RSS

Kategori arşivi: Morrisse Eserese

Üstelik uyuşmak temel işiydi insanın.

Yeteri kadar uğraşırsa şayet ölmeden ölmüş taklidi yapabilir miydi? Bilmiyordu. Zamanın içinde geriye gidip ne zamandan beri bu halde olduğunu bulmaya çalıştı. Bir yerlerde mutlaka hem zaman hem mekân hem de olay kırılma göstermiş olmalı ki kendini bu halde bulmuştu. Gerçi daha önceki hali neydi onu da belli belirsiz hatırlıyordu.

Sanırım on iki ya da on üç yaşındaydı. Bir hayli çocuk denecek yaştaydı. Yalnızdı. Ailesinden uzaktaydı. Uzak diyarlarda yine kendine uzak insanların içinde mesafeleri ölçme ve ortadan kaldırma derdindeydi. Herkes aynı dili konuşsa dünyada birçok sorun ortadan kalkardı. Şimdiden kırık dökük konuştuğu bu dilden nefret etmişti. Anadilinden nefret etmişti. Bildiği dillerin çokluğundan ve aynı andaki yokluğundan nefret etmişti. Her şey ona fazlasıyla dışarıdan ve fazlasıyla tekil görünüyordu. İnsanların dillerine göre nasıl şekillendiğini görüyor, gördüğüne inanmakta zorluk çekiyordu.

Aklının çalışma prensibi geçirdiği hastalık yüzünden bir hayli farklıydı. Deli değildi, engelli ya da sakat değildi. Sadece normal kabul edilen bağlantılar onun için çok olağan dışı, insanlar için olağan dışı olan haller onun için normaldi. Hiçbir yere ait olamayınca tek başına gezinmeyi ister istemez huy edinmişti.

Ağabeyi öleli iki ya da üç gün olmuştu. Babası geri dönmesine ve ağabeyinin cenazesine katılmasına izin vermemişti. Biraz cimriydi babası. Biraz da çok etkileneceğini düşündüğü için kalan oğlunu korumak derdindeydi. Her halde babasına çok kızgındı.

Ağabeyi ile o bu ülkeye gelirken kavga etmişlerdi. Ağabeyi onunla konuşmazdı. O da bu durumla hiç ilgilenmezdi. Ta ki ağabeyinin ölümünden kırk gün öncesine kadar. Ağabeyini rüyasında görmüştü. Ağabeyi rüyasında evden kaçıp bir tatil kasabasına giderken yolda trafik kazası geçirerek ölüyordu.  Ter içinde uyandı. Saatin kaç olduğuna bakmaksızın telefon açtı babasına. Rüyasını anlattı. Ne olursa olsun babasının söz vermesini istedi. Ağabeyini kesinlikle salmayacaktı babası.

Babası özlem ve vicdan azabına yormuştu uzaktaki oğlunun rüyasını. Oralı olmadı fazla. Gecenin bir yarısında kendini uyandırmasına kızsa da yine de fazla ses etmeden ve geçiştirerek kapattı telefonu. Mutfağa uğrayıp biraz süt içtikten sonra yatağına döndü.

Babası sabaha karşı bir telefonla daha uyandı uykusundan. XXX Devlet Hastanesinden arıyorlardı. Oğlu ağır yaralı bulunmuş ve ameliyata alınmıştı. Başından aşağı kaynar sular dökülmüştü. Uzaktaki oğlu ise o sırada başın sağ olsun baba diyerek yatağının içinde bir ileri bir geri sallanıp duruyordu.

Kırk gün komada kaldı ağabeyi. Kırk birinci gün toprakla buluştu. Rüyasının üstünden 45 gün geçmişti. Ağabeyi üç gündür toprağın altındaydı. Kaldığı yerin yakınlarındaki Anglikan Mezarlığına gitti. Rastgele mezarlardan birini seçip konuşmadığı ağabeyi ile konuştu uzun uzun. Ağladı. Sesi titredi. Bağırdı, çağırdı.  Ne hale koyduysa kendini her şeyi yalnız yapıyor kimse orada değil sanıyordu. Çok rahattı. Ta ki biri eline omuzuna koyup onu yerinden sıçratana kadar.

“Ne derdin var, hayat çok kısa gel biraz şöyle oturalım da dök içini”

Kendinden anca dört beş yaş büyüktü konuşan çocuk. Anadilinde sövüp saymasını anlamış mıydı emin değildi. Çoban köpeğini takip eden bir koyun gibi takip etti çocuğu. Konuşmaya başladılar. Başından geçenleri bir solukta anlattı, derdini sorana. Biraz da olsa konuşmak iyi gelmişti.

“ Dert etme hiçbir şeyi. Hayat çok kısa. Hem sen sürekli gelecek mi görürsün rüyalarında?”

“ Bazen. Kontrol edebildiğim bir şey değil, keşke kurtulsam bu halden.”

“Gerçekten kurtulmak ister misin?”

“Evet, hem de nasıl isterim. Biraz da unutmak isterim.”

“Çek öyleyse şundan iki nefes.”

Hayatında sigara bile içmemişti. Henüz ilk defa sigara içip bu halleri unutmayı denememişti ama çocuğun uzattığının da marihuana olduğunu bilmiyordu. Çocuğun yapmasını söylediği şekilde ciğerine doğru birden derin bir nefes çekti. Çocuk bu tıfılın öksürüğe boğulmasını bekliyordu. Bir nefes daha çekti hızlıca. Sanki hayatı boyunca içmiş gibiydi tavrı.

“İyi geldi doğrusu”

Şaşırmıştı her ikisi de. Biri kendinin bu kadar kolay başının dönmesine şaşırmıştı. Ayaklarının nasıl yerden kesildiğini anlamamıştı. Diğeri de hayatı boyunca sigara bile içmemiş bir adamın hiç öksürmeden ciğerlerini dolduruşuna çok şaşırmıştı. “Bu çocuk yalancının tekiydi.”

İkisi uzun bir süre birlikte geçirecekleri bir dizi günün olduğundan habersiz bir mezarın üstünde, bir ağacın altında lafladılar. Uzun bir zamandan sonra çocuk ilk defa kendini yalnız hissetmiyordu. Gerçi karşısındakinin iyiliğinden miydi yoksa marihuananın iyiliğinden mi bilmiyordu. Sadece konuşmak hoşuna gitmişti.

Memleket bildiği ülkelerden birine geri dönene kadar çokça marihuana içmiş, çokça alkol kullanmıştı. Sanırım her şeyin kapısı o gün, babasının geri dönmesine izin vermeyip, ağabeyinin mezarının yerine başka bir mezar koyduğu gün açılmıştı.

Her şeyi parça parça hatırlıyordu. Ne kadar zaman sonra dönmüştü şimdilerde bilmiyordu. Ne kadar zaman sonra hayata düzene girmişti. Bildiği o dönüşten sonra hiçbir zaman hayatı düzene girmemişti. Ruhuna eziyet eden hallerinden kurtulamıyordu. Dünyadaki acıları ve acı anıları olanları üstüne çekmekten, onlar anlatırken onların anılarını kendi anıları sanıp o anılarla yaşamaya kalkmaktan, kendini alamıyordu. Döndükten sonra hep aynı şeyleri yapar oldu. Sanırım marihuana kadar iyi olmayan esrar, psikiyatrın verdiği yasal uyuşturucu ve biraz alkolle  ancak idare edebilirdi.

Gelişme gösteren bir hali yoktu. Gerçi gerilemeye başladığı da söylenemezdi. Yaşadığı coğrafyada uyuşturucu pahalı bir lükstü ve uyuşturucu için kan dökmek kolay işti. Yine de bela mıknatısı olmak kolay  iş değildi. İlk önce kokain gelip buldu onu. Bir köşede oturduğu barda tek başına yalnızlığına içerken tıpkı mezarlıktaki o gün gibi gelip sırtına dokundu. Bir dejavu yaşıyordu o an. Yine birileri hayatın güzel ve anlamlı olduğunu söyleyecekti. O da bunun nasıl olabileceğini soracaktı. Sonrasında ot beklerken kokain bulup şaşıracaktı. Ve pek tabii en yakın arkadaşı artık kokainle kendini tanıştıran bu adam olacaktı.

Para ile derdi hiç olmamıştı. Yani para problem değildi. Bir şekilde her seferinde çözülürdü. Çok zengin değildi. Fakir de sayılmazdı ama uyuşturucuya çok  para kaptırmazdı. Alkole verdiği para uyuşturucuya verdiği paranın neredeyse üç katıydı. Kendince bir önlemdi bu. Çok fazla alkol içemez diye düşünürken bu silah geri tepti. Hem kullandığı narkotik miktarı hem de alkol miktarı alıp başını gitmişti. Uyuşamıyordu. Ne bok yerse yesin kendi istediği kadar yükseğe çıkabilmesi mümkün değildi.

Afyon sakızı ve kokain birlikte çok iş görüyordu ama yine de eroine doğru giden geri dönüşü olmayan yolların başı çoktan kendine göz kırpıyordu.

Biliyordu, ne zaman istese görecekti yine yanı başında bekleyen bir adamı. Hayatın kötülüğünden kendine dem vurmaması için yine biri salık verecekti ona tabi beraberinde bir şat iğne ile. Zaten çok da beklemedi.

Yine bir köşe başında türlü türlü oyunlar döndürürken ve hayattan şikâyet ederken eroin çıkıp geldi hayatına. Kapısına geleni geri çevirmek zor işti onun için. Onu da aldı, başının tacı etti. Bir tek crack kalmıştı denemediği. Zamanı gelince o da nasılsa başına gelecekti. O yüzden huzur içinde bir huzursuzluk arayarak bekledi durdu.

Bütün zamanlar boyunca bir işi olduğundan hayatı düzenden çıkmamıştı. Bütün zamanlar yalnız ya da güvendiği birinin yanında saçmalayıp, sızdığından adı çıkmamıştı. Zaman zaman saldırgan olmasını doğasının gereği kabul etmişlerdi çoktan. Ne iş yaparsa yapsın hayatı her daim belli bir düzenin içindeydi. Gerçi iş neredeyse ikili üçlü hatta dörtlü hayat yaşamaya varmıştı. Yine de kaybetmemişti kendini uzun süre.

Sonrasında ölüm gelip sobeledi onu. Nasıl olduysa etrafındakiler crackle ve eroinle birlikte patır patır düşmeye başladı. Bir an tekrar kendini yalnız ve biçare buldu. Etrafında ışık saçan değil ama kendi sessizliğini paylaşan adamlar sessizliğe doğru uzun bir yola çıkıp duruyordu her seferinde. O ise hala bozulmamış düzeni, dörde bölünmüş hayatı ile yaşamaya devam ediyordu.

Sigaradan bir duman aldıktan sonra, hızlıca öksürmeye başladı. Bir an zamanda yolculuk yapıp kendi geleceğini görmüştü. Her şey ağabeyinin ölümü gibi düz çıkacaksa şayet, uyuşma ihtiyacı hiç bitmeyecekti. Uyuşturucu ile barışık bir hayat yaşayacaktı hep. Diğerlerinin söylediğinin aksine böyle bir hal mümkün müydü gerçekten?

Deneyimledi, o gün ne gördüyse hayatında olacak olan, her biri karşısına çıktığında tereddüt etmeden gördüklerini yapmaya devam etti. Bir zaman sonra anladı ki bu dünyada haz üzerine kurulu olan her şey için para gerekliydi. Şayet parası varsa kriz yoktu. Yokluk yoktu. Kötü uyuşturucudan ölmek yoktu. Kötü uyuşturucu zaten hiç yoktu. Her zaman para, her kapıyı, özellikle de hazzı açardı.

Geri kalanlara gelince, geri kalanlar parası bitenlerin, hazzı bilmeyenlerin, sınırını bilemeyenlerin, kapıp koyuverenlerin, yalnızlıkla başa çıkamayanların uydurmasıydı. Uyuşturucu doğada serbest halde varsa gerekli olduğu su götürmezdi ve kimse doğaya kafa tutacak kadar güçlü değildi. Üstelik uyuşmak temel işiydi insanın.

 

Normal olabilmek…

Ne 4+4+4 eğitim sistemi değişikliği ne doğal gaza gelen %18,75’lik zam ne de protesto hakkını kullanırken eziyet gören göstericiler. Hiç biri umurunda değildi. Zaten böyle şeyleri önemseyen çok adam olduğu için bu zamlar, bu müdahaleli protestolar olurdu. Eğer kimse bunları önemsemeseydi bunların hiç biri var olmazdı. İnsan rahat içinde yaşar giderdi.

Seneler geçip giderken yanı başından durduğu yerden bir adım ileri ya da geri gitmeye hiç niyeti yoktu. Zaten hareket etmekle etmemek arasındaki yegâne fark yorularak ya da yorulmadan aynı sonuca ulaşmaktı. Ne yaparsan ya da ne yapmazsan aynı sonuca ulaşırdın. Bu sonuç kader değildi. Bu sonuç ölüm değildi. Her ne yaparsan sonuca ulaşmak işi de değildi. Ne yaparsan yap sonuca ulaşacağının kesinliği de değildi. Basitçe ne yaptığınla da ilgili değildi ulaştığın sonuç. Bu hallerin dışında kalan tek hali anlayabildiyseniz şayet onu da iyi anlardınız. Durduğu yerin tembellik olmasını tercih ederdiniz yine de sesinizi soluğunuzu çıkaramadığınız tek yerde durduğundan sizi rahatsız etmek dışında bir iş görmezdi hayatı boyunca.

Şarkı söylemeyi severdi. Kötü bir sesi vardı. Kötü kulağı vardı. Ritim tutmayı, detone olmamayı bilmezdi. Yine de şarkı söylerdi. Ona göre sesleri tanımlayanlar, sesleri doğru tanımlamamıştı. Sesleri doğru tanısalardı şayet kendisinin kesinlikle detone olmadığını hatta bülbül gibi şakıdığını bilirdiniz. İnsanların tanımladığı her şeyi yeniden ve farklı bir tavırla tanımlamasa rahat edemezdi.

Umutsuz görünürdü. Bohem görünürdü. Kendini sevmez görünürdü. Mutsuz görünürdü. Yalnız göründüğü hallerin karşı taraf için ne olduğu konusunda en ufak bir fikri yoktu. O olduğu gibiydi. Mutsuzluk ne demek umutsuzluk ne demek bilmezdi. Böyle şeyleri hiç düşünmezdi. İnsan gülünce gülerdi ağlayınca ağlardı. Ne gerek vardı bununla ilgili bir sıfat uydurmaya, der dururdu. Bildiği insanın hallerinin insanın hallerinden başka bir şey olmadığıydı.

Diğerleri gibi etiketleme meraklısı değildi. Yargılamazdı. Yargılanmaktan keyif alırdı. Onu yargılama biçimlerinden düşüncelerinin akışını anlardı. Neye önem verdiklerini, neyi ciddiye aldıklarını neyi nasıl gördüklerini anlardı. Oyun içinde oyun oynamayı sever gibi görünürdü ama hiç kimseyi oyun oynamadığına inandıramazdı.

İnsanlar onu oyunlar oynayan bir adam olarak görünce kendilerini emniyette hissederdi ancak oyun değil de ciddi halde bu şekilde olduğunu bilince durum çok değişirdi. O zaman elleri hızlıca bir sigara paketine gider, ya yeni söndürdüğü sigaranın arkasından bir yenisini yakarlardı ya da sigaraya başlarlardı.

Kısacası ağrılı ve uzun yoldan bir intihar girişiminde bulunmak onun yanında olmaya eşdeğerdi. Hayatı çekilmez kılan bir hale getirmek için elinden geleni yapar gibi görünse de aslında düzce yaşardı. Kimsenin de kendinin de hayatını çekilmez yapamazdı çünkü çekilmez ne demek onu da bilmezdi. Böyle şeyleri kim neden bilirdi, bilince ne olurdu onu da anlamazdı. Sanırım onun bu hali de başkalarına pek tuhaf gelirdi. Uzaylı gibi bakarlardı ona. Hiçbir yere ait olmamış olduğunu anlarlardı bir şekilde ama bunun da ne demek olduğunu bir türlü kavrayamazlardı. Bu hal onlar için her daim yok haliydi ve olmayan bir işi var eder olmak yapılacaklar listesinde yer bulamıyordu.

Buzdolabı üstüne alınacaklar listesi yazan insanlar tanırdı. Aklındakini unutmamak için parmağındaki yüzüğün yerini değiştiren adamlar tanırdı. Ajandasız gezmeyen insanlar tanırdı. Bir gördüğünü bir daha görmeden rahat edemeyen kontrol manyakları tanırdı. Umursamazlar ve düşünmezler tanırdı. Kaybetmeye kafayı takmış insanlar tanırdı. Kazanmaya kendini adamış insanlarla oturup para konuşurdu. Yine de bütün bu hallerin birbirinden bir farkı yoktu onun için. İlle de bir sıfat kullanarak anlatmak gerekirse hepsi birbirinden salakçaydı.

Böyle bir adama âşıktı kadın. Ne söylerse söylesin ne yaparsa yapsın hiçbir anlamı olmayan bu adam da bu durumu anlayışla karşılıyordu. Birinin bir diğerini nasıl seveceğini bilse kesin kadını severdi. Bütün içtenliğiyle paylaştı düşüncelerini kadınla. Kadın hiçbir şey anlamamıştı. Tek bildiği bu adamın diğer adamlar gibi ayak bağı olmayacağıydı. Bu da kadın için ilk başta çekici bir durumdu. Yola çıktılar birlikte.

Adam için hiçbir şey ifade etmeyen yolculuklardan sonra kadından kendi yolculuğunu anlatmak istedi adam. Daha doğrusu adamın niyeti kendi yolculuğuna dönmekti ve kadının gelip gelmeyeceği ile ilgili bir fikri yoktu. Hoş fikri olduğu anda da zaten kadın yanındaydı. Kadın yanında olmadığı anda kadınla ilgili hiçbir şey düşünmezdi. Zaten insanlar başka birini düşünür gibi yapıp kendilerini düşünmeye nasıl devam ederler, neden seviyor taklidi yaparlar bilirdi bilmesine de bu durumun aksini niye ispat etmeye kalkarlar onu bir türlü anlamazdı.

Oturdu hep oturduğu koltukta hep oturduğu biçimle. Herhangi bir değişiklik yoktu yani hayatında. Kadınla da bu koltukta otururken tanışmıştı, hayatı da bu koltuktan kavramıştı. Koltuğunsa hiçbir önemi yoktu. Belki basit bir alışkanlıktı ama yokluğunu hissetmediğine göre alışkanlık da olamazdı. Bu her şey de anlam arayan insanların her taşın altından kafalarını çıkarmalarının canını sıktığını bilse kesin bunu söylerdi ama yüreğini sıkan bu durumu iç sıkıntısı değil normal olarak kabul edilecek bir hal olarak anlatırdı.

Zor adamdı. Kelimeleri insanların kullandığı haliyle kullanmazdı. Muhalefetti. Sözleri düzdü. Anlaşmak için çatışmamak gerekirdi. İnsan onunla konuşsa onunla çatışmasa bile kesin kendinle çatışırdı. Nasıl bu hale düştüğünü soruyordu kadın kendine. Adamın değişmez haliyle kavga edemeden bu adamda ne bulduğu ile kavga etmeye başlamıştı. Bu kadar durağan bir halin mümkün olmaması gerekirdi kadına göre. Yine de hayatındaydı işte adam kadının. Kadının tek bilmek istediği ise adamın hayatında yer kaplayıp kaplamadığıydı. Duymak istiyordu. Hissetmek istiyordu. Davranışlarından anlamak istiyordu.

Adam bu halleri bilseydi kadının çaresizliğine acıyıp kadının beklentilerini yerine getirebilirdi. Olmadı kadının dırdırından kurtulmak için bunu yapardı. Kadın rahat etsin diye yapardı. Yani adam için mümkün olsa bunlardan biri yani ilk önce his ne demek ve nasıl bir kavranma hali var bilse kesin bu kadının gözünden yaş akmazdı.

Kadın bu hallere daha fazla dayanamadı. Bir sabah gözündeki yaşı silip, yola gözyaşı olmadan devam etmek istedi. Adamın yanına geldiğinde nasıl gözünde yaş yoksa giderken de gözünde yaş yoktu. Belli ki bunca zaman içinde ne olduysa olmuş ama sonuç değişmemişti. Sevişmişler, kadın kendiyle kavga etmiş, adam kendi yalnızlığına susmuş, kadın kendi yüzüne bağırır gibi adamın yüzüne bağırmış, adam kendine şarkı söylemiş kadın o şarkıları üstüne alınmış… yine de sonunda kadın geldiği gibi gitmiş işte bir gün.

Adam mı? Adam hala aynı yerde aynı şekilde oturarak dünyanın dönüşüne uygun bir haleti ruhiye ile yaşamını idame ettiriyor. Gelen geçenlerin sözlerini bir gün anlarsa şayet belki toplum içine karışıp normallerin en normali olacağı günü bekliyordur ne de olsa farklı olmak gibi bir kaygı taşımadan farklı olabildiyse, normal olmak gibi bir kaygı taşıdığında şayet normal olabilirse her şey herkes için daha kolay olabilirdi.


 

Eğitim Sistemi…

Bildiğiniz ya da bilmediğiniz üzere üçüncü dünya ülkelerini tanımlamanın en kolay yolu sosyal politikaların siyaset malzemesi yapılıp yapılmamasıdır. Kısacası devletin, vatandaşlarına sunması farz olan hizmetleri hiçbir zaman günlük siyasetin konusu olmaz. Eğitim sistemi, adalet sistemi, sağlık sistemi devletin mutlak görmesi gereken işler olup ister sağın en sağında ister solun en solunda olsun, oy çokluğuyla iktidarı ele geçirenler bu sistemleri her seferinde değiştirmeye kalkmazlar.

Bu sistemler tabii ki revize edilir. Bu sistemlerin içerikleri tabii ki çağın gereklerine göre sosyal bir mutabakat ile güncellenir ancak siyasetçilerin demeçlerinde bu işleri nasıl yapacaklarını görmezsiniz. Bu konular siyasilerin malzemeleri değildir.

Üçüncü dünya ülkelerine gelince, her iktidar olanın ilk yaptığı şey bu sistemlerin köküne dinamit koymaktır. Aynı eğitim sistemi ya da aynı sağlık sistemi veya aynı hukuk sistemi ile on yıldan uzun süre yaşamaya başlayınca hem halkın hem de iktidarın belli başlı yerleri kaşınmaya başlar. Kalıcı olan hiçbir şey olamayacağını düşündüklerinden /sandıklarından ve aynı zamanda iktidarın gayri resmi yollarla el değiştirebilme ihtimalinin yüksekliğinden hemen kendi akıllarına uygun bireyler yaratarak uzun süre kalıcı olma derdine düşerler.

Kalıcı olmak için de düşünen ya da kendini geliştirmeye adamış bireyler yerine her söylediklerine yapan oy torbaları yetiştirmeyi tercih ederler.

Eğitim sistemimiz de cumhuriyetimiz gibi bir yamalı bohçadır. İlk başta eğitimcilerin milletvekilleri kadar maaş aldığı, sanatta ve bilimde ilerlemeyi temeli alan, araştırmayı öğreten eğitim sistemimiz zaman içinde gerek eğiticilerinin rehavetinden, gerek iktidar sahiplerinin oy depolarına ulaşma isteğinden eğitim dışında her kelime ile nitelenebilecek bir hale dönüşmüştür.

Hatırlayanlar olacaktır. Onluk sistemli eğitimi, beşlik sistemli eğitimi, cumartesi yarım gün okula gitmeyi, kredili sistemi ve okula gitmemeyi, seçmeli din dersini, zorunlu din dersini, tek üniversite sınavını çift üniversite sınavını, şimdiki saçma üniversite giriş sınavını, eski zamanlarda üniversitelerin kendi yaptıkları sınavları, siyah önlüğü, mavi önlüğü, 5 yıllık zorunlu olmayan zorunlu eğitimi, 8 yıllık zorunlu olmayan zorunlu eğitimi… Örnekler o kadar çok ki, neredeyse hükümet sayısı kadar eğitim sistemimizde oynadılar.

Şimdilerde hayatı futbol gibi gören siyasetçiler 4 4 4 sistemini konuşuyorlar. Bana sistemin ismi bile futbolu çağrıştırıyor. 3 5 2 ya da 4 4 2 gibi geliyor eğitim sistemi düzenlemesi için yasaya verdikleri isim. Ne diyeyim sanırım yuvarlak topun etrafında koşmaktan başka bir şey anlamadılar hiç çocuk olmaktan. Pardon, unuttum özür dilerim. Simit sattılar, su sattılar, ticaretle tanıştılar yani parayı öğrendiler. Görünen o ki çocukken öğrendikleri para için her taklayı atmayı da öğrendiler ama eğitim sistemi revizyonunu tek başına yapacak yetkinlikte olmadıklarının henüz farkında değiller.

Görünen köy kılavuz istemez. Daha öncekiler nasıl dayatmacı oldularsa bunlar da öyle dayatmacı olacaklar. İzmir gibi eylemleri bahar şenliği havasında geçen şehirde bile kanunu desteklemeyen insanların sözlerini fikirlerini biber gazıyla, suyla, copla ağızlarına tıkabileceklerini düşündüler. Bu düşünce bile başlı başına eğitimden ne anladıklarını ve ne yapmayı çalıştıklarını göstermezse daha ne gösterir?

Sözün özü kısaca bellidir. Kendi sağlığınız için doktora gittiğinizde doktorun yetkin olmasını beklersiniz. Mümkünse yeni mezun olmasın hatta doçent olsun profesör olsun istersiniz. Yani en az bu işi yirmi yıldır yapan bir hekimden tedavi almak istersiniz çoğunlukla. Çocuklarımız da bu toplumun geleceğidir. Sağlıklı kalabilmeleri için doğru tedavilerin yapılması gerekir. Ne kadar yanlış tedavi uygularsanız bünyeleri o kadar çabuk güçsüz düşer ve dünyadan bihaber hale gelirler. Her neresinden bakarsanız bakın bu eğitim sistemindeki değişikliğe yalnız bir şeyi unutmayın! Çocuklarınızın geleceğini onlardan çalacak, başkalarına onları kolay av haline getirecek bir sistemi size dayatırlarsa bunun karşısında durun. Ne istediğinizi ve ne beklediğinizi söylemekten korkmayın. Fikirlerin sahipleri öldürülebilir evet ama fikirler telaffuz edildikten sonra düşünmeye doğru davranmaya ve uzlaşmaya mecburdurlar.

 

Etiketler: , , , , , , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: