RSS

Kategori arşivi: Kubar or mumbar

Bir felaket tezahürü

Barajlarda tutulan su miktarı tüm nehirlerde dolaşanın 8 katı. Barajların çoğu kuzey yarımkürede ve ekvatordan uzak olduğundan dünyanın kendi etrafında dönüş ekseni kayıyor ve daha hızlı dönüyormuş. Tabi bu da günleri saniyenin bilmem kaçta biri oranında kısaltıyormuş. (Kaynak: BBC) O kadarcık kısalsın zararı yok, susuz kalmayalım da diyebilirsiniz. Dünyanın giderek artan bu ağırlık nedeniyle hızını giderek artırdığını düşünün. Sabah kalkıyorum, otobüse binip işyerine varıyorum. İki boyoz bir yumurta kahvaltı ediyorum. Günün ilk toplantısı bitiyor, görev dağılımı yapılıyor. Tam masama geçip işe başlayacakken akşam oluyor. Ee müdürüm ben kaçıyorum o zaman eve. Bu baraj meselesi tahmin ettiğim kadar kötü değilmiş. Yıllar çabuk geçeceğinden ömür de uzarmış gibi görünür. 200 yıl yaşayabiliriz. Daha çok gün görmemize rağmen aslında aynı ömrü yaşarız. Paradan altı sıfır atmak gibi bişey.
Daha da hızlı bir günde güneşi halı sahadan fırlamış top gibi izleyebiliriz. Denize düştü abi. La abanmayın oğlum şu güneşe kim alacak şimdi oradan.
Birleşmiş milletler çağrıda bulunur kesin ama kimse dinlemez. Önce onlar açsın baraj kapaklarını bana ne amk.
En son ne mi olur. Bizden akıllı ve evreni bizden daha çok seven uzaylılar gelip barajlarımızı patlatır. La nabıyonuz olum sıçtınız güzelim memleketin aazına. İnin lan aşağı. Uzaylı da yoksa işimiz yaş demektir. Lunaparktaki balerine binmiş gibi düşmemek için birbirimize tutunarak, bolca kusarak geçiririz günlerimizi. Konak Meydanı’nı düşünün kadın ve çocuk çığlıklarını.  kimi saat kulesine kimi ağaçlara, çoğu da caminin pencere korkuluklarına sarılmış. Hızla düşmekte olan bir uçaktaki gibi. Meydanın ortasında da tutunamayanlar yuvarlanıyor bir oraya bir buraya. Düello öncesi savrulan yuvarlak çalılar gibi. Siz neden evde değilsiniz. Hanıma  dedim ki belki sadece bizim mahallede böyledir. Ben gidip Konak’a bakayım dedim. Olmaz ben de geleyim  halitim dedi. 6,5 yıl oldu geleli. Dönüşe geçtik ama kısmet. Çocuklar okuldaydı ama büyük oğlan mezun olmuş askere gitmiş, ufak oğlan LYSye girecekmiş bu yıl. Yıllar ne çabuk geçiyor. Bir eliyle Halitin paltosuna sarılan karısı öbür eliyle gözyaşlarını siliyor. Karısını teselli etmeye çalışan Halit, üzülme hanım üzülme alışacaz biz de. Bak çocuklar nasıl alıştı. Hele bi sahil yoluna çıkalım.Herkes bir kurtarıcıyı bekliyor. O gelecek bişeyler yapacak ve dünya yine eskisi gibi romantik bir tonda ağır ağır çevirecek atlıkarıncayı.

İşin diğer ilginç yanı internette “dünya daha hızlı dönse ne olurdu” sorusunu arattığımda karşıma çıkan sitelerin hemen hepsi dini içerikliydi. Diyanetin ve Adnan Oktar’ın açtıkları başta olmak üzere onlarca sitede Allah’ın dünyayı  özel dengelerle dizayn ettiğini yazıyor. Eğer doğruysa baraj yapmak günah olmaz mı.  Sonuçta bir modifiye durumu var. Sen Allah’ın dizayn ettiğini nasıl bozarsın.

Dinler mi ? Kıyamete çok yakın olduğumuzu söyler Allah’ın buyruklarını yerine getirmemiz gerektiği konusunda daha çok uyarıda bulunurlardı. Bu uyarılar toplumsal baskı boyutuna da ulaşabilirdi. Dünyanın bu hâli cıblah gezen avratların, cünupların işidir.
Kapitalizm mi ? O bizi daha çok çalıştıracak bir yol bulurdu tabii ki. İki üç günlük mesailer yaptırırlardı. Uyku düzenleri değişeceği için işyerlerine uyku odaları yapılır kimseye 8 saatlik uykuyla günü bitirme zevkini tattırmazlardı. Ve biliyorsunuz tabi ki işyerinde uyumak demek kölelik demektir.
Devlet mi ? O da yeni şartların güvenlik tehditlerini artırdığını söyleyerek daha fazla adamı  askere çağırır, daha fazla vergi isterdi.
Liste böyle gidiyor. İnsan bu tabloyu görünce dünyanın ekseninden fırlayıp uzay boşluğunda gözden kaybolmasını istiyor. Herkes ölecekse benim için sorun yok.

Dionosfer Henry

Reklamlar
 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , ,

Süper Kahraman- İçimde (Hatasız Kul Olmaz)

Yorulsan hatta kendinden de geçsen bu devran değişmiyor. Seneler hızlıca akıp gidiyor. Kuytularında biriktirdiğin yalnızlık yüreğini tırmalıyor. Her seferinde başka bir makyajla aynı serüven çıkıyor karşına. Her seferinde aynı serüven de yolunu bulmaya çalışıyorsun. Çoğunlukla kolay olmuyor. Hiçbir şey göründüğü gibi gitmiyor. İçten içe yüreğin dağlansa da sesin çıkmıyor çünkü. Düzen, sessiz kalmanı teminat altına alacak her şeyi sana altın tepside sunuyor.

Herkesin satın alma paritesi de piyasa fiyatı da birbirinden farklı. Kim uyarsa sana onu çekiyorsun yanına. Ya da kim uymuyorsa ondan uzak duruyorsun. Hayatta bu düzeni tutturamazsan şayet çuvallarsın. Hem öyle böyle bir çuvallamak değil. Kendi elinle kendini öldürmeye kadar gider işin sonu. İyi olmak göz yummaktır doğunun öğretisinde. Göz yumunca seni zorlamaya devam ederler. Daha şiddetle, daha derine. O saatten sonra bir defa kapıyı açınca istemesen de aynı kapıdan geçmek isteyen başka insanlar çıkar karşına. Ve evet senin elinde kapının sahipliği dışında hiçbir şey yoktur.

Az akıllı olanlar, kapının kilidini kolay kolay açmaz karşılıksız ama sen umuda dönmüşsündür yüzünü. İnsanlara inanırsın. İnsanlara güvenirsin. İnsanların kötü olanları senin etrafında dolaşmaz zannedersin. Yanılırsın. Zehirli sarmaşıkla kandırırlar seni. Kokulara, tatlara ve en önemlisi istencine bular yaptırmak istediğini. Kimse korkmaz o saatten sonra. Herkes oyunun perde arkasını bilir. Kimse söz etmez. Ederse dâhil olduğu bir düzeni inkâr etmek zorunda kalacaktır. Bilir. Eğer itiraf ederse yaptıklarını, kendine yapılanları kabul edecektir.

“Kimse” başkalarına yaptıklarını kabul etmez. Çünkü “kimse” kendine yapılanları gerçek kabul etmez. Uzaklaştırır, kuytularına saklar. Gömer ama kaybedemez. Yüzleşme zamanı geldiğinde de ayakta kalacağına inanır. Ayaklarının üstünde durmayı ve yaşamaya devam etmeyi sadece gerçek kabul eder. Dimdik ayaktaysa gerisi teferruattır ve böyle düşünmeyenlerin sayısı sokakta pek azdır.

Şimdi sen de gözlerini kapatıp vazifeni yapmak üzeresin. Canın ne kadar acıyacak, için nasıl çekilecek ve için içini ne kadar uzun süre yemeye devam edecek, bilmiyorsun. Vazifen gözünü kapatmak ve itaat etmek! Nedeni mi? İyi biri olmak için…

(Hikaye: Morrisse Esesere,  Görsel:  Süper Kahraman- İçimde ;sulu boya)

 

Etiketler: , , , , ,

Bölüm 3 – Kan geliyor

karanlığın ortasında asılı duran bir ampul gibiyim. ne olursa altımda oluyor. ne ölürse altımda ölüyor. insanlığım aydınlık taş dibeklerde dövülüyor. tozlar yüzüme üfleniyor. burnumdan çekiyorum tozlu nefesi içime. nefes şeytani bir ruh oluyor.

karanlığın içinde sallanan pembe bir etim. ne oluyorsa bedenimde oluyor. sigara yanıkları, morluklar ve çürükler. kanlar damla damla kıçımdan akıyor.

Okunmuş gazetelerle kaplanmış bir dünya bu. doktor ilaçlarımı soruyor. odamı seviyorum diyorum her şeyden çok. orgazm taklidi yapmayan bir kadın gibi.
bir, iki ve üç, tok karnına. erkek, kadın ve çocuk aşkına. bir, iki, üç ve tok karnına. musa, isa ve muhammed aşkına.

yaşlı adam serçe parmağıyla buğulu cama anlamsız şekiller çiziyor. Yanımdaki kadın benden neden ürküyor. Bill de sabah sabah amma zikişiyor. Bill’in et sesleriyle yankılanan evreninden sıyrılıp otobüsün içinde yuvarlanıyorum.
Kafamın içinde çıplak erkekler, tavanlara asılmış. Gözlerimin kahverengi karanlığından dışarı bakıyorlar.
Bugün izmir soğuk, camlar buğulu, kadınlar korkak, yaşlılar umutsuz
ve erkekler aç. Kan emmek için güneşin batmasını beklemeyen sivrisinekler gibi.
Yaşlı adam parmağını dudaklarına götürüyor, susun diyor.
kaptan sessizlik istiyor.
kaptan geriye doğru ilerlememizi, telefonları kapatmamızı, yaşlılara yer vermemizi istiyor.
sessizlik ağır geliyor, gözlerim çukurlarından içeri yuvarlanıyor
yaşlı adam gençliğimi değil gözlerimi istiyor.
Mutlu ölümler…

Kan geliyor. Sen gelmiyorsun. Müzik de koydum üstelik, sesini de açtım. Varlığa bürün, nazlanma. Kafamın boş koridorlarında dolanan bir hayalet değilsin. Anlat bana ergenliğini, neydi erkek senin için ?

Barmen viskimi yenile.
Hesabım kaç oldu.
Ama benim o kadar param yok ki.
Ne ?
Bana krediniz sonsuz mu.
Ne demek şimdi bu ?

-Çok hızlı gitmiyor muyuz aşkım, korkuyorum.
-Bu aletin gücünün ne kadar olduğunu öğrenmek istiyorum. Ben de korkuyorum. Ama elimde tuttuğum bana güven veriyor, -devam et- diyor, -ben yanındayım-.
Karanlık koridorlardan gelen bilinmez çalgının cesaret verici notaları konuşuyor. -ölüme hazır ol, her saniyesinde hayatının, sonuna açık bir hayvan olarak ölüme hazır ol-.
-Barmen kanımı yenile.
İnsanı, söylediğinle kavga ve ölüm fikrinden bir anda uzaklaştırırsan güldürürsün, özellikle önce kavga ve ölüme sürüklediysen. Anlık korkudan kısa süren rahatlama ve taşkınlığa komiklik deniyor.
Yıllar mı oldu seni güldürmeyeli. Artık yaşlandın mı, ben de yaşlandım biliyorsun. Pardon sağlıklı yaş aldım.
Böyle bir merkez vardı Poligon’da, birlikte görmüştük. Sen çok gülmüştün. ‘Yaşlıların kendini iyi hissetmesi için bu topraklarda görülmeyen nezakette bir tabela’ demiştin. Sağlıklı yaş alma merkezi, Poligon’da.
Atış poligonunun kısa menzil peronlarında, beyaz hedef kağıtlarının arkasında ayakta bekliyorlar. Karga burga yüzleriyle gölgeleri karagöz ve hacivata benziyor. Genç askerler yaşlı tüfeklerini doğrultup basıyorlar tetiklere.

Yer: Büyükşehir Belediyesi Sağlıklı Can Alma Merkezi Hedef Kağıtları Sergisi.

Bir asker kibirli, şarabından bir yudum aldı, boğazını temizleyip üst perdeden konuşmasına devam etti:

-Bu eserimde bir yaşını almışın kafasının boş koridorlarında dolanan bir hayaleti…

Erkekler için hiç konuşmadın. Ama ben kadınlar için bir şey söylemek istiyorum. En iyi kadın, erkeklerin, aralarında hiç konuşmadığı kadındır. Çok mu ahlakçı. Üstelik Nietzsche için. Barmen bana viski, arkadaşıma kırbaç getir, ölümden ve kadınlardan konuşmaya devam edelim.

( Yazan : Dionosfer Henry -Görsel: Hüseyin Avni Lifij’in “Ayyaş tablosu” )

 

Etiketler: , , , , , , , , , , ,

Sigara Sandığı Hikayecisi…

Sigara almaya dışarı çıkmıştı. Ne zaman canı sıkılsa sigara paketindeki tabutun çivilerini hızlı hızlı çakar sonrasında da evin içinde dört dönerdi. Eninde sonunda üşengeçliği, sigaraya duyduğu tutkuya yenik düşerdi. Ev haliyle hemen dışarı çıkar, evinin karşısındaki bakkaldan cebindeki paranın miktarına göre seçtiği markadan bir iki paket sigara alırdı. Sonra evlerinin arkasındaki parka dolanırdı. Orada oturur açık hava bir sigara tellendirirdi. İşsiz miydi avare miydi bekâr mıydı hiç bilmezdim.

Anladığım kadarıyla yalnız otururdu o evde. Sadece arada bir öteberi almaya çıkardı. Herhalde yemek yemeği unutan cinsten olacak ki çöp gibi bir adamdı. Her seferinde rutinini bozmadan parkta kırk beş dakika ile bir saat arası bir vakit geçirir sonra evine dönerdi. O gün de tıpkı önceki günlerde olduğu gibi parka doğru çevirdi adımlarını. Yolda giderken çöp kutusunun yanında bir an durakladı. Rengi kaçmış hiçbir şeye benzemeyen muhtemelen, taşırken zorlanmasından anladığım kadarıyla, metal bir sandığa bakıyordu. Sandığı çöpe atanlara söylendi sanırım. Sonrasında metal sandıkla beraber parka gitti. Her zaman oturduğu banka oturdu. Sandığı yanına koydu.

Bir süre elini sandığın üzerinde gezdirdi. Sanki sandığa dokundukça sandık onunla konuşuyordu. Yüz ifadesinde biraz acı, biraz tebessüm biraz da muzır bir ifade vardı aynı anda. Bir sigara daha yaktı. Başını yukarı çevirip dumanı sanki tanrının nefesini tanrıya geri üfler gibi yukarı verdi. Uzun uzun sandığı okşamaya devam etti. İki sigarayı bitirdikten sonra hiç zorlanmadan sandığın kapağını açtı. Sandığın içini açar açmaz yüzü parıldadı. Sanki sandığın içindeki altınlar, yakutlar, zümrütlerin ışıltısı yüzüne vurmuş gibiydi. Bildiğim ve gördüğüm kadarıyla sandığın içi boştu ya da sandığın içindekiler bir tek ona görünüyordu.

Elini sandığın içine soktu.  Uzunca bir süre elini sandığın içinde gezdirdikten sonra tıpkı aradığını buluş gibi elini sandıktan çıkardı, kucağına yerleştirdi. Bütün dikkati kucağındaydı. Her seferinde parka gelince sağa sola bakınarak kafayı dağıtan adam bu sefer kafayı dağıtmak yerine sıyırmayı tercih etmişti.

Bir an gözlerini kucağından kaldırdıktan sonra etrafı kolaçan etti. İzlenmediğini anladıktan sonra yerinden kalktı. Ellerini cebine soktu. Hızlıca evine doğru yürümeye başladı. Sandığı parktaki bankın üzerinde bırakmıştı, bahane mi de bana.

“Bakar mısın, sandığını unuttun, almayacak mısın bunu?”

“ Hayır, artık benim ihtiyacım kalmadı, istersen sen al” dedi.

Şaşırdığım anlardandı. Konuşmaya devam etmek istedim, ardından seslendim. Duymazdan geldi. Islık çalarak evine doğru yürümeye devam ediyordu.  Dünyanın bir yerinde bir kedi meraktan ölüyordu. Uzun zamandır takip ettiğim hikâyenin nesnesi beni hiçe sayarak öylece çekip gidiyordu.  Hikâyenin selameti açısından sandığa doğru yürüdüm. Parka varıp bankta duran sandığa yukarıdan baktığımda içinde bir şey görünmüyordu. Ceplerimi karıştırdım. Buruşuk sigara paketinden kırılmamış olan bir dalı çıkardım. Sandığın olduğu banka oturdum. Sigarayı yaktım. Derin bir nefesi sanki tanrının nefesini tanrıya geri üfler gibi yukarı doğru verdim.

Kafamın karışıklığı boğulmuş duman sayesinde – ve tabi içimden ettiğim küfürlerle- biraz azalmıştı. Sandığa doğru çevirdim kafamı. Yüzümde bir aydınlanma hissettim. Kendimi sandığın içinin boş olduğuna ikinci defa ikna etmek için elimi sandığın içine daldırdım. Dolu bir sandıkta elime çarpacak olanları arıyormuşçasına elimi dolaştırdım sandıkta. İkna olmuştum. Yavaşça elimi sandıktan çıkarıp kucağıma bıraktım. Bir süre daha –sigaram bitene kadar- anlamsız bir ifade ile orada oturdum. Son nefesi çektikten sonra izmariti baş ve işaret parmağım aracılığı ile ileri fırlattım. Sandığın yanından kalktım. Eve gidip başka takip edilmesi gereken bir hikâye nesnesi bulup hayatıma devam etmeye karar verdiğimde birinin bana seslendiğini işittim.

“Bakar mısın, sandığını unuttun, almayacak mısın bunu?”

“ Hayır, artık benim ihtiyacım kalmadı, istersen sen al” dedim. Ardımdan seslenmeye devam ediyordu. Aldırış etmeden, bakkaldan bir şişe şarap alıp eve doğru yürümeye devam ettim.

 

Etiketler: , , , , , ,

Bölüm 2 Et Pazarı

ay bu çocuk ne komik. gözleri kısık kısık. gülümsemeye zorlarken kendini. gülme dedim sana. yeter yahu. aa bak bu malatyalıymış. niye söylerler ki memleketlerini. tuttum birini karşıma aldım dedim bak bacım dinle. birey dedim ezik ezik. aile var, devlet var, polis var sonra. mmm. sonra bir de pezevenk var. sakızını alnıma yapıştırdı. beynimin en güzel yerine. kızdım ama güzel de durdu. sevdim bu kadını.
bir çukurun içinde 4 milyon nüfus. içler dışlar çarptım. 2 milyon penis. bu nüfus işi çok midemi bulandırdı. çukurdan dolayı. savulup çıktım çukurların toplaştığı kışlanın avlusundan. güneş varmış neyse ki. kara deliklerden uzağız değil mi. demir kapısından çıktım kainatın. en fazla bir kere kusmuşumdur ayaklarına güzel kentimin. iki olsun istemedim amirim.
uzun yolları öğretmişti eski sevgilim. deri montu, yırtık kotuyla hızlı hızlı yürürdü. sinirli sinirli. yanında hep bir suç işlemiş gibi hissederdim kendimi. yetişmek için peşinden, özür dilemek için. bi dakka bayan. bi saniye. felek çan eğrisi gibi. vazgeçtim marjinal eğri gibi. iyi olduğunda kötüleşmeye başlıyor herşey. doydukça anlamsızlaşıyor. midem bulanıyor arkadaş. midem bulanıyor.
rüzgarın tonla oyuncağı var. birinin kalın beyaz kaşları var. einstein gibi anlamlı anlamlı bakar. sürekli bi şeyleri anlatmaya çalışır gibi. sanki izafiyeti bulamamışız da anlatmaya çalışırmış gibi. ya da bulduğumuzun izafiyet olmadığını. işte bu oyuncak bi gün. koltuğun arkasına gövdesi sıkışmış. kafası diğer oyuncakların arasından bana doğru ööyle bakıyo. hayrola hayri dedim bi şey mi var. yok abi dedi baktım öyle. hayri söyle oğlum var bişey dedim.
abi dedi üstüme vazife değil ama yeme şu tırnaklarını. allah sana can vermiş, bir karı bir ev, bir araba bir de evlat vermiş. ne diye yersin güzel tırnacıklarını be güzel abim. (muhacir mı çingene mi bu hayri) yavaşça, hayriyle göz temasımı kesmeden elimi terliğe götürdüm. yavaşça ama. en güzeli dedim mırıldanarak hiç doğmamış olmak. keyfini çıkarsana pezevenk. sanane elalelim penisinden çukurundan. yerleştirdim yüzüne yüzüne. sen einstein değil bildiğin işçi emeklisiymişsin hayri dedim. hayri bozmadı istifini. özür diledim sonra. öpüştük koklaştık.

Hep meydanlara varırım. Ne zaman böyle hızlı hızlı yürüsem. Adı Basmane kendisi hasmane bir meydan işte. Şehrin sakat dehlizlere açılan kollarıyla vantuzlar seni. Ortasında dünyanın ne kadar çirkin olduğunu anlatmaya çalışan metal bir küre var. Dünyaymış bu sözümona. Ahtapotun çirkin kafası gibi. Altındaki havuz içinde bir fıskiye, suları dünyaya ulaştırmaya çalışıyor. Cevdet dedim sen razı oldun mu bu işe. Cevdet meydanda simitçi. İyi çocuk ama biraz safça. Menenjit dediler. Her boka menenjit diyorlar zaten. -Neye abi- dedi. Okyanuslardan boşalmış onca suyu fıskiyeyle dünyaya geri göndermeye- dedim. Ne kadar yağmur yağsa küreye, sel olmuyor. Yağmur havadan değil yerden yağıyor ya ondan. Hepsi havuza geri dönüyor. Ben de razı değilim abi dedi. Bilir bilmez. Cebimden bi onluk çıkarıp uzattım aldı, baktı paraya. Şimdi razı mısın dedim. Değilim dedi. Ters ters bakınca ben -ama razıymış gibi yapabilirim- dedi. Güzeel dedim hepimizin yaptığı bu. razıymışız gibi yapıyoruz. Çıkardım bi onluk daha verdim. Bak dedim şimdi. Tüm meydanı dolaşacaksın herkese razı olduğunu söyleyeceksin. Birkaç saniye yüzüme baktı. Otobüs yazıhanelerinin önünde ipsiz sapsız dolaşan insanlara, çorbacıdaki garsona, müşterilere, otellerin olduğu sokaktan çıkan sarışın kadına baktı. yapamam abi dedi. verdi parayı geri. -yağmurun yerden yağmasına razı değilim- dedi. O kadar. lanet olası gerizekalı, bu yüzden fakirsin işte. paraya saygı duymuyorsun- dedim. bir şey demedi. bi yumruk sallar dediydim ama hiçbir şey demedi. Arkamı dönüp yürüdüm. Belediye binasının köşesini dönecekken koştu arkamdan abi dedi tamam söyleyeceğim.

işçi meydanında da bunalıp yönümü denize verdim. geniş, ağaçlıklı bilmem ne paşa bulvarından pırıl pırıl yanan maviliğe doğru sürdüm atımı. herkes işinde gücünde. önümden yanımdan geçenler oluyor. seviyorum lan sizi insancıklar. zorundalık yaratıkları. parmağımı burun deliğinden içeri sokup kurcalıyorum. unuttuğum bir şeyleri hatırlamaya çalışmak gibi. heh. buluyorum sonunda hikayeyi. ama denize varınca anlatacağım sana. yok sabredemem şimdi oraya kadar. iyisi mi anlatayım şimdi.

Adam cansız mankenlerin arasında kendini asmış. Biliyorum bu tribi. Benim de ağırlaşan kafamı söküp yerine manken kafası yerleştirdiğim bir öyküm vardı. Adam tüm vücudunu yük görmüş kendine. Cansızlar dünyasına hızlı geçiş istemiş. Yine de adamın sualtı fotoğrafçısı olduğu düşünüldüğünde ölümü için derinleri seçmemesine anlam veremedim. Neden intihar etmiş diye sormuyorum. ben bu nedenlerden korkuyorum çünkü. nedenler çeşit çeşit gözükebilir. aslolan doğuştan getirilen bir saplantı, gen ya da eh işte kaderdir. İntihar geninin bulunduğuyla ilgili haberler okumuştum ama şu an için erken. şüpheci yaklaşıyorum. Yaklaşıyorum evet sonunda birşeylere yaklaşıyorum. Herneyse. kişi ölümünü yanında taşır. Uygun bir bunalımda çantasından çıkarır. Yani intihar tepkisel değil etkisel hatta itkisel birşeydir. İntihar büyük bir cesaret gerektirdiği için yaşamdan korkanların değil kendisini aşırı güçlü hissedenlerin itkisidir.  Ancak kendisini güçlü sananlar herşeyden sorumlu tutar kendini. Tüm olasılıkları kontrol etmeleri mümkünmüş gibi.

Yaşama sevinciyle kurulmuş kentler istiyorum. Köleliği mümkün kılmaktan başka birşeye yaramayan bu kentleri değil. İkiçeşmeliğin arka sokaklarında bodrum katındaki atölyeden mimar kemalettindeki mağazalara takım elbise taşıyan bu iki kürt çocuğunun omuzlarına astıkları demirden pantolonlar ceketler değil irice bir av hayvanı sarksın kaldırıma. Yaklaşan ziyafet için hazırlık. Tüm kent çeşit çeşit etlerin, hamur işlerinin, sebzelerin, tatlıların yeneceği rakı, şarap, bira yurtta ne yetişiyorsa damıtılarak ya da  kaynatılarak hazırlanmış içkilerin içildiği şölen yemeğine hazırlanıyor. Herkes elinden ne geliyorsa yapıyor sofrayı daha zenginleştirmek için. Yemek vakti herkes istediğinden istediği kadar yiyor. Sonra müzik ve dans başlıyor. Dionuma bin şükür.

(Yazan: Dionosfer Henry Görsel, İzmir’in Eski Zamanları, Tepecik)

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , ,

Bölüm 1 Tüy-telek

Bölüm 1 Tüy-telek

bakterilerini etrafına saçarak yaşıyor, bunu çevrenize yayılan kokudan anlıyorsunuz. radyasyon gibi bir şey. gideli uzun zaman olsa da koku sayaçlarım titreşimler alıyor. cüssesi çok büyük ve siyah. tarih öncesinden kalma bir yaratık gibi. yok ne korkcam. ama komodo ejderi gibi bişey bu hacı. ısırığı acıtmıyo ama bakterilerini dişlediği etinden vücuduna yayarak bir kaç gün ölmeni izliyo. sonra gözlerini kapatmadan seni öperek güzel sözlerle yiyor adamım. neyse hızla uzaklaştım o sandalyeden.

tahmin ettiğimden zor bir gündü. hava güneşliydi ama yine gittim evine. kapıyı açtı. yarım kalan resmimi sordum. sattım dedi. neden sattın dedim. alıcısı çıktı sattım dedi. kaç paraya sattın dedim. ancak boya masraflarını karşıladı dedi. aslında sattığına sevindim. günlerdir o resim için tasarladığım kuş tüyünü arıyorum. iki kuş ölüsü gördüm. biri rüzgarı parkta yürütürken maki benzeri bir bitkinin altında kedilerce katledilmiş güvercin, diğeri işyerinin karşısında pasajların arasındaki ağacın altında yatan garip bir kuş. saka kuşu gibi tüyleri alacalı. peki neden almadın tüylerini. bakterilerden hep onlardan. pis. mikrop. bulaşıcı hastalık. yaşlandıkça hastalık korkusunun artması gibi bir şey. karton kutu parçası üzerine suluboya. tabloda her nasılsa kuş oluştu. tepedeki yırtığın altında. yırtığı tıpkı bir güneş gibi göstermek için biraz burhan doğançay tarzı uyguladım. diğer küçük yırtıklarla yuvarladım. kuş bu yırtığın tam altında uçuyordu. kanadı yırtık güneşi kapatsın istedim. üç boyut gelsin diye de, biraz da artislik olsun diye buna tüy bulacağım dedim. tamam dedi koy oraya. tüyü bul, sonra gelince tamamlarsın. tamam dedim.

tüyü o bulmuşmuş da, takmışmış, koyu koyu boyalarla baldırını boyayıp uçurmuşmuş tablomu. piç. ama sevindim. bu gözlerim beni çekemediğini, üstünlüğümü kıskandığını bir kez daha gördü onun. bu kulaklarım duydu. duymadı aslında ne duyacak ki. bu götüm. hepsini uydurdu.

sokağa çıktım. nefes aldım. cigaradan çekilen duman gibi derin bir nefes. salmadım bayırdan aşağı inene kadar. yukardan aldığım nefesi aşağıda saldım. taşıdım bakterileri mikropları kentin çukuruna hep.

sonra gel dedi. çıplak kadınlar var. seni öpmek istiyorlar. olmaz dedim ben evliyim. öpmem kadınları. gel benim kıçımı öp dedi. onu sormam lazım dedim. çok güldü. ben de güldüm. sen de gülsene. piç

gel oğlan git oğlan. şarap kırmızı, bira sarı, rakı beyaz, absent yeşil. ispirto da mavi. ne çok rengini içtik bu dünyanın. oluk oluk kant aktı. ruhsuz piç. bilimsel bir şey değil bu kesinlikle dedi. Demiş ben doğmadan yıllar önce. ama var işte her birinin ruhu var. şarabın var romantik bişey oluyosun. pis bakterili ağzında bir dal gül. sevişmek için her tür köleliğe hazır. küçük çükünü derin çukurlara yuvarlama ruhu. biranın var. şişman uysal bir kedi gibi. tüm gün uyuyup ölmeyi bekliyosun. zararı yok bekle. rakının var. onu zaten biliyosun. kanat kaslarını şişiriyor durduk yere. diz çökmüş çıplak bacaklarının önüne, böyle dalgalı uzun sarı saçlarından kavramışsın bir elinle. o çalışıyor önünde, sen herşeye hakimsin. roma kralı gibi, olana da olasılığına da hakimsin. var oğlu var işte. mavinin, kırmızının, sarının, tavşanın, akrabai taallukatın her birinin ruhu var.

ben diyorum bunları kovalayalım. sen diyorsun kıçın açıkta kalmış. kalmadı ben bıraktım.

bu kadınlar dediği de balıklarmış. akvaryumda renk renk. tanıdığı en seksi kadınların isimlerini koymuş zavallılara. sen bunları sikmek için mi besliyon dedim. yok yemek için dedi. iğrençsin dedim. ne kadar et çıkacak bunlardan. para vereyim git tepeciğe et lazımsa dedim. çakma sarışın et pazarı.

( Yazan: Dionosfer Henry, Görsel: İbrahim Çallı – Ada’da Sandal Sefası)

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Soru Girizgahı…

Sana da olur bazen, biliyorum. Mevsim bir başkasına yerini bırakmak üzeredir. Kimileri hala içinde bulunduğumuz mevsimin tadını çıkarma derdindedir. Kimse kimseyle göz göze gelmek istemez. Son dakikaya sıkışan işlerin altında yüreğin ezilir. Güneş elini de çekse, yağmur da yağsa bilirsin aslında bu  gözle gördüğün değişime ayak uydurma çabasının bedenini hırpalamasından başka bir şey değildir. Yine de sen de tıpkı benim gibi görmezden gelip başka dertlere yormayı tercih edersin. Değişime ayak uydurmak yaş aldıkça güçleşir ne de olsa.

Söylenirsin. Söylendikçe altında ezildiğin yük artar. Yükünü arttırdığını fark etmezsin. Memleket yazıları, gençlik özlemi, ilk aşk ferahlatıcı konu başlıkları olarak sana el sallıyor sanırsın. Yanılırsın. İçinin yükünü hafifletecek olan onlar da değildir. Şu hayatta rutine binen her şey adamı öldürür. Ölüm her şeyin maceranın da rutinin de sonudur. Sonudur ve sonucu değildir. Geç de olsa idrak etmeye başladığında saçlarının beyaza kesmesi kendini avutmaya çalıştığının ispatından başka bir şey değildir. Bilirsin, görmezden gelmeyi tercih edersin. Gençlik aklın başında olması gereken çağ değildir. Bu yüzden ne zaman senin bu yaşındaki olgunluğuna erişmeye can atan bir genç görsen iç geçirirsin. “Tadını çıkar” dersin, “ıskalama hayatı” dersin. Dersin de denmekle olmayacağını dersini almış biri olarak bilirsin. Bu nasihat evresinin hemen öncesidir ve babanın ya da annenin silueti ve gölgesi üstünde dolanmaya başlamıştır.

Umutla ve mutlulukla ilgili kaygıların azaldığından gençliğine göre daha umutlu ve daha az üzgün geçirdiğin zamanların kıymetini bilmediğini senden yaşça daha büyükler işte tam bu zaman fısıldamaya başlar kulağına. Belki böylece anlarsın dünyanın en yaşlı adamı değilsen her yaşında senden daha yaşlı birileri mutlaka kendi akıllarını sana sunma derdinde olacaklardır. Zaten yeteri kadar yaşlandığında da kurdun kocama hali başına gelecektir. Hayatın boyunca sürekli duyduğun nasihat ve ihtarları belki bu yüzden çok büyük bir istekle konuşmaya başlarsın farkında olmadan.

Her mevsim geçişinde şiddetlenerek artan bu durumda “depresyon” ve “melankoli” iyi seyirlikler olabilir ruhunun monitöründe ama yine de bilirsin. Ayaklarında kalmamaya doğru yol alan derman ansızın çekip gittiğinde burada hangi mevsim olacaktır. Sonu belli bir hayatın sonucunu değiştirmek adına çabalayıp durduğun bu hayat seni ne kadar tatmin etmiştir? Keşkelerden ve teknolojiden ve imkanlardan arındırılmış kaç anın tadını çıkardın ya da kaç anı bıraktın etrafındakilerin belleğinde? Ne de olsa hayat sen sona gidince devam ederken zamanını uzatma biçimlerinden biri de başkalarının anılarında yaşamaktır!

Sen ben gibi adamlar için bu önemli değildir. Herkes iz bırakma derdindeyken sen ben gibi adamlar içinin sıkıntısından kurtulmak için daha fazla içer. İçmek gibi mevsimsel depresyon, yaşlanma ve hayıflanma arasında bir bahane ihtiyacı bulunursa yalnızlığını yok eden diğerlerine uygun bir başlığı seçmen zor olmayacaktır. Bunca zaman içinde iyi bildiğin “Kaybedenler Kulübü” ve “Beat Kuşağı” popüler kültür olduğundan beri “sıkılmak” modern zamanların en büyük klişesi ve normalidir. Sen ben gibi hiçler içinse “uygulamalı matematik teorisinin” kamerasız filmidir.

Dediğim gibi aslında perşembe günü iş çıkışın da başlayan ve yürek daralması olarak tabir ettiği bu duyguyla baş etmek için her cuma yaptığımdan vazgeçip bu cuma sokaklarda ıslık çalarak dolaşmak ve biraz “sıvı cesaret” alma derdinde aradım seni. Lafı fazla dolaştırma derdinde de değilim ama telefonun bitmek bilmez “bedava dakikaları” için birinin bir şey yapması gerekiyordu. Telefon benim olunca akşama bir “bar fly” ile görüşüp görüşmeyeceğini merak edip seni aradım. Kötü mü ettim?

*********************************************************************************************************************************

* Görsel Bilgisi:http://fineartamerica.com/featured/bar-fly-7-3d–harry-weisburd.html

Harry Wiesburd – Bar Fly 7 3D – Painting- Watercolor On Canvas

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: