RSS

Kategori arşivi: Dionosfer Henry

ÇİĞ KÖFTE ADAMI

cigkofte3

plastik ızgaraların arasından süzülüp salona giren ışık,

bir işyeri ciddiyetiyle

kimselere selam vermeden lamine masaların arasında ilerledi.

salonun az ötesinde karanlığın içinde kıpırdanan kollar ve parmaklar

enerjilerini emdiriyordu

 sağım makinalarına

makinalar derin bir gürültüyle çalışıyor,

çalışanların gözlerinden gençliklerini emiyordu

Şef, ışığın da onu görebileceği şekilde salonun ortasına doğru yürüdü,

antik çağ filozoflarını kıskandıran bir söylev çekmeye başladı

-sizler hamalsınız,

iyi bir hamal taşımalıdır, sahibi olmadığı ve yarar duymadığı şeyleri.

-daha çok ve daha sık taşımalısınız

mutluluk sizin için başka nedir ki ?

metal, pürüzlü bir tepsinin içinde yoğruluyor düşüncelerim,

her yanım acı içinde

kıllı, kalın parmaklı bir el eziyor bedenimi

acıyla yoğruldukça tat kazandığım söyleniyor

yumak yumak ellerde köfte gibi bir kalıba dökülüyor acılı benliğim

sıralandığım tepsiden sizlere bakıyorum

yaşam güzel diyorum, dilim dolandığınca

en çok da marulla ve rakıyla

afiyet olsun.

 

Reklamlar
 
Yorum yapın

Yazan: Nisan 8, 2013 in Dionosfer Henry, Şiir

 

Etiketler: , , , , , , , , ,

Grup Sevk Bağımlısı

Bırakmak istiyorum. Benim bir hayatım var. Ama bırakamıyorum. Ne zaman bağımlılık oldu bende bilmiyorum. Önceleri farketmemiştim. İhtiyaçlardan doğan bir alışkanlık demiştim. Sonra hiç ihtiyacım olmadığı halde yine istediğimi farkettim. İzinli bir günümdü. Evde miskin miskin oturmayı düşünüyordum. Ya da ne bileyim yürüyüş filan yapmayı. Erken kalkmıştım. Güzel bir kahvaltı sofrası kurup televizyonu açtım. Aptal magazin programlarına baktım. En leş olanlarından birini seçtim. Hangi futbolcunun hangi mankene çaktığını anlatıyordu. Bi dakka az önceki kanalda bu mankenle başka bi futbolcunun adı geçiyordu. Emin olmak için internette araştırma yaptım. Sucuklu yumurtamın soğuması uğruna bu minik şekerli kutuya kimin çomağını daldırdığını öğrenmeliydim. Başka başka isimler çıktı. O futbolcuyla başka mankenler. O mankenle başka holding varislerinin isimleri. Kafam karıştı. Yoksa dedim. Büyük bir grup seks partisi mi var. bizim bilmediğimiz. Aslında herkes herkesle. Loş geniş bir salonda. bir voleybol sahası örneğin. böyle bir grup magazin karakteri. durmadan sevişiyorlar. karanlık odadaki fil hikayesi. Flaş patladığı sırada kim kimin kucağındaysa haber öyle çıkıyor. bu fil dediğin devasa bir hortum. Başka bir objektifte başka kucaklar. Olayı çözmenin verdiği rahatlıkla kahvaltıma devam ettim. Domates gibi görünen kırmızı, salatalık gibi görünen yeşil şeye batırdım çatalımı. Sırf alıştığımız için yiyoruz şunları. 5-10 yıl önceki lezzetlerini arıyoruz. Ama bulamıyoruz. Sonraki kuşaklar muhtemelen artık yemeyecek böyle şeyleri. ne gereği var ki. loş voleybol salonu geldi aklıma sahanın içinde kurtçuklar gibi kıvırdana kıvırdana sevişen yüzü aşkın kişi. midem bulandı. Bakkala gitmeye üşendiğim için dün akşam eve gelirken aldığım gazeteyi açtım. ”Bi sigarada var bu kadar çeşit bi de gazetede” demişti bakkal. Adı Özgür. Ama sadece adı Özgür. Sabah açıyor dükkanı geceyarısı kapatıyor. Gofretlerin bisküvilerin salçaların renkli renkli ambalajların arasında mutsuz bir yüz İdeolojik gazeteleri bir kenara bırakıp orta sulu gazetelere baktım. Hangisini alsam dedim özgüre. özgür en çok şunu alıyorlar dedi. Ona baktım bir de diğerine baktım. ikisi de renkliydi, baskıları güzeldi.birinci sayfa güzellerini karşılaştırmaya karar verdim. ikisi de güzeldi. sonunda çok mantıklı bir hareket yaptım. özgüre dedim aç kantarı, tartacağız. elektronik tartıda tarttım en ağır olanını aldım. bilinçli tüketici olmak başka bir şey. eve dönerken gram başına ne kadar ödediğimi, ne kadar kar ettiğimi hesapladım. mutlu oldum.

otobusGazeteyi ekleriyle birlikte masanın üzerine yayıp tek tek incelemeye başladım. İnfaz, terör, operasyon, cinayet… az sonra karnımda bir ağrının başladığını hissettim. sucuk mu dokundu yoksa o plastik domatesler mi diye düşündüm. kahve içtim, soda içtim geçmedi. bir ilaç aldım. ateşimin çıktığını hissediyordum ama vücudum soğuktu. bir şeyin yoksunluğunu yaşıyordum. sanki birşeyleri acilen tüketmeliydim. ama yiyecek bir şey değildi bu. tiryakisi olmadığım halde çekmecelerin birinde sakladığım sigaralardan bir tane çıkardım. parmaklarımın arasına aldım. yaktım içime çektim. işe yaramadı. sıtmanın kelebek kanatları vücudumda pır pır dönüyordu. Hastaneye gitmeliydim. giyinip sokağa çıktım. yağmur yağıyordu. taksi ya da dolmuşa binmek varken otobüs beklemeye karar verdim. neden otobüs beklediğimi bilmiyordum ama bekliyordum işte. titrememin biraz dindiğini hissettim. otobüs durağı iyi gelmişti. az sonra bir otobüs geldi. kalabalık, tıkış tıkış bir otobüstü. adımımı otobüse atınca daha da rahatladığımı hissettim. titreme, ateş, yoksunluk hissi kalmamıştı. yağmur yağdığı için camları kapatılmış otobüste ekşi insan insan kokusu giderek keskinleşiyordu. derin bir nefes aldım. Kokuyu ciğerlerime çektim. içimde bir şeyler yerine oturdu sanki. ”Arka taraf bomboş, ilerlesenize” diye bağırdı aksi, yaşlı bir adam. Arkamdaki kadın, omzuna astığı çantasını sırtıma bastırıyordu. otobüste sırtı dönük bir kadın her zaman haklıdır. sesimi çıkarmadım. Kapının önündeki direkte yer bulup buruşuk eliyle sıkı sıkı tutunan kirli sakallı kambur adamdan alkol kokuları yükseliyordu. Gözlerini tek noktaya odaklamıştı. belki ölmüştü ama henüz kendisine beyan edilmemişti. duraklara yanaştıkça inmeye ve binmeye çalışan insanların vahşiliğini gördükçe karnımdan haz buharı yükseliyordu. olmam gereken yerdeydim. bir kaplan için savan, bir köpekbalığı için okyanus neyse benim için de otobüs oydu. ayaklarım karıncalandı. bedemini önümdeki arkamdaki vucütlara teslim ettim. kaptanın frenleri ve gazlarıyla denizin altındaki yosunlar gibi dalgaların içinde dans etmeyebaşladım. rüyalar alemine geçtim. mayanın perdesini aralamıştım. görünenler gizli anlamlarıyla gözlerimin önündeydi. evet ben bir toplu ulaşım bağımlısıyım. otobüs, metro, tren. nerede insan vücutları yığılmışsa üst üste ben orada olmalıydım. grup seks olmasa da grup sevk bağımlısıydım. insanların vücutlarından çekip alıyorum enerjiyi. saf enerji beynimde yeni kapılar açıyor. bu insanlar otobüsten neden yorgun iniyor. şehir merkezine doğru tenhalaşmaya başlayan otobüsten indim. Karşıya geçip başka bir otobüsle eve doğru yol aldım. Güçlüydüm, akıllıydım, artık yarım değil tamdım. tanrı gibiydim. üzerimdeki yoksunluk gitmişti. damarlarımda kan değil yüz oktan benzin akıyordu. Eve girdim. kendimi iyi hissediyordum. akşam olunca bi posta daha binerim otobüse dedim. yarın da zaten işe gidecektim. neyse ki yeterince kalabalık otobüs vardı dünyada. hiç bitmeyeçek bir kaynağın bağımlısı olmak fena bir şey değildi.

 Dionosfer Henry

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Bir Vapur Hikayesi

A model of a Neanderthal man in a German museumPasaportun tahta iskelesinde vapur bekleyen kızlara baktım. Gıcırt gıcırt. Bunca sivri topuğun erkekliğime batmasından korkuyorum. Tahta kurusu gibi adamım. Görünmüyorum ama kaşındırıyorum. Onda üç. İyi bir rakam. Vapura otuz kadın binse 9 vasat üstü kadın yapar.

Umutla vapura bindim, koltukların arasında bilet kontrolü yapan bir görevli gibi dolaştım. Nereye gitti  lan bu kadınlar. Kafamın içinde aniden bir kedi belirdi.  hasmına saldıran bir sesti,  ince ince kükredi. Beynimin duvarları tırmalandı. Şakaklarımı tuttum bir koltuğa serildim.

Migren bir doğaüstü yaratıktır. Doğmakla unutulmamış bir intikam gibi. Önceki hayatlardan getirilen kan davası.

Taşıyıcı öldüğünde o, ıslak toprağın içinde çürüyen bedende sakince yeni görev yerini bekler. yüz yıl sürse de bekler. Randevularına geç kalmaz. Raporlarını aksatmaz.

Recep’in elleri böyle yaba gibiydi. Yürürken avuçları hep dışa dışa bakardı. Avuçlarında bizim göremediğimiz  gözler var arkasını kolluyor derdi hamza. Adımlarını diz boyu karın içinde atar gibi, kavgaya gider gibi atardı. Belki orangutan, belki ayakta durmaya alışık  bir çeşit ayı gibi yürürdü yani.  Bigün siyasi hasımları kıskanmışlar karizmasını -o avuçları dışa dışa bakan adamı- kemiklerini kırana kadar dövmüşler. Şehir dışında bir tarla kenarına bırakmışlar öldü diye. Sene 1974. Korkmuşlar çünkü ondan. Ama ölmemiş. İnatçı mıymış yoksa kollanmış bir yaratık mıymış bilmiyorum. Dayak yiye yiye öğrenmiş politikayı. Sonra Cassius Clay bir Muhammed Aliye dönüşüvermiş.

Yorgun kafamı vapurun güvertesini çevreleyen korkuluğa koydum. Başımı düşündüm. Başbakanımı düşündüm. İkisi de dövüle dövüle yoğruldu gibi geldi bana. Saçmalık mı.  güneşin doğuşu batışı bile saçmalık oğlum dedim kendime.

Aklıma bir şarkı geldi söyledim. Karışık iş vesselam deli dolu yazar kalem. Yazdığı da nedir ki ! Bir sürü ipe sapa gelmez kelam. Bırak gitsin. Bırak gitsin.

Bebeğim gerçekten benimle olmak istemez misin.

Plaza kadınları gökdelenler kadar ulaşılmaz endamlarıyla süzülüp kanatlanıyorlar etrafımda. Bir gevreğim olaydı da ufak lokmalara bölüp bölüp besleyeydim sizi.

Migren başımda Recep karşımda. Şarkılar dilimde. Karşıyakaya doğru. Mutsuzum ama keyfim yerinde.  Yeterince genç olanlarının gözlerinde hep aynı parıltı. Ah o parıltı. Çılgın bir elmas gibi parıldayan. Yaşama sevincinin dünyanın gizli bahçelerindeki meyveleri. Sonra ne oluyor da sönüyor o parıltı dedim avuçları dışa dışa bakana. Erkekler mi söndürüyor yoksa yine kadınlar mı. Zaman mı yoksa hayal kırıklığı mı ? Pişmandım sorduklarıma. Recep ters ters baktı. Evet gemilerde talim var Recep abi. Ağrıdan ağırlaşan başımı yas tutar gibi koydum Recep abinin Avuçlarına. dışa dışa bakan Recep ittirince başım basket topu gibi zıpladı.

Recep abi ayağa kalktı. Vapur sallandı. Pasaporttan konağa ağır ağır akan vapurun korkuluklarına yanaştı. Harita önünde Vaat sunan bir belediye başkanı adayı gibi sol elini kaldırdı. -Bir erkeğin isteyip de yapabileceği bir dünya aşağı yukarı böyle dedi.  konak meydanındaki eski devasa binaları, kaledeki gecekonduları karataştaki çarpık apartmanları gösterip gösterip.  Gördüğünüz gibi. Elini indirdi.
-Bir kadının isteyebileceği dünya ise mümkün değildir dedi. Yoktur. Kybele ana ne der bu işe bilmem ama olamaz da.

Genç kızlar yine de isteyebilecekleri bir dünyayı yaratabileceklerine inanırlar. Hayal, umut ve gücün parıltısıdır o gözlerindeki. Sırayla sönerler. Bazen bir erkek söndürür onu bazen kadın bazen de bir çocuk.

Gözlerim buğulandı. Çivilendim kaldım tahta koltuğa.

Yahu sen nasıl bi adamsın dedim Recep. ayı gibisin ama ince bi adamsın.
-ben insan değilim dedi. Güldüm. Baktım yüzüne o gülmüyo.

-Neandertalim evlat ben, dedi çok önemli bir sırrını açıklar gibi ufka gözleri dalarak. -Neandertal mi kalmış yahu, dedim.

-Az kaldık ama varız dedi. O hikaye size anlatıldığı gibi değil.

Hikaye: Dionosfer Henry

Görsel : A model of a Neanderthal man in a German museum; Photograph Jochen TackAlamy

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Kadınlar Ne İster

Bölüm 1: Kalçama dövmesini yaptırdım

Yazdıklarıma sürreal bir tabloya bakar gibi bakacaksınız. Paragraflar Alman kriptosu gibidir. Biraz İngiliz olacaksınız. sonra benim adamlarım ve kadınlarım var. Heykeltıraş gibi hayattan oyduğum.  Bunlara putunuzmuş gibi davranacaksınız…”

Uyuz olduğunu belli etmemeye çalışarak kağıdı geri verdi. İyi okudun mu dedi beriki. Okudum dedi güzel olmuş. Bitirince tekrar okursun. İçinden acı acı güldü. Hıhı tabi dedi. Bu kentteki insanlara bir türlü alışamamıştı. Her gün tanıştığı insanlarla ilgili bir gariplik yaşıyordu. Birçoğu hangi zamanda yaşadığını bilmiyordu. Emre gibi birçoğu da kendisini çok üstünmüş gibi hissediyordu. Ara sıra hoşuna giden çocuklar çıkıyordu karşısına ama bu insanları tanıdıkça korkuyordu. Emre ile ilk tanıştığında hoşlanmıştı. Kitap filan yazmış, ödülleri varmış, geleceğin büyük yazarı olacakmış dediydi güler tanıştırmadan önce.

Kibirliymiş, küstahmış, kamburu çıkmaya saçları dökülmeye başlamış, çok konuşan, hep abartan, yalan söylemeye meyilli ve umursamazmış tüm bunları söylememişti. Birkaç gün içinde anladı.

Emre’nin  babası albay emeklisiydi. Saddamın oğlu uday gibi büyütülmüştü. Bir yanında şımartılmış bir özgüven öbür yanında baskı altında yalana dolanan bir korkak. Ve bu ikisini bir güzel ambalajlayan yakışıklı bir yüz.

Memleketinde tanıdığı çocuklar böyle değildi. Daha cahil olmanın getirdiği bir şey mi bilmem ama şiddetlerinde bir toprak kokusu vardı.

Okuldan sonra sevdiği erkekle nişanlanmış, iş yaşamı başlayınca nişanlısı terketmişti. kader, bir dönemin kapandığını yeni dönemin farklı bir senaryoya açılması gerektiğine hüküm vermişti.  Aldatıldığından şüphe ediyordu. Uzun bir işsizlik döneminden sonra nişanlısının Kastamonuya tayini çıkınca aralarında başlayan soğukluk anlamsız tartışmalarla büyümüştü.

Şüphe Etmiyordu aslında emindi. Başka biri olmasa da aldatmaktı bunun adı. Bu ayrılık ve intikam duygusu, yıllardır müstakbel kocasına sakladığı güzelliğini tüm dünya için parıldatmasına vesile oldu. Belki de yaşı  ilerlediği, en kısa zamanda makul bir erkekle evlenip çocuk yapma içgüdüsünden. Saçlarını boyattı. Makyajı keşfetti. Yeni elbiseler edindi.

Emek eşitlik ve sosyalizm. Marx engels ve lenin. Ne geçti ki elime dedi yıllarca.  cop sızısı gaz yanığı sicil kayıtları. Bırak eşitliği bu değerlere birlikte inandıkları adam bile basmıştı tekmeyi. Bundan böyle Max factor mark & Spencer ve topuklu ayakkabılar. Kitaplığa değil gardropa çalışacaktı. İlk iş bir kredi kartı edindi.

Kendine güvenen, bakımlı, akıllı ve cesur bir metropol kadını olacaktı.

-:-  -:-  -:-  -:-

Çatlak bir arkadaşı vardı adı tuğba. Kocası dövüyor diye judoya gidiyordu. Adam ressam. Artık dövemeyince  terketmiş bunu. Dövemediğin kadın senin değildir demiş. Ressam karısını döver mi yahu dediydim. Hem de çok pis dövüyormuş.  Fotoğraflarını gösterdi. Karısının bedenindeki morlukları tabloya yansıtmaya çalışmış hayvan. Bir gün sevişirken çimdiklediği kalçasında beliren ilginç lekeyle başlamış herşey. İstediği çürük ten morunu yakalayıncaya kadar denemiş çeşitli yolları. Gözaltı morluğu kaba et morluğu kanlı morluk içkanamalı morluk ödemli morluk kangren morluğu… Hayli zengin bir mor kartelaya ulaşmış anlayacağınız. Tuğba ne mi yapmış. Önceleri haz duymuş. Ayol aşk bu aşk. Sadizm mazoşizm ve dışavurumculuk.  Birgün büyük bir ressam olacağına inandığı kocasının tablolarında resmedilmek de cabası. Sonra bir gün bunun sapık kocası ‘Sanat hayatımdaki mor dönemi kapatıyorum’ demiş.  ‘Şimdi morötesine geçme zamanı’. Sonrasını anlatmadı. Ama iş judoya kadar gittiyse siz düşünün neler olduğunu. Judoda biraz ilerleyince Ben de senin resmini yapmak istiyorum demiş bir gün. Adam olmaz demiş. Sen resim yapmayı bilmiyorsun. Dövmeyi öğrendim resim yapmayı da öğrenirim demiş. Birbirlerinin resimlerini yapmak için tekme tokat kavga eden çıplak bir çift düşünün. Ya da düşünmeyin neden böyle iğrenç birşeyi düşünesiniz ki.

Erkeklerle bir türlü seviyeli bir arkadaşlık kuramadım deryacım demişti. Suç biraz da sendeymiş diyemedi. Tuğba biraz şımarık büyütülmüştü belli ki. Biraz da deliydi işte. Eski kocasının Küçükyalıda salonunu atölye olarak kullandığı evinde yaşıyordu.  Kocası evi terkettikten sonra, bak o günü de anlatmadı hiç,  gören olmamış. Kızım hiç mi merak etmedin adamı. Ya intihar ettiyse. Yok etmemiş eminmiş o biliyomuş nerde olduğunu.

Bölüm 2 : Maviye bulanmış

Sorunla karşılaşmadan sorunu nasıl çözeceğini düşünen insan aptaldır dedi. Bir düşünür söylemiş. Karşı çıktım önce. Kolay mı süpermen olmak. Galiba Tuğba’nın atölyeye gidiyorduk. Arabaya binmiştik. Ben atölyenin bulunduğu sokakta park yeri bulmayı umduğumu söylemiştim.  Kafamın içinde bulutlar pamuk pamuk. Gözlerim yorgunluktan bulanık. Dilimde naneli bir şeker ortası delik. Dikiş makinası gibi kullanıyorum otomobili. Bir elimi büronun bulunduğu ara sokağın başına diğerini ana caddeye koyuyorum. Makine çalışmaya başlıyor ve kırıştırmadan Hilton’un yan sokağı altımızdan akıp gidiyor Pike çekiyorum. Dikiz aynasından arkaya bakıyorum. Eskisinden güzel oluyor. Ben zaten hangi yoldan gitsem o yol eskisinden güzel olur. Bugün pike yarın reçme. İcabında kaneviçe ve bilumum kasnak işleri. Fevzi paşaya kadar gidiyoruz böyle. Paşa deyince bi Zeki müreni biliriz dediydi. Kim oğlum bu Fevzi dedim dersaneden çıkan cıvıldak kız sürüsüne. Adına bakılırsa çirkin biri dedi biri. Anne alalım bu balonları. Ne şekerlermiş renk renk. Anne neden ağlıyorsun.

Makine saat kulesiyle deniz arasındaki yırtıkları da yamayarak küçük yalının dar sokaklarına çıktı. Overlok makinesi ayağınıza geldi. Halı kenarı paspas kenarı yol kenarı. İtina ile park edilir. 5 dakikada terkedilir. Mutlulukla indik makineden.

Bu zeka meselesi hacı dedim apartmanın hela taşı döşeli, dar ve küf kokulu merdivenlerini çıkarken.  Sorunu ne kadar hızlı çözersen o kadar zeka sahibisin. Sırf akıl yetmez bunun için. hırs, kurnazlık ve sempati becerisi de lazım. Bir çok insan problem çözme konusunda beceri sahibi değil aslında. çözüm için uğraşmaktansa cezaya katlanmayı tercih ederler. Mukadderat. Kader böyle. Yapacak bişey var mı filan derler.  Haa bak cezadan, acıdan bezmiş olanlar panik atak olabilir.  Sorun gözükmeden çareler düşünür. Kentliler böyledir. Stresle evrimleşir bu maymunlar.  Soluk soluğa kaldım.  kapıyı çalarken bir elimle de saçlarımı düzelttim. Aşık mısın sen bu kıza dedi Serdar.  Bilmiyorum dedim ya sen. O da bilmediğini söyledi. Piç. Kapıyı açınca Tuğba’ya söyleyecektim bunu. Kapı açılınca unuttum. Bu kimin kapısı bu kimin karısı. Onu gördüğümde Gözlerim kusur aradı. boyu kısa. Esmerler zaten tipim değil. Dudakları ince. Göğüsler desen hmm. İçimdeki hayvanı zor tutuyorum. Kız şaşkın biz şaşkın. Tuğba nerde. Bakkala kadar gitti. Biz giderdik. Sen kimsin. Ben arkadaşıyım derya. Bak şimdi derya. Sen bana böyle esrarlı esrarlı bakınca aklıma dün uydurduğum dadaist şarkı geldi. Derya gülünce daha güzelmiş dedi araya girdi serdar. Arap taşşağı. Kızın yanında tövbe tövbe. Sesimi temizledim.  Boğazımı temizledim önce.

-Maviye bulanmış vajinalar yaşar okyanusun derinlerinde. Ve suyu yalayıp geçer “ben istesem var ya” monologları. Tavuk mu sikiyonuz olum dedi Kaptan. Yok kaptan dedim bu sefer eminim bana baktı Hatun.

-:-  -:-  -:-  -:-

Derya sevdi bizi bak hep gülüyor dedi serdar. İterek uzaklaştırdım onu aramızdan. Sen çık çatıya anteni kontrol et. Merdivenlerde başka insanların soluk sesleri duyuldu. Bozuk otomatın yaydığı sürpriz karanlık içinden Tuğba girdi içeri gülen deryaya ve bana baktı. Tanıştınız mı dedi soğuk bir sesle. Ben Fırat dedim elimi uzattım. Derya da elini uzattı. Tuttum öptüm elini. Tuğba hoşt dedi. Serdar sen de Tuğba’nın elini öp. Olaylar böyle gelişip gitsin işte. Yavaşça yere eğilip giymek üzere olduğu terliği eline alan Tuğba ‘beni bunu kullanmaya mecbur bırakmayın’ dedi. Serdar’la ben korktuk. Elimi bırakmak istememesine rağmen deryanın elini salıverdim. Tuğba’nın gözlerinin içine bakarak ben de yere eğildim. Taş arar gibi yaptım. Böyle yapınca korkuturum sandım. Tuğba köpek değilmiş. Serdar yarım bıraktığı resmini bulmuş işe koyulmuştu bile. Ben de boynumu eğip oturdum salonun bir köşesine. Okuldayken daha naziktin. Bizim fakülteden çıkıp her öğlen sizin kantine yürürdüm. Yürümek iyi gelir insana. Renkli güzel bir gözlükle yürüdün mü tek kanallı tv seyreder gibi olur insan. Mesela mavi gözlüğümle ben hep okyanusları görürdüm. Sen hep sevgililerini anlatırdın. O zaman tiksindiydim işte kadınlarla uzun uzun sohbet etmekten. Dostluğumuzu bozmayalım Fırat, sevgilim olan erkekleri öldürüyorum ben işte demiştin. Hay hay demiştim karadulum çatal karam, sevişmeyen sevgililer olalım. Aslında o kadar da derin bir karar değildi benim için. O ara sanıyorum adetli bir gününde aldığım koku seninle mesafeli bir uzaklıkta kalmamız gerektiğini söylemişti bana. Sonraları da kilo almaya başladın zaten. Dostluğumuz böylelikle pekişti de pekişti. Buna rağmen sen evlenince nedense kıskandım. Boşanınca da sevindim. Judo mu manyak mısın kızım sen.

-:-  -:-  -:-  -:-

Derya ne kadar güzel bir isim anlamı ne. Hangi burçtansın. Haftasonu hep birlikte karaburuna kaçalım mı ? İşte böyle sağlı sollu çalışıyordum. Bence bugün arabiatta soslu spagetti yapalım yanına da güzel bir kırmızı şarap. Mideye çalış oğlum mideye. Deryanın sevgilisi var Fırat, boşa uğraşma. Olsun belki ayrılmak istiyordur. Hayır yeni birlikte olmaya başladılar. Voltaj dalgalanması.  İçimdeki ampul yavaş yavaş söndü tekrar yandı. Derya neden hep gülüyor. Gülme Derya gülme bak izzeti nefsim tehlikede. Gururumu paspas yaptım senin minik ayakların için. Sonra ne oldu o uğursuz kelimeler çıktı ağzımdan. Tuğba aşık mısın sen bu kıza ! Çamaşır makinesi sıkmaya geçti. Narin bedenim hızla dönen bu dünyanın orta yerinde çalkındı durdu. İyice yıkandığıma karar verildiğinde bir el, böyle tombulca bir tuğba eli, beni merdiven boşluğundan alıp sokaktaki çamaşır leğenine koydu. Yoo dedim yoo beni kötü emellerinize alet edip fırlatıp atamazsınız. O zaman Serdar’ı da atın. Bekledim kapının önünde.  yan apartmanın balkonunda kadınlar cins cins bakıyorlar. Çok seviyor beni dedim ondan. Biri belli belli dedi. Ne belli lan dedim. Tuğba cama çıktı. Elinde telefonum. Ararım bak polisi. Baktım camda Derya,  hala gülüyor. Aa Tuğba da gülüyo. Barıştık mı o zaman. Sonra baktım tüm kadınlar gülüyor. Sen de gül artık anneciğim neyin eksik. Sen de gül.

-:-  -:-  -:-  -:-

Tanışmadık ama biliyorum herifi. Uzun boylu irice kıvırcık saçlı. Düğünde beyaz damatlık giyince kutup ayısı gibi olmuş dediydim kızdıydı Tuğba.

Nesli tükenme tehlikesi geçiren kutup ayısı çifti kültürpark nikah dairesinde evlendi. Törende çiftin şahitliklerini adını bilmediğim bir bedeviyle Tuğbanın dayısı yaptı. Çift balayı için kuzey Sibirya’da şirin bir buzul kasabasını tercih etti. Biz de çiftimize mutluluklar dileyecektik ki baktık ayrılmışlar.

-:-  -:-  -:-  -:-

İşte ben hala bu harap izmir sokağındaki evin her saat perdelerini aralar havaya bakar dururum kar yağıyor mu diye.  Yağar da o kardanadam evine döner mi. Döner de şövalesi başında yabancı bir erkek, elinde yüzünde morluklar…

 

(Kısa Hikaye: Dionosfer Henry, Resimler: Morrisse Eserese)

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Vapurda…

Kesik baş cinayeti
İzmir’de önceki akşam bir vapurun tuvaletinde bulunan kesik baş, esrarını koruyor. Tanınmaz halde darbedilmiş olarak bulunan başa ait gövdenin aranması ve olayın sorumlularının yakalanması için soruşturma devam ediyor.
Polis, olayın bir mafya hesaplaşması olduğundan şüphe ediyor.

Akşamları ağırlaşan kafasını avuçlarının içine oturttu. Dirseklerini dizlerine dayayarak kirli, bez ayakkabılarını izlemeye başladı. Bazı eroinmanların doz alımı sonrası kesintisiz ve kıpırtısız 8 saat ayakkabılarına ve bağcıklarına bakabildiğini okuduğunu hatırladı. Zaman nedir diye sordu. Düşünemeyecek kadar yorgundu.

Vapurun iskeleden ayrılmasıyla tüm kent ağır ağır kafasının üzerinden geçmeye başladı. Denizin köpüren dalgaları, bulut, martı, akrep, yelkovan, saat kulesi üstünden geçiyordu. Konak meydanı, ölü bir bebek, bir araba, ağlayamayan bir adam üstünden geçiyordu. Geçmiş geçiyordu, gelecek geçiyordu. Şimdi, yüzüstü uzanmış ırzına geçiliyordu.

Avuçlarının arasındaki ezik et ve kemik yığını, eve varamadan çürüyüp sineklenmeye başladı. Endişelendi. Elleriyle kanlı kafasını kaldırdı. Ama geçit töreni durmadı. Hatay geçiyordu, beton geçiyordu, anten ve uydu geçiyordu, hastalık ve Karantina geçiyordu. Bir ayna bulmalıydı. Vapurun tuvaletine gitti, dandik kilidi kırarak içeri girdi. Vergi geçiyordu, kredi taksidi geçiyordu. Et ve kemik yığınının eziklerini, şişliklerini, yarıklarını kanlı parmaklarıyla incelemeye başladı. Parmakları yaralarını okşarken karnından gelen sıcak, yağlı, koyu haz buharının farkına vardı. Az sonra her şey çok geç olabilirdi. Ölüm böyle geliyordu.

Cebinden siyah poşeti çıkardı, et ve kemik yığınını biraz zorlayarak boynundan koparmayı başardı. Haz buharı kainata salındı. Ellerinin titremesine hakim olmaya çalıştı. Avuçlarının arasındaki kafasını torbanın içine koydu. Tuvalet kağıdıyla lavabonun üzerine ve yerlere damlayan kanları temizledi.

Önceki gün bir alışveriş merkezindeki mağazanın arkasında, jeneratörün yanına koyulmuş vitrin mankenlerinden yakışıklı olanının kafasını çalmıştı. Gülümseyen bir yüzdü. -Tam istediğim gibi- demişti. Sırt çantasından çıkararak boynuna yerleştirdi. Aynaya bakarak hazır ol vaziyetine geçti. Boynun üzerinde yerleştirdiği kafanın üzerine vurarak boynuna iyice çaktı. Yere eğilerek düşüp düşmediğini sınadı. Elinin yardımı olmadan sağa sola çeviremiyordu ama olsun, gereği de yok zaten.

Geniş siperlikli hasır şapkasını giydi, aynada kendisine çeki düzen verdi. Artık mutlu bir insandı. Tuvaletten çıkıp güverteye yürüdü. Güzel kızlara, iyi insanlara, mutlukente veda eden güneşe baktı, ılık rüzgarın vücudunun üzerinden akıp geçmesini izledi. Gülümseyen tasarımda kalıba dökülmüş bir ağza sahipti, mutlu olmaması için bir neden kalmamıştı.

( Hikaye ve Resim: Dionosfer Henry )

 

Etiketler: , , , ,

Bir felaket tezahürü

Barajlarda tutulan su miktarı tüm nehirlerde dolaşanın 8 katı. Barajların çoğu kuzey yarımkürede ve ekvatordan uzak olduğundan dünyanın kendi etrafında dönüş ekseni kayıyor ve daha hızlı dönüyormuş. Tabi bu da günleri saniyenin bilmem kaçta biri oranında kısaltıyormuş. (Kaynak: BBC) O kadarcık kısalsın zararı yok, susuz kalmayalım da diyebilirsiniz. Dünyanın giderek artan bu ağırlık nedeniyle hızını giderek artırdığını düşünün. Sabah kalkıyorum, otobüse binip işyerine varıyorum. İki boyoz bir yumurta kahvaltı ediyorum. Günün ilk toplantısı bitiyor, görev dağılımı yapılıyor. Tam masama geçip işe başlayacakken akşam oluyor. Ee müdürüm ben kaçıyorum o zaman eve. Bu baraj meselesi tahmin ettiğim kadar kötü değilmiş. Yıllar çabuk geçeceğinden ömür de uzarmış gibi görünür. 200 yıl yaşayabiliriz. Daha çok gün görmemize rağmen aslında aynı ömrü yaşarız. Paradan altı sıfır atmak gibi bişey.
Daha da hızlı bir günde güneşi halı sahadan fırlamış top gibi izleyebiliriz. Denize düştü abi. La abanmayın oğlum şu güneşe kim alacak şimdi oradan.
Birleşmiş milletler çağrıda bulunur kesin ama kimse dinlemez. Önce onlar açsın baraj kapaklarını bana ne amk.
En son ne mi olur. Bizden akıllı ve evreni bizden daha çok seven uzaylılar gelip barajlarımızı patlatır. La nabıyonuz olum sıçtınız güzelim memleketin aazına. İnin lan aşağı. Uzaylı da yoksa işimiz yaş demektir. Lunaparktaki balerine binmiş gibi düşmemek için birbirimize tutunarak, bolca kusarak geçiririz günlerimizi. Konak Meydanı’nı düşünün kadın ve çocuk çığlıklarını.  kimi saat kulesine kimi ağaçlara, çoğu da caminin pencere korkuluklarına sarılmış. Hızla düşmekte olan bir uçaktaki gibi. Meydanın ortasında da tutunamayanlar yuvarlanıyor bir oraya bir buraya. Düello öncesi savrulan yuvarlak çalılar gibi. Siz neden evde değilsiniz. Hanıma  dedim ki belki sadece bizim mahallede böyledir. Ben gidip Konak’a bakayım dedim. Olmaz ben de geleyim  halitim dedi. 6,5 yıl oldu geleli. Dönüşe geçtik ama kısmet. Çocuklar okuldaydı ama büyük oğlan mezun olmuş askere gitmiş, ufak oğlan LYSye girecekmiş bu yıl. Yıllar ne çabuk geçiyor. Bir eliyle Halitin paltosuna sarılan karısı öbür eliyle gözyaşlarını siliyor. Karısını teselli etmeye çalışan Halit, üzülme hanım üzülme alışacaz biz de. Bak çocuklar nasıl alıştı. Hele bi sahil yoluna çıkalım.Herkes bir kurtarıcıyı bekliyor. O gelecek bişeyler yapacak ve dünya yine eskisi gibi romantik bir tonda ağır ağır çevirecek atlıkarıncayı.

İşin diğer ilginç yanı internette “dünya daha hızlı dönse ne olurdu” sorusunu arattığımda karşıma çıkan sitelerin hemen hepsi dini içerikliydi. Diyanetin ve Adnan Oktar’ın açtıkları başta olmak üzere onlarca sitede Allah’ın dünyayı  özel dengelerle dizayn ettiğini yazıyor. Eğer doğruysa baraj yapmak günah olmaz mı.  Sonuçta bir modifiye durumu var. Sen Allah’ın dizayn ettiğini nasıl bozarsın.

Dinler mi ? Kıyamete çok yakın olduğumuzu söyler Allah’ın buyruklarını yerine getirmemiz gerektiği konusunda daha çok uyarıda bulunurlardı. Bu uyarılar toplumsal baskı boyutuna da ulaşabilirdi. Dünyanın bu hâli cıblah gezen avratların, cünupların işidir.
Kapitalizm mi ? O bizi daha çok çalıştıracak bir yol bulurdu tabii ki. İki üç günlük mesailer yaptırırlardı. Uyku düzenleri değişeceği için işyerlerine uyku odaları yapılır kimseye 8 saatlik uykuyla günü bitirme zevkini tattırmazlardı. Ve biliyorsunuz tabi ki işyerinde uyumak demek kölelik demektir.
Devlet mi ? O da yeni şartların güvenlik tehditlerini artırdığını söyleyerek daha fazla adamı  askere çağırır, daha fazla vergi isterdi.
Liste böyle gidiyor. İnsan bu tabloyu görünce dünyanın ekseninden fırlayıp uzay boşluğunda gözden kaybolmasını istiyor. Herkes ölecekse benim için sorun yok.

Dionosfer Henry

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , ,

Bölüm 3 – Kan geliyor

karanlığın ortasında asılı duran bir ampul gibiyim. ne olursa altımda oluyor. ne ölürse altımda ölüyor. insanlığım aydınlık taş dibeklerde dövülüyor. tozlar yüzüme üfleniyor. burnumdan çekiyorum tozlu nefesi içime. nefes şeytani bir ruh oluyor.

karanlığın içinde sallanan pembe bir etim. ne oluyorsa bedenimde oluyor. sigara yanıkları, morluklar ve çürükler. kanlar damla damla kıçımdan akıyor.

Okunmuş gazetelerle kaplanmış bir dünya bu. doktor ilaçlarımı soruyor. odamı seviyorum diyorum her şeyden çok. orgazm taklidi yapmayan bir kadın gibi.
bir, iki ve üç, tok karnına. erkek, kadın ve çocuk aşkına. bir, iki, üç ve tok karnına. musa, isa ve muhammed aşkına.

yaşlı adam serçe parmağıyla buğulu cama anlamsız şekiller çiziyor. Yanımdaki kadın benden neden ürküyor. Bill de sabah sabah amma zikişiyor. Bill’in et sesleriyle yankılanan evreninden sıyrılıp otobüsün içinde yuvarlanıyorum.
Kafamın içinde çıplak erkekler, tavanlara asılmış. Gözlerimin kahverengi karanlığından dışarı bakıyorlar.
Bugün izmir soğuk, camlar buğulu, kadınlar korkak, yaşlılar umutsuz
ve erkekler aç. Kan emmek için güneşin batmasını beklemeyen sivrisinekler gibi.
Yaşlı adam parmağını dudaklarına götürüyor, susun diyor.
kaptan sessizlik istiyor.
kaptan geriye doğru ilerlememizi, telefonları kapatmamızı, yaşlılara yer vermemizi istiyor.
sessizlik ağır geliyor, gözlerim çukurlarından içeri yuvarlanıyor
yaşlı adam gençliğimi değil gözlerimi istiyor.
Mutlu ölümler…

Kan geliyor. Sen gelmiyorsun. Müzik de koydum üstelik, sesini de açtım. Varlığa bürün, nazlanma. Kafamın boş koridorlarında dolanan bir hayalet değilsin. Anlat bana ergenliğini, neydi erkek senin için ?

Barmen viskimi yenile.
Hesabım kaç oldu.
Ama benim o kadar param yok ki.
Ne ?
Bana krediniz sonsuz mu.
Ne demek şimdi bu ?

-Çok hızlı gitmiyor muyuz aşkım, korkuyorum.
-Bu aletin gücünün ne kadar olduğunu öğrenmek istiyorum. Ben de korkuyorum. Ama elimde tuttuğum bana güven veriyor, -devam et- diyor, -ben yanındayım-.
Karanlık koridorlardan gelen bilinmez çalgının cesaret verici notaları konuşuyor. -ölüme hazır ol, her saniyesinde hayatının, sonuna açık bir hayvan olarak ölüme hazır ol-.
-Barmen kanımı yenile.
İnsanı, söylediğinle kavga ve ölüm fikrinden bir anda uzaklaştırırsan güldürürsün, özellikle önce kavga ve ölüme sürüklediysen. Anlık korkudan kısa süren rahatlama ve taşkınlığa komiklik deniyor.
Yıllar mı oldu seni güldürmeyeli. Artık yaşlandın mı, ben de yaşlandım biliyorsun. Pardon sağlıklı yaş aldım.
Böyle bir merkez vardı Poligon’da, birlikte görmüştük. Sen çok gülmüştün. ‘Yaşlıların kendini iyi hissetmesi için bu topraklarda görülmeyen nezakette bir tabela’ demiştin. Sağlıklı yaş alma merkezi, Poligon’da.
Atış poligonunun kısa menzil peronlarında, beyaz hedef kağıtlarının arkasında ayakta bekliyorlar. Karga burga yüzleriyle gölgeleri karagöz ve hacivata benziyor. Genç askerler yaşlı tüfeklerini doğrultup basıyorlar tetiklere.

Yer: Büyükşehir Belediyesi Sağlıklı Can Alma Merkezi Hedef Kağıtları Sergisi.

Bir asker kibirli, şarabından bir yudum aldı, boğazını temizleyip üst perdeden konuşmasına devam etti:

-Bu eserimde bir yaşını almışın kafasının boş koridorlarında dolanan bir hayaleti…

Erkekler için hiç konuşmadın. Ama ben kadınlar için bir şey söylemek istiyorum. En iyi kadın, erkeklerin, aralarında hiç konuşmadığı kadındır. Çok mu ahlakçı. Üstelik Nietzsche için. Barmen bana viski, arkadaşıma kırbaç getir, ölümden ve kadınlardan konuşmaya devam edelim.

( Yazan : Dionosfer Henry -Görsel: Hüseyin Avni Lifij’in “Ayyaş tablosu” )

 

Etiketler: , , , , , , , , , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: