RSS

Kategori arşivi: Morrisse Eserese

Bir hediye… Elimden geldiğince…

Hayat gelip vurur durduk yere. Dün bana ne sormuştun halbuki… Bana bir şarkı yaz. En iyisi olması gerekmez demiştin. Nerede başladığını bilmediğim bir melodinin ortasından başladı sözlerin titremeye havada. Sanki bir müzik aletinden çıktığı film yapımcıları tarafından resimlerle anlatılmış o çok bilindik bir sahnenin ortasında nasıl bir şarkı yazacağımı düşündüm sana. Sanki arkamdan cümleri yazarken atlı koşturuyordu. İlk defa uyanmış bir bebek gibi yüreğim yüz altmış altı kez gümlüyordu bu gök kubbede. Aklıma bir türlü sana yazmam gereken şarkının güftesi ya da bestesi düşemiyordu. Sadece nakaratlarda dolanıp duruyordum. Soruyordum kendime gerçekten bu kadar önemli mi benim için diye soruyordum kendime. Bir şarkıyla ölümsüzleştirebileceğim kaaadarrr önemli miii beeenim için dddiye soruyooorrrdum…

Yazmaya devam ediyordum aralıksız. yazarken ,Yokluğunun bir tılsım gibi başka bir varlığa dönüşmesini izliyordum kağıtta. Keşke diyordum bir an yazarken yaşamış olduğum gibi yazmak zorunda kalmasam. Hatta gördüğüm gibi görmek, duyduğum gibi duymak , bildiğim gibi bilmek istemiyordum diyordum kendi kendime. Bir hikayede bir şarkıyla bir kadını ölümsüzleştirecek kadar bu kadını seviyormuydum diye soruyordum hala kendime. Aklımda bir fırtına anında gökyüzünün yıldızsızlığı geliyordu yüzünü düşünürken. Eğer yoksa yüreğimin orta yerinde bir karanlık kendiliğinden patlıyordu.

 Işığı emen bir patlama! Fiziksel olarak mümkün olmayan ancak bir hikayede tasvir edilen o büyük harmoni. Sanki sesler birbiri ardına arkası kesilmeden dizilecek. Mümkünüdü işte. Bir başka hayalini hayatın bir başka boyutunu hatta fiziksel olarak fizik ötesi çalışmalarda deneyimleyerek öğrendikleri o hal aslında bir yazarın en başından beri olmayı beklediği haldir.

Çoktur ve yoktur. İnanılır ve saygıyla bilinir. İnanılmaz ve fakat inkar edilemez. Yok edilemez sadece yok sayılabilir. Var edilemez sadece var edilebilir bir noktaya taşıyordu işte yaratanı. Bir kadınla yazmak arasındaki fark, varolması için varlığının tekrardan onaylanması gerekmiyordu. Aşık olmakla aşk olmak arasındaki fark kadir naif bu durum ne de olsa bütün kadın okurların zihninde.

Erkeklerse kendilerinin kalplerinin gücünü henüz keşfetmekteler bu satırlarla. Hayatları boyunca korkaklar gibi yaşayıp yürekli geçinen milyonlarından farklı olarak bütün bunları yazıyor olmanın aslında bir tanrısallık bildirgesi olduğunu maskelemek için neler yapmadılar ki bugüne kadar onlar kadınlar için.

Oysa şimdi bir kadın için yapabileceğim en basit şeyi yapmam gerekirken ruhum tutulmaya uğruyor sanki. Ne yapabilirim bir kadına herkese yaptığımdan farklısını yapmış olayım? İşte buydu bütün mesele…

damienNot: Yaratım sürecinde verdiği destek için farkında olmadığı saygıyı kendisine göstereceğim ama bir telif davasından ziyade ancak bir reklam kampayasında destek olabileceğim Damien Rice’a ve “9”albümünde emeği geçen herkese de ziyadesiyle ve sadece teşekkür ederim. Yaratımlarına şarkı sözleri uydurmak tamamen benim fikrimdi.

Reklamlar
 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , ,

The Pollyanna Project

project

Hayatta çaresiz kaldığınız anlar ve olaylar vardır. Başında ölüm gelir. Doktor da olsanız bir yakınınızın başına amansız bir hastalık musallat olunca okuduğunuz tıbbiye ilmine bolca küfür edersiniz. Ne bileyim işte bolca zaman vardır, elini kolunu bağlayıp bir köşeye yaslanmanın saklanmanın dışında bir boka yaramazsınız. Kimse size hayatın bu anlardan ibaret olduğunu söylemez rahme düştüğünüzde. Muhtemelen söylese şiddetle dışarı çıkmayı reddedersiniz.

Öyle şımarık Pollyanna bahaneleri ile hayatın güzel anlarının olduğunu söyleyen insanlara da inanmayın. Onlar bir anlık zevkle düştükleri dünyada aşk çocuğu olduklarını var sayıp kendilerini iyi hissetmek için kendileri dahil herkese yutmakta zorlanacakları ve gönülden inandıkları yalanları söylerler.

Genellikle kendileri becerdikleri için değil mütemadiyen dünya tarafından becerildikleri için birinin onlara kurtuluş yolu gösterme fikri umutlarını canlı tutar. Eğer siz başarırsanız onlar için de ümit vardır. Yine de yolu kendileri açamayacak kadar korkak olduklarından muhtemelen kabülü herkes tarafından yapılmış yavşak bir yılışıklıkla etrafa iyi enerji dağıtıyor ya da daha vahimi hayatın anahtarını ellerinde tutuyor gibi görünürler.

polyannaNereden tanıyorum bu tipleri. Tipleme olarak az önce kendimi yakaladım. Boktan hayatımı anlamlandırdığımı, seçimlerimi kendimin yaptığını söylerken yakaladım kendimi. Sanki şu hayatta seçmek, tercih etmek, istediğin gibi yaşamak mümkünmüş gibi davrandım yaklaşık yarım saat. Ne büyük umutlar verdim hayata dair anlatamam. Bir de kendimde aynı umutları bulsam utanmadan kendim de inanacağım söylediklerime. Ne büyük bir zavallılık!

Hayat siz içinde olun ya da olmayın genellikle size teğet geçerek akıp gider. Başka bir dünyada mutlu olma ihtimalinin fiziğe yansımış haliyle yani pozitron bozulması gibi olaylarla da uğraşsanız ya da ekmek alacak paranız olmasa ya da herkesi satın alacak kadar zengin de olsanız bir diğeri hayaliyle yanıp tutuşmanın üstüne kurulu şu hayat size tokadı basar. Sürekli huzursuzluk hali olarak ortaya çıkan bu durumu çeşitli yöntemlerle bastırabilirsiniz. Dinsel hayat, psikiyatri, dost meclisleri, düşman edinmek, alkol, zemzem ya da İsa’nın Havarileri veya Şalom iyi gelir sanırsınız. Gerekirse milliyet bazlı olarak da tanımlayarak kurtulabilirsiniz sanırsınız. Olmadı aşık olursunuz. Yine de yetmez içinizdeki boşluğu ve anlamsızlığı doldurmaya bunların hiç biri.

Siktir et diye kitap yazanların peşi sıra koşup siktir edilmediğini öğrendiğiniz hayat denklemi ile farklı bir bakış açısıyla yeniden karşılaştığınızda çözüm diye sunulanlar çöp olur. Siktir edemezsiniz belki ama sik gibi ortada kalırsınız. Sik tabiri bildiğiniz elinizde patlar.

Hoş çoğunlukla bir cinsel hazzın insanı temize çektiğini söyleyenler bu konuda ne sik yiyeceklerini bilemezler zira elinizde patlayan sik sizin sikiniz değildir. Üstelik tecavüz gibi gelir uzaktan bakanlara. Acırlar size, muhtemelen girdiğiniz depresyonu dost meclislerine konu ederek.

Hayat zaten depresyon üzerinde yürümeyi öğrenme ihtimalinizdir. Aşk çocuğu olarak aşkı bulsanız tabi biraz da en azından viziteyi ödeyecek kadar paranız olursa kurtuluşunuz mümkündür. Düşünsenize biri sizi düşünüyor, ne kadar umut verici… Geberemedi gitti Pollyanna kafası…

Hayat kolay değil, hiç olmadı hiç olmayacak. Hiçbir insan sizin değil. Sevseniz de nefret etseniz de en iyi ihtimalle sizden önce en kötü ihtimalle sizden sonra siktir olup gidecek. Nefes almayacak. Ölecek. Ex olacak. Bir yıl bile sürmeyecek sesini unutmanız. Ha digital kayıt ebediyettir peki sizde o kayıtları izledikçe etkilenecek kadar göt kaç sene olur dersiniz? Yüz yıllarca bir adamın peşine takılan ilahi delilik örneklerini saymazsak kaç sene tutulur bir yas? Kaç sene sürer unutmak? Ya da siz yaşlandıkça onun ebediyete kadar aynı yaşta kalmasına kaç zaman tahammül edersiniz?

karanlık söyleyenSorular arttıkça cevaplar kendinden geçer. Hatta hayat teğet geçerken yanınızdan yörenizden o cevaplar da hayata katılır ve siz yine katkı da bulunursunuz yaşama. Siktir git Pollyanna.

Ölüm var! Kabulünü sikine takma, zamanla geçer. Hayat var! Senin değil ama bir an elinde tuttuğun o anın tadını çıkar, herkese her zaman denk gelmiyor, kimi hayatı boyunca tutamıyor korkusundan!

Çözüm yok! Hiç olmadı ve olmayacak, her biri geçici olarak beyninizin durma ihtimalini karşılamak için uydurulmuş zaman parçaları çözüm dedikleriniz! Soru yok! Herhangi bir şeyi anlayabilecek mütekabiliyete sahip olmadığınızı iddia ede ede bu hale geldiğinizi unutmayın. Soru yok aslında, hiç olmadı. İsterseniz Pollyanna’ya mi sesleneyim tekrar, sizin için? Hala hayatta mı o kahpecik?

 

Etiketler: , , , , , , , , , , ,

Değil… O da değil…

12

Aşk yaşamaktır, var etmektir. Önemsemektir. 
Belki de sırf bu yüzden bir ağrıdır yürekte. Bir sancıdır parmak uçlarında. Derinlemesine bir sigara yanığıdır. Yaratmak ve yaşamak ağrılıdır.

Aşk bu yüzden her seferinde intihar eder. Kendini yok eder. Cesaretle yok olur tipik klişelerde ve düşlerde. Alışkanlıkla girdiği savaşı kaybetmeyi seçer. Yaşamı değil ölümü seçer. Sonsuz bir acı yerine sonlu ve kısa bir mutluluğu yeğ tutar. 

Küstahlaşır. Şairleşir ve geberip gider bir köprü altında yarı alkolik saf kan bağımlı, ya da kaybolur gider semada ilahına ulaşma arzusuyla. 

Hayat gibidir aşk. Değişmek istemek ve değişmeye direnmek gibidir. Kendi varlığının içinde yok etme gücünü bulmak, kendi yok oluşunun içinde var olmaya çalışmak gibidir. Nitelikli bir beceriksizliktir. Neyi kast edersen tersidir aşk. Neye kast edersen o değildir aşk.

Arafın günlük hayattaki tezahürüdür kimine göre. ya da bir kesişme anıdır. Gözlerine göz deymesidir. Kimi zaman da gözünden göz çekilmesidir. Ayrılık nasıl sevdaya dairse, kahve ve nikotin, pazartesi sendromu ya da rakı masası siyaseti öyle aşka dahildir. 

Sen ne isen ya da ben ne değilsem odur aşk. Değillenebilir aşk. 

Kimi zaman iki defa… 

Onaylanabilir de… 

İntihar edeceğini bile bile seç aşkı. Her sonbaharda çiçeklerin solacağını bile bile koklamak gibi. Her bahar yeniden yeniden ve durmadan içindeki kıpırtıya teslim olmak gibi… 

Anan gibi baban gibi helal, hastalık gibi ölüm gibi kader, kumar gibi zina gibi haram…

Değillenebilir aşk. İnkar edilemez 

kimine göre evrim, kimine göre tanrı gibi

meczup ararsan o hiç bir şeyi inkar etmez 

aşk gibi…

mümkün ve değil aşk

kendi gibi…

Morrisse Eserese

 
Yorum yapın

Yazan: Ağustos 2, 2013 in Denemeler, Morrisse Eserese, Şiir

 

Etiketler: , , , ,

Shakespeare, Poe, Wagner, Sade ve Freud üstünden bir sıçrama…

Eyes, look your last!

Arms, take your last embrace!  and, lips, O you

The doors of breath, seal with a righteous kiss

A dateless bargain to engrossing death!

Come, bitter conduct, come, unsavoury guide!

Thou desperate pilot, now at once run on

The dashing rocks thy sea-sick weary bark!

Here’s to my love!  (drinks)

O true apothecary!

They drugs are quick.  Thus with a kiss I die.

Ey gözler, son kez bakın!

Ey kollar son kez kucaklayın!

Ve siz, ey dudaklar, nefes kapıları,

hakka uygun bir öpüşle mühürleyin

aç gözlülüğümle yaptığım bu süresiz anlaşmayı! 

Gel acı ilaç, gel ey tatsız kılavuz!

Ey umutsuz kaptan, deniz tutmuş şu yorgun tekneyi

yalçın kayalara bindiriver artık!

Sevgilimin şerefine!(içer)

Ey doğru sözlü eczacı!

Gerçekten çabuk etkiliyor ilaçların.

İşte ölüyorum, bir öpücükle…(Ölür)

 

01v/11/arve/G2582/016Sana güveniyorum… Sana inanıyorum… Zekâna hayranım. Haklı olman ne kadar önemli! Sana güveniyorum… Sana inanıyorum… Kalbin kırıldığında sığınacak liman aramak zorunda değilim. Sana inanıyorum. Sana güveniyorum. Silah sesi beni korkutmuyor. Tırnaklarım içi toprak dolu. Çok mezar kazdım ben kendim için. Sana inanıyorum… Sana güveniyorum. Hiç bir mezara giremedim daha. Toprak kabul etmedi… Sana güveniyorum. Bu sefer en çok arzuladığımı yapabilecek kadar kendini kudretli sayan kibri okudum gözünde. Sana inanıyorum Sana güveniyorum… Öldür beni!

romeo&juliet_3_lgKüstahça bir varoluşun sonuna ulaşmak da küstahlık gerektirir. Ne de olsa küstahlık var olma biçimlerinin en kutsanmış olanıdır. Tanrı dâhil bütün varlıklar yaşamak için küstahlaşır.Esirgemek ve bağışlamak gibi değerlerle kimse ilgilenmez. İlgilenmemelidir de. Yoksunluğunun içindeki tek varoluş ne de olsa büyüklüktür. İşlevsellik sonra gelir. Herhangi bir şeye diğerlerinden daha fazla sahip olduğunda toplumun şiddetle karşı çıktığı bir metafora dönüşür. İnsan; kullanmayı bilen bir devletsen mesela sana kapitalist der. Yönetmek için zenginliği paylaşmayı vadedip ardından oligarklar peydahlıyorsan muhtemelen sosyalizmi denemeye kalkmış bir devletsindir. Fabrika sahibiysen birey olarak hep topluma hem de devlete kazık atmışsındır demektir. İnsan kulp takmayı sever.Tabi bir de günah biriktirenler vardır. Bireysel olarak biriktirdiğin günah, diğerleri için; anlaşılmaz ve katlanılmaz bir cesaret örneğidir. Bu cesaret herkesin içinde olan bir var olma biçimi değildir. İçinde olmayanlar; öldürenleri bertaraf ederler çünkü ölmekten korkarlar. Zinayı bertaraf etmeye çalışırlar çünkü başkasının kendinden daha fazla seks yapmayı becerebilmesi kendi beceriksizliğini ortaya koyar.

sadeDiğer taraftan fazlalığı elde etmek için hırsla yoğrulanlar da vardır. Herhangi bir erke diğerlerinden daha fazla sahip olmak için elindeki her şeyi riske atıp kazananlar bu edindikleri fazlalıkların ederinin her gün yükselmesini ve bir daha aynı riske girmemeyi isterler. Bu noktada zalimin tanımı yapmak kolay olacaktır. Her zulüm görenin en sonunda zalime dönüşmesi işte bu yüzdendir psikiyatri kitaplarında.Birçok tarafıyla incelediğin topluma ve bireye herhangi bir iktidar penceresiyle bakmak ve ortaya çıkan okumaların temelde bireyin yaşam itkisi olduğunu söylemek mümkünse de din kitaplarının ve peri masallarının en büyük sihir diye ortaya koyduğu sevgi sanılanın aksine istisna değildir. Aşk ve tutku ile harmanlanmış bir sevgi hayat ve ölüm dâhil olmak üzere yaşadığın hayatın her anına ve her haline bedellenebildiği için akıl sağlığını yitirme noktasına en yakın olduğun ana seni mıhlar.Nasıl ki bir mıh bir atı, bir at bir süvariyi, bir süvari bir takımı, bir takım bir tugayı, bir tugay da bir orduyu kurtarabiliyorsa bu mıh da sana yaşama tutunma hakkını verir. Bu hakkı acı ile yorumluyorsa romantik bir Edgar Allan Poe, bu yaşam hakkını ölümle taçlandırıyorsa modern trajedinin babası Shakespeare’i bunu fantastik seks ögeleriyle taçlandırıyorsa Wagner ya da Sade’yi anmadan geçmek insanlık tarihini yüz üstü bırakmaya eş değerdir.

Peki bu cümleleri ne için kaleme aldım? İşin aslı Romeo’nun sözleri  “Thus with a kiss I die -İşte ölüyorum bir öpücükle – ” yukarıda anlattığım biçimleri ve bu biçimlerin algılarını temsil eden basit bir cümledir.Bu cümleye benim ya da sanat tarihçilerinin yüklediği anlam, bu cümlenin basit gerçekliğini yerle yeksan ederek hayranlık uyandıran bir ikona dönüşmesine neden olur. Bu da tasvir edilen güzelliğin içerdiği duygusal harmoniyi (Poe), ve tezahürü (Sade ya da Wagner)’i dışlarken Herodot’la bir başka forma dönüşen ilk çağ trajedisini farklı bir gözle algılamamızı sağlar.İşte bu basiretsiz ve kendi içinde sonsuz döngüye durmadan giren, bir girdabın içindeki her hareketi tanımlayan ve buna rağmen girdaba direnmeyen herkesin kara hortumlarında olduğu gibi fırtınanın merkezinde hiçbir şey olamamış gibi yaşama hakkı olduğunu sananlar için ve yine tüm dünya çocukları için;  modernizmin yanlış yönlenmesiyle ortaya çıkan abesin asbestli kafalara neler yapabileceğini anlatmak adına aşağıdaki örnek materyali paylaşmak isterim.

poe

“Sen ki özgürlük kadar güzelsin
Sevgi kadar özgür
O güzel başını uzat göklere
Gül güneşlere gül


Kırılma, küsme sen yine bir şiir yaz
Çok değil inan az kaldı az
Bu kadar erken susma biraz bekle
Ağlama, ağlama gül biraz.   “

*

wagnerYeniden tanımlama işine girenlerin en çok takıldıkları kendi sabitlerini tanımadığını ya da özümsemediğini sandığı bir cümleler bütüne paha biçmektir. Bu eder ister istemez kendine biçtiği bedelin ne kadar yukarıda olduğunu gösterir ki eğlence işte tam bu noktada başlar. Modern dünya hareketini yürütenler post modernlik akımı ile duvara çivilenmemiştir. Çok daha önce daha ilk başta trajedilerin çıkış noktası da bir nevi modern hareket koktuğundan ilk önce gülen insanı ağlatmak kişinin temel itkisini ortaya koyar. Temel itki yaklaşık olarak 100.000 yıldır kapalı gişedir tüm sahnelerde. Dünya sahnesinde aynı anda birden fazla oyunu oynayanlara modern psikiyatri nasıl kişilik bölünmesinin ilk hali olan paranoyayı yaftalarsa, kapalı gişe oynanan bu oyunda da her kapalı devre sistem gibi zalim ve zulüm gören sürekli yer değiştirir. Bir süre sonra “zulüm” algısı ortadan kalktığında ortaya çıkan ilişki içinde “haz ve akıl ve aitlik” barındırmadığından her gün pilav yeme etkisi görülür insan bünyesinde. Bu sıkıcı, yorucu üstelik seçenekleri ortadan kaldırdığı için demokratik olmayan bir iktidar dayatmasıdır. Bu iktidar dayatması bu döngüyü zorunlu gördüğü sürece hareket dairesel olacak lineer ilerleme gerçekleşemeyecektir.

*

freudEko fiziksel bir gerçeklik, eko ile irkilme tarihsel bilinen bir yanılgıdır. Üstünde durmadığın ya da yankılarıyla yaşamayı öğrendiğin hayat çoğunlukla karşılıklı konuşmayı ortadan kaldırır ekoyla. Söylediğin duyduğundur, duyduğun söylediğin. Bu noktada eko kişinin kendisiyle konuşmak için karşısındakinin var olmasına ihtiyacını açıklar. Eko eksikliğinden kaynaklanan ses yetmezliği için insan karşında başka bir insan ister. Tabii ego fazlalığı ve eko eksikliği bir araya geldiğinde ortaya çıkan tablo sizi bir hayli güldürecektir.Söylenen ve duyulanın aynı olduğu bir diyalogdaki egoyu bastırmaya çalıştıkça kendi üstünüzde baskı hissedersiniz. Sonrasında kendinizin bile tepki veremeyeceği kadar yükselerek arşa değen egonuz ekonun duyumsal özelliklerini ortadan kaldırır. Yani artık egonuz ekonuz olmuştur, ekonuz egonuz.Ten için cazibeli bulduğunuzun teri kokar. Tuvalette uzun sıçar, sifonu çekmez, eline fırçayı alıp bok artıklarını hela taşından kazımaz. Her şeyi siz yaparsınız. Karşı taraf sizi düpedüz kullanıyordur. İşte bu cümlelerle başlayan gaza gelme hali ekonun egoya dönüşümünü en kolay açıklayacak olan hikâye girizgâhıdır. Bu noktada yükselerek başınızın arşa değmesi için yapılacak tek şey yine yeniden modernizmin yanlış okuması olacaktır.

“Yeni tanıştık belki de

 Ama kim bilir belki de hep vardın

 Eşlik ediyordun sessiz ve sinsice belki de

 Şimdi şimdi anlıyorum kurnazca ayırdın beni belki de

 Lime lime savurdun sevdiklerimi belki de

 Yalnızlığım yaşamak zorunda olduğum beraberliğimsin

 Yalnızlığım kanımsın canımsın sen benim çaresizliğimsin

 Yalnızlığım bugünüm yarınım sen benim hüzünlerimsin

 Yalnızlığım tek bilebildiğim sen benim vazgeçilmezimsin” 

 

 Morrisse Eserese

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Köy Meydanındaki Terzi Muhittin Heykelinin Hikayesi

tailor_1xTerziydi bizimkisi. Yüzden fazla iş yaptıktan sonra çocukluktan kalma bilgilerini kullanarak para kazanma derdine düşmüştü yine. Neye el attıysa bugüne kadar hiç birinde dikiş tutturamamıştı. Ya erken girmişti, erken başlamıştı işlere ya da geç kalmıştı. Hiçbir zaman hiçbir işte başarı nedir tadamamıştı.

Çocukluktan beri tasarım yapmayı, renkli kumaşları, kadınları ve pek tabi özellikle çıplak kadınları severdi.  Kadınlarla çalışmak isterdi. Tabii bir de çalışacağı işte başarısız olacak olsa bile gönlünü eğlendirmeyi de isterdi. Ne birikmiş üç beş kuruş parası ne de babasının ona güveni vardı. Yapacak çok fazla şeyi yoktu. Mecbur bir bankadan kredi çekti.

Bankalar iş batıran adamları severdi. Bilirlerdi böyle adamlar eninde sonunda bankaya çalışırdı. Ne kadar kazanırsa kazansın, en sonunda faizlerini ve borçlarını ödemek için bankaya koşmak zorundaydı.

Aklınca hızlıca para kazanıp bu işlerden sıyrılmak istese de oyunun kurgusu ölçüsüzce para harcayan biri için daha ilk başından belliydi. Batacaktı.

Hayatında hiçbir işi düzenli yapmamıştı. Adabı muaşeretten nasibini almamıştı. Herkese istediği gibi davranmayı kendinde hak görür, sonrasında da ortaya çıkan durumla baş etmek yerine bir köşeye kıvrılıp uyumayı ya da meyhane masalarında alkolün ardına sığınıp gözyaşı dökerek özre benzer cümlecikler kurmayı tercih ederdi. Hayatı; kendisi ve etrafındakiler için ölçüsüzce zorlaştığının farkında değildi.

Yaşamak aslında ölçü ile bağ kurmak gerektirirdi. Sınırlar yani ölçü içinde her şeyi yapmak ve her şeyden kaçmak mümkün ve kolaydı. Yalnız sınırların dışında ölçüyü kaçırarak bir iş gördüğünde durum değişirdi. Bu sefer geçtiğin sınır, aştığın ya da altında kaldığın ölçü seni canından bezdirebilirdi. Hatta yaşamı katlanılmaz kılardı.

Bizim yeni terzimizin haberi olsa da görmezden geldiği bu durum defalarca başına gelmiş ancak hiç birinden, dünyada tek başına yaşamadığı ve karşı taraf için bir ölçünün bulunduğu savını çıkaramamıştı. Kendi olmakla övünen adam, karşı tarafın kendisi olmasına izin vermediğini, hatta karşı tarafın kendinden hızla uzaklaşmaya başladığını, hiçbir zaman fark etmezdi.

Zaten sonuçlar dışında bir şeyle pek de ilgilenmezdi. Batmadığı sürece batmamıştı, korkulacak bir şey yoktu. Aşığı onu terk etmediği sürece yalnız değildi. Yalnızlıkla ilgili düşüncelere ihtiyacı yoktu. Kısaca başına gelenin ayak seslerini görmezden gelip başına gelince işin içinden çıkamamak onun hayatta deneyimleyip, buna rağmen hiçbir şey öğrenemediği, yegâne istikrarlı işiydi.

Terzilik işinin aslı ölçüp biçmek olunca babası da etrafındaki diğer insanlar da bir an için umutla dolmuştu. Bunca zaman boyunca hayatın öğrettiğine direnmişti ama bu sefer belki mezura kullanmak, kumaşı doğru şekilde işlemek için defalarca ölçmek zorunda kalmak belki ona bir şeyleri doğru yapmayı öğretirdi. İnsanlar ne kadar kolay umut eder hale dönüyorlardı!

olcuTerzihaneyi ilk açtığı andan itibaren ölçüp biçme işlerinden anlayan bir çırak tuttu kendine. Bütün kesme biçme işlerini yapmak için de eli maharetli bir başka çırak aldı yanına. Tek yaptığı mezurayı nazikçe kendisine gelip üst baş diktirmek isteyen kadınların göğüs çevresinde, karın çevresinde, baldır çevresinde dolayarak ölçüm yapmaktı. Derdi de zaten bütün kadınların normalde asla başka bir adama göstermeyeceği hallerini yakından hatta bir nefesi paylaşarak görmek ve bu görüntülerden haz almaktı.

Hayatı oldum bittim sonsuz bir haz algısı üstüne kuruluydu. Şimdi ilk defa yaptığı işten büyük haz da alıyordu. Her gün farklı bir tenden farklı bir terden etkileniyordu. Etrafında olan biten başka hiçbir şey onu ilgilendirmiyordu. Sadece kadınların ne konuşmak istedikleri konusunda bilgi sahibi olmak için uğraşıp didiniyordu.

Arada bir taşa çarptığı da oluyordu gerçi. Çok beğendiği bir kadın hayatın diğer anlamlarından bahsederdi ya da baştan savma işleri için onunla kavga ederdi. Yine de sonun başında olduğunun farkında değildi. Ödemediği bir sürü borcu nedeniyle kimse kumaş vermez olmuştu ona. Sonrasında kesip biçme işini de ölçüleri not etme işini de çıraklara bıraktığından, yarım yamalak bitirilen işlerden para da alamaz olmuştu. Zaman için kimsenin bedenin etrafına mezura bile dolayamaz hale gelmişti.

Sonunda yüz birinci işinden hatta kendi zevklerinin tamamından olmuştu. Hayatta her şey bir ölçü yani bir bedeldi. Kimi bedellerin parasını ödeyip geçebilirdiniz ancak insanların yani ederi olmayanların bedelleri olmazdı. Yalnızca onları kaybetmenin ve sonunda kendini kaybetmenin bir bedeli olabilirdi. Ona da çağımızda söylenen yegâne tanım da ölçüsüzlüktü.

artistik çizim siluetiÖğrenir miydi bizim terzi, sanırım onun hayatı tıpkı aidiyeti gibi öğrenmenin, geliştirmenin, savaşmanın, üretmenin ve en önemlisi bu hallerle ile uğraşanların karşısında saygı göstermenin üstüne kurulu değildi. Gerekli miydi bu işler? Bilmem ye kürküm ye diye takım elbise giyip dolanmıyorsa ortalıkta, kendine saygı gösterilmesini istemiyorsa ya da herhangi bir işe başlamayı değil aynı zaman da bitirmeyi de öğrenmek istemiyorsa önemli olmayabilirdi ölçü onun hayatında.

İnsan her şeyi ister ancak başkasının da işin içinde olduğu hayatta bedel ödemezse, saygı duymazsa, biraz da çalışmazsa sadece ölçüsüzce isteyen biri olmaktan farklı algılanmazdı. Sonunda onunda lakabı bu kaldı dost meclislerinde. “Ölçüsüz”

Bildiği bilmediği herkes onu ölçüsüz diye çağırsa da insanların dinamikleri karşı tarafı anlama üstüne kurulu değil ve kendi güdülerini ortak bir sesle gerçekleştirmek üstüne kuruluydu. Ölçüsüzlüğü sonrasındaki hiçbir tavrı artık ona masumiyetini geri vermiyordu. Kaybettiği masumiyet gözlerinden kayıp gidince de ölçüsüzlüğü zaman içinde insanlar için mide bulandırıcı ve uzak durulması gereken bir hale geldi.

Sınırlar koydular önce. Tavır koydular. Yine de sınır da ölçü de bilmeye niyeti olmadığını bildiklerinden sessizce mezarına doğru giden yolun önünden çekilmeye başladılar. Varlığına tahammül etmekte zorlananlar nasıl olsa yokluğuna alışırlardı.

Yalnızlık ve ölçüsüzlük birleşince ve gece geç inince, sabah erken olmayınca çok yoruldu bütün zamanlarda. O kadar yoruldu ki bir şey yapmadan kalbi artık atmaktan vazgeçti.

Bir zaman sonra uygun bulunan dini bir ritüel uydurulup şanına yakışır bir adama yapılması gereken en muzır şeyi yaptı geride kalanlar da. Hayatta hiç durmadığı gibi ölçüleri kendisine tam uygun dik bir mezara gömdüler onu. Taşmamayı da taşmayı da mezarında öğrenirler sandılar ama insanların kabul etmediğini doğa kabul eder miydi? Daha ilk yağmurda toprak bağrından söküp köy meydanın ortasına bıraktı cesedini.

İşte bu karşımızda esas duruşta dikilen heykelin hikâyesi bu! Ölçü ve ölçüsüzlük sadece lafın gelişi…

 

 

Morrisse Eserese

2012-03-27

 

 

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Ölüm Üstüne Hazımsız Bir Yazı…

dead endÖlmek. Derin anlamlar içinde boğulan kelimelerden birisi de bu dilde. Hangi dilde konuşursanız konuşun milyonlarca biçimini bulursunuz. Mademki bunu Türkçe yapıyorum ne demek istediğimi anlatayım biraz. Mevta olmak, gebermek, mort olmak, hakkın rahmetine kavuşmak, sel suyuna kapılmak, bok yoluna gitmek, şehit olmak, boğulmak, asılmak, kendini asmak, elim bir trafik kazasında can vermek, vurulmak, düşmek, beyin ölümünün gerçekleşmesi, bitkisel hayata girmek, yolun sonunun gelmesi, ecelin tecellisi, kör kurşuna kurban gitmek, kazaya kurban gitmek, Allah’ın sevdiği kulunu erken yanına alması, açlıktan ölmek, arpası fazla geldiğinden başını yemek, töreye kurban gitmek, canını başkası için feda etmek, son nefesini vermek, Sultan Süleyman’a bile dünyanın kalmayacak olması, toplu intihar, toplu katliam, toplu kıyım, hunharca öldürülmek, vahşice öldürülmek, şakanın sonunun acı bitmesi, birinin son şakasını yapması, deprem değil çürük bina, demirden çalan müteahhitten alınan bina, trafik canavarı, enflasyon canavarı, doğa katliamı, sebebi belirlenemeyen patlama, terörist saldırısı, hedefi şaşırıp masumların üstüne düşen bomba, atom bombası denemesi, uranyum zenginleştirme çalışmaları, petrolün sahipliği, kafasına sıkmak, vurmak, indirmek, vurulmak, indirilmek, infaz etmez, intihar etmek, göçmek, ebediyete intikal etmek, son yolculuğa çıkmak, kötü beslenme, anoraksa, ince hastalık, salgın hastalık, kuş gribi, domuz gribi, kanser, altın vuruş, sigara, şişmanlık, kalbin durması, kalp krizi, yağlı kazığa oturma, elektrik kontağına kapılma, yüksek gerilime kapılma, elektrik çarpması, kan pıhtısının beyne ya da kalbe ulaşması, hayatın sona ermesi, toprağa karışma, yok olma, cansız beden olma…

Yukarıdaki kelimelerin anlam ve duygu hallerini bir kenara bırakırsak ölüm sadece ölümdür. Doğduğuna inanan insanın öleceğine inanmak istememesi nedeniyle biçimlere yüklediği anlamdır ölüm. Yok yere ya da var yere olmaz ölüm. İnançlılar için söyleyecek olursak zaten biçimi, şekli ve zamanı tıpkı doğum gibi bellidir. İnançsızlar için söyleyecek olursak hayatın basit gerçeklerinden birdir. Hayata yüklenemeyen anlamın eksikliği insanlar tarafından ölüme yüklenir. Sonrasında kendi hallerine üzülürler gidenin ardından.

Korkudur bir tarafıyla ölüm. Kendi başına geleceklerin öngörüsüdür. Herkesin bildiğinin ispatıdır. Çıplaklıktır. Hem de rahatsız edici bir çıplaklık. İnsanların iletişim kurma biçimlerine, hayatta saklamak istedikleri gizlere, anlamlara hallere kafa tutar. Basittir, anlamı yoktur ve kendiliğindendir çoğunlukla.

Manasızların içine mana devşirme çabasıdır ölüm. Hayatı anlamlı kılamayanların son sığınağıdır. İnsan ister kendi ölümünü ister bir başkasının ölümünü anlamlı hale getirsin değişmez sonuç. Anlam barındırmayan bir durum ne kadar isterseniz isteyin anlam barındırmaz.

Bu çaba ne kadar büyük bir yalanı barındırırsa içinde, başkalarının ölümünden duyulan sıkıntı, üzüntü de öyle büyük bir yalan barındırır. İnsanlar “duyarlı” olmak isterler çünkü kendi ölümleri ancak o halde anlamlı hale gelir. Yoksa kimse üzülemez Afrika’da açlıktan ölen çocuk için her gün, kimse düşünemez eğer etnik kökenini önemsiyorsa başka bir kökenden gelen adamın başına gelen ölümü, kendi başına gelmedikçe kimse bilemez göçük altından çıkınca insanın başına gelenleri…

Zaman içinde duyarlılık oluşturur insanlar, gördükleri karşısında çünkü aynı durumda kendileri kaldığında duyarlılık görmek isterler. Yani Türkler öldüğünde önemlidir Türkler için Kürtler öldüğünde Kürtler için önemlidir, Yahudilerin ölümünü bir Yahudi kadar kimse önemseyemez ya da bir fikrin peşinde koşanların peşinden aynı fikrin peşinde koşanlar kadar üzülmez kimse.

Diğerleri diyeceksiniz… Lümpence bir tavırla fok balıklarının katliamını konuşanlar, çiçeklerin soyunun tükendiğini söyleyenlerden bahsedeceksiniz ya da BM barış gönüllülerinden, UNİCEF’ten, “Haydi Kızlar Okula” kampanyalarından… Büyük yalanların maskeleridir onlar. Güçlünün daha güçlü, iktidarın daha iktidar ya da muhalefetin iktidar olma çabası bu örgütlenmeler. Yoksa kimse kendi ölümü dışında hiçbir şeye üzülemez ve hiçbir şeyle savaşamaz bu kadar büyük güçle…

Sana ne kadar üzüldüklerini söyleyecekler sınır komşusu olan ülkedeki katliam için. İnanma! Kendi başına gelme korkusudur o! Sana ne kadar üzüldüklerini söyleyecekler arkadaşları, anneleri, babaları, çocukları öldüğü için… İnanma! Yalnızlık korkusudur o! Sana ne kadar yasta olduklarını söyleyecekler haksız yere ölenler için… İnanma! Sadece haksızlığa uğramak istemezler onlar!

İnsan ki kendine ve etrafa yalan söyleyebilmek ve açık olmamak için konuşmayı seçti. Ne zaman ki bir fikri paylaşır seninle, mesela ölümü çoğunlukla düzden yani alnının kabağından ya da tersten anlatmak derdinde değildir. Senin onun ölümünü yüksek bir duyguyla hatırlaman derdindedir.

Ne kadar çok konuştum boş bir nihayet için. Bilirim ki sen ne söylersem söyleyeyim düşünürsün ölümün hayırlısını kendin için ve gördüğün herkes için… Korkusuz olduğunu söylesen de hayatta kalmak için her şeyi yapsan da yok çaresi ölümün ve fikrinin. Sadece ölüm var ve şekli değil kendisi eşit herkes için.

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Adsız Kadın Üstüne Başlıksız Yazı…

“Kimi tek bir kurşunla, kimi onlarca bıçak darbesiyle, kimi de boğazı kesilerek çocuklarının gözleri önünde hunharca katledildi. Aylarca tuvalette esir edilen de vardı aralarında, yaşarken ölenler de. Her biri eşti, anneydi, kadındı. Ancak hepsinin kaderi aynıydı; hepsi şiddet kurbanıydı. Gördükleri şiddet sonucu hayatını kaybeden bu kadınlar, Zeytinburnu Belediyesi’nin, AKDEM (Aile Kadın Destekleme ve Engelliler Merkezi) çatısı altında hayata geçirdiği “8 Mart 8 Kadın” projesiyle ünlü isimlerde yeniden can buldu.

Kim kim oldu :

-Hülya Avşar – Ayşe Paşalı

-Berguzer Korel – Melek Karaaslan

-Nur Fettahoğlu – Gülşah Sarcan

-Burcu Esmersoy – Şefika Etik

-Dolunay Soysert – Meral Tahta

-Meltem Cumbul – Ceylan Soysal 

-Ezgi Mola – Selma Civek

-Songül Öden – Mehtap Civelek”

 

femenHer sene 8 Mart yaklaştıkça içim sıkılıyor. Biliyorum yine Kadınlar yalnızca bir gün için tıpkı 23 Nisanlarda koltuğa oturtulan çocuklar gibi açık bir alaya maruz kalacak, ertesi gün hatta tıpkı 2012 yılı gibi aynı gün öldüresiye dövülecek, namusa konu edilecek, işkence görecek veya gözlerini kapatacak hayata.

Bizler de duyarlı insanlar olarak şiddete maruz kalmış, ölmüş kadınlara adanan işleri görüp kendi kendimizi temize çekeceğiz. Ala memleketin kendine ikiyüzlülüğü altında ezilmeden, kendi kızlarımızı, kendi analarımızı, kendi eşlerimizi hatta kendimizi düşünmeden devam edeceğiz yaşamaya.

Geçen sene bugünlerde söyledim, yıllarca bedenine jilet vuran Müslüm Gürses hayranlarının kadınlarını dövdüğünü sandık. Sonra anladık ki son 10 yılda hepimiz Müslüm Gürses dinliyormuşuz. Yani bir başka değişle hepimiz kadına şiddet gösterip sonrasında da haklılık karinesi yaratıyormuşuz. Tabii bu cümlelerden Müslüm Gürses’i seçip geri kalanını görmezden gelmek kolay olacak, adamın günahı yok sadece toprağın sesi oldu. Bizim günahımız çok, sesimiz böyle çıkıyor.

Sizlere Avrupa’dan bahsedenlere de kanmayın. Orada da şiddet kamufle edilmiş halde hali hazırda mevcut. Gözleri kapatıp, kulakları tıkamak insanlığın ortak suçu!

İnsan insanın kurdudur, kadın kadının daha fazla!

İnsan insanın kurdudur, erkek kadının daha fazla!

İnsan insanın kurdudur, güçlü güçsüzü daha fazla!

İnsan insanın kurdudur, kral soytarıyı daha fazla!

Ne derlerse desinler, eğitim ve öğretim, ekonomik koşullar, gücün ve iktidarın sarhoşluğu, başka bedeni ve başka kararı sahiplenmeye kalkma… Dön aynaya bak ve yüzleş, önce kendinle sonra kadınla. Dünyanın değişmez bir düzeni olduğunu sanıyorsan, haklı olabilirsin. Yine de düzenin şeklinin değiştirilebileceğini gördün. Artık kölelik yok, maaşlı çalışmak var mesela.

Yeteri kadar direnirsen zamanı tutmaya ihtiyacın kalmaz, tam yeri tam zamanı olur…

Geçen Sene bu zamanlar  “8 Mart Dünya Kadınlar Günü” diyerek başlık atmıştım. Bu sene ne diyeceğimi hala kesitirebilmiş değilim. Yazının sonuna geldiğimiz halde.  Ne İtaatkar Kadınlar Kulübü (Malezya) ne  “Kadın ve Ayakkabı üstüne bir yalanlama…” ne de “Kadınlar Ne İster” başlıklarını 8 Marttan farklı bir tarihte atmış olmak kendimi temiz hissetmeme yetmiyor. Belki bir yerlerde bir şey söyelemek mümkün olur, bir şey yapmak mümkün olur… Kendimize Rağmen…

 

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: