RSS

Kategori arşivi: Günlük Yazılar

2014 Yerel Seçim Sonuçları Değerlendirmesi

Hiç öyle uzatmaya gerek yok. Madde madde seçim sonuçları aşağıdaki gibidir.

seçim

 

  1.     %42-%47 (hangisini kabul ettiğiniz önemli değil) azınlığın çoğunluk üstündeki baskısı aynı şekilde devam etmek adına güvenoyu almıştır.

  2.     Bu ülkede ve bu atmosferde seçimi takmayan 9.068.334 (dokuz milyon altmış sekiz bin üç yüz otuz dört ) kişi vardır. Bu nedenle seçimlerin gerçekte %50 ve üstü üstünlüğü olanı bulunmamaktadır.

  3.     Ev kredilerinin bedelleri, duraklaması mümkün olan ekonomik hayat nedeniyle sadece “hırsızlığın” ya da “devletin gizliliğinin” ihlalinin seçmen üstünde bir etkisi yoktur. “Gemisini yürüten kaptan”, “bana dokunmayan bin yıl yaşasın” esastır.

  4.     Türkiye’de CHP’nin ya da MHP’nin dışında bir alternatifin olmaması, söylemlerin içinde icraattan eser bulunmaması haklı olarak seçmenin AKP’den yana tavır almasını kolaylaştırmıştır.

  5.     12 yıldır devam eden ve kamunun tüm kaynaklarını kullanarak seçim propagandası yapan bir iktidar partisinin 9 ay gibi kısa bir süre içinde yapılan “örgütsüz muhalefetle” tarihin tozlu sayfalarında yerini alacağını düşünmek hayalperestliktir. “Örgütlülük” ve “ eşitlik” esastır.

  6.     Cemaat, paralel gibi söylemler işe yaramış ve yolsuzluk ve basiretsizlik üstü örtülen kavramlar olacaktır. Aile boyu verilen balkon fotoğrafı da bunun aleni delilidir.

  7.     Toplam da %50’nin üstünde olan muhalif kesim yine kendini yenilmiş sayacak, bir köşede pinekleyecek hatta bu ülkeden bir şey olmaz diyerek ahkâm kesecektir. Zira bu tavrın seçim kaybettiren seçmen tavrı olduğunu yedinci defada öğrenmeye niyeti yoktur.

  8.     Seçim sonuçlarını değiştirebilecek tek il olan “Ankara”, seçimin hiçbir şekilde güvenliğinin olmadığı ve şaibeden asla kurtulamayacak bir seçime ev sahipliği yapmıştır. “Ankara” bu seçimlerin kilit noktası olmuştur.

  9.     Türkiye’de akıl tutulması yalnızca “sol cephede” mevcuttur. Zira bu ülkenin tek partili dönemi dışında sol ağırlıklı iktidar sayısı bir elin parmaklarını yakalamaz. Türkiye’ye alternatif iyi bir merkez sağ parti olmadıkça bu sonuçlarda anlamlı değişiklikler olmaz.

  10.   Seçim sonuçları ve üstüne yapılan söylemler Türkiye’nin bir iç karışıklığa sürüklenmesine fazla fazla yetecek niteliktedir. Dışarıda düşman aramayı bırakmanın zamanı gelmiş de geçmiştir.

  11.   Muhalefet ya da muhalif olmak seçim kaybıyla olmaz. Takibi bırakmak, hesap soracak mekanizmaları çalıştırmamakla olur. O yüzden umut kaybeden varsa siyaseti bilmiyor demektir.

  12.   İktidar yalnızca bir kesimin oyuyla gelip bütün muhalefete zülüm etme hakkı barındırmaz. Bu duruma en fazla karşı çıkması gerekenler de iktidar tabanıdır.

  13.   Rakamlar ve istatistikler teferruattır. Bu seçimde ilk defa “herkes” yani muhalefet ve iktidar oyuna sahip çıkmaya çalışmıştır. Bu bile hala umut olduğunun en önemli işaretidir.

Reklamlar
 
Yorum yapın

Yazan: Mart 31, 2014 in Günlük Yazılar

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , ,

Berkin Elvan’ın ardından “Burakcan Karamanoğlu” ve “Ahmet Küçüktağ”

Bugün 13 Mart 2014. Bugün bildiğim kadarıyla hiçbir kanlı eylemin ya da İstiklal Marşı’nın kabul günü değil. Bugün 269 günün ardından on beş yaşındaki bir çocuğu toprağa verdiğimiz gün de değil. Ama o ne de öyle? Bugün çeşitli nedenlerle birbirimizi suçlamamız için daha yeni daha büyük ve daha keskin sebeplerimiz var!

ahmet küçüktağDün gece görevi başında bir polis memuru 1984 doğumlu ve taze evli bir “insan” olan “Ahmet Küçüktağ” geçirdiği kalp krizi sonrası yaşama gözlerini kapattı. İnternette yer alan haberlere göre Elazığlı ve 8 aylık evli. Ben Elazığlıların çoğunlukla Alevi mi yoksa Sunni mi olduğunu bilmiyorum, sosyolog değilim ve işin aslı umurumda filan da değil. Ayrıca polis memurlarının araç kullanırken nasıl kalp krizi geçirdiğini de bilemem, adli tıp uzmanı değilim üstelik nedeninin kesin olarak “gösterici şiddeti” olmadığını bilmek dışında içimi rahatlatan bir şey de yok!

Bir üniforma diğerinden evla olmadığı gibi bir can da diğerinden evla değildir. Gösterilere katılan birçok arkadaşım bana kızacak biliyorum; ancak bir başka ülkeyle girilen bir savaş dışında, hak arayışında maksadını aşan taraflar yüzünden, işini yapan ya da hakkını arayan herhangi bir bireyin ölümüne sessiz kalacak olmaktır bizi bitirecek olan.

Hayatım boyunca kolluk kuvvetlerini pek haz ettiğim söylenemez, kişisel nedenlerle silah taşıyanın üniforması olması benim gözümde silah taşımayı normal kılmıyor ancak evine ekmek götürmek için polis olmak zorunda kalan ve sizlerden farklı düşünmeyen arkadaşlarım var benim. Tıpkı yönetimden haz eden ve yönetme biçimini onaylayan ve üniforma giymeyen arkadaşlarımın da olduğu gibi.

Olay Tunceli’de olduğundan ve polis teşkilatı kendi içindeki katili teslim etmediğinden muhtemelen memleketi Elazığ’da toprağa verilecek olan Ahmet Küçüktağ’ın cenazesine devlet erki geniş katılım gösterecektir. Halkımız da mutlaka “görev şehidine” sahip çıkacaktır. Allah gani gani rahmet eylesin 30 yaşında yitirdiğimiz Ahmet Küçüktağ’a. Mekânı cennet olsun.

burakcan 3Ha bitti mi? Hayır bitmedi. Aynı gece yer, gündüz cenaze kaldırılan Okmeydanı, İstanbul. Yeni (!) na’şımız Burakcan Karamanoğlu. Giresunlu, 20’lerinin başında muhtemelen sağ görüşlü bir kardeşim. Nereli olduğunun önemi olmadığı gibi siyasi görüşü de umurumda değil. Bu sefer polisin hedefi değil çok şükür! Daha beteri, göstericilerin arasındaki anlaşmazlığın namlusunun ucunda o varmış! Bütün gün omuz omuza birlikte yürünmüş bir cenaze törenin ardından gecenin çökmesiyle birlikte fısıltı gazetesinin kirli, insanı insana kırdıran cümleleri yüzünden bir genç daha düştü soğuk taşın üstüne.

Allah gani gani rahmet eylesin nedensiz yitirdiğimiz Burakcan Karamanoğlu’a. Mekânı cennet olsun. Muhtemelen onun cenazesi de kendi ırkını pek önemseyenlerce sahip çıkılacak, büyük şehirde olmanın avantajıyla kitlesel bir alt ırkçılığa dönüştürülecek ve buna uygun olarak defnedilecektir.

Yüzyıllardır kitleleri ölüleri üstünden bölen, gözyaşını bile paylaşamayan, içselleştiremeyen, bir insana etnik kimliği, dini, siyasi inancı, rengi, dili üzerinden bakan, bizlerin bu ülkedeki ölümler üzerinde hiç mi suçu yok?

Bence artık oylarımızla seçtiğimiz, siyasi görüş olarak desteklediğimiz, etnik kimlik olarak ait hissettiğimiz hiçbir şeyin önemi kalmamıştır. Bizim “iktidar” ya da “muhalefetin” “sert, ayrıştırıcı, bizi bizden soğutan cümlelerine” ihtiyacımız yok! 30 Martta yerel yöneticileri seçer, işimize gücümüze bakarız. Bize düşen bu ülkede Her gün patır patır sanki kum torbasıymışçasına kaybettiğimiz insanlara ne ve kim olduğuna bakmadan sahip çıkmak ve bu konuyu sahiplenmeye çalışan her siyasi görüşe kulak tıkamak!

Ben her sabah yeni bir ölüm haberiyle uyanmak istemeyen sade vatandaş! Sesimi duyan var mı? Orada bir yerde vicdan var mı?

Korkuyor muyum? Evet her gün vicdanımın körelmesinden, duyduklarımdan etkilenmekten, ölülere taraf olmaktan, ölümü taraflaştırmaktan, birlikte yaşanabilecek bir ülkeden git gide uzaklaşıyor olmaktan çok korkuyorum. İstesek de istemesek de cebimizde aynı ülkeye ait nüfus cüzdanını taşıyoruz. Bu ülke tek başına kimsenin egemenliğinde değil! Herkesin önünde eşit olduğu adaletin tesis edilmeyeceğinden korkuyorum.

İnsanların, insan ölümünü görmezden gelmesini normalleştirmesinden korkuyorum. 21. Yüzyılda tarih öncesi çağlardaki gibi güçlünün gücüyle ezme derdinde olan bir anlayışın sonunda alınacak olan intikamdan korkuyorum. Ben iktidardan ve dönüşen muhalefetin tüm taraflarından korkuyorum.

Kimsenin ölümden korkmadığı ve kimsenin ölüme saygı duymadığı bir ülkede orman yasaları geçerlidir ve sakatlanan avdır ormanda! Her yeni gün sakatlanan vicdanımızla bizi birbirimizin önüne atanlara paye vermeye devam edeceğimizden çok korkuyorum! Yaşamayı da yaşatmayı da çok seviyorum, bu inanın bana kötü bir şey değil, sadece hatırlamanız gerekiyor…

 
 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Zaman akıyor, iyi de nereye?

ıwish

Özlüyorum bazen seni. Yüreğimin soğumadığını bildiğim ender insanlardan birisin şu hayatta. Uzaktan durup süzüyorum seni öylece. Gözlerindeki masumiyeti yakalıyorum bir kediyi kucağına aldığında. Sonra gözlerinin yanındaki kırışıklıkları fark ediyorum. Çoğu gülümsemekten açılmış kaz ayaklarını. İçimi ısıtan sesin düşüyor bazen aklıma. Sonra anılar geçiyor uzun uzun aklımdan. Anılar diyorum o anıları ben tek başıma yaratmış olamam. Yine de sanırım artık o anılar yalnızca benim için kıymetli ve önemli…

Zaman kırılır bazen ve insanlar kalamazlar aynı yen içinde. Kollar kalır, ülkeler kalır hatta dünyalar kalır ama iki insan kimi zaman kalamaz aynı yenin içinde. Kılıç keser ya da kınını bir yerden sonra. Zaman içerisinde belki zamandan başka hiçbir şey değişmez ama zamanın değişimi bir türlü sana aklında kalan salınımın gerçek olduğuna inandırmaz seni. Zaman önde sen arkada kaldın sanırken zamanın gerisinde kalanlar düşer birer birer takvim yapraklarına iliştirilmiş bin bir öyküyle.

Böyle zamanlarda duygularım karışır benim. Hüzün mü yoksa mutsuzluk mu olduğunu bilmediğim bir yırtılmanın ardından filizlenen her yeni şeyi paylaştığım seni  istese de istemese de arar gözlerim. Sonra duraksayarak gülümserim kendime. Aramama gerek yok. Sormama gerek yok. O zaten… Gitti…

Bilirim kimi gidenlerin ardından geriye dönüşü yok gibi denklemler kurar insanlar. Zaman her zaman acımasız değildir aslında. Zaman kimi zaman unutur. Affeder. Korkar. Önemser. Geçer ve gider. Sonra hayıflanırken bulursun kendini bir yerlerde. Her şey gibi bunun da bedeli geçen giden zamanın asla geri gelmemesidir.

Ne kadar oldu bilmiyorum arkasından bir karaltı geçmeyen gülümsemeni görmeyeli. Ne kadar zaman geçip gitti bilmiyorum…  Artık söylediklerimden çok varlığımın ta kendisinin seni rahatsız ettiğini hissetmediğim bir anın tarihte nereye denk geldiğini hatırlamıyorum bile…

Sanırım ne yaparsam yapayım beklentisi yüksek biri olarak hiçbir zaman asgari müşterek de beklentilerine yanıt verenlerden olmadım. Sanırım yine eskisini getirip yenisini götürün kampanyalarıyla çoktan fabrikaların hurda depolarında tekrardan çeliğe dönüştürülmek için bekleyen o anı yığını arasında aldım yerimi…

Ben özlüyorum arada bir. Bazen bir anın bir ömre bedel olduğunu bilecek kadar yaşamış üç beş dostla denk geldiğimde seni soruyorlar bana. Çoğunlukla artık hayatında yerimin olmadığını söylerken buluyorum kendimi. Kapıyı yüzüme çarptığın günden beri sızlayan bir burunla ortada “aptal” yerine koyarak gezdirdiğiniz o günlere rağmen içimden atamadığım insaniyetim beni sana düşman olmayı bırak aramadığım her gün için bile cezalandırıyor bazen.

Yine de zaman akıyor. Zaman akıyor ve derenin suyunda yıkanan larvalar her gün biraz daha kurbağaya dönüyor. Görünüşte sevimliliklerini yitiriyorlar BELKİ ama yine de içlerinde bir yerde hala larva olmanın sesini duyuyorlar.

Bu özür değil. Yapmadığım hiçbir şey için özür dileyecek yerim yok. Bu sana da değil. Günün anlam ve önemi içerisinde bir gün şayet geriye dönüp bakmak istersen gelecekteki sana bir mektup bu belki. Neleri değiştirdiğinin ve neleri dinamitlediğini hatırlatmak belki…

Bir başka dost yüzlü ve kederli gülüşlü arkadaşımın da bana hatırlattığı gibi… “Yaptıkların değil yapmadıkların belirler bedelini. Hayat bir bedeller silsilesi… Vermeye alıştırdıklarını bırakırsan bir köşeye artık süpermarket reyonunda son kullanma tarihi geçmiş bir mısır gevreği kutusu gibi olursun. O kadar farkında olmazlar ki insanlar son kullanma tarihine göz atacak biri o kadar çıkmaz ki imha edilmen bile unutulur ve yaşamın uzunluğu içinde öğrendiğim kardeşim yüz yıllar sonra şayet son kullanma tarihi geçmiş ve hiç açılmamış bir kutu olmayı becerebilirsen, efsane olmasan da antika olursun ki bu da etrafında pervane dönmeleri için yeterli olur. Ne de olsa insan sadece değer verdiğinin yanında durur…”

Zaman akıyor iyi de nereye?

 

Etiketler: , , , , , , , , , ,

Sahil Kasabası ya da Tuz yaşamın anlamı…

ORHAN VELİÜşüdüm, yağmur yağınca üşürüm ben hep. İçim ürperir. Sanki benden bir şey çalar yağmur. Sıcak mesela. Ya da günahlarımı… Yalnız kalırım, çıplak ve çaresiz. İyi bir şey olduğunu söyler eskiler. Ama sevmezler toprak kokusuna güzel denmesini. Çekermiş söyleyeni içine. Sözde. Laf bunlar. Benimki gibi… Söyleyecek sözü olmayanların uydurdukları bir dolu deli saçması. Söyleyecek neyim yok ki saçmalıyorum şimdi.

Islak. Tenha. Yarı uyuşuk ve depresyonlu… Sanki hastalıklı ve bulaşıcı bu duruş… Kimse ama hiç kimseye anlatılamaz bir sıkıntı. İçimde, üzerimde, tepinen… Duran ve durduran… Öfke nöbetleri arasına sıkışıp kalmış bir sözde çocuk yüreği. Çırpındıkça batıyor muyum yoksa uyum mu sağlıyorum belli değil.

Yağmur. Rüzgâr. Gözyaşı. Elim kolum bağlı, bağdaş kurmuşum ve çok bilenlerin saltanatının yıkılması için sadece meditasyon yapıyorum. Saçmalıyorum ve derinlemesine düşünmeden yapıyorum ne yapıyorsam. Çok bulanıyor midem. Gemi su alıyor ve ben hala şarap testisi elimde, son derece aristokrat kemancı arıyorum. O bilindik notalı bilinmedik senfoni kulaklarımda çınlasın istiyorum.

Deniz koymadım adını, hayır suya da deymedi ayakları ve hatta Rum da değil kemancı. Ben de hiç işçi olmadım. Emekçi. Ekmek içi yemeği reddettim, mideme oturuyor diye. Ayaküstü ve beyhude ilişki yumaklarında dolanmaktan gelirken nasıl başlanır ki hayata…

Earthworm… Solucan yani benim ruhum. Her deliğe girip çıkar dünyada. Barınmak olmasa bir de derdi tasası. Ama yerleşmek ya adı… Yerleşik düzende masa etrafında karşılıklı içme sevdası ya da yaşam gailesi diye tutturduğu ruhumun…

İstifa etmeyi pek bilmem, daha ziyade istifade etmek benimkisi. Kanını emmek, kanı emilmişlerin –en azından bir kısmının- çocukluktan kalan özlemi… Güç ve ibrişim kuşları… İbrişim kuşları ölür mü güç gösterisinde bulunsam. Çocuk gibi bulut kovalasam uçurtmayla ve vursam hayatının anlamını sapanla.

HEMİNGAyrık otu, benzemiyor ne ebegümecine ne de pirpirime. Ne tadı ne de tuzu. Ve sahi aslında varılacak durak tuzdu ama mecazlarla boğuşmaktan, atladık keskin iyodu. Şimdi aklımda bir deniz kıyısı, kumsalsız, ötesinden berisinden araba geçen, içine girilmesi atalarımca yasaklanmış bir deniz kıyısı. Gri, oynak ve ne kadar başka gözle görmeyi denesem de hüzünlü. Eskilerin dilinde bir türkü, bir hikâye ucu bucağı olmayan su. Derdin ve rüyaların ona anlatıldığı, feraha kavuşturan yaşamın özütü.

Hani nefretten körelmiş gözlere basılan, kenarında yaşamayanların öğrenmek için kıyılarına indiği, melankoli kokan, yarı ateşli ama derde derman deniz kokusu. Amacın olmadan yürüdüğünde, yürümenin amacı olanları gördüğünde tebessümü dudaklarına deydiren o garip kimya. Hemingway olmayı çok isterdim. Hani kokuları ve tatları tarifin ustası… Ben değilim uzman, tasvir belki ama tarif… Nasıl bir duygudur ki o yüreğine serinlik verdikçe içindeki ateşi söndürdükçe ve hatta yeni doğru ateşleri körükledikçe varlığına bedellenir. Ve bilirim ki çok zordur liman kentlerinden ayrılmak.

Bir zaman adamın biri Londra Havası diye torbalar satarmış özlemden tutuşanlara uyanıkça, ama satılamaz ki denizin kokusu ve içine işleyen iyot çıkarılıp verilmez ki başka birine. Keşke rakı şişesine sığsa iyodun ve denizin o masum oyunu. Ve kolilere doldurup gönderebilsem uzak diyarlara.

Aklımda bir gün batımından kalan nefsi körelmiş güneş ve bir bardak buz gibi bira, çerezsiz ve patatessiz. Kimliğini hiç görmediğim insanların karaya çalan gözleri. Kara kokanların nefes depolaması deniz kenarında. Sanki ışığa uçan pervaneler gibi koşuşan kara adamları kadınları deniz kenarında.

Aklımda bir bahar akşamı; yüksekten uçan bir karabatak alçaktan uçan bir martı… Dengeler bahar yorgunluğu mesaisinde, sarhoşluk gibi. İlk sevinç ilk heyecan tuz gibi…

 mORRİSSe EseresE

2005

 

Etiketler: , , , , , , , , , , ,

The Pollyanna Project

project

Hayatta çaresiz kaldığınız anlar ve olaylar vardır. Başında ölüm gelir. Doktor da olsanız bir yakınınızın başına amansız bir hastalık musallat olunca okuduğunuz tıbbiye ilmine bolca küfür edersiniz. Ne bileyim işte bolca zaman vardır, elini kolunu bağlayıp bir köşeye yaslanmanın saklanmanın dışında bir boka yaramazsınız. Kimse size hayatın bu anlardan ibaret olduğunu söylemez rahme düştüğünüzde. Muhtemelen söylese şiddetle dışarı çıkmayı reddedersiniz.

Öyle şımarık Pollyanna bahaneleri ile hayatın güzel anlarının olduğunu söyleyen insanlara da inanmayın. Onlar bir anlık zevkle düştükleri dünyada aşk çocuğu olduklarını var sayıp kendilerini iyi hissetmek için kendileri dahil herkese yutmakta zorlanacakları ve gönülden inandıkları yalanları söylerler.

Genellikle kendileri becerdikleri için değil mütemadiyen dünya tarafından becerildikleri için birinin onlara kurtuluş yolu gösterme fikri umutlarını canlı tutar. Eğer siz başarırsanız onlar için de ümit vardır. Yine de yolu kendileri açamayacak kadar korkak olduklarından muhtemelen kabülü herkes tarafından yapılmış yavşak bir yılışıklıkla etrafa iyi enerji dağıtıyor ya da daha vahimi hayatın anahtarını ellerinde tutuyor gibi görünürler.

polyannaNereden tanıyorum bu tipleri. Tipleme olarak az önce kendimi yakaladım. Boktan hayatımı anlamlandırdığımı, seçimlerimi kendimin yaptığını söylerken yakaladım kendimi. Sanki şu hayatta seçmek, tercih etmek, istediğin gibi yaşamak mümkünmüş gibi davrandım yaklaşık yarım saat. Ne büyük umutlar verdim hayata dair anlatamam. Bir de kendimde aynı umutları bulsam utanmadan kendim de inanacağım söylediklerime. Ne büyük bir zavallılık!

Hayat siz içinde olun ya da olmayın genellikle size teğet geçerek akıp gider. Başka bir dünyada mutlu olma ihtimalinin fiziğe yansımış haliyle yani pozitron bozulması gibi olaylarla da uğraşsanız ya da ekmek alacak paranız olmasa ya da herkesi satın alacak kadar zengin de olsanız bir diğeri hayaliyle yanıp tutuşmanın üstüne kurulu şu hayat size tokadı basar. Sürekli huzursuzluk hali olarak ortaya çıkan bu durumu çeşitli yöntemlerle bastırabilirsiniz. Dinsel hayat, psikiyatri, dost meclisleri, düşman edinmek, alkol, zemzem ya da İsa’nın Havarileri veya Şalom iyi gelir sanırsınız. Gerekirse milliyet bazlı olarak da tanımlayarak kurtulabilirsiniz sanırsınız. Olmadı aşık olursunuz. Yine de yetmez içinizdeki boşluğu ve anlamsızlığı doldurmaya bunların hiç biri.

Siktir et diye kitap yazanların peşi sıra koşup siktir edilmediğini öğrendiğiniz hayat denklemi ile farklı bir bakış açısıyla yeniden karşılaştığınızda çözüm diye sunulanlar çöp olur. Siktir edemezsiniz belki ama sik gibi ortada kalırsınız. Sik tabiri bildiğiniz elinizde patlar.

Hoş çoğunlukla bir cinsel hazzın insanı temize çektiğini söyleyenler bu konuda ne sik yiyeceklerini bilemezler zira elinizde patlayan sik sizin sikiniz değildir. Üstelik tecavüz gibi gelir uzaktan bakanlara. Acırlar size, muhtemelen girdiğiniz depresyonu dost meclislerine konu ederek.

Hayat zaten depresyon üzerinde yürümeyi öğrenme ihtimalinizdir. Aşk çocuğu olarak aşkı bulsanız tabi biraz da en azından viziteyi ödeyecek kadar paranız olursa kurtuluşunuz mümkündür. Düşünsenize biri sizi düşünüyor, ne kadar umut verici… Geberemedi gitti Pollyanna kafası…

Hayat kolay değil, hiç olmadı hiç olmayacak. Hiçbir insan sizin değil. Sevseniz de nefret etseniz de en iyi ihtimalle sizden önce en kötü ihtimalle sizden sonra siktir olup gidecek. Nefes almayacak. Ölecek. Ex olacak. Bir yıl bile sürmeyecek sesini unutmanız. Ha digital kayıt ebediyettir peki sizde o kayıtları izledikçe etkilenecek kadar göt kaç sene olur dersiniz? Yüz yıllarca bir adamın peşine takılan ilahi delilik örneklerini saymazsak kaç sene tutulur bir yas? Kaç sene sürer unutmak? Ya da siz yaşlandıkça onun ebediyete kadar aynı yaşta kalmasına kaç zaman tahammül edersiniz?

karanlık söyleyenSorular arttıkça cevaplar kendinden geçer. Hatta hayat teğet geçerken yanınızdan yörenizden o cevaplar da hayata katılır ve siz yine katkı da bulunursunuz yaşama. Siktir git Pollyanna.

Ölüm var! Kabulünü sikine takma, zamanla geçer. Hayat var! Senin değil ama bir an elinde tuttuğun o anın tadını çıkar, herkese her zaman denk gelmiyor, kimi hayatı boyunca tutamıyor korkusundan!

Çözüm yok! Hiç olmadı ve olmayacak, her biri geçici olarak beyninizin durma ihtimalini karşılamak için uydurulmuş zaman parçaları çözüm dedikleriniz! Soru yok! Herhangi bir şeyi anlayabilecek mütekabiliyete sahip olmadığınızı iddia ede ede bu hale geldiğinizi unutmayın. Soru yok aslında, hiç olmadı. İsterseniz Pollyanna’ya mi sesleneyim tekrar, sizin için? Hala hayatta mı o kahpecik?

 

Etiketler: , , , , , , , , , , ,

Kişisel Beklenti

Bir ülkede iktidar durumundaki bir siyasi partiye mensup herhangi bireyin verdiği beyanatın yalanlanması elbetteki partiye zarar vermez ve muhtemelen kişinin kendisinin problemli olduğu gösterir. Bir ülkede iktidar durumundaki siyasi partiye mensup bireylerin birden fazlasının yalanlanmış bir beyanatı doğruymuş gibi söylemeye devam etmesi o partiye zarar verir ve o partiye duyulan güveni azaltır.

İktidar partilerine duyulan güvenin azalması demokrasisi bizim gibi tepeden inme ülkelerde hükümet /devlet ayrımı yapmaksızın devletin bütün kurumlarına karşı bir güvensizlik olarak ortaya çıkar. Bu noktadan sonra yitirilmiş güveni telafi etmek ve gelen herhangi bir açıklamaya “acaba” demeden yaklaşmak mümkün olmamaktadır. Son günlerde çıkan her haberin doğru olsa bile inandırıcı olmaması işte bu refleksin eseridir.

Bu durumun vahameti açıktır ve güveni kaybedenlerin güveni kazanmak adına atması gereken adım sayısını arttırmaktadır. Bu nedenle düşünürlerin “güven kolay kazanılmayan ve kolay kaybedilendir” cümlesini ne amaçla söylediği umarım anlaşılmıştır. Ben herhangi bir partiye inanmak istemiyorum, partilere inanılmaz. Siyasi görüş inançla tanımlanmaz.

Ben iktidar ve muhalefet partilerine güvenmek istiyorum. İktidar ve muhalefet partilerinin tamamının halka eşit mesafede durduğuna, adil olduğuna, tabanı ve tabanı olmayan vatandaşlara farklı muamele yapmayacağına, herkesin yaşam hakkını tanıdığına ve herkesin fikir özgürlüğüne sahip çıktığına güvenmek istiyorum. Bu güven sağlanamadığı ve bu en demokratik hak sanki “dışarıdan birilerinin oyunu” olarak algılandığı sürece mutsuz, başkasına güveni olmayan bir nesle teslim edilecek gelecek bizi bir adım değil yarım adım bile öteye taşıma gücünü bulamayacaktır.

Değişmesi gereken sadece iktidar partisinin değil mecliste koltuk işgal eden tüm partilerin anlayışıdır. “Bu da halk senden değişim bekliyor ey muhalefet” ya da “halk senden değişim bekliyor ey iktidar” gibi basit söylemlerle topu taca atarak olmaz. Değişim için elini taşın altına koyup çalışarak ve sonrasında  bu iradenin taktirini halka bırakmakla olur. Bir dönemin ünlü sloganı gibi… “az laf çok değişim” ya da ” az müdahale çoklu katılımcı demokrasi.”

 
Yorum yapın

Yazan: Temmuz 1, 2013 in Günlük Yazılar

 

Shakespeare, Poe, Wagner, Sade ve Freud üstünden bir sıçrama…

Eyes, look your last!

Arms, take your last embrace!  and, lips, O you

The doors of breath, seal with a righteous kiss

A dateless bargain to engrossing death!

Come, bitter conduct, come, unsavoury guide!

Thou desperate pilot, now at once run on

The dashing rocks thy sea-sick weary bark!

Here’s to my love!  (drinks)

O true apothecary!

They drugs are quick.  Thus with a kiss I die.

Ey gözler, son kez bakın!

Ey kollar son kez kucaklayın!

Ve siz, ey dudaklar, nefes kapıları,

hakka uygun bir öpüşle mühürleyin

aç gözlülüğümle yaptığım bu süresiz anlaşmayı! 

Gel acı ilaç, gel ey tatsız kılavuz!

Ey umutsuz kaptan, deniz tutmuş şu yorgun tekneyi

yalçın kayalara bindiriver artık!

Sevgilimin şerefine!(içer)

Ey doğru sözlü eczacı!

Gerçekten çabuk etkiliyor ilaçların.

İşte ölüyorum, bir öpücükle…(Ölür)

 

01v/11/arve/G2582/016Sana güveniyorum… Sana inanıyorum… Zekâna hayranım. Haklı olman ne kadar önemli! Sana güveniyorum… Sana inanıyorum… Kalbin kırıldığında sığınacak liman aramak zorunda değilim. Sana inanıyorum. Sana güveniyorum. Silah sesi beni korkutmuyor. Tırnaklarım içi toprak dolu. Çok mezar kazdım ben kendim için. Sana inanıyorum… Sana güveniyorum. Hiç bir mezara giremedim daha. Toprak kabul etmedi… Sana güveniyorum. Bu sefer en çok arzuladığımı yapabilecek kadar kendini kudretli sayan kibri okudum gözünde. Sana inanıyorum Sana güveniyorum… Öldür beni!

romeo&juliet_3_lgKüstahça bir varoluşun sonuna ulaşmak da küstahlık gerektirir. Ne de olsa küstahlık var olma biçimlerinin en kutsanmış olanıdır. Tanrı dâhil bütün varlıklar yaşamak için küstahlaşır.Esirgemek ve bağışlamak gibi değerlerle kimse ilgilenmez. İlgilenmemelidir de. Yoksunluğunun içindeki tek varoluş ne de olsa büyüklüktür. İşlevsellik sonra gelir. Herhangi bir şeye diğerlerinden daha fazla sahip olduğunda toplumun şiddetle karşı çıktığı bir metafora dönüşür. İnsan; kullanmayı bilen bir devletsen mesela sana kapitalist der. Yönetmek için zenginliği paylaşmayı vadedip ardından oligarklar peydahlıyorsan muhtemelen sosyalizmi denemeye kalkmış bir devletsindir. Fabrika sahibiysen birey olarak hep topluma hem de devlete kazık atmışsındır demektir. İnsan kulp takmayı sever.Tabi bir de günah biriktirenler vardır. Bireysel olarak biriktirdiğin günah, diğerleri için; anlaşılmaz ve katlanılmaz bir cesaret örneğidir. Bu cesaret herkesin içinde olan bir var olma biçimi değildir. İçinde olmayanlar; öldürenleri bertaraf ederler çünkü ölmekten korkarlar. Zinayı bertaraf etmeye çalışırlar çünkü başkasının kendinden daha fazla seks yapmayı becerebilmesi kendi beceriksizliğini ortaya koyar.

sadeDiğer taraftan fazlalığı elde etmek için hırsla yoğrulanlar da vardır. Herhangi bir erke diğerlerinden daha fazla sahip olmak için elindeki her şeyi riske atıp kazananlar bu edindikleri fazlalıkların ederinin her gün yükselmesini ve bir daha aynı riske girmemeyi isterler. Bu noktada zalimin tanımı yapmak kolay olacaktır. Her zulüm görenin en sonunda zalime dönüşmesi işte bu yüzdendir psikiyatri kitaplarında.Birçok tarafıyla incelediğin topluma ve bireye herhangi bir iktidar penceresiyle bakmak ve ortaya çıkan okumaların temelde bireyin yaşam itkisi olduğunu söylemek mümkünse de din kitaplarının ve peri masallarının en büyük sihir diye ortaya koyduğu sevgi sanılanın aksine istisna değildir. Aşk ve tutku ile harmanlanmış bir sevgi hayat ve ölüm dâhil olmak üzere yaşadığın hayatın her anına ve her haline bedellenebildiği için akıl sağlığını yitirme noktasına en yakın olduğun ana seni mıhlar.Nasıl ki bir mıh bir atı, bir at bir süvariyi, bir süvari bir takımı, bir takım bir tugayı, bir tugay da bir orduyu kurtarabiliyorsa bu mıh da sana yaşama tutunma hakkını verir. Bu hakkı acı ile yorumluyorsa romantik bir Edgar Allan Poe, bu yaşam hakkını ölümle taçlandırıyorsa modern trajedinin babası Shakespeare’i bunu fantastik seks ögeleriyle taçlandırıyorsa Wagner ya da Sade’yi anmadan geçmek insanlık tarihini yüz üstü bırakmaya eş değerdir.

Peki bu cümleleri ne için kaleme aldım? İşin aslı Romeo’nun sözleri  “Thus with a kiss I die -İşte ölüyorum bir öpücükle – ” yukarıda anlattığım biçimleri ve bu biçimlerin algılarını temsil eden basit bir cümledir.Bu cümleye benim ya da sanat tarihçilerinin yüklediği anlam, bu cümlenin basit gerçekliğini yerle yeksan ederek hayranlık uyandıran bir ikona dönüşmesine neden olur. Bu da tasvir edilen güzelliğin içerdiği duygusal harmoniyi (Poe), ve tezahürü (Sade ya da Wagner)’i dışlarken Herodot’la bir başka forma dönüşen ilk çağ trajedisini farklı bir gözle algılamamızı sağlar.İşte bu basiretsiz ve kendi içinde sonsuz döngüye durmadan giren, bir girdabın içindeki her hareketi tanımlayan ve buna rağmen girdaba direnmeyen herkesin kara hortumlarında olduğu gibi fırtınanın merkezinde hiçbir şey olamamış gibi yaşama hakkı olduğunu sananlar için ve yine tüm dünya çocukları için;  modernizmin yanlış yönlenmesiyle ortaya çıkan abesin asbestli kafalara neler yapabileceğini anlatmak adına aşağıdaki örnek materyali paylaşmak isterim.

poe

“Sen ki özgürlük kadar güzelsin
Sevgi kadar özgür
O güzel başını uzat göklere
Gül güneşlere gül


Kırılma, küsme sen yine bir şiir yaz
Çok değil inan az kaldı az
Bu kadar erken susma biraz bekle
Ağlama, ağlama gül biraz.   “

*

wagnerYeniden tanımlama işine girenlerin en çok takıldıkları kendi sabitlerini tanımadığını ya da özümsemediğini sandığı bir cümleler bütüne paha biçmektir. Bu eder ister istemez kendine biçtiği bedelin ne kadar yukarıda olduğunu gösterir ki eğlence işte tam bu noktada başlar. Modern dünya hareketini yürütenler post modernlik akımı ile duvara çivilenmemiştir. Çok daha önce daha ilk başta trajedilerin çıkış noktası da bir nevi modern hareket koktuğundan ilk önce gülen insanı ağlatmak kişinin temel itkisini ortaya koyar. Temel itki yaklaşık olarak 100.000 yıldır kapalı gişedir tüm sahnelerde. Dünya sahnesinde aynı anda birden fazla oyunu oynayanlara modern psikiyatri nasıl kişilik bölünmesinin ilk hali olan paranoyayı yaftalarsa, kapalı gişe oynanan bu oyunda da her kapalı devre sistem gibi zalim ve zulüm gören sürekli yer değiştirir. Bir süre sonra “zulüm” algısı ortadan kalktığında ortaya çıkan ilişki içinde “haz ve akıl ve aitlik” barındırmadığından her gün pilav yeme etkisi görülür insan bünyesinde. Bu sıkıcı, yorucu üstelik seçenekleri ortadan kaldırdığı için demokratik olmayan bir iktidar dayatmasıdır. Bu iktidar dayatması bu döngüyü zorunlu gördüğü sürece hareket dairesel olacak lineer ilerleme gerçekleşemeyecektir.

*

freudEko fiziksel bir gerçeklik, eko ile irkilme tarihsel bilinen bir yanılgıdır. Üstünde durmadığın ya da yankılarıyla yaşamayı öğrendiğin hayat çoğunlukla karşılıklı konuşmayı ortadan kaldırır ekoyla. Söylediğin duyduğundur, duyduğun söylediğin. Bu noktada eko kişinin kendisiyle konuşmak için karşısındakinin var olmasına ihtiyacını açıklar. Eko eksikliğinden kaynaklanan ses yetmezliği için insan karşında başka bir insan ister. Tabii ego fazlalığı ve eko eksikliği bir araya geldiğinde ortaya çıkan tablo sizi bir hayli güldürecektir.Söylenen ve duyulanın aynı olduğu bir diyalogdaki egoyu bastırmaya çalıştıkça kendi üstünüzde baskı hissedersiniz. Sonrasında kendinizin bile tepki veremeyeceği kadar yükselerek arşa değen egonuz ekonun duyumsal özelliklerini ortadan kaldırır. Yani artık egonuz ekonuz olmuştur, ekonuz egonuz.Ten için cazibeli bulduğunuzun teri kokar. Tuvalette uzun sıçar, sifonu çekmez, eline fırçayı alıp bok artıklarını hela taşından kazımaz. Her şeyi siz yaparsınız. Karşı taraf sizi düpedüz kullanıyordur. İşte bu cümlelerle başlayan gaza gelme hali ekonun egoya dönüşümünü en kolay açıklayacak olan hikâye girizgâhıdır. Bu noktada yükselerek başınızın arşa değmesi için yapılacak tek şey yine yeniden modernizmin yanlış okuması olacaktır.

“Yeni tanıştık belki de

 Ama kim bilir belki de hep vardın

 Eşlik ediyordun sessiz ve sinsice belki de

 Şimdi şimdi anlıyorum kurnazca ayırdın beni belki de

 Lime lime savurdun sevdiklerimi belki de

 Yalnızlığım yaşamak zorunda olduğum beraberliğimsin

 Yalnızlığım kanımsın canımsın sen benim çaresizliğimsin

 Yalnızlığım bugünüm yarınım sen benim hüzünlerimsin

 Yalnızlığım tek bilebildiğim sen benim vazgeçilmezimsin” 

 

 Morrisse Eserese

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: