu bilecek kadar yaşamış üç beş dostla denk geldiğimde seni soruyorlar bana. Çoğunlukla artık hayatında yerimin olmadığını söylerken buluyorum kendimi. Kapıyı yüzüme çarptığın günden beri sızlayan bir burunla ortada “aptal” yerine koyarak gezdirdiğiniz o günlere rağmen içimden atamadığım insaniyetim beni sana düşman olmayı bırak aramadığım her gün için bile cezalandırıyor bazen.

Yine de zaman akıyor. Zaman akıyor ve derenin suyunda yıkanan larvalar her gün biraz daha kurbağaya dönüyor. Görünüşte sevimliliklerini yitiriyorlar BELKİ ama yine de içlerinde bir yerde hala larva olmanın sesini duyuyorlar.

Bu özür değil. Yapmadığım hiçbir şey için özür dileyecek yerim yok. Bu sana da değil. Günün anlam ve önemi içerisinde bir gün şayet geriye dönüp bakmak istersen gelecekteki sana bir mektup bu belki. Neleri değiştirdiğinin ve neleri dinamitlediğini hatırlatmak belki…

Bir başka dost yüzlü ve kederli gülüşlü arkadaşımın da bana hatırlattığı gibi… “Yaptıkların değil yapmadıkların belirler bedelini. Hayat bir bedeller silsilesi… Vermeye alıştırdıklarını bırakırsan bir köşeye artık süpermarket reyonunda son kullanma tarihi geçmiş bir mısır gevreği kutusu gibi olursun. O kadar farkında olmazlar ki insanlar son kullanma tarihine göz atacak biri o kadar çıkmaz ki imha edilmen bile unutulur ve yaşamın uzunluğu içinde öğrendiğim kardeşim yüz yıllar sonra şayet son kullanma tarihi geçmiş ve hiç açılmamış bir kutu olmayı becerebilirsen, efsane olmasan da antika olursun ki bu da etrafında pervane dönmeleri için yeterli olur. Ne de olsa insan sadece değer verdiğinin yanında durur…”

Zaman akıyor iyi de nereye?

 

Etiketler: , , , , , , , , , ,

Dare to Dream / Benim Ölüm Seni Gömer Adamım…

Benim ölüm seni gömer adamım. İçimdeki öfke bu yüzden! Hiçbir halta yaramayan yaşamında beni DareToDREAMkendinden aşağıda görmen sinirimi zıplatıyor.  Aslına bakarsan yaşamı sikime taktığım yok. Önüme geldiği gibi yaşıyorum. Senden tek farkım bu. Senden ya da diğerlerinden daha iyi miyim derdim değil bunlar.  Benim bildiğim ve sandığım sanırım senden ve geri kalan zırvalardan daha cesaretliyim.

Aklıma takılan herhangi bir sorunu çözmek için geçirdiğim zaman beni rahatsız etmiyor. Aslına bakarsan hayatı senden daha ciddiye alıyor olabilirim. Yine de bu önemsediğim anlamına gelmiyor. Sanırım mesele bu. Çok ciddiye aldığın herhangi bir şeyi önemsememeyi anlatamıyorum ben.

Sen mesela hayatın boyunca rahat edebilecek bir hayattan rahatsız olabilirsin. Bunu anlıyorum. Hatta anladığım kadarıyla bu durumda olan birinin taleplerinden de rahatsız olabiliyorsun. Önemli değil bunlar. Kendi ipinle kuşağın içinde kendine yer açma çabasından vazgeçince vazgeçtiğin bir şey olmuyor. Sadece kabullenmiş oluyorsun.

Yine ağır ve ağdalı dilim devrede. Yine beni anlamak için zerre çaba harcamadan sadece içine işleyen o duygudan kaçmak için delik bakınıyorsun etrafta. Keşke seni anladığım kadar kolay beni de anlasan.

Hayır neyi anlamadığını anlatmaya çalıştıkça delirecek gibi oluyorum bazen çabadan. Bu kadar çabayı bir oduna gösterseydim şu hayatta filizlenip gitmişti çoktan. Bu kadar çabaya rağmen anlamaman beni şaşırtmıyor. Ben her seferinde çabalayacak bir şey bulmama şaşıyorum çoğunlukla.

Hiçbir zaman kimseyle ile ilgili olmadı hayat. Öyle ortalıkta gezinen başarı öyküleriyle kandırılmayacak kadar zeki sayıyorum seni sonuçta. Hala yaşıyorsun, soluk alıp veriyorsun. Bu kadar aptal olamazsın değil mi ama…

Yine de tercih ettiğini düşündüğüm bu aptallıkla bütün bir hayatını geçireceğini düşünmek beni bir an için benden alıyor. O kadar öteliyorum ki kendimi, kendimi de tıpkı senin kendini saydığın kadar ortalama sayıyorum. Ortalama kırk çöp edince öleceğini bilen bir organizma olmama rağmen hayatın sonsuz ve kendini tekrarlayan loplarından birinde kendime güvenli sığınak ararken yakalıyorum kendimi.

Acı veriyor. İnsanın kendini tanımladığı bir güçten vazgeçip bir aptallığı dönem dönem kendi hayatta kalma savaşı içinde de yaptığını bilmek sana sadece beni şanslı gösteriyor. En azından dürtünün haz ve erdem olabileceğini düşünecek kadar ileri gidebiliyorsun. Bense kutsal metinlerin ve güçlü söylemlerin nasıl ortaya çıktığını anlamaktan geliyorum. Beni bu kadar yormaya hakkın yok.

Zaten eninde sonunda olacak olan olacaksa yani istesen de istemesen de gözünde küçültüp beni zararsız olarak etiketledikten sonra başına gelenin sana zarar verme ihtimali var mı? Bak hala okumaya devam ediyorsun. İnsan bilerek kendini zehirler mi?

İntihar büyük bir zehirlenme hazzı. Yaşam kadar inandırıcı ve yaşam kadar keskin! Her gün öleceğini bilerek yaşayan bir insan için mutlaka düşünülmesi gereken bir opsiyon. Elinin altında. Mutsuzluğuna son vermek senin ellerinde!

Bu akşam ölürüm beni kimse tutamaz sen bile tutamazsın yıldızlar tutamaz bir uçurum gibi düşerim gözlerinden gözlerin beni tutamaz sözlerinden etkilenip intihar etmeye kalkanlar oldu bu memlekette. Sen anlatamayacağın bir saçma depresyon duygusu için intiharı düşünmeye gerçekten meyilli misin?

Hayatında bir fark yaratmadan ölümde bir fark yaratacağını düşünmek zorbalık ve aynı anda terbiyesizlik ve küstahlık değil mi?

Düzden direkt söyleyince anlamayacak kadar geri zekâlı olduğunu bilmeseydim bu anlattıklarımı anlayacağını düşünecektim bir an için. İçim ürperdi. Böyle bir yüzü anlamasını istediğim insanlar böyle bir yüzle hayatlarını idame ettirmeye devam etmek için ne kadar istekli olabilirler ve nereye kadar böyle gider…

An itibariyle bu yüzden duruma müdahale etmekten vazgeçiyorum. Suyun akıp bulduğu yoldan muhtemelen hoşlanmayacağım. Hatta bu yolda yürümek çoğunlukla bana her zaman olduğu gibi yalnızlık ve acı verecek. Yine de bu yolda yürümekte tereddüt edemeyecek kadar fazla sayıda aynı deneyimi yaşadım ben. Kumarın kazanmak için değil kaybetmek için oynandığını bilecek kadar uzun zamandır kumar oynuyorum ben. Canım yandıkça, kaybettikçe yaşıyormuşum gibi geliyor bana.

O yüzden artık benim düşüncelerimin bir önemi sadece benim için var. Anladığım kadarıyla birey olmayı başarmaları için bireyleri teşvik etmenin onlar üstünde yıkıcı bir etkisi var. Birey olmayı başaramadıklarını kabul edip sonra birey olmaya çalışmak zorunda olduklarından duydukları rahatsızlık benim kullandığım dili acımasız sert ve kabul edilemez yapıyor.

Ne kadar dünyayı hala iyi ve kendinin farkında olan insanların bir adım öteye taşıyacaklarına dair inancım yıkılmamış olsa da iyi ve teşvik edildiklerini ve değer verildiklerini anlayacak insan sayısı ırkın geri kalanını kurtarmaya yetecek sayıya ulaşmadı.

Hayaller, hep vazgeçtiklerimiz…

 

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , ,

Adalet Duygusunun Doğal Evirimi – Bir Komplo Teorisi

Maslow’un tartışmalı ihtiyaçlar hiyerarşisini hepiniz öyle ya da böyle bilirsiniz. Hani şu karnı doymayan ve güvenlik ihtiyacı karşılanmayan insanın diğer bütün fonksiyonları es geçtiğini söyleyen hiyerarşidir bu. Ya da en basit haliyle budur. Bir bakıma hala tartışmalı ve görece olarak basamakları yer değiştirebilir olsa da insan psikolojisinin ve sosyolojinin üstünde uzlaştığı ender tezlerden birdir. “Güvenlik” ve “Karın Tokluğu” sağlanmadan insanın geri kalan ihtiyaçları ve güdüleri önemli değildir.

Bu aklınızın bir tarafında dursun. Zira an itibariyle Türkiye’de olan “kısmi güvenliği sağlanmış” ve “Türk- İslam senteziyle açlıktan ölümleri durmuş” bir ülkede yeni ortaya çıkan bir güdüyü nasıl tatmin edeceğimizi tartışmaya başladık.

Adalet duygusu çoğunlukla tatmin edilmesi zor olan basamaklardan biri olmakla birlikte genellikle “gelişmiş ülkelerde” daha fazla gündem işgal eden bir dürtüdür. An itibariyle buradan baktığımızda Türkiye’nin gelişmekte olan ülkeler içinde “adalet duygusunun tesisi” için “kan dökmeyi” ve “ görece olarak ekonomi ve insan hakları ihlallerinden vazgeçme” aşamasına geldiğini düşünmemiz bizi “iyimser” ya da “fazla heyecanlı” yapar mı?

Sanırım organizmaların içinde gelişmeyi ve ilerlemeyi gerçekleştirenlerden farklı olarak Anadolu’da bugüne kadar yaşamış olan bütün halkların ortak özelliği çağın ilerisine doğru adım attıklarının farkına bir türlü varamayıp taraf tutar gibi bir duyguya ya da bir düşünceye saplanıp kalmış olmalarıdır. En azından bu bakış açısını da “Maslow Teorisi” gibi cebinizde tutmanızda yarar var.

Bu noktadan sonra 2001 yılından itibaren devam eden süreçle ilgili olarak spekülasyon ve komplo teorisi üretimi yapacağımı söylemek zorundayım. Zira iddia edeceğim herhangi bir şeyi ispat edebilecek hiçbir bilgi ve belgeye ulaşmam mümkün değil. Üstüne üstlük devam eden süreçte herhangi bir şekilde “adalet” duygusunu zedeleyecek yeni bir yaklaşım da bulunmanın süreci doğru şekilde anlamamamıza neden olacağı kanaatindeyim.

Bir İzmirli olarak Cemaat kavramıyla ilgili olarak diğer illerden daha fazla bilgiye sahip olmamızın çeşitli temel nedenleri var. Öncellikle cemaat olarak  kast edilen yapının ilk temelleri bu şehirde atıldı. Dolayısıyla fısıltı gazetesi halinde de olsa en çok bu şehirde yaşayanlar bu konu hakkında derin bilgilere sahip. Yapılanmanın ve çalışma mekanizmalarının ne olduğu ile ilgili detaya girmek konuyu dağıtmak olacağından, bu noktada tek söyleyebileceğim “başı ve sonu belli olmayan” aynı zamanda “şeffaflığı hiçbir şekilde olmayan bir grupla” karşı karşıya olduğunuzu söyleyebilirim.

Kişisel olarak bu şehirde dile gelen en büyük hipotezi tekrarlamam gerekirse Amerika’nın petrol kontrolü ve Rusya hesapları içinde geliştirdiği “Ilımlı İslam Politikasının” reel karşılığı olarak “cemaatten” bahsetmek sanırım herkesi aynı noktaya taşıyacaktır.

Her ülke gibi A.B.D.’de yaptığı yatırımı korumak ve kollamak adına çok çeşitli yollar deneyecek ve aynı anda bu yolları ve yöntemleri “cemaate” fatura ettirecektir. Bu tahliye halindeki bir politikadan ziyade revize edilen bir politikanın doğal sonucudur. Aktörleri birden fazla parçaya bölüp her parçayı gerekli güç ve iktidarla donatan bu politika bir ülkenin mutlak gücünün farkına VARMAMASI  için geliştirilmiş yegane ve basit bir perdeleme girişiminden fazlası değildir.

An itibariyle İran-Türkiye örtülü trafiği açığa çıkmış bunun bir dolandırıcılık ve kayyum şebekesi olduğu söylenmektedir. “Birileri şüphesiz ki bu trafik sırasında kişisel çıkarlar edinmiştir” ancak aynı trafik sayesinde teğet geçen dünya ekonomik krizinden bahsetmemekte şüphesiz ki aptallığın daniskasıdır.

Ben an itibariyle önümüze 2001 yılında konulan iktidarın çok fazla taraftarı olmadığım gibi kendilerinin yeteri kadar farkında olmadıklarının da bilincindeyim. Güçlerin ölesiye taraflara ayrılmış bu coğrafyada tek başına iktidar olabilecek kadar ülke insanını birlik ve beraberliğe teşvik ettiklerini sanmaları ve ortak çıkarları yeniden tanımladıklarını düşünmeleri kadar tuhaf ve anlaşılmaz bu tutumu nereden edindiklerini kendilerine sorarlarsa sanırım cevabını da kendileri bulurlar. Tahakkümden kurtulmak için buldukları hileli yol bugün gelip kendi boyunlarını doladığında ortaya çıkan bu tablo için yapılacak olan mecburi olarak başı sonu belli olmayan bir cemaat” yerine “emir komuta düzeni belli ve caydırıcılığı olan bir ordu” koymayı uygun bulmaları tabii ki kaçınılmaz olacaktır.

Yine de KCK’dan tutun da 1980 sonrası dönemde sadece politika ürettikleri ya da herhangi bir iktidar faaliyetini desteklemediği için tutukevlerinde ve F tipi ceza evlerinde ölüp giden bunca insanın vebalini üstlenecek kadar gelişmiş bir adalet duygusuyla hareket edecek mi bu birliktelik?

Bu sorunun cevabını an itibariyle hepimiz biliyoruz. Yani ortada seçilmiş iktidar gücü ve cemaat dengesinde bozulan güç dengesini yeniden kurmak için oyuna dahil edilen bir ordu var. An itibariyle sivil iktidar ve ordunun cemaatten daha güçlü olduğunu söylemek gerekir ki en azından düşünülen denklem böyle görünüyor.

Peki sahnede toz duman varken, üretilmeyen malları tüketerek kavuşulmuş refah içinde, topraklarının altı da biri ekilmekten vazgeçilmiş bir ülkede maslow’un temel basamakları tatmin edilmiş midir? Biz an itibariyle neden adalet konuşuyoruz?

Siyaset sahnesi ne yazık ki politika üretmek ve devlet siyaseti hakkında tırnaklarının ucu kadar bir şey bilmeyen adamlardan seçildiğinden an itibariyle ülkenin bütün stratejik belgeleri, vatandaşlarını bütün bilgileri etrafa saçılmış haldedir. Devlet kendini yenileyecek liyakat sistemini bu kez “derin devlet” üzerinden kullanmak yerine “yargı” ve “yargı çevreleri” üzerinden kurmayı uygun görmüştür.

Denklemin gözle görülmeyen ve konuşulmayan sistemi tasviye edilmiş değildir. Ancak her devlette olduğu gibi bekayı korumak güdüsüyle hızla şekil değiştirerek “sevimli” ve “kabul edilebilir” yeni halle karşınıza çıkacaktır.

Kişi ismi zikretmeden söylemek gerekirse 07.01.2014 tarihli köşe yazılarına baktığınızda ya 06.01.2014 tarihli ana akım medyanın ağız değiştiren ve saldırgan tutumunu eşelediğinizde siyaset sahnesine yeni girecek ve “ortak değer tanımı yapacak olan” yeni “başbakanınızla” tanışmış olacaksınız. Merak etmeyin hepiniz zaman içerisinde onu tahmin ettiğinizden daha fazla seveceksiniz. Üstelik uğruna ölmenize gerek kalmadan ve kirlenmiş siyasi ağızdan kurtularak…

Peki an itibariyle son soruyu sormanın zamanı geldi. Daha ilk günden tüm geçmişi şeffaflaştırılmış, söylemleri nazik ve gergin olmayan, herhangi bir pisliğe bulaşmamış birini istemek saflık mıdır? Ya da bu yine önünüze konan ve pompalanan dönüştürülen bölge politikalarının bir sonucu mudur?

An itibariyle artık ne istediğinizin bir önemi yok. Geziyi sürdüremeyen ve tabana yayamayan bir halk sadece karşı tarafının oyununun şeklini değiştirir. Olan biten bu gürültü başka hiçbir şey değil.  Vatandaş için fil olmak ancak birlikle mümkün ama artık o da pek mümkün görünmüyor…

 
Yorum yapın

Yazan: Ocak 7, 2014 in Denemeler

 

Etiketler: , , , , , , , , , , ,

Sahil Kasabası ya da Tuz yaşamın anlamı…

ORHAN VELİÜşüdüm, yağmur yağınca üşürüm ben hep. İçim ürperir. Sanki benden bir şey çalar yağmur. Sıcak mesela. Ya da günahlarımı… Yalnız kalırım, çıplak ve çaresiz. İyi bir şey olduğunu söyler eskiler. Ama sevmezler toprak kokusuna güzel denmesini. Çekermiş söyleyeni içine. Sözde. Laf bunlar. Benimki gibi… Söyleyecek sözü olmayanların uydurdukları bir dolu deli saçması. Söyleyecek neyim yok ki saçmalıyorum şimdi.

Islak. Tenha. Yarı uyuşuk ve depresyonlu… Sanki hastalıklı ve bulaşıcı bu duruş… Kimse ama hiç kimseye anlatılamaz bir sıkıntı. İçimde, üzerimde, tepinen… Duran ve durduran… Öfke nöbetleri arasına sıkışıp kalmış bir sözde çocuk yüreği. Çırpındıkça batıyor muyum yoksa uyum mu sağlıyorum belli değil.

Yağmur. Rüzgâr. Gözyaşı. Elim kolum bağlı, bağdaş kurmuşum ve çok bilenlerin saltanatının yıkılması için sadece meditasyon yapıyorum. Saçmalıyorum ve derinlemesine düşünmeden yapıyorum ne yapıyorsam. Çok bulanıyor midem. Gemi su alıyor ve ben hala şarap testisi elimde, son derece aristokrat kemancı arıyorum. O bilindik notalı bilinmedik senfoni kulaklarımda çınlasın istiyorum.

Deniz koymadım adını, hayır suya da deymedi ayakları ve hatta Rum da değil kemancı. Ben de hiç işçi olmadım. Emekçi. Ekmek içi yemeği reddettim, mideme oturuyor diye. Ayaküstü ve beyhude ilişki yumaklarında dolanmaktan gelirken nasıl başlanır ki hayata…

Earthworm… Solucan yani benim ruhum. Her deliğe girip çıkar dünyada. Barınmak olmasa bir de derdi tasası. Ama yerleşmek ya adı… Yerleşik düzende masa etrafında karşılıklı içme sevdası ya da yaşam gailesi diye tutturduğu ruhumun…

İstifa etmeyi pek bilmem, daha ziyade istifade etmek benimkisi. Kanını emmek, kanı emilmişlerin –en azından bir kısmının- çocukluktan kalan özlemi… Güç ve ibrişim kuşları… İbrişim kuşları ölür mü güç gösterisinde bulunsam. Çocuk gibi bulut kovalasam uçurtmayla ve vursam hayatının anlamını sapanla.

HEMİNGAyrık otu, benzemiyor ne ebegümecine ne de pirpirime. Ne tadı ne de tuzu. Ve sahi aslında varılacak durak tuzdu ama mecazlarla boğuşmaktan, atladık keskin iyodu. Şimdi aklımda bir deniz kıyısı, kumsalsız, ötesinden berisinden araba geçen, içine girilmesi atalarımca yasaklanmış bir deniz kıyısı. Gri, oynak ve ne kadar başka gözle görmeyi denesem de hüzünlü. Eskilerin dilinde bir türkü, bir hikâye ucu bucağı olmayan su. Derdin ve rüyaların ona anlatıldığı, feraha kavuşturan yaşamın özütü.

Hani nefretten körelmiş gözlere basılan, kenarında yaşamayanların öğrenmek için kıyılarına indiği, melankoli kokan, yarı ateşli ama derde derman deniz kokusu. Amacın olmadan yürüdüğünde, yürümenin amacı olanları gördüğünde tebessümü dudaklarına deydiren o garip kimya. Hemingway olmayı çok isterdim. Hani kokuları ve tatları tarifin ustası… Ben değilim uzman, tasvir belki ama tarif… Nasıl bir duygudur ki o yüreğine serinlik verdikçe içindeki ateşi söndürdükçe ve hatta yeni doğru ateşleri körükledikçe varlığına bedellenir. Ve bilirim ki çok zordur liman kentlerinden ayrılmak.

Bir zaman adamın biri Londra Havası diye torbalar satarmış özlemden tutuşanlara uyanıkça, ama satılamaz ki denizin kokusu ve içine işleyen iyot çıkarılıp verilmez ki başka birine. Keşke rakı şişesine sığsa iyodun ve denizin o masum oyunu. Ve kolilere doldurup gönderebilsem uzak diyarlara.

Aklımda bir gün batımından kalan nefsi körelmiş güneş ve bir bardak buz gibi bira, çerezsiz ve patatessiz. Kimliğini hiç görmediğim insanların karaya çalan gözleri. Kara kokanların nefes depolaması deniz kenarında. Sanki ışığa uçan pervaneler gibi koşuşan kara adamları kadınları deniz kenarında.

Aklımda bir bahar akşamı; yüksekten uçan bir karabatak alçaktan uçan bir martı… Dengeler bahar yorgunluğu mesaisinde, sarhoşluk gibi. İlk sevinç ilk heyecan tuz gibi…

 mORRİSSe EseresE

2005

 

Etiketler: , , , , , , , , , , ,

Bir hediye… Elimden geldiğince…

Hayat gelip vurur durduk yere. Dün bana ne sormuştun halbuki… Bana bir şarkı yaz. En iyisi olması gerekmez demiştin. Nerede başladığını bilmediğim bir melodinin ortasından başladı sözlerin titremeye havada. Sanki bir müzik aletinden çıktığı film yapımcıları tarafından resimlerle anlatılmış o çok bilindik bir sahnenin ortasında nasıl bir şarkı yazacağımı düşündüm sana. Sanki arkamdan cümleri yazarken atlı koşturuyordu. İlk defa uyanmış bir bebek gibi yüreğim yüz altmış altı kez gümlüyordu bu gök kubbede. Aklıma bir türlü sana yazmam gereken şarkının güftesi ya da bestesi düşemiyordu. Sadece nakaratlarda dolanıp duruyordum. Soruyordum kendime gerçekten bu kadar önemli mi benim için diye soruyordum kendime. Bir şarkıyla ölümsüzleştirebileceğim kaaadarrr önemli miii beeenim için dddiye soruyooorrrdum…

Yazmaya devam ediyordum aralıksız. yazarken ,Yokluğunun bir tılsım gibi başka bir varlığa dönüşmesini izliyordum kağıtta. Keşke diyordum bir an yazarken yaşamış olduğum gibi yazmak zorunda kalmasam. Hatta gördüğüm gibi görmek, duyduğum gibi duymak , bildiğim gibi bilmek istemiyordum diyordum kendi kendime. Bir hikayede bir şarkıyla bir kadını ölümsüzleştirecek kadar bu kadını seviyormuydum diye soruyordum hala kendime. Aklımda bir fırtına anında gökyüzünün yıldızsızlığı geliyordu yüzünü düşünürken. Eğer yoksa yüreğimin orta yerinde bir karanlık kendiliğinden patlıyordu.

 Işığı emen bir patlama! Fiziksel olarak mümkün olmayan ancak bir hikayede tasvir edilen o büyük harmoni. Sanki sesler birbiri ardına arkası kesilmeden dizilecek. Mümkünüdü işte. Bir başka hayalini hayatın bir başka boyutunu hatta fiziksel olarak fizik ötesi çalışmalarda deneyimleyerek öğrendikleri o hal aslında bir yazarın en başından beri olmayı beklediği haldir.

Çoktur ve yoktur. İnanılır ve saygıyla bilinir. İnanılmaz ve fakat inkar edilemez. Yok edilemez sadece yok sayılabilir. Var edilemez sadece var edilebilir bir noktaya taşıyordu işte yaratanı. Bir kadınla yazmak arasındaki fark, varolması için varlığının tekrardan onaylanması gerekmiyordu. Aşık olmakla aşk olmak arasındaki fark kadir naif bu durum ne de olsa bütün kadın okurların zihninde.

Erkeklerse kendilerinin kalplerinin gücünü henüz keşfetmekteler bu satırlarla. Hayatları boyunca korkaklar gibi yaşayıp yürekli geçinen milyonlarından farklı olarak bütün bunları yazıyor olmanın aslında bir tanrısallık bildirgesi olduğunu maskelemek için neler yapmadılar ki bugüne kadar onlar kadınlar için.

Oysa şimdi bir kadın için yapabileceğim en basit şeyi yapmam gerekirken ruhum tutulmaya uğruyor sanki. Ne yapabilirim bir kadına herkese yaptığımdan farklısını yapmış olayım? İşte buydu bütün mesele…

damienNot: Yaratım sürecinde verdiği destek için farkında olmadığı saygıyı kendisine göstereceğim ama bir telif davasından ziyade ancak bir reklam kampayasında destek olabileceğim Damien Rice’a ve “9”albümünde emeği geçen herkese de ziyadesiyle ve sadece teşekkür ederim. Yaratımlarına şarkı sözleri uydurmak tamamen benim fikrimdi.

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , ,

The Pollyanna Project

project

Hayatta çaresiz kaldığınız anlar ve olaylar vardır. Başında ölüm gelir. Doktor da olsanız bir yakınınızın başına amansız bir hastalık musallat olunca okuduğunuz tıbbiye ilmine bolca küfür edersiniz. Ne bileyim işte bolca zaman vardır, elini kolunu bağlayıp bir köşeye yaslanmanın saklanmanın dışında bir boka yaramazsınız. Kimse size hayatın bu anlardan ibaret olduğunu söylemez rahme düştüğünüzde. Muhtemelen söylese şiddetle dışarı çıkmayı reddedersiniz.

Öyle şımarık Pollyanna bahaneleri ile hayatın güzel anlarının olduğunu söyleyen insanlara da inanmayın. Onlar bir anlık zevkle düştükleri dünyada aşk çocuğu olduklarını var sayıp kendilerini iyi hissetmek için kendileri dahil herkese yutmakta zorlanacakları ve gönülden inandıkları yalanları söylerler.

Genellikle kendileri becerdikleri için değil mütemadiyen dünya tarafından becerildikleri için birinin onlara kurtuluş yolu gösterme fikri umutlarını canlı tutar. Eğer siz başarırsanız onlar için de ümit vardır. Yine de yolu kendileri açamayacak kadar korkak olduklarından muhtemelen kabülü herkes tarafından yapılmış yavşak bir yılışıklıkla etrafa iyi enerji dağıtıyor ya da daha vahimi hayatın anahtarını ellerinde tutuyor gibi görünürler.

polyannaNereden tanıyorum bu tipleri. Tipleme olarak az önce kendimi yakaladım. Boktan hayatımı anlamlandırdığımı, seçimlerimi kendimin yaptığını söylerken yakaladım kendimi. Sanki şu hayatta seçmek, tercih etmek, istediğin gibi yaşamak mümkünmüş gibi davrandım yaklaşık yarım saat. Ne büyük umutlar verdim hayata dair anlatamam. Bir de kendimde aynı umutları bulsam utanmadan kendim de inanacağım söylediklerime. Ne büyük bir zavallılık!

Hayat siz içinde olun ya da olmayın genellikle size teğet geçerek akıp gider. Başka bir dünyada mutlu olma ihtimalinin fiziğe yansımış haliyle yani pozitron bozulması gibi olaylarla da uğraşsanız ya da ekmek alacak paranız olmasa ya da herkesi satın alacak kadar zengin de olsanız bir diğeri hayaliyle yanıp tutuşmanın üstüne kurulu şu hayat size tokadı basar. Sürekli huzursuzluk hali olarak ortaya çıkan bu durumu çeşitli yöntemlerle bastırabilirsiniz. Dinsel hayat, psikiyatri, dost meclisleri, düşman edinmek, alkol, zemzem ya da İsa’nın Havarileri veya Şalom iyi gelir sanırsınız. Gerekirse milliyet bazlı olarak da tanımlayarak kurtulabilirsiniz sanırsınız. Olmadı aşık olursunuz. Yine de yetmez içinizdeki boşluğu ve anlamsızlığı doldurmaya bunların hiç biri.

Siktir et diye kitap yazanların peşi sıra koşup siktir edilmediğini öğrendiğiniz hayat denklemi ile farklı bir bakış açısıyla yeniden karşılaştığınızda çözüm diye sunulanlar çöp olur. Siktir edemezsiniz belki ama sik gibi ortada kalırsınız. Sik tabiri bildiğiniz elinizde patlar.

Hoş çoğunlukla bir cinsel hazzın insanı temize çektiğini söyleyenler bu konuda ne sik yiyeceklerini bilemezler zira elinizde patlayan sik sizin sikiniz değildir. Üstelik tecavüz gibi gelir uzaktan bakanlara. Acırlar size, muhtemelen girdiğiniz depresyonu dost meclislerine konu ederek.

Hayat zaten depresyon üzerinde yürümeyi öğrenme ihtimalinizdir. Aşk çocuğu olarak aşkı bulsanız tabi biraz da en azından viziteyi ödeyecek kadar paranız olursa kurtuluşunuz mümkündür. Düşünsenize biri sizi düşünüyor, ne kadar umut verici… Geberemedi gitti Pollyanna kafası…

Hayat kolay değil, hiç olmadı hiç olmayacak. Hiçbir insan sizin değil. Sevseniz de nefret etseniz de en iyi ihtimalle sizden önce en kötü ihtimalle sizden sonra siktir olup gidecek. Nefes almayacak. Ölecek. Ex olacak. Bir yıl bile sürmeyecek sesini unutmanız. Ha digital kayıt ebediyettir peki sizde o kayıtları izledikçe etkilenecek kadar göt kaç sene olur dersiniz? Yüz yıllarca bir adamın peşine takılan ilahi delilik örneklerini saymazsak kaç sene tutulur bir yas? Kaç sene sürer unutmak? Ya da siz yaşlandıkça onun ebediyete kadar aynı yaşta kalmasına kaç zaman tahammül edersiniz?

karanlık söyleyenSorular arttıkça cevaplar kendinden geçer. Hatta hayat teğet geçerken yanınızdan yörenizden o cevaplar da hayata katılır ve siz yine katkı da bulunursunuz yaşama. Siktir git Pollyanna.

Ölüm var! Kabulünü sikine takma, zamanla geçer. Hayat var! Senin değil ama bir an elinde tuttuğun o anın tadını çıkar, herkese her zaman denk gelmiyor, kimi hayatı boyunca tutamıyor korkusundan!

Çözüm yok! Hiç olmadı ve olmayacak, her biri geçici olarak beyninizin durma ihtimalini karşılamak için uydurulmuş zaman parçaları çözüm dedikleriniz! Soru yok! Herhangi bir şeyi anlayabilecek mütekabiliyete sahip olmadığınızı iddia ede ede bu hale geldiğinizi unutmayın. Soru yok aslında, hiç olmadı. İsterseniz Pollyanna’ya mi sesleneyim tekrar, sizin için? Hala hayatta mı o kahpecik?

 

Etiketler: , , , , , , , , , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: