RSS

Kategori arşivi: Karanlık Konuşmalar

Diğerlerinden daha az Zaman Talebi…

evolutıonYetmez bazen. O da biliyordu. Yetmez bazen. Nedeni olmaz. Yeterlilik kişinin alışkanlık eşiği gibi yükselir. Hayatta normal olmak yetmez bazen. Farklı olmak için gösterilecek renkli tüy yüzünde taşıdığın karizma kadardır. Karizma sizin sandığınız gibi klark çeken bir adamın yüzündeki ifade değildir. 122 santimetrelik bir cücenin palyaço makyajlı yüzü de değildir karizma. Biraz kendin olabilmektir belki ama o da yetmez. Kendin olduğunu sandığın kişinin en önemli özelliği “güven” olmalıdır. Kendine duyduğu güven. Urbanın önemi yok. Yüzünün şeklinin. Zamanın ve yalnızlığının önemi yok.

they-had-no-choice-yvonne-ayoubKendine güveniyorsan, istemesen de karizmatiksindir. Güven patlaması yaşıyorsan şayet muhtemelen şaklabanısındır bütün muhabbetlerin. Şaklabanlığın bir sonraki adımı ise deliliktir. Bir kere deli yaftasını yedin mi artık her şeyde özgürsündür. Cesaret sahibi olmana gerek yoktur. Ya da yaptığın için bir açıklama gereksinimi hissetmezsin. Karşı taraf alacağı cevabı kestiremediğinden soru sormaz. İnsanlar duymak istedikleri cevaplar için soru sorarlar. Cevabını bilmediği şeyleri öğrenmek için soru sormaktan fazlası gerekir. Fantezidir günlük hayatta bu durum. Ahlakçı ve muhafazakâr toplumlarda bilinmeyenin sorularını sormak için gerekli olan güç sırdır, cesaret değil.

Beynin çalışma politikası her ne kadar farklı okunsa da inanmak üstüne kuruludur. Bildiğine inanmak. Yok, öyle mükemmeliyetçilik başlığı altında işlenen ilahi bir inanıştan bahsetmiyorum. Karşınıza din eksenli inancı çıkararak senelerce sizi asıl büyük problemden uzak tutmayı başardılar. Ateistleri inançsız adettiler. Normaldi, tanrı tabusu altına asıl soruyu saklamak herkes için en güvenli yoldu. Bu yüzden kuyuya taş atmak ben ve benim gibi ucubelere düştü. Onlar ucubelik maskesini ya da halini o kadar içlerine sindirdiler ve o kadar fazla dışarıda kaldılar ki istemden ölen ve öldüren oldular. Askerler, gerillalar devlet, toplum öldürmek için sıraya girdi bu ucubeleri. Ne akla hizmetse hala türlerinin sonu gelmedi. Belki de evrimin devamlılığını sağlayan temel, ulusalcıların devrime ve devlete yaklaşımıyla aynı temelde buluşuyor olduğu içindi. Kim bilir. Bütün bunların hiçbir önemi yoktur.

Yetmeyen çoğunlukla, anlattıklarınızın arasındaki bağı renkli kalemlere, satır aralarına ya da bir sözlüğe bakmadan anlayabilecek birine duyulan ihtiyacın ölçülemez oluşudur. Birileri kalkıp sizi aptal yerine koyan basit hikâyelerle hareketlerin arasında küstahça zamanınızı çaldığını söyleyerek bunu yaptığınızda gösterdiğiniz hoş görü ile safi kelimelerle, düş anlamlarla ve tabii gerçek anlamlarla yaptığında gösterdiğiniz reaksiyon aynı değildir. Metnin içinde kendini düşünmek bir şekliyle interaktif olmanın edebiyatta ilk karşınıza çıkmış halidir. Ve pek tabi asla fabllar kadar popüler değildir.

yetinmekİnsan kendinin aptal olduğu bir seviyede kavrayış gösterdiğinde ya da bir başka deyişle genel kanı oluştuğunda kendilerini güvende hissederler. Bu güvenlik zaafı, düşünce evrimin hız belirleyicisidir. Hayal gücünün önündeki takozdur. Genellikle hümanist bir edayla ve önemsediğini söyleyen bir tavırla karşınıza çıkar. Zordur bu tavrın görmezden gelinmesi. Ve pek tabii bu tavrın karşında “uç” kabul edilecek tepkilerin bir kısmı “underground” olarak verilmiştir. Gerçi “underground” olabilmek en az “merkezi” kabul edilmek kadar zordur. Sistemin tersi konusunda ihtisas sahibi olmakla sistem konusunda ihtisas sahibi olmak arasında farksızlık vardır. Bu farksızlık sizi bir şekilde tanımlanmış bir kalıba oyuncu eder. Kendinize güvenme biçiminizse ya da bir başka deyişle hayatı kavrama biçimiminiz de genellikle bu seçimin tarafını oluşturur. Bu okuduğunuzu düz kelimelerle anlamak sadece 1 A4 kadar zamanınızı alır. Bu fikri yaymak derdinde olanların “sistem” tarafı ya da “anti sistem” tarafı bunu öykü şiir deneme halinde tercih eder. Sulandırılarak anlatılan, okuyucuyu küçük gören, seviyeyi Amerikan Reklam seviyesi olan 13 yaşa indiren yayın organları, yayın evleri ve pek güzide yöneticileri ile baş etmek de yetinememenin başka bir biçimidir.

Tarafı olamayanların hayalleri vardır, umutları yoktur. Ütopyaları oluştururlar, anti ütopyaların hakkını verirler ama asla umut tacirliğine soyunmazlar, kendileri için bile. Bu yol zor bir yol değildir. Sadece ayak izleri biraz daha seyrek görülen, gelişimini şose veya otoban olarak sürdürmemiş bir patikadır. Yol kenarındaki bir dal yardımıyla atınızın nalına kaçan taş, gerekliyse çıkarılabilir. El yordamıdır. Tek değildir ama kişisel bir keşiftir. Bu noktada kişisel gelişim kitaplarındaki pembe tablolarının tonunu yakalamak neredeyse imkânsızdır.

aristokrasiBatının nötr ses tonu ile hasta bilgilendirme konuşması yapan bir doktorun kalpsiz görüntüsü doğunun ermiş ve aynı zamanda anladığını hissettiren duygusal mimiklerini aynı anda taşıyabilmek demektir. Gerekli olan bu şekil, bu durumda olanı ucube tanımlar. Ve ancak bu noktada iki yoldan fazlasının olası olduğunu söyleme cesaretini gösterene dokunulmaz. Bu artık toplumun 13 yaşında kavrayabileceği bir yaşam boyutu değildir. 13 yaş bağımlılığın ve bağlılığın sorgulandığı ergenliğin başıdır ve bu başlangıç eğer tamamlanırsa, sistem devamlılığını – anti sistemi bile yaratmış, bununla savaşmış ve hatta sonrasında bu durumu normalleştirmiş devasa bir sistemden bahsediyoruz.- sağlayamaz. Bu sağlanamayan süreklilik beraberinde dinozor kaderi getirir insanın başına.

Yine insanın ve diğer her canlının ölmek için yaşama tutunmak zorunda olması can sıkıcı olmaktan çok yalın bir gerçekliktir. Bu nedenle insanın bir gün yetinebileceğini ya da sınırını aşmayacağını düşünerek bir devlet kurgulamak ve toplum oluşturmak sanıldığı kadar normal değildir. Bilakis deliliğin ta kendisidir.

married-with-childrenAnlatmıştım ona. Bildiğini anlatmak kadar aşağılık bir yapmıştım ama işe yaradı. İmzalaması gereken evrakları imzaladı. Kendine sorduğu soruları yüksek sesle ben ona sorunca düşünceler âleminde bir gezintiye çıkarak beni tek başıma bırakıp gitti burada. Cuma olmasa başka bir diziyi seçerdim ama Cuma nostalji günüm. “Married With Children” izleyerek geçmiş Amerikan aile durum komedilerine duyduğum zaafı tatmin ediyorum. Hayatımın şu andaki tek sorunsalı hayvan sever olduğum halde toleransız olmaktan kendimi alamadığımdan komşumun köpeğini vursam kendi içimdeki ahlaksal dilemmadan fazlası ile cezalandırılır mıyım bu ülkede?

Morrisse Eserese

Reklamlar
 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

İnsan neden Trajediye ihtiyaç duyar?

alexandergrahambellTelefonlarla arası pek hoş değildi. Graham Bell ile pek sorunu yoktu aslında. Tarihsel bir kişilikti Graham Bell. Öngörü sahibiydi. Şu hayatta anlamı baştan sona değiştirecek olanı icat ettiğini bilse kabrinde mesut yatardı Graham.  Yine de Graham’ı bir adım ileri götüren ve emperyalist güçlerin etkisi altındaki cep telefonu üreticilerine sonuna kadar karşıydı. Biraz Marksizm’den dem vururdu arada bir Leninist olurdu. Kimi zaman Anarşiye tenezzül ettiği de olurdu ama Faşizme asla yüz vermezdi. Sözde.

Gerçekte bencil olan herkes kadar faşistti. Arzularının esiri olup, hayata salt kendi penceresinden bakıp Faşist olmamak mümkün değil ki… Anlaşılabilirdi bu çelişki. Faşist ideolojinin günlük rutine işlemiş haline arzu deniyor ne de olsa. Kiminin ki şelale kimininki tayyare! Normal biri olsa, eski moda işlerle uğraşmayı seven Morrisse arayıp sormazdı onu.

Morrisse ise enteresan sayılabilecek bir adamdı. Tabii kendi çapında… Bulunduğu çağın görkemi altında ezilmektense bilindik patikalardan geçmek ona güvenli gelirdi. Mesela söyleyeceklerini videoya kaydederek mesaj bırakmak yerine hala kâğıt kalem kullanırdı. Çocukluğunda gelişmiş ülkelerin sinemalarında görüp etkilendiği ne kadar klişe sahne varsa hayatının normali olmuştu. Ne yazık ki bilim ve teknoloji onun çocukluğunda olduğu gibi yavaş ilerlemiyordu. Şansızlık işte!

Hala telefondan mail bakmayan/bakamayan internetteki en son “in” olan sosyal paylaşım sitelerinden bihaber olan kaç kişi kalmıştı ki bu yüz yılda Morrisse’in bildiği… Ortadoğu’da neden savaştığını bilmeyen üç beş devletin askeri, birkaç eski moda dağ teröristi ve bir elin parmağını geçmeyecek kadar teknoloji komplo teoricileri… Bir de çıkardaşı: Borisse

give_peace_a_chanceHâlbuki Afrika’da açlıktan ölenlere çare bulunmuş, Amerika’nın yardım ve demokrasi vaat ettiği ülkelerin hepsinde çiçekler yeşermiş, telefon ile ofisten duşun sıcaklığını ayarlayabilmek mümkün olmuştu. Fidel Castro edebiyata göçmüş, kansere aşı bulunmuştu. Televizyona çıkan doktorlar sağlık için haftada üç defa seks yapmayı mutlak önerir olmuştu. Çağa ayak uyduramayan birinin çıkardaşı olma ihtimali ise; çağın teknoloji gereçleriyle ancak hesaplanabilirdi. Sonuçsa; mutlak görmezden gelinecek kadar küçük bir olasılıktı.

Gerçekçi olmak gerekirse fazla teknoloji kullanımından mustarip her birey gibi o da özüne yani aklına güvenmeyi seçmişti.  Kâğıt kalem yardımıyla kendine hatırlatmalar yazardı.  Aklının yitirilen özelliklerini yeniden kazanmaya çalışan ender uyanmışlardandı Morrisse. Yani gerçek bir eski modaydı.

Böyle bir çağda televizyon kumandasının altına, buzdolabının üstüne ya da kapının karşısındaki aynaya not bırakmak olsa olsa bir halüsinasyonla açıklanabilirdi normalde.  İkisinin yolları bu anlamsızlık yüzünden kesişmişti. Şu dünyada çıkardaş olan üç beş kişiden ikisiydi onlar.

Morrisse, Borisse’i aradığında muhtemelen küçücük odasında olacağını biliyordu. Biraz mahmurlaşmış bir ses tonu ile yorgan altından kendine ses vereceğini de. Yine de bu durumla ilgilenmiyordu. Morrisse için önemli olan kaleme alacağı yeni öykünün ne miktarda trajedi içereceğiydi. Anlamak için mütalaa şarttı.  Bolca eleştirirdi Borisse. İşi eleştirmek ve sonrasında cesaretlendirmekti. Aklındaki hikâyenin trajedi miktarını belirlemekse hayatındaki en büyük dertti o an için. Kafası karışmış bir halde aradı Borisse’i.

–          Selamünaleyküm birader!

–          Aleykümselam birader!

–          Napan?

–          Hayatı yakalamaya çalışıyorum. Sen ne yapıyorsun?

–          Film mi izliyorsun yine?

keyboardKonuşma biçiminden Borisse her zaman olduğu gibi Morrisse’in kısa kesmeyeceğini anladı. Uzandığı yerden ayak başparmağı ile masa üstü bilgisayarının hala kablolu olan klavyesindeki boşluk tuşuna dokundu. Filmi telefonun ekranında Morrisse’in adını görür görmez durdurmamış olmasına küfretti. Geçiştirdi Morrisse’in sorusunu.

–          He ya

–          Hayat dışarıda oğlum öğrenemedin mi?

–          Ben de içerideyim işte. Film izleyerek tutuyorum ucundan…

–          Konulu mu?

civciv çıkacakKötü esprilerin ya da kullanımdan kalkmış kalıpların piriydi Morrisse. Bulundukları yüzyıldan bir öncekine uzanan tarihsel saçmalamalarda bulunuyordu yine. Borisse’in aklıysa filmdeydi. Tekrarlarla kısa kesmeye çalışıyordu konuşmayı. Bell’e yine saydırıyordu içinden.

–          Konulu, konulu…

–          Trajedi mi?

–          Yok değil.

–          Bak ne diyeceğim sana

Evet; sebebi ziyareti belli olan ama yine de çok uzayan kız isteme klişeleri kadar zor giriyordu Morrisse konuya. Bu seferlik kısa sürmüştü gerçi. Borisse’in hala filme devam edecek kadar istenci varken konuya girmişti. Olgunlaşıyordu herhalde.

–          Ha, de bakalım.

–          Bizim Aktör var ya

–          Ee…

–          İşte Pazar günü eniştesi balığa çıkmış. Malum fırtına. Denizi çok severdi biliyorsun, deniz almış rahmetliyi…

Biraz duraksadıktan sonra devam etti Morrisse. Duraklamaların kelimelerin etkisini arttığına dair algısını hangi filmlerden edinmişti kim bilir.

–          Aktör’ün ablası da altı buçuk aylık hamileymiş.

–          Ben trajedi izlemiyorum birader.

–          Anladım onu. Sevmezsin de zaten trajedileri. Haberin olsun istedim o ayrı belki ararsın.

–          İyi ya ararım bir ara.

Her zamanki gibi Morrisse’in derdi kendiyleydi. Bir başkasının trajedisinde bile kendine dert edinecek bir yer bulabilirdi. “De edatı” onun bu halini sıkılıkla ele veren yinelemesiydi.

–       De mesele o değil.

–       Nedir o mesele.

–      Şimdi bak; dört ayrı yerden anlatılabilir bir hikâye bu aslında. Sağlam da trajedi bir taraftan… Tam dizi senaryosu!

–       Mal mısın sen?

–       Ya tamam Aktör konuşmaz benle hayatındaki tek gerçekliği, hikâyesini, çaldım diye. De sanatçının önlenemez farkındalığı işte!

Saçmalama konusunda kimse Morrisse’in eline su dökemezdi Borisse’e göre. Yine de küfür kaşınmak konusunda da aynı anda pek girişken olabiliyordu. Film izleme şevki iyiden iyiye kırılıyordu Borisse’in.

–          Bir siktir git Morrisse ya.

–          Akşam ne yapacaksın? Gelsene rakı içelim!

yetmezama“Yetmez ama evet”: Karşısındakini bezdirene kadar sürecek olan monologların en çekilmeziydi. Eninde sonunda bildiğini okuyacaktı Morrisse. Her şeye rağmen onay isteyecekti birinden. Olmayan vicdanı ancak bu şekilde saflığa tekabül ediyordu kendi zihinde.

–          Yemezler, günaha son çağrı bu!

–          Evet, öyle! De geçen sefer iyi geldi bana.

–          Nasıl iyi geldi?

–          İşte şofben takılacak, kapı kilidi filan yaptırılacak, pazarlık eden biri lazım!

moneymanBorisse bu saçma bahanelerin ve anlamsız isteklerin ortasında sıkılıyordu. Sadece daha ekonomik olduğu için katlanıyordu Morrisse’e. Yapabileceği daha iyi bir ikinci seçeneği yoktu. Evde kalıp hafta sonu sessizliğinde ve bunalmışlığında pineklese ruhu dar alanda kısa paslaşacaktı kendinle.

 Çaresizlik zor işti. Yine de kendini bu hale sokan birini kıvrandırmadan teslim olursa “yaşama” ihanet etmiş olurdu.

–          Bok yeme otur, yazmayacaksan geleceğim…

Morrisse derin bir sessizliğin içinde aklıyla boğuştuktan sonra;

–          Kesin yapmam öyle bir şey. Başkasının trajedisini çalmam.

Büyük laflar ettiğinde Morrisse, golü doksan çakıp fileleri havalandırmak kaçınılmazdı Borisse için. Gizliden güldüğü izlenimi yaratarak;

–          Kendininkini mi anlatacaksın?

Gol yiyen amatör takımlar gibi gol atma hevesine kapılırdı Morrisse. Her seferinde. Yediği golleri görmezden gelerek atılırdı söze Morrisse. Hep.

–          Manyak mısın oğlum sen? Cesaret sahibi miyim o kadar? Akşam gel konuşuruz.

–          Tamam gelirim.

–          Hadi sana hayırlı günler. Allah iniş takımlarına zeval vermesin. Barış seninle olsun.

–          Barış seninle de olsun.

Telefonu kapattığı anda Borisse kaldığı yerden filmini izlemeye devam etti. Senkronu bozulmuştu. Ne de olsa bir filmin arasına hayatındaki film karakterlerden biri, yine her zaman olduğu gibi, zırt diye girmişti. Makul olmayan ne varsa Morrisse’in karakteriydi Borisse’e göre. Yine de sadece bu bile Morrisse’i diğerlerinden çok daha makul bir hale getiriyordu görüşmek için. Normal algısının kırılıp kırılıp tekrardan onarıldığını izlemek en az bir aksiyon filmi izlemek kadar keyifliydi. Her zaman tercih edilebilir değildi ama zaman zaman rutini kırmaya iyi gelirdi.

İki günlük bir hafta sonu mesaisinin ortasında bulacağını biliyordu kendini. Cuma akşamı rakı içilecekti. Kafası şişecekti. Cumartesi desen Dionosfer’in oğlunun bir yaş doğum günü partisine gidecekti. Hani şu Morrisse’i başka bir doğum günü partisi için eleştirdiği partilerden birine. Aynı haltı daha makul bir gözle görmeye çalışıp kendini kandıracağını bile bile.

oficeFilmi bitiremeyip Morrisse’e küfür ederek yerinden kalktı. Ailesiyle birlikte yaşamanın avantajlarından en sevdiğini kullandı. Buzdolabındaki hazır yemeklerden atıştırdı. 40 yaşına merdiven dayamış her delikanlı gibi o da durumun kontrol edilemez hale gelmesinden çok sıkılmıştı. Allahtan plaza insanları gibi davranmak zorunda değildi. En azından…

Evin içinde insani ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra, kış aylarında yolda kendini ifşa eden çantasını hazırlamaya başladı. Soğuk evlerin vazgeçilmezi hırkasını, tütün tabakasını, mp3 çalarını, şarj aletini, modern zamanların baş belası telefonunu çantasına yerleştirdi. Son anda tütün tabakasını açtı. Neredeyse boştu. Hiçbir halta yaramayan çalışma masasının ikinci çekmecesini açtı. Hali hazırda tütün stoku da bitmişti. Mecburen yaşadığı toprakların vergi sistemine küfür etti. Bir paket içilebilir sigaranın bu kadar pahalı olması insanı emeğe yöneltiyordu. 171 defa küfür etti.

Telefon açtı tekrar Morrisse’e.

–          Geçerken beni Kıbrıs Şehitlerinin girişinden alsana, tütün almam lazım.

Morrisse kıvırmak için her yolu denese de insani yanı ağır bastı. Bütün gün oturduğu iş yerinden bütün gece oturacağı atölyeye giderken, yolu trafik belasıyla uzatmak derdinde değildi. Yine de tamam dedi Borisse’e. Ne de olsa Kıbrıs’ta şehit düşen o gencecik askerlere saygısı sonsuzdu. Huzur içinde yatsınlardı. Vatan bölünmezdi.

Yolları birbirine bağlandığında akşamüstü altıydı saat. Cehennem zebanilerinden kurtulmuş şehrin diğer insanları gibi onlar da hızla işlerinden evlerine gitmeye çalışan diğerleri ile aynı kara yolunu kullanıyordu. Bir deredeki her su zerreciğinin birbiri ile aynı sanılması gibi onlar da işinden çıkıp evin yolunu tutan diğerleri ile aynı trafik stersine sahiplerdi. Çoğunlukla izlediklerine yükledikleri anlam diğerleriyle bağdaşmasa da izleneceklerin hepsi tek kanaldan naklen yayınlanıyordu. Zapping hakkı yoktu.

–          Medeniyetin en belirgin özelliği söz verdiğin saatte gelmektir.

–          Medeni Karpuz’um ben

–          Belli.

–          Trafik vardı, benzin yoktu

–          Vırvır dırdır, medeniyetsizsin işte

–          Medeniyet sizsiniz Türkiye.

–          Bayma.

–          Tavuk var, rakı var, makarna var.

–          İyi

–          İyi

Savaş ve Barış gibi birbirini andıran ve aynı anda alakası olmayan kahramanlarımız atölyeye doğru ilerlerken menzillerine ilk önce baz istasyonu iniltisi ardından telefonun sesi girdi.

–          Telefon çalıyor, açsana.

–          Bell ağabey büyük adam ama ben dağınım be usta, bulsam telefonu açacağım.

–          Aha işte burada!

–          Işık seninle olsun, nasılsın iyi misin?

Telefondaki ses;

–          İyiyim, konuştuğumuz gibi akşam misafir gelmiyor, gel beraber film izleyelim.

Morrisse;

–          Ya ben can sıkıntıma çare buldum aslında. Şimdi senin durumun muallaktı ya hani, Borisse’i aradım ben de, rakı içelim dedik beraber, siz de gelsenize…

Telefondaki ses;

–          Ben bir beyime sorayım şimdi. Öyle kendi başına dul kadınlar gibi hareket edemem ki..

–          İyi ya sen sor. Siz karar verene kadar biz çoktan kelleyi koltuğa alırız.

1.Senkronun Sonu, 2. Senkronun Başı

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

“onu düşlemesi varken insan neden bir sanat eseri yaratır ki?”

hırsızYorgun bir hafta sonuydu onlar için. Bir yaşındaki bir sabinin doğum gününe gitmişlerdi. Müzmin bekârlar olarak evli çiftlerin yavruladıklarındaki hallerini ve saçmalama biçimlerine tanık olmuşlardı. Sonrasında halk arasında Sue Ellen olarak nitelendirilen ve başka bir aile dramında karşımıza çıkacak arkadaşlarının evinde kışa merhaba partisine katılmışlardı. Sangria içmekten ve bira içip sarhoş olamamaktan geliyorlardı. Çenelerine vurmasının nedeni yoktu bütün bu mesailerin arasında ama vurdu. İşte bu sırada evlerindeki değerleri kendine katmaya gelen bir hırsız konuşmalarının orta yerinden kulak misafiri oldu onlara.

“Neden ete kemiğe bürünmeli her şey? Düşlemek kadar haz veren sanat eseri görmedim daha! En büyük haz düşlemek!  Tutku gibi! Belki aşk gibi düşlemek… Karanlık. Aydınlık. Kanlı ve kansız! Aynı anda birden fazla? Mazoşizmin bedene gelmemiş tezahürü gibi. Acı ve haz. Aynı anda ama bedensiz! Bedene ihtiyaç duymadan…”

Ağırdı şişkonun durumu. Kilolarından kaynaklanan bir ağırlık değildi bu. Kompleks sahibi bir tipe benzemiyordu ama ağır kelimeler seçiyordu. Ben anlamıyordum kelimeleri ama ses tonu karşı tarafı ciddiyete davet etmek için her şeyi yapıyordu.

“Düşlemek tanrı gibi. Çıplak ve giyinik. Korkulu ve sevgi dolu. Baba, Tanrı gibi. Aynı anda.”

Aha işte karizmatik birader! Kısa cümlelerle durum özetliyor. Dinleyip özet çıkarıyor. Şişkonun dediğini anlaşılır hale getiriyor. Yaşı var ama hala 18lik delikanlılar gibi. Benim kafadan.

“Yaratmak nedir? Ortaya koymak! Karşına geçmek? Kendinde gördüğünü başkasına göstermek! Yaratmak, ortaya koymak; büyüklenmek. En büyük benim demek! Öyle mi?”

Of, of, of. Saydırdı yine. Hiç bu kadar essiz konuşanını görmemiştim. Eşsiz değil essiz. Duraksamadan.

 “Yaratmak?”

Gol geliyor sayın seyirciler. Şişko siki tuttu.

“Belki de bu yüzden yaratmak kolay, tasarlamak için “karalama” var. Sonu olumsuz biten her şey gibi düalist: İyi anda kötü!”

Şimdi bu noktada yan odada onları dinleyen hırsız olarak ben bu konuşmanın neresine düşüyorum acaba? İyi bir halt edip materyalden kurtaracağım az sonra onları. Bilenlerin arasına girecekler. Yer değiştirme işte…

“Belki de bu yüzden her şey durdurmak üstüne. Baskılamak. Sonu iyi bir anda kötüyü bulmak… İyinin azı kötü. Kötünün azı iyi mi?

Misal, dünya çok kötü bir yer. Şimdi gibi kötü değil. Gerçek kötü.”

Evde kitaptan resimden başka bir bok yok. İki koltuk alacak paraları yokmuş bunların. Yanlış eve giren hırsız olmak iyi ya da kötü değil de düpedüz şanssızlık işte! Başka ne olabilir? Ucuz atın yahnisi. Peh! Tahta kapısı olan evlerin saklayacak bir şeyi olmaz. Ustanı niye dinlemiyorsun. Geri zekâlı!

“Gerçek kötü ne hakikaten?”

Hırsızlık için girdiğin evden eli boş çıkacağını anlamaktan başka ne olabilir ki gerçek kötülük. Bir de yan odadan gelen anlamsız konuşmalara maruz kalmak olabilir. Bunlar neden başbakanı dinleyip çocuk yapmayı denemek yerine oturup saçmalıyorlar ki? Ne içmiş bunlar? Ya da kesin yeni içici bunlar. Ben gibi müptezellerin kafası artık bu kadar güzel olmuyor.

 “Boş ver anladın mı?”

Kitapların arasına para koymuş mudur bu şişko? Karizmatik biraderin her şeyi kesin cüzdanında ya da çantasındadır.

“Hayır ama mış gibi yapacağım. Dünya çok kötü.”

“Evet çok kötü. Ama aslında düzen kötüyü tesis etmek üstüne olsa ve dünya kötü bir yer olmayı beceremese?”

Geri zekâlı bunlar. Karizmatik olan da göçtü. Ne yapayım Robin Hood mu olayım şimdi? Sağı solu soyup getirip bunların siktiri boktan yamuk ayaklı masalarının üstüne para mı bırakayım?

“Mesela o zaman iyi kalmak kötü bir şey mi iyi bir şey mi?”

“ Dünya kötü bir yerken iyi kalmak eğer iyi bir şeyse bu dünyada iyi olmak kötü bir şey olduğu için her şey ayna gibi mi oluyor?”

Sanki evinizde ayna var amına koduklarım. Lavabonun üstüne “Mükemmelsin.” Yazacaksın aynaya para vermemek için, sonra ahkam keseceksin, ayna mı diye. Züğürtlük için bile fazla aptal bunlar.

 “ Bakınca sıralaması değişiyor. Kötü iyi, iyi kötü oluyor.”

“Yani iyi kötü idare ediyor insan aynaya baktıkça.”

Lan bunlar benim farkımdalar da salağa mı yatıyorlar göt korkusundan acaba? Birbirlerinin yüzüne korkulu bir ifade ile bakıp saçmalıyor olmasınlar?

 “ İyi ve kötü olmadan da.”

“Anlamış görünüyorsun”

“Sanırım biraz anladım.”

Kesin kodlu konuşuyor bunlar. İyi kötü idare etmekten kasıt masa üstündeki üç beş falçatadan içeride de olduğunun iması olabilir mi?

 “Dinle o zaman.”

Kısa bir sessizliğin içine derin bir iç çekiş girdi. Bu sessizliğin içindeki iç çekiş elbette ki hızını alamayan bir adamın bitmek bilmeyecek tiradına giriş ve buna maruz kalmaktan duyulan sıkıntının düalist sesiydi. Ses kapının titreme sesiyle bir kez daha yerini dikkat kesilmeye bıraktı.

“Yaratmak lazım değil. Yaratmak ve biçime sokmak gerekli değil. Biçim olmadan evrilir insan. Her seferinde bir şey bulur ve saplanır. Biçim olmadan.”

İdrak sessizliği düştü cümlenin peşi sıra. Biraz idrak, enfeksiyona maruz kalmadıysa mümkündü böyle anlarda. Herkes tribal bir enfeksiyonun esiri değildi ne de olsa.

 “Ne diyordum, önce ruhun peşine gitti insan. Bir hayli de ilerledi mesela. Bilinmeyenin ötesinin ötesine kadar cesaret etti gitmeye. Metafizik dedi. Fizik ötesi. Tanrının olduğu bir başka dünya.”

Kesin kesin farkındalar bunlar. Yavaş yavaş volta alacağız demek ki. Serde bol miktarda cesaret hapı var ama iki öküzün evinden bir şey çalamadan yakalanıp içeri girersek de fena çizeriz karizmayı. Mahalle de gezemem valla.

“Uzun sürdü be oğlum o dünya. Çık oradan, biz çoktan sildik o dünyanın kodlarını.”

İşe yarar bir şey çıkmalı şuradan. Birkaç biblo gibi şey vardı para eder mi bu sikik şekiller?

 “Aynı şeyi söylüyorum işte sabret. Sonra kuantum geldi. Aynı anda birden fazla olasılık. Ve tekrar aynı yere geldi insan. Bir başkadan farklı daha fazla evreni bulmaya.”

“Yani sınırsızlık iyidir, diyorsun kısaca.”

“ Sadece ruhontolojisinde ya da bilimçocuk dergilerinde değil.”

“Hayatta sınırı kaldırınca etiği farklı tanımlayınca mı gidecek insan geriye/ileriye?”

Hayatımda hiç böyle saçma diyalogla hırsız kovan tipler görmedim ha…

“Yaşamdaki belirsizlik ve sınırsızlık daha engin açacak insanın zihnini.”

“Yani ne?”

“ Bu ilerleyişin ilk belirtileri çoktan aramızda şimdi. Kimliksiz maskeli ve maskesiz, formsuz ve şekilsiz, digital ve bedensiz.”

Ufaktan toplayıp şu bibloları voltayı alalım yavaşlar. Kürekler tornistan beyler, size doyum olmaz.

 “İnternet?”

“Mümkün tabi, bir haliyle ama asıl önemlisi bu gidişatın içinde ben neden duruyorum sorusu”

 “Bilirken neden erkenden atılmıyorum denize diye soruyorsun bana/kendine. Yüzme bilmiyorsundur!”

“ Hayır yüzme biliyorum. Lakin derdim kahraman olmadan efsane olmak. Sadece eski moda yazıp, oynamak.”

“Komik! Geleceğe mektup gibi. Bugünün anlam ve değersizliğe giden yolundan.”

Siktirip gideyim üst kata bir bakınayım bari. Borazan gibi sesleri var ne de olsa. Bir şey olursa kesin duyarım.

“ Benim 30.000 yıl öncesine dönme çabam nasıl geleceği gösterdiyse bana, 30.000 yıl sonrası için bu çığlıklar.”

“Artık yaratmıyorum. Sadece sonrakiler için notlar bırakıyorum, der gibi mi?”

“Belki de öyle der gibi. Evet, öyle der gibi.”

“Fazla dominant yine. Cümleleri kısa tutacaksın! İnsanlar kısa şeyler okuyor!”

“neden yine insanlar?”

Evet cesaret adamım, kapının odalarının yanında olması problem değil, biliyorsun. Oradan daldın içeri. Duymaz bunlar. Beton gibiler. Kemal gibiler…

“Bak hepimizin anlatma derdi var”

 “hayır yok”

“senin yok da benim var”

“bu çağın adamısın sen”

“çağlara mı aitiz.”

“Bilmem değil miyiz”

“zaman mı konuşalım”

“hayır devam edelim konuya”

“başa döneceğiz yine”

“gerekirse en başa”

“peki, neydi ilk cümle?”

 “onu düşlemesi varken insan neden bir sanat eseri yaratır ki?”

“ bu muydu?”

“ne konuşuyorduk?”

Hadi size iyi akşamlar beyler, dönerseniz ıslık çalın. Bir de para kazanıp bize üç beş şey alın yahu. Emeğimize yazık…

“dolapta bira kalmış mı baksana?”

“hayır sen bak, kalkamam şimdi, oda kış için iyi sıcak”

“soğuk olsa kalkacak mıydın?”

“iyi de kötü de olsa fark etmez, olacak olan olur”

“kalk siktir git bak diyorsun kibarca”

“öff bi siktir git ya tamam bakıp geliyorum”

Bira yoktu, biliyordu ve yerinden kaldırıp ısıttığı koltuğa atladı. Bu onu kötü biri yapardı eğer yapılabilecek farklı bir hikâye olsaydı. Yine de hikayeler bile bayardı sonunda. Evinde çalınmak için tercih edilebilecek hiçbir şey yoksa, hırsızın odalarında gezindiğini bile anlayamazdın. Hırsızın varlığı için bile  ilk önce senin varlıklı olman gerekirdi ne de olsa…

 

Etiketler: , , , , , , , , ,

Bölüm 3 – Kan geliyor

karanlığın ortasında asılı duran bir ampul gibiyim. ne olursa altımda oluyor. ne ölürse altımda ölüyor. insanlığım aydınlık taş dibeklerde dövülüyor. tozlar yüzüme üfleniyor. burnumdan çekiyorum tozlu nefesi içime. nefes şeytani bir ruh oluyor.

karanlığın içinde sallanan pembe bir etim. ne oluyorsa bedenimde oluyor. sigara yanıkları, morluklar ve çürükler. kanlar damla damla kıçımdan akıyor.

Okunmuş gazetelerle kaplanmış bir dünya bu. doktor ilaçlarımı soruyor. odamı seviyorum diyorum her şeyden çok. orgazm taklidi yapmayan bir kadın gibi.
bir, iki ve üç, tok karnına. erkek, kadın ve çocuk aşkına. bir, iki, üç ve tok karnına. musa, isa ve muhammed aşkına.

yaşlı adam serçe parmağıyla buğulu cama anlamsız şekiller çiziyor. Yanımdaki kadın benden neden ürküyor. Bill de sabah sabah amma zikişiyor. Bill’in et sesleriyle yankılanan evreninden sıyrılıp otobüsün içinde yuvarlanıyorum.
Kafamın içinde çıplak erkekler, tavanlara asılmış. Gözlerimin kahverengi karanlığından dışarı bakıyorlar.
Bugün izmir soğuk, camlar buğulu, kadınlar korkak, yaşlılar umutsuz
ve erkekler aç. Kan emmek için güneşin batmasını beklemeyen sivrisinekler gibi.
Yaşlı adam parmağını dudaklarına götürüyor, susun diyor.
kaptan sessizlik istiyor.
kaptan geriye doğru ilerlememizi, telefonları kapatmamızı, yaşlılara yer vermemizi istiyor.
sessizlik ağır geliyor, gözlerim çukurlarından içeri yuvarlanıyor
yaşlı adam gençliğimi değil gözlerimi istiyor.
Mutlu ölümler…

Kan geliyor. Sen gelmiyorsun. Müzik de koydum üstelik, sesini de açtım. Varlığa bürün, nazlanma. Kafamın boş koridorlarında dolanan bir hayalet değilsin. Anlat bana ergenliğini, neydi erkek senin için ?

Barmen viskimi yenile.
Hesabım kaç oldu.
Ama benim o kadar param yok ki.
Ne ?
Bana krediniz sonsuz mu.
Ne demek şimdi bu ?

-Çok hızlı gitmiyor muyuz aşkım, korkuyorum.
-Bu aletin gücünün ne kadar olduğunu öğrenmek istiyorum. Ben de korkuyorum. Ama elimde tuttuğum bana güven veriyor, -devam et- diyor, -ben yanındayım-.
Karanlık koridorlardan gelen bilinmez çalgının cesaret verici notaları konuşuyor. -ölüme hazır ol, her saniyesinde hayatının, sonuna açık bir hayvan olarak ölüme hazır ol-.
-Barmen kanımı yenile.
İnsanı, söylediğinle kavga ve ölüm fikrinden bir anda uzaklaştırırsan güldürürsün, özellikle önce kavga ve ölüme sürüklediysen. Anlık korkudan kısa süren rahatlama ve taşkınlığa komiklik deniyor.
Yıllar mı oldu seni güldürmeyeli. Artık yaşlandın mı, ben de yaşlandım biliyorsun. Pardon sağlıklı yaş aldım.
Böyle bir merkez vardı Poligon’da, birlikte görmüştük. Sen çok gülmüştün. ‘Yaşlıların kendini iyi hissetmesi için bu topraklarda görülmeyen nezakette bir tabela’ demiştin. Sağlıklı yaş alma merkezi, Poligon’da.
Atış poligonunun kısa menzil peronlarında, beyaz hedef kağıtlarının arkasında ayakta bekliyorlar. Karga burga yüzleriyle gölgeleri karagöz ve hacivata benziyor. Genç askerler yaşlı tüfeklerini doğrultup basıyorlar tetiklere.

Yer: Büyükşehir Belediyesi Sağlıklı Can Alma Merkezi Hedef Kağıtları Sergisi.

Bir asker kibirli, şarabından bir yudum aldı, boğazını temizleyip üst perdeden konuşmasına devam etti:

-Bu eserimde bir yaşını almışın kafasının boş koridorlarında dolanan bir hayaleti…

Erkekler için hiç konuşmadın. Ama ben kadınlar için bir şey söylemek istiyorum. En iyi kadın, erkeklerin, aralarında hiç konuşmadığı kadındır. Çok mu ahlakçı. Üstelik Nietzsche için. Barmen bana viski, arkadaşıma kırbaç getir, ölümden ve kadınlardan konuşmaya devam edelim.

( Yazan : Dionosfer Henry -Görsel: Hüseyin Avni Lifij’in “Ayyaş tablosu” )

 

Etiketler: , , , , , , , , , , ,

Karanlık Konuşmalar Bölüm:1

Yine aynı hikâyeyi yaşamak istemiyorsan şayet yaratman gerekiyor. Bilmen gereken tek şey bu aslında. Eğer beğenmiyorsan kendininkini yaratacaksın. Hiç kolay olmayacak, başından itibaren çuvalladığını hissedeceksin. Yapacak hiçbir şey yok aslında. Kadere karşı savaşmaktan bahsedenlere kulaklarını tıkayıp gören gözlerle dolaşmaya başlamak o kadar da kolay değil gerçekten. Her şeyin farkında olmadığın bir yaratım süreci düşünüyorsan hemen uzaklaş bu fikirlerden ve elindekine razı ol. Yok, eğer benim diye haykıracağın bir hayat istiyorsan daha da yakınlaş. Fısıldamaya başlıyorum ayrıntıları.

Kulaklarının neyi duyup neyi duymadığını seçebilme yetisine sahip değilsen bu oyun gibi görünen ama hayat denilen turnuvaya hiç başlama. Ne de olsa hayat ciddi alınması gereken ve bu yüzden boş verilmesi gereken milyonlarca ayrıntıdan arta kalanları bulabilmekten ibaret. Yoksa her gün yemek yiyen, su içen, sevişen, okuyan, çalışan ya da olan biten her şeyi önemseyen o adamdan, her şey hakkında konuşup hiçbir şeyi önemsemeyen o ayyaştan, bağımlıdan ve evlenince mutlu olacağını sanan o dangalaktan ne farkın kalır?

Neyi duyman gerektiğini ayırt edemiyorsan, ne söylersen söyle hiçbir işe yaramaz. Bir süre sonra duydukların dikkatini dağıtır. Yapmaman gereken konuşmaların ortasında savunmaman gereken fikirlerin ardında buluverirsin o sevimli poponu. Üstelik o popo uzun zamandır ne yaptığını bilmeden yapmaya devam ettiğinden çoktan yassılaşmıştır oturduğu koltukta. Duymak, dinlemek, maruz kalmak ve dikkatini vermek senin için kavram karmaşasıysa, uzaklaş.

Suratını asma. Bu seferlik bile olsa, sana bunların arasındaki farkı anlatmaya kalkacaksam daha işimiz çok demektir. Biraz geri kafalı ol. Sözlük oku.

Yok artık! İnternet sözlüklerinden, İnciden, Ekşiden ya da Wikipedia’dan bahseden kim? Bilgi kirliliğinden uzaklaşmaktan ve sesleri ayırt edebilmekten bahsederken sen popüler kültürün ortasındaki her şeyi bilen ve söylemekten çekinmeyenlerin “inançlarını” doğru mu kabul edeceksin? Sürrealizm gibi gelen geri kafalılık o kadar da kötü bir şey değil oğlum! Yok mu ilkokulundan kalan bir sözlük? Konuştuğun dilin kelimelerini kâğıt üzerinde tanımlayan, detaylı detaysız çeşitleri olan bildiğin düz sözlükten bahsediyorum. Eski basımlarının daha temiz olması ne komiktir gerçi ama bir sözlük edin acilen. Yoksa daha kulağının işlevini anlatmaya başlamadan kelime mitolojisine girmemiz gerekir ki o kadar uğraşmam seninle. O kadar vaktim kalmadı. Bildiğin soyum tükeniyor benim.

Tembelliğe tahammülüm yok benim, yalan yanlış bilgiye de. Şayet bir şeyler yapmak istiyorsan, çırak olmanın acısını çekemeden usta olamazsın. Evet biliyorum, ustası olmayan ustaların çırak yetişme konusundaki eksiklerini sayma şimdi bana. Kurtarman gereken hayat ve yapacakların, seçeceklerin, seçmeyeceklerin tamamen senin iraden! Benim bu konuda yapabileceğim tek şey ukala olmak, ısrarcı olmak, farkında olman için başka bir yolun daha uzun ama daha kısa bir yolun mümkün olduğunu sana yüzlerce defa göstermek. Ötesini beklemek hayal kurmak olur.

Sana anlatacaklarımı anlayacağından bile emin değilken, elimin altında sadece sen olduğu için seni seçtim. Yoksa senin diğerlerinden daha fazla umut vaat etmişliğin yok gözümde. Elimin altında bir tek sen olduğun ve sana mahkûm olduğum için sana anlatıyorum bunları.

Madem bunun ders gibi olmasını istiyorsun o zaman en başından başlamak lazım. Senin bildiğin tarihle benim bildiğim tarihin farklılığından başlamak lazım. Bugüne kadar ders kitaplarında okuduğun, etrafındaki ekranlarda gördüğün her şey bir yanılsama. Her şeyin temeli 1926 yılında atıldı. John Baird isimli adamın ne icat ettiği ve bu icadın nelere dönüşeceği konusunda elbette bir fikri yoktu, yine de bilinen temellerinden biri onun icadıdır.

Tarihin bugünkü haline gelmesi için sacayaklarından ikinci ise 1941 yılda Berlin’de yaşayan Kondrad Zuse’den geldi. Bugün kullandığın haliyle alakası olmasa da veri işleyebilen ilk gelişmiş bilgisayar onun tarafından geliştirilmişti. Her ne kadar 1833 yılındaki fikirleriyle Charles Babbage bilgisayarın babası olarak kabul edilse de senin küçücük hareketlerini algılayan ve yorumlayan bugün kullandığın her şeyin temeli 1941 yılına dayanır.

Bir masanın ayakta durması için bizim zamanımızın fizik kurallarına göre en az üç sacayağı olması gerekir. Eğer bir masanın üçayağı varsa onu herhangi bir tarafa doğru güç vererek devirebilmen mümkün değildir. İlk iki icadı biliyorsun ve muhtemelen bildiklerinin ne olduğu konusunda en ufak bir fikrin bile yok. Bırak ilk önce son ayaktan bahsedeyim.  

Zamanın başlangıcından beri insanın içinde olan yönetme ve hükmetme hali bugün bizi bu hale koydu. Herkes bir bütünün parçası olmak yerine bir bütünün kendisi olmak istedi. Arzu hali o kadar büyük bir tutsaklıktı ki insan için ancak bu tutsaklık görmezden gelinerek yaşanılabilirdi. Yani basit bir kaçış bu gün medeniyet denilen ve sana dayatılan her şeyi doğurdu.

Kimileri medeniyeti zaman içinde alkolle, uyuşturucuyla teknolojiyle siyasetle ya da politikayla açıklamaya çalıştı. Kimse karanlık suların karanlığını aydınlatmak isteyecek kadar ileri gitmek istemedi. Giz ve karanlık olmazsa yani açıklanabilecek bir şey aranacak ve bulunacak bir yol olmazsa hayatta kalmaya devam etmek gereksiz bir hal alırdı. O kadar gereksiz bir hale dönerdi ki yaşam insanın soyu tükenirdi. Kimse sevişmez, kimse üremez ve hatta kimse yemek yemezdi. Düzen yani tanımlanarak yaftalar yapıştırılan yaşam hali ortadan kalkardı.

Yüzüme maymun götü görüp utanmış taklidi yapan çocuk gibi bakmanın bir anlamı da gereği de yok. Zırvalamayı ve saçmalamayı kes artık. Sana düzden konuşurum işte. Olması gerektiğini söylediğin gibi! İnsanlar söyledikleri gerçeğe yakınsayınca neden şaşırırlar ve sözler boğazlarına takılır sanırsın? Herkesi yönetmek ve yönlendirmek için çok büyük bir akla, sihirli değneğe ya da paraya mı ihtiyacın var sanıyorsun? Safsataları ve safraları dayatılanları ve kabul etmen söylenenleri unut. Ben sana karanlık odanın kapısını açacağım. Bir zaman sonra sen de öğreneceksin ışığın bir bok işe yaramayıp sadece bir yanılsamadan ibaret olduğunu.

 Sözleri alt alta dizmek… Söylediğim kelimelerin içeriklerini ve anlamlarını sorarsın bana. Okuduğunu sandığın davranışlarımı anlatırsın. Etiketlersin. Diğerleri gibi. Onlardan öğrendiğin medeniyeti kendi aklının sınırlarınca genişletip bana dik durduğunu ve yenilmez olduğunu sanırsın. Ne kadar büyük ve görkemli bir şahsiyet olduğunu düşünmemi dünyanın kötülüklerle ve masumiyetten uzakta bir yer olduğunu hatırlamamı ve ahlakın gerekli olmadığını haykırırsın her zerrenle. Ne büyük bir saçmalığın içinde debelenip durduğunu anlar gibi görünürsün. Yaşamı kötüler, ölümü ulular ve hayatı kendine zehir etmek için her türlü çamuru atarsın üstüne.

Ne büyük bir enerji olduğunun içinde farkında mısın? Beylik laflardan anladığına göre söyleyeyim beylik lafların büyük sayılanlarından. Senin aklının hayatı anlama biçimi için gerekli olan enerji günümüzde önüne konulan atom bombası gibi. Küçücük bir parçayı ikiye bölebilmek için olan enerjinin büyüklüğü herkesi öldürebilir sanırsın. O ki bir zerrenin zerresini ikiye bölmek için gerekli olan enerjinin benim durduğum yeri değiştirmesi sence mümkün olur mu? Yani bir küçücük zerreyi ikiye bölebilmek için girdiğin çabanın ne kadar küçük bir çaba olduğunun farkında mısın? Fikirlerini anlatabilmek ve izaha kalmak için okuduğun fizik, bildiğin kimya ya da yaşadığın doğayı açıklayan her ne kadar bilim ve inanç varsa bir düşünce sistematiğini yıkabilmeye yeter mi? Gerçekten bunun geçerliliğini savunabilir misin kanının son zerresine kadar?

Emreden olabilmek için yakınsayacağın tahtın üstüne tanrıyı oturtunca ya da tanrısal bir varlık koyunca tanrı olabilir misin? Yani ilk önce bir tanrı yaratıp ardından ona bir koltuk yapıp, tanrıyı bir koltuğa oturttuktan sonra onu o koltuktan kaldırıp kendin oturmaya kalkacaksan tanrıya niye ihtiyacın var?

 Ben karanlık odanın kapısını açınca bilinen kelimelerle    bunu sana resmetmeye çalışırken tanrı ya da bilim seni  kurtarmayacak. Diğerlerinin içinden geçtiği hiçbir yol    seni aydınlığa çıkarmayacak. Dışardan bakanlar seni yitip gitmiş görecek karanlıkta. İçerideki haline gelince onu hiçbir zaman anlatamayacaksın. En basit haliyle bir halüsinasyon gördüğünü sanacaksın. Alamut kalesinin neferleri gibi cennet peşine düşeceksin.

Hayır, karanlıktaki aydınlıktan ya da ışık olmayan yerdeki parlaklıktan bahsetmiyorum sana. Hayır, hiç de bir şey vadetmiyorum sana. Düzce başına geleceklerden bahsediyorum. Bu şehirde üstü açık tur otobüslerinden birine binip şehir turu atacak değilsin. Aksine kapalı bir yer de hiç hareket etmeksizin boylu boyunca uzanıp yere tavana bakacaksın… Sanırsın ve aldanırsın. Bu halde bir şeyin tersi mümkün değil. Bu halde olasılıkların her biri istatistikteki hiçbir eğri dağılım modeliyle açıklanabilmez. İçindeki olanı sana anlatmak için hala bilim dilini kullanmamı beklemen büyük bir hatadır. Sadece tanrı kelamı gelen kelimelere sığınmamı bekleyen hallerden geçmemi beklemen de hatadır. 

Tansiyonu yüksek bir halden çıkıp bir melodi ile raks etmeye başlayacağın an gelene kadar kapının kilidini sana gösterebilmem mümkün değil. Ölüme yakınsar gibi olmalı halin. Hayattan hiç vazgeçmeden ölüme yakınsar bir halde toprağın kendisi ile konuşabilir bir halde olmalısın. Hiçbir zaman toprak olabilmeyi anlamadan ve toprağın kendisini anlamadan toprağı dinlemeye hazır bir hale koymalısın bedenini. Söyleyeceği ya da mırıldanacağı ne kadar ezgi, ritim ya da ahenksizlik varsa aynısı olmalısın gerektiğinde.

Susmak ve izah etmekten vazgeçmek, dinlemek ve önemsemeden önemsemek zor bir hal senin için. Yitip gitmeyi göze almak cesaret istemez. Yitip gitmeyi bilmen de gerekmez. Bu bir an kendiliğinden çıkar ortaya. Bütün zamanlarından başından beri bir andır sadece insanın henüz konuşabildiği. Sürekliliği yoktur bu sürek avının. Sadece basitçe bir sonu vardır. Şimdi ilk defa birileri sana yolun ve yolculuğun önemini anlatmayacak. Şimdi ilk defa biri bir yolun olmadığında yolun olmamasının yollarının en genişi olduğunu söyleyecek.

Eminim ki sen evleri yıkmak, ağaçları kesmek toprağın üzerine asfalt dökerek yeni bir yol açma haliyle fikirleşeceksin. Değil kardeşim, değil canım arkadaşım! Nasıl ki öz kardeşimin bile kardeşim olabilme hali mümkün değildir, senin anladığın şeyin olabilmesi de mümkün değildir.

Yolun olmaması yola ihtiyaç duymama halidir. Yolun tanımlı olmaması yola olan gereğin ortadan kalkmasıdır. Yol fikrinin kendisinin ortadan kalkmasına bağlı olmaksızın yolun olmamasıdır. Bu hal ki bir doğumda nefes almaya öğrenmen için birinin sana vurması ve senin canının yandığını haber vermek için ağzını açman ciğerlerine havanın dolması, ilk defa ciğerine dolan havanın senin ciğerini yaktığında daha çok bağırman sonra yanmaya alışman ve arkasından da yanma halini sürdürmendir.

Bu yol ki her an değişen hayatta değişimi görmen, anlaman kimi zaman karşı durman kimi zaman yanında olman ama başlangıçta nerede olduğunu asla unutmamandır. Bir an ki dursan sözümün üstüne anlayacaksın ki sözüm geldiğin geçmişe, anana babana ülkene konuştuğun dile ve seni diğerleri gibi tanımlayan sana dayanmaz. Bu sözler ki üstünde dans etmeyi öğrenmen gereken ancak ve ancak senin nasıl çalıştığını anlayamadığın aklına dayanır.  

Yana yana yaşarsın. Her nefes alışında ya yanarsın yaşmak için ya da yakarsın. Bu yüzden ki bütün tanımladıklarının hepsi ışığın yani yanmanın şeklinin yansıması üstüne kuruludur. Ben sana yanmadan yaşamanın kapısını açmaktan bahsediyorum. En kolay haliyle suyun altında insanın hiçbir hale gerek kalmadan nefes alabilmesinden bahsediyorum. İlle de bir şekille anlayacaksan. Yine de nefes alamamaktan bahsettiğimi unutma ama…

Bangır bangır bağırsan neden korktuğunu suratıma ben de bangır bangır bağırırım suratına korkunun ecele faydası olmadığını. Oyun için de oyun falan oynamam. Yüzüne söylerim.

Her şeyden önce bildiğin tüme yabancılaşmaya başlayacaksın önce. Zamandan ve mekândan bağımsız bir hale geleceksin. Bütün zamanın ışığa ve bütün mekânların ışığın miktarına göre şekillendiğini fark edeceksin. Dünyanın bütün dillerini ve bütün dinlerini bilir halde bulacaksın kendini. Kimin neyi neden yaptığını anlayacaksın. Bir çocuğun gözlerinden yaşamı anlayacaksın. Bir ermişin ruhundan geçeceksin. Hırsızlığın ve ahlaksızlığın bütün çağlarından geçeceksin önce.

Hepsi birden olacak. Birden gökyüzü senin için aydınlanmayacak. Birden bütün gerçeklik algında olan renkler ve ışık anlamını yitirecek. Herkesin neyi neden yaptığını biliyor olmak seni delicesine bir bilinmezciliğe çağıracak. Eğer kendini bilirsen öleceksin sanacaksın. Eğer başlangıç noktanı hatırlarsan hayatla tüm bağın kopacak sanacaksın.

Kalbinin ne kadar hızlı çarpabileceğine bütün tıp dünyası şaşıracak. Bir saniyede belki de milyonlarca defa sıkılıp gevşeyecek yüreğin. Bir saniyedeki bu hareketin sıklığını kimse anlamayacak bilinen şekliyle. Bir anda bir ucubenin bile olamayacağı kadar ucube olacaksın. Her hangi bir eylemde bulunmak; ister refleks olsun ister sistematik bir düşüncenin sonucu olsun mümkün olmayacak. Hatta kendini öyle bir kaybedeceksin ki bu halde dokunulacak bir duvar tutunacak bir ağaç parçası bulamayacaksın. Bir düşme halinin içinde düşmenin kendisinin ne olduğunu düşünmeden ve düşmeyi sürdürüp sürdürmemen önem teşkil etmeden hareketsizliğe geçeceksin hareketten. Senin istencinle şekillenen hiçbir edim ve hiçbir durum kalmayacak. Durmak ve yalnızca durmak hali bütün bedenini kaplar hale geldiğinde yorgunluktan telef hale gelmiş olacaksın. Bileceksin ki bütün hareket edilen hallerin tamamı durmak isteğini maskeleyecek.

Öyle bir maske ile yorgunluktan bitap düşmüş olacaksın ki zaman bu kadar büyük bir hızı ve bu kadar büyük bir dinginliği aynı anda barındırma halini yitirecek. Sen istesen de istemesen de düşüşün tamamlandığında kendini zamanın dışında bir yerde olmayan ya da bunca zaman boyunca olmadığına inandırılmış topraklarda bulacaksın kendini.

Buna benzer bir hikâyeyi vaat edilmiş toprak hikâyeleriyle karşılaştıracaksın. Bir an için tek olanın hiç olmayana ulaşma çabası olduğunu ve tümden gelimin de tüme varımın da mümkün olmadığını bir başka hal ile ancak yukarıdan ve tepeden bakınca anlamlı olduğunu düşüneceksin. Sen ki zamanın dışına çıktığından o an o kadar bitmez tükenmez bir zamansızlıkla seni sınayacak ki kendini bile bilmeyeceksin.

Konuşma isteği seni öyle bir hale koyacak ki var olmak ile konuşmak ya da en azından birinin sana doğru konuşması için yalvaracaksın. Kimse tek kelime etmeyecek o anda. Senin delirme eşiğini çoktan geçmiş olduğunu kabul edip üzerine çizgiyi çekecekler. Kimileri uyuşturucu yoksunluğu hali diyecek, kimileri şımarıklığını artık kaldıramadığını söyleyecek, kimileri bunca zamandır neredeysen oraya geri dön diye bağıracak yüzüne eylemleriyle. Ne gidecek bir yer bulacaksın ne de yapacak bir iş. Koynuna girmek için can atabileceğin annen bile sana sırtını dönecek.  

Ağlayamayacaksın. Gülemeyeceksin. Hayatın boyunca yüreğine sirayet eden bütün acı ve gerçeklik yüreğini sökercesine seni terk edip gitmek isteyecek her biri bir parçanı da yanına alarak. Ne izin vereceksin ne de gitmelerine engel olacaksın. Bir espri için ölecek kadar çaresizliğin içinde delirmemek için içinden sayacaksın. Bir iki üç dört beş altı. Tam sayı miktarı kadar tekrarlarsın edimi…

Güneşin kararmasına bağlı olmaksızın çökecek karanlık içine. Üstelik güneş dışarıda tüm güler yüzüyle dolaşmaya devam bile etse senin için karanlıkların kapılarına daha yaklaşamayacak kadar depreme salsa da seni yoluna devam edeceksin. Başka bir yolu yoktur çünkü karanlığın. Siyahtan geçerler ya da karadan ad çalar sanırlar çoğunlukla ama yoktur başka hiçbir hali. Bir kere içine girdi mi ya da içine girmeye yaklaştı mı anlamı seni sonsuza ve sonluluğa savurur aynı anda. Olmayan duvarlarla, olmayan korkularla savaş halinde bulursun kendini. Bilincinin anlayamadığı ne varsa bilinçaltın istemsizce cevap verir ve sen kendi içindeki karanlığın ne kadar yakınında yaşadığını fark edersin.

Şaşırmadığın tek hal belki de aydınlık teorisinin tek doğru hali budur. En uzakta sandığın şeyin ışık yanılsaması olabileceğini her daim aydınlık insanlar düşünürler. Karanlıktakiler ise mesafelerin olmadığını yani iki sözün arasında bir uçurumun da bir yokluk halininde birlikte ve aynı anda inşa edilebileceğini bilirler. Anlmaları gömerler ve anlama derdi olmadan yollarına devam eder gibi dururlar durdukları yerde. Aksi halde kendilerinin karanlığa karanlığın kendilerine nüfuzu mümkün olmaz.

Tarih döngüsünü yani bilinen tarih döngüsünü hızlıca gözünün önünden geçirirsin. Kişisel tarahinin yetmediğini anlaman iki saniyeden daha kısa sürdüğünden öğretilen ve araştırdığın insanlık tarihini gözünün önünden geçirirsin. Hezimete üç kala birkaç hal dikkatini çeker.

Neden hallerin doğurduğu sıkça karşılaşılan sorulardır. Bütün kalabalıklarda neden aynı ışıksız gözlerle bakan aynı takım elbiseli adamlar vardır. Bu işte bir yanlışlık olabilir mi dersin? Bu işte biri zamanın dışına çıkıp tarihin bütün çağlarında var olmayı başarmış olabilir mi dersin?

Ve ben ki bütün bunları düşünebilen, yazabilen ve sana anlatabilen adam olma hakkını nereden görürürm kendimde? Zamanın dışına çıkabilme yetisine sahip bir adam mıyım yoksa sadece tesadüf eseri zamanın dışına mı çıktım? Bir üçüncü hali kendin çürütecek kadar zekisin. Ben zamanın dışına çıkan adamların birine tanık olmuş olamam, zamana ayaklarımdan bağlıyken. Yani tanık olsam bile anlamam.

Peki ya bir üçüncü halin peşinde bunca zamandır bir teklikle dolaşan ve karanlığı kendi içlerinde barındıran bu insanlar hiç mi sezmez sanırsın karanlığın sınırını ve sınırsızlığını? Sana anlattıklarım sanki çocukluğunda dinlediğin seni ürperten masallardaki o devlere, o canilere, o kötü adamlara mı benzer sadece? Bütün karanlık ve kararlılığı sadece kötünün eline mi yaraşır?

Senin bilinen doğanda nötralizasyon sadece enerji için mi bir işlemdir? Yani birinin nötr hale geçmesi her daim bir hareketi ve bir düşünceyi içinde barındırmalı mıdır?

Kafan karışmaya başladıysa ve soruların tamamı sana manasız gelmeye başladıysa biraz daha yakına gelmen gerekiyor. Çünkü sana vadettiğim her ne ise ona yaklaşıyoruz demektir.

Soruların ve cevapsızlığın bir anlamı da sorduğun ve düşündüğün her şeyin daha önceden ifşa edilip edilmediği önemli olmaksızın birileri tarafından düşünülebilir olduğu haldir. Kimileri onları deli günlükleri diye yayınladı, kimileri bunun sadece yüzde onluk kısmını anlayıp resmini çizmeye kalktı. Kimileri hepinizi bu işten din adı altında korkutup kaçırmak için elinden gelenin en iyisini yaptı. Ancak ve ancak her seferinde kendi teorileri onları yerle yeksan etti. Evrim gibi! Yani düzenin içinde var olmaması gereken bireylerin her seferinde ve yeniden ortaya çıkışı gibi.  Sen gibi, ben gibi…

Yaklaş bana. Yakınlaş yeniden kendi sesine. Başıboşlukta hınzırca dolaşan bir karanlık halinin soluğunu ensen de hissetmekten korkacak hiçbir şey yok. Bil ki yok. İlla ki yok!

Git biraz uzan ve düşün. Biraz dinlen. Gerekirse tasfir için daha farklı bir yol deneyeceğiz. Bu girişimi yaptığımız damarın patlamak üzere. Bir sonraki zaman başka bir damardan tekrar anlatacağım bir hikayenin eksik üç parçasından birini. Korkma, artık istesen de istemesen de karanlığın sana nüfuz etmesi için sen çabalayacaksın…

 

 

 

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: