RSS

Kategori arşivi: Alıntı

Berkin Elvan’ın ardından “Burakcan Karamanoğlu” ve “Ahmet Küçüktağ”

Bugün 13 Mart 2014. Bugün bildiğim kadarıyla hiçbir kanlı eylemin ya da İstiklal Marşı’nın kabul günü değil. Bugün 269 günün ardından on beş yaşındaki bir çocuğu toprağa verdiğimiz gün de değil. Ama o ne de öyle? Bugün çeşitli nedenlerle birbirimizi suçlamamız için daha yeni daha büyük ve daha keskin sebeplerimiz var!

ahmet küçüktağDün gece görevi başında bir polis memuru 1984 doğumlu ve taze evli bir “insan” olan “Ahmet Küçüktağ” geçirdiği kalp krizi sonrası yaşama gözlerini kapattı. İnternette yer alan haberlere göre Elazığlı ve 8 aylık evli. Ben Elazığlıların çoğunlukla Alevi mi yoksa Sunni mi olduğunu bilmiyorum, sosyolog değilim ve işin aslı umurumda filan da değil. Ayrıca polis memurlarının araç kullanırken nasıl kalp krizi geçirdiğini de bilemem, adli tıp uzmanı değilim üstelik nedeninin kesin olarak “gösterici şiddeti” olmadığını bilmek dışında içimi rahatlatan bir şey de yok!

Bir üniforma diğerinden evla olmadığı gibi bir can da diğerinden evla değildir. Gösterilere katılan birçok arkadaşım bana kızacak biliyorum; ancak bir başka ülkeyle girilen bir savaş dışında, hak arayışında maksadını aşan taraflar yüzünden, işini yapan ya da hakkını arayan herhangi bir bireyin ölümüne sessiz kalacak olmaktır bizi bitirecek olan.

Hayatım boyunca kolluk kuvvetlerini pek haz ettiğim söylenemez, kişisel nedenlerle silah taşıyanın üniforması olması benim gözümde silah taşımayı normal kılmıyor ancak evine ekmek götürmek için polis olmak zorunda kalan ve sizlerden farklı düşünmeyen arkadaşlarım var benim. Tıpkı yönetimden haz eden ve yönetme biçimini onaylayan ve üniforma giymeyen arkadaşlarımın da olduğu gibi.

Olay Tunceli’de olduğundan ve polis teşkilatı kendi içindeki katili teslim etmediğinden muhtemelen memleketi Elazığ’da toprağa verilecek olan Ahmet Küçüktağ’ın cenazesine devlet erki geniş katılım gösterecektir. Halkımız da mutlaka “görev şehidine” sahip çıkacaktır. Allah gani gani rahmet eylesin 30 yaşında yitirdiğimiz Ahmet Küçüktağ’a. Mekânı cennet olsun.

burakcan 3Ha bitti mi? Hayır bitmedi. Aynı gece yer, gündüz cenaze kaldırılan Okmeydanı, İstanbul. Yeni (!) na’şımız Burakcan Karamanoğlu. Giresunlu, 20’lerinin başında muhtemelen sağ görüşlü bir kardeşim. Nereli olduğunun önemi olmadığı gibi siyasi görüşü de umurumda değil. Bu sefer polisin hedefi değil çok şükür! Daha beteri, göstericilerin arasındaki anlaşmazlığın namlusunun ucunda o varmış! Bütün gün omuz omuza birlikte yürünmüş bir cenaze törenin ardından gecenin çökmesiyle birlikte fısıltı gazetesinin kirli, insanı insana kırdıran cümleleri yüzünden bir genç daha düştü soğuk taşın üstüne.

Allah gani gani rahmet eylesin nedensiz yitirdiğimiz Burakcan Karamanoğlu’a. Mekânı cennet olsun. Muhtemelen onun cenazesi de kendi ırkını pek önemseyenlerce sahip çıkılacak, büyük şehirde olmanın avantajıyla kitlesel bir alt ırkçılığa dönüştürülecek ve buna uygun olarak defnedilecektir.

Yüzyıllardır kitleleri ölüleri üstünden bölen, gözyaşını bile paylaşamayan, içselleştiremeyen, bir insana etnik kimliği, dini, siyasi inancı, rengi, dili üzerinden bakan, bizlerin bu ülkedeki ölümler üzerinde hiç mi suçu yok?

Bence artık oylarımızla seçtiğimiz, siyasi görüş olarak desteklediğimiz, etnik kimlik olarak ait hissettiğimiz hiçbir şeyin önemi kalmamıştır. Bizim “iktidar” ya da “muhalefetin” “sert, ayrıştırıcı, bizi bizden soğutan cümlelerine” ihtiyacımız yok! 30 Martta yerel yöneticileri seçer, işimize gücümüze bakarız. Bize düşen bu ülkede Her gün patır patır sanki kum torbasıymışçasına kaybettiğimiz insanlara ne ve kim olduğuna bakmadan sahip çıkmak ve bu konuyu sahiplenmeye çalışan her siyasi görüşe kulak tıkamak!

Ben her sabah yeni bir ölüm haberiyle uyanmak istemeyen sade vatandaş! Sesimi duyan var mı? Orada bir yerde vicdan var mı?

Korkuyor muyum? Evet her gün vicdanımın körelmesinden, duyduklarımdan etkilenmekten, ölülere taraf olmaktan, ölümü taraflaştırmaktan, birlikte yaşanabilecek bir ülkeden git gide uzaklaşıyor olmaktan çok korkuyorum. İstesek de istemesek de cebimizde aynı ülkeye ait nüfus cüzdanını taşıyoruz. Bu ülke tek başına kimsenin egemenliğinde değil! Herkesin önünde eşit olduğu adaletin tesis edilmeyeceğinden korkuyorum.

İnsanların, insan ölümünü görmezden gelmesini normalleştirmesinden korkuyorum. 21. Yüzyılda tarih öncesi çağlardaki gibi güçlünün gücüyle ezme derdinde olan bir anlayışın sonunda alınacak olan intikamdan korkuyorum. Ben iktidardan ve dönüşen muhalefetin tüm taraflarından korkuyorum.

Kimsenin ölümden korkmadığı ve kimsenin ölüme saygı duymadığı bir ülkede orman yasaları geçerlidir ve sakatlanan avdır ormanda! Her yeni gün sakatlanan vicdanımızla bizi birbirimizin önüne atanlara paye vermeye devam edeceğimizden çok korkuyorum! Yaşamayı da yaşatmayı da çok seviyorum, bu inanın bana kötü bir şey değil, sadece hatırlamanız gerekiyor…

Reklamlar
 
 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Shakespeare, Poe, Wagner, Sade ve Freud üstünden bir sıçrama…

Eyes, look your last!

Arms, take your last embrace!  and, lips, O you

The doors of breath, seal with a righteous kiss

A dateless bargain to engrossing death!

Come, bitter conduct, come, unsavoury guide!

Thou desperate pilot, now at once run on

The dashing rocks thy sea-sick weary bark!

Here’s to my love!  (drinks)

O true apothecary!

They drugs are quick.  Thus with a kiss I die.

Ey gözler, son kez bakın!

Ey kollar son kez kucaklayın!

Ve siz, ey dudaklar, nefes kapıları,

hakka uygun bir öpüşle mühürleyin

aç gözlülüğümle yaptığım bu süresiz anlaşmayı! 

Gel acı ilaç, gel ey tatsız kılavuz!

Ey umutsuz kaptan, deniz tutmuş şu yorgun tekneyi

yalçın kayalara bindiriver artık!

Sevgilimin şerefine!(içer)

Ey doğru sözlü eczacı!

Gerçekten çabuk etkiliyor ilaçların.

İşte ölüyorum, bir öpücükle…(Ölür)

 

01v/11/arve/G2582/016Sana güveniyorum… Sana inanıyorum… Zekâna hayranım. Haklı olman ne kadar önemli! Sana güveniyorum… Sana inanıyorum… Kalbin kırıldığında sığınacak liman aramak zorunda değilim. Sana inanıyorum. Sana güveniyorum. Silah sesi beni korkutmuyor. Tırnaklarım içi toprak dolu. Çok mezar kazdım ben kendim için. Sana inanıyorum… Sana güveniyorum. Hiç bir mezara giremedim daha. Toprak kabul etmedi… Sana güveniyorum. Bu sefer en çok arzuladığımı yapabilecek kadar kendini kudretli sayan kibri okudum gözünde. Sana inanıyorum Sana güveniyorum… Öldür beni!

romeo&juliet_3_lgKüstahça bir varoluşun sonuna ulaşmak da küstahlık gerektirir. Ne de olsa küstahlık var olma biçimlerinin en kutsanmış olanıdır. Tanrı dâhil bütün varlıklar yaşamak için küstahlaşır.Esirgemek ve bağışlamak gibi değerlerle kimse ilgilenmez. İlgilenmemelidir de. Yoksunluğunun içindeki tek varoluş ne de olsa büyüklüktür. İşlevsellik sonra gelir. Herhangi bir şeye diğerlerinden daha fazla sahip olduğunda toplumun şiddetle karşı çıktığı bir metafora dönüşür. İnsan; kullanmayı bilen bir devletsen mesela sana kapitalist der. Yönetmek için zenginliği paylaşmayı vadedip ardından oligarklar peydahlıyorsan muhtemelen sosyalizmi denemeye kalkmış bir devletsindir. Fabrika sahibiysen birey olarak hep topluma hem de devlete kazık atmışsındır demektir. İnsan kulp takmayı sever.Tabi bir de günah biriktirenler vardır. Bireysel olarak biriktirdiğin günah, diğerleri için; anlaşılmaz ve katlanılmaz bir cesaret örneğidir. Bu cesaret herkesin içinde olan bir var olma biçimi değildir. İçinde olmayanlar; öldürenleri bertaraf ederler çünkü ölmekten korkarlar. Zinayı bertaraf etmeye çalışırlar çünkü başkasının kendinden daha fazla seks yapmayı becerebilmesi kendi beceriksizliğini ortaya koyar.

sadeDiğer taraftan fazlalığı elde etmek için hırsla yoğrulanlar da vardır. Herhangi bir erke diğerlerinden daha fazla sahip olmak için elindeki her şeyi riske atıp kazananlar bu edindikleri fazlalıkların ederinin her gün yükselmesini ve bir daha aynı riske girmemeyi isterler. Bu noktada zalimin tanımı yapmak kolay olacaktır. Her zulüm görenin en sonunda zalime dönüşmesi işte bu yüzdendir psikiyatri kitaplarında.Birçok tarafıyla incelediğin topluma ve bireye herhangi bir iktidar penceresiyle bakmak ve ortaya çıkan okumaların temelde bireyin yaşam itkisi olduğunu söylemek mümkünse de din kitaplarının ve peri masallarının en büyük sihir diye ortaya koyduğu sevgi sanılanın aksine istisna değildir. Aşk ve tutku ile harmanlanmış bir sevgi hayat ve ölüm dâhil olmak üzere yaşadığın hayatın her anına ve her haline bedellenebildiği için akıl sağlığını yitirme noktasına en yakın olduğun ana seni mıhlar.Nasıl ki bir mıh bir atı, bir at bir süvariyi, bir süvari bir takımı, bir takım bir tugayı, bir tugay da bir orduyu kurtarabiliyorsa bu mıh da sana yaşama tutunma hakkını verir. Bu hakkı acı ile yorumluyorsa romantik bir Edgar Allan Poe, bu yaşam hakkını ölümle taçlandırıyorsa modern trajedinin babası Shakespeare’i bunu fantastik seks ögeleriyle taçlandırıyorsa Wagner ya da Sade’yi anmadan geçmek insanlık tarihini yüz üstü bırakmaya eş değerdir.

Peki bu cümleleri ne için kaleme aldım? İşin aslı Romeo’nun sözleri  “Thus with a kiss I die -İşte ölüyorum bir öpücükle – ” yukarıda anlattığım biçimleri ve bu biçimlerin algılarını temsil eden basit bir cümledir.Bu cümleye benim ya da sanat tarihçilerinin yüklediği anlam, bu cümlenin basit gerçekliğini yerle yeksan ederek hayranlık uyandıran bir ikona dönüşmesine neden olur. Bu da tasvir edilen güzelliğin içerdiği duygusal harmoniyi (Poe), ve tezahürü (Sade ya da Wagner)’i dışlarken Herodot’la bir başka forma dönüşen ilk çağ trajedisini farklı bir gözle algılamamızı sağlar.İşte bu basiretsiz ve kendi içinde sonsuz döngüye durmadan giren, bir girdabın içindeki her hareketi tanımlayan ve buna rağmen girdaba direnmeyen herkesin kara hortumlarında olduğu gibi fırtınanın merkezinde hiçbir şey olamamış gibi yaşama hakkı olduğunu sananlar için ve yine tüm dünya çocukları için;  modernizmin yanlış yönlenmesiyle ortaya çıkan abesin asbestli kafalara neler yapabileceğini anlatmak adına aşağıdaki örnek materyali paylaşmak isterim.

poe

“Sen ki özgürlük kadar güzelsin
Sevgi kadar özgür
O güzel başını uzat göklere
Gül güneşlere gül


Kırılma, küsme sen yine bir şiir yaz
Çok değil inan az kaldı az
Bu kadar erken susma biraz bekle
Ağlama, ağlama gül biraz.   “

*

wagnerYeniden tanımlama işine girenlerin en çok takıldıkları kendi sabitlerini tanımadığını ya da özümsemediğini sandığı bir cümleler bütüne paha biçmektir. Bu eder ister istemez kendine biçtiği bedelin ne kadar yukarıda olduğunu gösterir ki eğlence işte tam bu noktada başlar. Modern dünya hareketini yürütenler post modernlik akımı ile duvara çivilenmemiştir. Çok daha önce daha ilk başta trajedilerin çıkış noktası da bir nevi modern hareket koktuğundan ilk önce gülen insanı ağlatmak kişinin temel itkisini ortaya koyar. Temel itki yaklaşık olarak 100.000 yıldır kapalı gişedir tüm sahnelerde. Dünya sahnesinde aynı anda birden fazla oyunu oynayanlara modern psikiyatri nasıl kişilik bölünmesinin ilk hali olan paranoyayı yaftalarsa, kapalı gişe oynanan bu oyunda da her kapalı devre sistem gibi zalim ve zulüm gören sürekli yer değiştirir. Bir süre sonra “zulüm” algısı ortadan kalktığında ortaya çıkan ilişki içinde “haz ve akıl ve aitlik” barındırmadığından her gün pilav yeme etkisi görülür insan bünyesinde. Bu sıkıcı, yorucu üstelik seçenekleri ortadan kaldırdığı için demokratik olmayan bir iktidar dayatmasıdır. Bu iktidar dayatması bu döngüyü zorunlu gördüğü sürece hareket dairesel olacak lineer ilerleme gerçekleşemeyecektir.

*

freudEko fiziksel bir gerçeklik, eko ile irkilme tarihsel bilinen bir yanılgıdır. Üstünde durmadığın ya da yankılarıyla yaşamayı öğrendiğin hayat çoğunlukla karşılıklı konuşmayı ortadan kaldırır ekoyla. Söylediğin duyduğundur, duyduğun söylediğin. Bu noktada eko kişinin kendisiyle konuşmak için karşısındakinin var olmasına ihtiyacını açıklar. Eko eksikliğinden kaynaklanan ses yetmezliği için insan karşında başka bir insan ister. Tabii ego fazlalığı ve eko eksikliği bir araya geldiğinde ortaya çıkan tablo sizi bir hayli güldürecektir.Söylenen ve duyulanın aynı olduğu bir diyalogdaki egoyu bastırmaya çalıştıkça kendi üstünüzde baskı hissedersiniz. Sonrasında kendinizin bile tepki veremeyeceği kadar yükselerek arşa değen egonuz ekonun duyumsal özelliklerini ortadan kaldırır. Yani artık egonuz ekonuz olmuştur, ekonuz egonuz.Ten için cazibeli bulduğunuzun teri kokar. Tuvalette uzun sıçar, sifonu çekmez, eline fırçayı alıp bok artıklarını hela taşından kazımaz. Her şeyi siz yaparsınız. Karşı taraf sizi düpedüz kullanıyordur. İşte bu cümlelerle başlayan gaza gelme hali ekonun egoya dönüşümünü en kolay açıklayacak olan hikâye girizgâhıdır. Bu noktada yükselerek başınızın arşa değmesi için yapılacak tek şey yine yeniden modernizmin yanlış okuması olacaktır.

“Yeni tanıştık belki de

 Ama kim bilir belki de hep vardın

 Eşlik ediyordun sessiz ve sinsice belki de

 Şimdi şimdi anlıyorum kurnazca ayırdın beni belki de

 Lime lime savurdun sevdiklerimi belki de

 Yalnızlığım yaşamak zorunda olduğum beraberliğimsin

 Yalnızlığım kanımsın canımsın sen benim çaresizliğimsin

 Yalnızlığım bugünüm yarınım sen benim hüzünlerimsin

 Yalnızlığım tek bilebildiğim sen benim vazgeçilmezimsin” 

 

 Morrisse Eserese

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Burhan Doğançay

burhan doğançay“116 ülkede 500 şehrin duvarlarındaki toplumsal birikimi, yaşadığı çağın tarihini resme yazan bir sanatçı: Burhan Doğançay.”

Radikal manşet altındaki tanıtımda bu sözlerle bahsediyordu Burhan Doğançay’dan. Yaşayan “en pahalı” Ressamdı O. Bir çok insan adını açık arttırmada 2.2 milyona satılan tablosuyla duydu. Buna rağmen ajanslardan ya da internet portallarından aratırsanız karşınıza özet olarak aşağıdaki bilgiler çıkacaktır.

“DÜNYA DUVARLARI”

new-york-john-lennon-1980.jpg!xlMedium1975 yılında buradan yola çıkan sanatçı, 114 ülkeyi kapsayacak olan “Dünya Duvarları” fotoğraf projesine başladı. 1982’de bu projenin ürünlerini, Paris’te Georges Pompidou’da “Fısıldayan Duvarlar” adı altında ilk kez sergiledi. 1983’te Fransa’nın ünlü halı merkezi Aubusson’dan sanatçının tasarımları duvar halısı olarak dokunmaya başlandı.

1986’da büyük bir onarım geçiren Brooklyn Köprüsü’nün 19 adet büyük boy fotoğrafı New York kentinin 100. yıl kutlamalarında (1998) JFK Uluslararası Havaalanı’nda iki yıla yakın bir süre sergilendi. Daha sonra bu fotoğraflar “Walls of the World” adı altında kitap olarak yayımlandı.

“MAVİ SENFONİ”

Kasım 2009’da, yaptığı tablolardan “Mavi Senfoni”, Yıldız Holding yöneticisi Murat Ülker tarafından, İstanbul’da yapılan bir açık artırmada 2.2 milyon TL’ye satın alındı.

2001 yılında Dr. Nejat Eczacıbaşı Vakfı desteği ile ilk Retrospektif Sergisi’ni İstanbul Dolmabahçe Sarayı’nda gerçekleştirdi. 2003 Haziran ayında sanatçının, “Hat Sanatına Saygı” isimli çalışması Brüksel’deki yeni Avrupa Parlamentosu binasına asıldı.

spain-face-21-1998.jpg!xlMediumEserlerinin Bulunduğu Müzelerden Bazıları: 
Danimarka, Louisiana Museum of Modern Art, 
Fransa, Museé de Grenoble, Centre Georges Pompidou, 
Rusya, St. Petersburg, State Russian Museum, 
USA; Houston, Museum of Fine Arts, 
Los Angeles, Los Angeles County Museum, 
Newark, The Newark Museum, 
New York, The Brooklyn Museum, The Museum of Modern Art, The Solomon, R. Guggenheim Museum, The Metropolitan Museum of Art, 
Washington D.C., The Library of Congress, The National Gallery of Art, 
Pittsburg, Carnegie Museum of Art, 
Cleveland, The Cleveland Musuem of Art, 
Athens, Ohio, Kenddy Museum of Art 
Kanada, Victoria, Art Gallery of Greater Victoria 
Yunanistan, Atina, Benaki Museum 
Belçika, Brüksel, European Parliament

shoe-sale-1990.jpg!xlMediumBildiğim ve ziyaret etme fırsatı bulamadığım son işi İstanbul Modern’deydi. Kent Duvarlarının Yarım Yüzyılı: Burhan Doğançay Retrospektifi’ adıyla 23 Eylülde perdesini kapamıştı. Bugün de Contemporary akımına dahil 1929 doğumlu sanatçı İstanbul’da muhtemelen sessiz sedasız gözlerini kapadı. Her zaman olduğu gibi “evrensele” ulaşan her bireyini görmezden gelen ülkem çeşitli gerekçelerle iki satır kendisinden bahsedecek; 2.2 milyona ve Yıldız Holding’e vurgu yapacaktır. Işıklar içinde uyur mu bilmem ama 114 ülkennin duvarlarından onlarca müzenin sergi salonlarından ve pek tabii resim tarihnden bir Burhan Doğançay geçti. Siz farkında olsanız da olmasanız o “unutulmazların” arasına girmek için aldığı bileti bugün kullanmayı seçti…

1990’da “Shoe Sale” isimli çalışmasıyla uğurladım ben de onu kendimce. Biz de ne olsa ilk ayakkabılar çıkarılır kapının önüne…

 

 

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

The Bride Wore Black – La mariee etait en noir – Siyah Gelinlik

the bride wore blackFrançois Truffaut ve yönetmenliği konusunda herkes bir şeyler biliyordur eminim. Hata o kadar iyi biliyordur ki çeşitli kaynaklarda yer alan eksik bilgileri bile tamamlamışlardır. Neyse konumuz “çakma entelektüellerimiz” ya da “acınası yaşam formları” değil. Asıl konumuz yukarıdaki video aracılığı ile hatırlayacağınız ya da ilginizin uyanacağı film.Kadınlar ve nelere kadir oldukları konusunda gördüklerimden sonra bu filmin ya da dayandığı kitabın erkek aklı olmadığını bildikten sonra kendime tekrar sordum.

“İnsanlar neden trajediye ihtiyaç duyar?”

“Kadınlar kendi eliyle neden trajedi dağıtır etrafına?”

Yakın zamanda bu soru üstüne bir hikaye paylaşacağım sizlerle ve evet trajedinin bütün ögelerini barındıracak içinde!

Gerçeklerden gerçeküstücülükle kaçmayı başaramayan, biraz okumuş ama olanaksızlıklarla ya da tembelliğiyle  vazgeçmiş kadınlara “aşık” mı denir yoksa “trajedi üstadı mı?”

Sert olduğunun farkındayım ama bu soruyu da aşağıdaki videoyu izleyerek ve sesi mümkünse biraz açarak sorun kendinize. İçeriden ses geliyorsa hemen çevirin ekran yüzünüzü başka bir yere. Facebook ya da TV iyi gelebilir böyle anlarda. Zaten sığınacak kahvesi ve falı olan kadınlar sadece “Orta Doğuda”

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

10 Kasım 2012 İzmir Üstüne…

Atatürk İzmir

Yukarıdaki linkte 10 Kasım 2012 günü İzmir’de 2400 kişi ile gerçekleştirilen Atatürk Portresinin nasıl yapıldığını gösteren bir çalışma var. Tabii görüntünün altına da Kenan Doğulu’nun yıllar önce “cover” yaptığı “10. yıl Marşı”. Eğer görüntülere göz attıktan sonra tekrar bloga göz atmaya devam ediyorsanız 2012 yılı Türkiye Cumhuriyeti izlenimlerini aktaracağım size.

Öncelikli olarak bir noktayı belirtmeden geçemeyeceğim, bir resmi okumak için resmin içinde olmamanız gerekir, o gün orada bu portreyi oluşturanlardan biri ben değilim. Dolayısıyla bu resmin anlattıkları ve ülkenin benim gözümden gerçekleri olacak biraz da izlenimlerim.

Portrenin oluşturulması için seçilen yer ” Ege Denizi Kıyısı”. Hatırlatılmak istenen mesaj muhtemelen Gazi’nin önderliğinde düşmanı denize döken Aziz Türk Milletinin o yüce ruhunu tekrardan hayata geçirmesi. Üstüne düşen vazifeyi yapmak için savaşmak yerine “oy kullanması”. Siyasetin de kendi içinde bir “savaş” olduğu. Tabii bu güzergah ve bu biçim ister istemez yine “militarist” hayranlığı da ayan beyan öne seriyor. Ergenekon ve benzeri operasyona da gönderme yapıyor.

Bu yapılmak istenin karşısında ise geniş kitlelerce okunan mesajın nasıl taba tabana zıt olduğunu göstermekte yarar var. Öncelikle “Kemalist Devrim” bir kıyı şehrine sıkışmış. “Kemalist Devrimin” tamamının denize dökülmesine ramak kalmış. Hatta son direnen 2400 kişi dünyanın dikkatini çekmek için beyhude bir çaba içerisinde olsa da başlangıçta hedeflenen her adım harfiyen yerine getirilmiş. Üstünde durulması gereken bir kalabalık değil ve yerleşke seçtikleri yere gömülmeleri an meselesi.

Tabii resmin mesajı sadece bu da değil. Uzun zamandır kitleleri anlamadığı ve zümrü partisi olan Cumhuriyetin medar-ı iftiharı Cumhuriyet Halk Partisi ilk defa “ilgi” çekebilecek bir kalabalığa sadece 2400 kişilik bir eyleme imza atıyor. Bu eylem şekil yönünden 40 yaşını aşmış kişilerin tercih edeceği bir eylem değil zira sokakta. Yani zümre partisinin bugüne kadar aşağıladığı, hakir gördüğü ya da ötekileştirdiği yerde. Dolayısıyla “Biz halkı iyi anlıyoruz ve hatadan dönüyoruz, sokaklara dönmeye hazırız” mesajı veriyor İktidar sahiplerine. “Milyonlara gerek yok, 2400 kişiyi örgütleyip kitleleri arkamdan sürükleyebilirim” diyor. Üstelik çağrışımları askeri de olsa bunu ilk defa “sivil inisiyatif” ile birlikte gerçekleştiriyor.

Bu noktada resmin karşında enteresan bir pozisyon açılıyor. Daha önce özgürlükten bahsedenlerin bir bayramı kutlatmama çabası 11 gün önce ilk defa iktidar partisine geniş tabanlı bir muhalefetin yükselmesine neden olunca tüm valiliklere ve kaymakamlıklara anma töreni serbestisi yazılı emir olarak gidiyor. İktidarın sahibi dış gezisi beklendiği üzere uzatarak o gün “ortalıkta” görünmüyor, gerilim nispi oranda azaltılıp yapılan eylemin etkisi aşağıya çekiliyor. Bu çabalar yapılan “sanatın” ( ki bu portre işi aslında siyasetten daha öte sanatın yeni alanı olanı performans olarak değerlendirilse gelecek için daha iyi olacaktır) tüm dünyada kendi gündemleri ardından ilk başlık olarak haber servisi yapılmasını sağlıyor. Dolaylı olarak “dış mihraklara” gönderilen anlamlı mesaj “iktidar sahibinin elini bir anlamda güçlendirirken bir anlamda zayıflatıyor.”

Tabii bu işin “performans” olarak değerlendirilmesi ve sosyolojik olarak yorumlanmasını ben tek başıma sağlayamam ancak saatte 100 km hızla doğuya doğru 5 saat 47 dakika ilerlendiğinde ulaşılan şehir Ankara’ya ve bütün Anadolu’ya mesaj göndermek  Cumhuriyet’in İzmir’ine düşüyor. Zamanında   İstanbul Selanik arası 587 kilometrelik mesafenin benzer uzaklığından bu sefer 8 kilometre daha yakınından.

Merkezi yönetimlerin yarıçapları üstüne bir başka zaman kafa patlama sözü vererek, resimle, filmle ve diğerleri ile kendi başınıza bırakıyorum sizi. Unutmayın her koşul altında hepiniz birer ötekisiniz, birer bireysiniz ve öncelikle yalnızsınız dostlarım tıpkı İbrahim Tatlıses gibi…

(NOT: Bu konu üzerine derinlemesine ve detaylı çalışmanın tamamına ulaşmak  isteyenler twitter üstünden @yamukdurus ‘a isteklerini gönderebilir ya da facebook üzerinden Yamuk Duruş sayfasından taleplerini iletebilirler.)
 

Etiketler: , , , , , , , , , , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: