RSS

Kategori arşivi: Müzik

Babam olduğun için teşekkür ederim… And thank you for being my Dad…

Kaybetmeden değerini asla anlamadığın şeylerin ilk üçüne girer sağlık. Sonrasında gelenler yerine zamanına yurduna göre değişir. Ne kadar ne yapabileceğini asla anlayamazsın sağlıklıyken. Bazen de sağlıksızken anlarsın nelerin senin için anlamlı geldiğini. Pazartesi  günleri insanlar tatilden dönerken ve hayat onlar için yeteri kadar keyifsizken     sen sağlıktan dem vuruyorsan hastaneye  düşmüştür yolun. Artık kimin için olduğundan ziyade yolunun düşmesi önemli olmuştur. Belki de vıcık vıcık ilişkiler içerisinde hiçbir şeyden haberi olmayan sen bir anda bir aydınlanmayla hayatına devam edeceksindir.

Genellikle bir gün ya da hasta ölmeden çıkana kadar sürer o aydınlanma. Sonrasında günlük rutinin arasında vicdan muhasebesi ve çeşitli olumsuzluklar arasında debelenip durursun. Hayat seni bir yerinden yakalar savrularak devam edersin hayata. Sonrası malum işte… Bir şey olma çabası içinde kendini unutarak hatta örseleyerek devam edersin hayata.

Son yıllarda kaç defa bu sınavı en azından “geçer” notla atlattım bilmiyorum. Sanırım bu sınavı atlatma biçimim sadece “geçer” not alma üstüne kurulu. “Yıldızlı pekiyi” ya idare cinsinden “iyi” beni pek heveslendirmedi. Belki de bu yüzden düzenli olarak yapılan “not” sınavlarına tekrar tekrar davet ediliyorum. “Geçer not”  kaygısı olan öğrenci gibiyim. Tek korktuğum sınıfta kalma ihtimalim.

Hoş bu sınavda sınıfta kalınca pek çok değişiyor hayatında ama genellikle hayatta kalma fikri değişmiyor. O yüzden bu da her sınav gibi anlamsız, sancılı, sızılı ve ağrılı. Yine de başa gelen çekiliyor.

Sizlere direkt söylemek hiçbir zaman derdim olmadı ama kaygılarla dolu geçen günler ve geceler en azından bir on gün için nihayete erecek bir nekahet dönemiyle. Yine atlatılacak “yarın” dan sonra yeni “ kaygılı yarınlar” başlayacak bir süre için.

daddyİçim rahat bu sefer. Nedenini bilmediğim bir şekilde her şeyin yolunda gideceğini biliyorum. Yine içim rahat, beklentim kalmayınca kimseden, hayattan isteğimi daha “net” söylüyorum. Bu ara ilgilendiğim yalnızca “geçer not” almak. Önümde beni bekleyen “on beş” günlük periyot içinde ne olur ne kalır, kim neyi neden yapar kim neyi neden yapmaz, hastaneye nasıl gelinir, aç karın doyurmak benim işim mi pek umursamamayı planlıyorum. Her şey yolunda giderse yardımla da olsa bu kadar sıkıntılı ve eziyetli bir süreçte sigarayı bırakmayı planlıyorum. Zaten bu süreçte bırakırsam başka bir sefer tekrar başka bir “geçer notu” bahane edip dönmem sanırım eski alışkanlığıma yeniden.

Hava güneşli buralarda… Hayat benim için gökyüzü eliyle ağlamıyorsa korkulacak bir şey yok demektir. Ne de olsa ben ne zaman ağlasam ya da araba yıkatsam yağmur yağar memlekete… Bahar gelmiş bir kere sokaklara. Sadece haziranda değil zor olan, yalancı baharda bile kolay değil öyle…

  Hakan KİPER

About the Song…

Music & Lyrics by Jon Barker.

A son rarely tells his Father 
How he really feels,
A handshake or a pat on the back 
Is all that he reveals,
I’d like to right that wrong,
Here in this little song.

Thank you for shaping my life,
Thank you for teaching me all you can,
You are no ordinary man,
You make me everything I am.

Thank you for taking the time,
Thank you for showing me the way,
And thank you for being there
When I need you,
Thank you for every single day.

Now I’ve been blessed with a son of my own,
Got my own bedtime stories to tell,
If I can raise him half as well
As you raised me,
Guess I’ll be doing pretty well.

Thank you for your guiding hand,
Thank you for making my dreams come true,
You’re an extraordinary man,
And I hope you’re as proud of me
As I am proud of you.

Thank you for giving me life,
Thank you for showing me good from bad
.
I guess I’m only really trying to say,
Thank you for being my Dad.

Even though the years drift away, 
I
never took the time just to say,
‘I love you, and I always have,
And thank you for being my Dad.’

Reklamlar
 

Etiketler: ,

Zaman akıyor, iyi de nereye?

ıwish

Özlüyorum bazen seni. Yüreğimin soğumadığını bildiğim ender insanlardan birisin şu hayatta. Uzaktan durup süzüyorum seni öylece. Gözlerindeki masumiyeti yakalıyorum bir kediyi kucağına aldığında. Sonra gözlerinin yanındaki kırışıklıkları fark ediyorum. Çoğu gülümsemekten açılmış kaz ayaklarını. İçimi ısıtan sesin düşüyor bazen aklıma. Sonra anılar geçiyor uzun uzun aklımdan. Anılar diyorum o anıları ben tek başıma yaratmış olamam. Yine de sanırım artık o anılar yalnızca benim için kıymetli ve önemli…

Zaman kırılır bazen ve insanlar kalamazlar aynı yen içinde. Kollar kalır, ülkeler kalır hatta dünyalar kalır ama iki insan kimi zaman kalamaz aynı yenin içinde. Kılıç keser ya da kınını bir yerden sonra. Zaman içerisinde belki zamandan başka hiçbir şey değişmez ama zamanın değişimi bir türlü sana aklında kalan salınımın gerçek olduğuna inandırmaz seni. Zaman önde sen arkada kaldın sanırken zamanın gerisinde kalanlar düşer birer birer takvim yapraklarına iliştirilmiş bin bir öyküyle.

Böyle zamanlarda duygularım karışır benim. Hüzün mü yoksa mutsuzluk mu olduğunu bilmediğim bir yırtılmanın ardından filizlenen her yeni şeyi paylaştığım seni  istese de istemese de arar gözlerim. Sonra duraksayarak gülümserim kendime. Aramama gerek yok. Sormama gerek yok. O zaten… Gitti…

Bilirim kimi gidenlerin ardından geriye dönüşü yok gibi denklemler kurar insanlar. Zaman her zaman acımasız değildir aslında. Zaman kimi zaman unutur. Affeder. Korkar. Önemser. Geçer ve gider. Sonra hayıflanırken bulursun kendini bir yerlerde. Her şey gibi bunun da bedeli geçen giden zamanın asla geri gelmemesidir.

Ne kadar oldu bilmiyorum arkasından bir karaltı geçmeyen gülümsemeni görmeyeli. Ne kadar zaman geçip gitti bilmiyorum…  Artık söylediklerimden çok varlığımın ta kendisinin seni rahatsız ettiğini hissetmediğim bir anın tarihte nereye denk geldiğini hatırlamıyorum bile…

Sanırım ne yaparsam yapayım beklentisi yüksek biri olarak hiçbir zaman asgari müşterek de beklentilerine yanıt verenlerden olmadım. Sanırım yine eskisini getirip yenisini götürün kampanyalarıyla çoktan fabrikaların hurda depolarında tekrardan çeliğe dönüştürülmek için bekleyen o anı yığını arasında aldım yerimi…

Ben özlüyorum arada bir. Bazen bir anın bir ömre bedel olduğunu bilecek kadar yaşamış üç beş dostla denk geldiğimde seni soruyorlar bana. Çoğunlukla artık hayatında yerimin olmadığını söylerken buluyorum kendimi. Kapıyı yüzüme çarptığın günden beri sızlayan bir burunla ortada “aptal” yerine koyarak gezdirdiğiniz o günlere rağmen içimden atamadığım insaniyetim beni sana düşman olmayı bırak aramadığım her gün için bile cezalandırıyor bazen.

Yine de zaman akıyor. Zaman akıyor ve derenin suyunda yıkanan larvalar her gün biraz daha kurbağaya dönüyor. Görünüşte sevimliliklerini yitiriyorlar BELKİ ama yine de içlerinde bir yerde hala larva olmanın sesini duyuyorlar.

Bu özür değil. Yapmadığım hiçbir şey için özür dileyecek yerim yok. Bu sana da değil. Günün anlam ve önemi içerisinde bir gün şayet geriye dönüp bakmak istersen gelecekteki sana bir mektup bu belki. Neleri değiştirdiğinin ve neleri dinamitlediğini hatırlatmak belki…

Bir başka dost yüzlü ve kederli gülüşlü arkadaşımın da bana hatırlattığı gibi… “Yaptıkların değil yapmadıkların belirler bedelini. Hayat bir bedeller silsilesi… Vermeye alıştırdıklarını bırakırsan bir köşeye artık süpermarket reyonunda son kullanma tarihi geçmiş bir mısır gevreği kutusu gibi olursun. O kadar farkında olmazlar ki insanlar son kullanma tarihine göz atacak biri o kadar çıkmaz ki imha edilmen bile unutulur ve yaşamın uzunluğu içinde öğrendiğim kardeşim yüz yıllar sonra şayet son kullanma tarihi geçmiş ve hiç açılmamış bir kutu olmayı becerebilirsen, efsane olmasan da antika olursun ki bu da etrafında pervane dönmeleri için yeterli olur. Ne de olsa insan sadece değer verdiğinin yanında durur…”

Zaman akıyor iyi de nereye?

 

Etiketler: , , , , , , , , , ,

Önerilere açık olmak…

Ruha hiç inanmadım ben. Ölünce ölürsün.Yaşarken de yaşarsın. Basittir hayat. Öleceğini bilmek kimi zaman hayatı zorlaştırsa da aslında kolaylaştırır. Alacağını sandığın bütün o önemli kararlar, kariyer basamakları, gelecek nesline bırakacağın bir ev, yani mirasın anlamını yitirir. Belki de yaşam denilen bütünün aslında kısa ve çoğunlukla geçiştirilen bir zaman aralığı olduğunu böylece anlarsın.

Hayır, bugün hayatımda benim için önemli olan kimseyi kaybetmedim. Sarhoş değilim! Aslında biraz sarhoş olsam bunları düşünmeye fırsatım olmaz. Rutin içinden dışarı bakarken bir rutin içinde debelenip durmakta olduğumun farkında da olsam hayat bana kabul edilebilir yönlerini sunmaya devam eder. Kendimi kandırırım. Yaşam bir amacı varmış gibi akar, gider ve elbet bitmesine yakın sancı ve gözyaşı yüreğini yoklar.

Farkında olmadan yaptıklarımın hayatımı yönlendirildiğini sandığım zamanlar oldu. Yaptığım seçimlerin sonuçlarına katlanamayacağımı düşündüğüm için hareket etmeden geçirdiğim günler de oldu. Hiç birinden zerre pişman değilim. Yalnız hayat bana bir ömürde deneyimlenemeyecek kadar çok olasılık sunmaktan hiç vazgeçmedi. Çoğunlukla kafamı çevirdim öte yana. Kafamı çevirdim ve görmezden geldim.

Şimdilerde hayatın iplerini elime almak için yaşadığım hayatın formunu değiştirmek adına çaba gösterir halde buldum kendimi. Farkında olmadan, hayat beni yakaladı parmak ucumdan.

Kim bilir belki de hayat sana zaten istediğini vermeye meyilliyken senin de yerinden kalkıp kısa yolculuklar yapman gereklidir. Bu aralar Trabzonluyum ben. Her gün toplamda 61 kilometre yol yapacak ve bundan da gocunmayacak haldeyim. Üstelik biliyorum su değil benzin yakıyor o araba. Peki, yol boyunca kurduğum hayallerin bedelini bu kadarıyla ödeyeceksem benim için sorun yok ortada. Hayal kurmak memlekette zaten normal insan işi değil! İlle de bir yerinden bedeli ödenmek zorunda…

Hayat basit. Ruha inanmadım hiç. Aşka inandım ben hep. Aşkla yapılan her işin eninde sonunda parladığına. Aşk için yola dökülmeye, aşk için yürümeye, aşk için hayatı baştan yaratmaya inandım. Fazlası bana hep zırva geldi.

kabakBelki de hayat bir ucundan sen tutunca öbür ucundan başkasının tutma ihtimalinin olduğu yegâne ip. Beline sarınca ipi, parmaklarını geçirince derisine o da sana yapıyor aynısını, kimi zaman şarabın içinde kimi zaman bir parça cevizle tatlının üstünde. Belki de istemeyi bilmek kadar vermeyi bilmek de gereklidir bu noktada…

Sana sözüm olsun! Hiçbir zaman konuşur gibi yazdığım metinlerin satır arasına hapsetmeyeceğim seni. Niyetim daha iyisini yapmak. Aranıp taranarak emek harcanarak bulunacaksın, hep istediğin gibi. Yine de istesem de istemesem bir karpuz kabuğu düşürülünce aklıma bir defaya mahsus geziniyorum ayaklarının değdiği suyun kenarında. Biliyorum her söylediğim biraz daha tereddüt yaratacak. Hep bir acaba ile yaşamak kolay değil. Kendimden biliyorum… Susuyorum şimdi…

İstersen farklı bir günü var etmek hep mümkün. Mesela bugün hayat sana nasıl bir sürpriz yapsa etrafındaki insanların varlığı ve yokluğu önemli olmaksızın gülümseye bilirsin? Sen bir düşün bunu, önerilere de tepkisiz kalma…

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , ,

Dare to Dream / Benim Ölüm Seni Gömer Adamım…

Benim ölüm seni gömer adamım. İçimdeki öfke bu yüzden! Hiçbir halta yaramayan yaşamında beni DareToDREAMkendinden aşağıda görmen sinirimi zıplatıyor.  Aslına bakarsan yaşamı sikime taktığım yok. Önüme geldiği gibi yaşıyorum. Senden tek farkım bu. Senden ya da diğerlerinden daha iyi miyim derdim değil bunlar.  Benim bildiğim ve sandığım sanırım senden ve geri kalan zırvalardan daha cesaretliyim.

Aklıma takılan herhangi bir sorunu çözmek için geçirdiğim zaman beni rahatsız etmiyor. Aslına bakarsan hayatı senden daha ciddiye alıyor olabilirim. Yine de bu önemsediğim anlamına gelmiyor. Sanırım mesele bu. Çok ciddiye aldığın herhangi bir şeyi önemsememeyi anlatamıyorum ben.

Sen mesela hayatın boyunca rahat edebilecek bir hayattan rahatsız olabilirsin. Bunu anlıyorum. Hatta anladığım kadarıyla bu durumda olan birinin taleplerinden de rahatsız olabiliyorsun. Önemli değil bunlar. Kendi ipinle kuşağın içinde kendine yer açma çabasından vazgeçince vazgeçtiğin bir şey olmuyor. Sadece kabullenmiş oluyorsun.

Yine ağır ve ağdalı dilim devrede. Yine beni anlamak için zerre çaba harcamadan sadece içine işleyen o duygudan kaçmak için delik bakınıyorsun etrafta. Keşke seni anladığım kadar kolay beni de anlasan.

Hayır neyi anlamadığını anlatmaya çalıştıkça delirecek gibi oluyorum bazen çabadan. Bu kadar çabayı bir oduna gösterseydim şu hayatta filizlenip gitmişti çoktan. Bu kadar çabaya rağmen anlamaman beni şaşırtmıyor. Ben her seferinde çabalayacak bir şey bulmama şaşıyorum çoğunlukla.

Hiçbir zaman kimseyle ile ilgili olmadı hayat. Öyle ortalıkta gezinen başarı öyküleriyle kandırılmayacak kadar zeki sayıyorum seni sonuçta. Hala yaşıyorsun, soluk alıp veriyorsun. Bu kadar aptal olamazsın değil mi ama…

Yine de tercih ettiğini düşündüğüm bu aptallıkla bütün bir hayatını geçireceğini düşünmek beni bir an için benden alıyor. O kadar öteliyorum ki kendimi, kendimi de tıpkı senin kendini saydığın kadar ortalama sayıyorum. Ortalama kırk çöp edince öleceğini bilen bir organizma olmama rağmen hayatın sonsuz ve kendini tekrarlayan loplarından birinde kendime güvenli sığınak ararken yakalıyorum kendimi.

Acı veriyor. İnsanın kendini tanımladığı bir güçten vazgeçip bir aptallığı dönem dönem kendi hayatta kalma savaşı içinde de yaptığını bilmek sana sadece beni şanslı gösteriyor. En azından dürtünün haz ve erdem olabileceğini düşünecek kadar ileri gidebiliyorsun. Bense kutsal metinlerin ve güçlü söylemlerin nasıl ortaya çıktığını anlamaktan geliyorum. Beni bu kadar yormaya hakkın yok.

Zaten eninde sonunda olacak olan olacaksa yani istesen de istemesen de gözünde küçültüp beni zararsız olarak etiketledikten sonra başına gelenin sana zarar verme ihtimali var mı? Bak hala okumaya devam ediyorsun. İnsan bilerek kendini zehirler mi?

İntihar büyük bir zehirlenme hazzı. Yaşam kadar inandırıcı ve yaşam kadar keskin! Her gün öleceğini bilerek yaşayan bir insan için mutlaka düşünülmesi gereken bir opsiyon. Elinin altında. Mutsuzluğuna son vermek senin ellerinde!

Bu akşam ölürüm beni kimse tutamaz sen bile tutamazsın yıldızlar tutamaz bir uçurum gibi düşerim gözlerinden gözlerin beni tutamaz sözlerinden etkilenip intihar etmeye kalkanlar oldu bu memlekette. Sen anlatamayacağın bir saçma depresyon duygusu için intiharı düşünmeye gerçekten meyilli misin?

Hayatında bir fark yaratmadan ölümde bir fark yaratacağını düşünmek zorbalık ve aynı anda terbiyesizlik ve küstahlık değil mi?

Düzden direkt söyleyince anlamayacak kadar geri zekâlı olduğunu bilmeseydim bu anlattıklarımı anlayacağını düşünecektim bir an için. İçim ürperdi. Böyle bir yüzü anlamasını istediğim insanlar böyle bir yüzle hayatlarını idame ettirmeye devam etmek için ne kadar istekli olabilirler ve nereye kadar böyle gider…

An itibariyle bu yüzden duruma müdahale etmekten vazgeçiyorum. Suyun akıp bulduğu yoldan muhtemelen hoşlanmayacağım. Hatta bu yolda yürümek çoğunlukla bana her zaman olduğu gibi yalnızlık ve acı verecek. Yine de bu yolda yürümekte tereddüt edemeyecek kadar fazla sayıda aynı deneyimi yaşadım ben. Kumarın kazanmak için değil kaybetmek için oynandığını bilecek kadar uzun zamandır kumar oynuyorum ben. Canım yandıkça, kaybettikçe yaşıyormuşum gibi geliyor bana.

O yüzden artık benim düşüncelerimin bir önemi sadece benim için var. Anladığım kadarıyla birey olmayı başarmaları için bireyleri teşvik etmenin onlar üstünde yıkıcı bir etkisi var. Birey olmayı başaramadıklarını kabul edip sonra birey olmaya çalışmak zorunda olduklarından duydukları rahatsızlık benim kullandığım dili acımasız sert ve kabul edilemez yapıyor.

Ne kadar dünyayı hala iyi ve kendinin farkında olan insanların bir adım öteye taşıyacaklarına dair inancım yıkılmamış olsa da iyi ve teşvik edildiklerini ve değer verildiklerini anlayacak insan sayısı ırkın geri kalanını kurtarmaya yetecek sayıya ulaşmadı.

Hayaller, hep vazgeçtiklerimiz…

 

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , ,

Yağmura Katlanamıyorum çünkü…

 

Ne diyor bu kadın yağmur için. Katlanamıyormuş. Neymiş efendim ona eski güzel anıları anlatıyormuş. Laf! Hele hele bu yağmur penceresine vurduğunda o yağmur sesine hiç dayanamıyormuş. Peki neden dayanamıyormuş kadın? Çünkü onunla değilmişim. Oldu mu şimdi? Benim yüzümden yağmura katlanamayan bir kadına aşık olmak delilik mi hakikaten? Ya da beni bu kadar seven bir kadını hayal etmek gerçekten aşık olmanın tanımlarından biri mi? Aşk gerçekte aslında sevilmek istenme, arzulanmak istenme ihtiyacımızın bir yansıması mı yalnızca?

Ne diyordu kadın? Biz birlikteyken kendini bir sinek gibi hissediyormuş. Gerçi böyle söyleyince de kadını aşağılamış oldum. İnsan neden aşağılar sevdiğini? Ona aşağılık bir köpek yavrusuymuşçasına davranınca nasıl olur da sevgisini ispat ettiğini sanır? Daha önemlisi bu durumun mazoşist bir yanılsama hatta biraz da şiddet görme eğilimi olduğunu fark etmez? Aşık olmak demek aslında her şeyi olduğundan büyük görmek değil midir zaten gözünde ama kendini küçültmeden…

Neden ayrıyız peki? Neden ayrıldık galiba hiç düşünmedim. Beni bu kadar büyük seven bir kadını neden bıraktım hiçbir fikrim yok. Beki de bir kadın bu kadar büyük sevebilir beni diye çok korktum. Kaçtım belki de. Bazen senin gözünde büyüyen onca şey benim de gözümde büyüyor işte.

Sadece biz ayrıldığımız için, altında defalarca ruhlarımızı temize çektiğimiz ve çok önemsediğimiz o arınmışlık hissini karşı tarafta sürekli olarak hissettirmek ve tanrısallık katmak için kullandığımız yağmurun sesine dayanamayan bir kadına aşık olmaktan bahsediyoruz. Kolay değil bu işler öyle… pantolonun üstünden bakmaya benzemez.

Yağmura kendi penceresinden bakabilen ve buna katlanmadığı halde bunu kendi penceresi önünde yapan bir kadından bahsediyoruz. Nasıl baş edilir ki böyle bir akılla…

Düşünsene tıpkı ona yağmur sesinin bütün iyi anıları hatırlatması gibi sende bir anda aynı melodiyi fısıldıyor kulaklarına o muhteşem kadın sesi.

Ben olsam içimdeki bu sevgiyi birilerine bağırmak isterdim. Haykırmak isterdim boşluğa, pencere pervazıyla konuşurdum kim bilir. Hatırlıyor musun derdim, eski güzel günleri? Sanki her şey hatırlanırken gülünmesi gerektiği gibi gülerdim. Gözlerim akıtmamak için göz yaşlarını nereye sokacağını bilemezdi aynı anda. Anlardın sen o Adile Naşit kahkahası ardındaki hüznü ve acıyı…

Yine de konuşmaya devam etti kadın, yağmuru izlemekten sıkılıp pervazla vedalaşıp yatağa attı kendini. Bir an anlayamadı yatağın ne tarafında olduğunu. Yoksa adamın kafasını koyduğu yerde miydi? Adamın kafasının içinde olabilir miydi her şey?

Böyle seven kadın ve erkek gerçekten var olabilir miydi? Bir şarkıya söz olarak kısaltsam acaba kadın mı erkek mi seçilirdi? İşte bunlar hep “seks satar” gerçeğinin bir hikayede denenmesiydi.

CassandraWilson1I can’t stand the rain against my window
Bringing back sweet memories
I can’t stand the rain against my window
Now that you’re not here with me

When we were together, everything was so grand
Now that we’ve parted
There’s one sound that I just can’t stand, the rain

I can’t stand the rain against my window
Bringing back sweet memories
Hey, window pane do you remember how sweet it used to be?

Alone with the pillow, where his head used to lay
I know you’ve got some sweet memories
But like a window you ain’t got nothing to say

I can’t stand the rain against my window
Bringing back sweet memories
I can’t stand the rain against my window
Now that he’s not here with me

Alone with the pillow where his head used to lay
I know you’ve got sweet memories
But like a window you ain’t got nothing to say

Rain, rain, rain, rain, rain against my window

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , ,

Adsız Kadın Üstüne Başlıksız Yazı…

“Kimi tek bir kurşunla, kimi onlarca bıçak darbesiyle, kimi de boğazı kesilerek çocuklarının gözleri önünde hunharca katledildi. Aylarca tuvalette esir edilen de vardı aralarında, yaşarken ölenler de. Her biri eşti, anneydi, kadındı. Ancak hepsinin kaderi aynıydı; hepsi şiddet kurbanıydı. Gördükleri şiddet sonucu hayatını kaybeden bu kadınlar, Zeytinburnu Belediyesi’nin, AKDEM (Aile Kadın Destekleme ve Engelliler Merkezi) çatısı altında hayata geçirdiği “8 Mart 8 Kadın” projesiyle ünlü isimlerde yeniden can buldu.

Kim kim oldu :

-Hülya Avşar – Ayşe Paşalı

-Berguzer Korel – Melek Karaaslan

-Nur Fettahoğlu – Gülşah Sarcan

-Burcu Esmersoy – Şefika Etik

-Dolunay Soysert – Meral Tahta

-Meltem Cumbul – Ceylan Soysal 

-Ezgi Mola – Selma Civek

-Songül Öden – Mehtap Civelek”

 

femenHer sene 8 Mart yaklaştıkça içim sıkılıyor. Biliyorum yine Kadınlar yalnızca bir gün için tıpkı 23 Nisanlarda koltuğa oturtulan çocuklar gibi açık bir alaya maruz kalacak, ertesi gün hatta tıpkı 2012 yılı gibi aynı gün öldüresiye dövülecek, namusa konu edilecek, işkence görecek veya gözlerini kapatacak hayata.

Bizler de duyarlı insanlar olarak şiddete maruz kalmış, ölmüş kadınlara adanan işleri görüp kendi kendimizi temize çekeceğiz. Ala memleketin kendine ikiyüzlülüğü altında ezilmeden, kendi kızlarımızı, kendi analarımızı, kendi eşlerimizi hatta kendimizi düşünmeden devam edeceğiz yaşamaya.

Geçen sene bugünlerde söyledim, yıllarca bedenine jilet vuran Müslüm Gürses hayranlarının kadınlarını dövdüğünü sandık. Sonra anladık ki son 10 yılda hepimiz Müslüm Gürses dinliyormuşuz. Yani bir başka değişle hepimiz kadına şiddet gösterip sonrasında da haklılık karinesi yaratıyormuşuz. Tabii bu cümlelerden Müslüm Gürses’i seçip geri kalanını görmezden gelmek kolay olacak, adamın günahı yok sadece toprağın sesi oldu. Bizim günahımız çok, sesimiz böyle çıkıyor.

Sizlere Avrupa’dan bahsedenlere de kanmayın. Orada da şiddet kamufle edilmiş halde hali hazırda mevcut. Gözleri kapatıp, kulakları tıkamak insanlığın ortak suçu!

İnsan insanın kurdudur, kadın kadının daha fazla!

İnsan insanın kurdudur, erkek kadının daha fazla!

İnsan insanın kurdudur, güçlü güçsüzü daha fazla!

İnsan insanın kurdudur, kral soytarıyı daha fazla!

Ne derlerse desinler, eğitim ve öğretim, ekonomik koşullar, gücün ve iktidarın sarhoşluğu, başka bedeni ve başka kararı sahiplenmeye kalkma… Dön aynaya bak ve yüzleş, önce kendinle sonra kadınla. Dünyanın değişmez bir düzeni olduğunu sanıyorsan, haklı olabilirsin. Yine de düzenin şeklinin değiştirilebileceğini gördün. Artık kölelik yok, maaşlı çalışmak var mesela.

Yeteri kadar direnirsen zamanı tutmaya ihtiyacın kalmaz, tam yeri tam zamanı olur…

Geçen Sene bu zamanlar  “8 Mart Dünya Kadınlar Günü” diyerek başlık atmıştım. Bu sene ne diyeceğimi hala kesitirebilmiş değilim. Yazının sonuna geldiğimiz halde.  Ne İtaatkar Kadınlar Kulübü (Malezya) ne  “Kadın ve Ayakkabı üstüne bir yalanlama…” ne de “Kadınlar Ne İster” başlıklarını 8 Marttan farklı bir tarihte atmış olmak kendimi temiz hissetmeme yetmiyor. Belki bir yerlerde bir şey söyelemek mümkün olur, bir şey yapmak mümkün olur… Kendimize Rağmen…

 

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

The Bride Wore Black – La mariee etait en noir – Siyah Gelinlik

the bride wore blackFrançois Truffaut ve yönetmenliği konusunda herkes bir şeyler biliyordur eminim. Hata o kadar iyi biliyordur ki çeşitli kaynaklarda yer alan eksik bilgileri bile tamamlamışlardır. Neyse konumuz “çakma entelektüellerimiz” ya da “acınası yaşam formları” değil. Asıl konumuz yukarıdaki video aracılığı ile hatırlayacağınız ya da ilginizin uyanacağı film.Kadınlar ve nelere kadir oldukları konusunda gördüklerimden sonra bu filmin ya da dayandığı kitabın erkek aklı olmadığını bildikten sonra kendime tekrar sordum.

“İnsanlar neden trajediye ihtiyaç duyar?”

“Kadınlar kendi eliyle neden trajedi dağıtır etrafına?”

Yakın zamanda bu soru üstüne bir hikaye paylaşacağım sizlerle ve evet trajedinin bütün ögelerini barındıracak içinde!

Gerçeklerden gerçeküstücülükle kaçmayı başaramayan, biraz okumuş ama olanaksızlıklarla ya da tembelliğiyle  vazgeçmiş kadınlara “aşık” mı denir yoksa “trajedi üstadı mı?”

Sert olduğunun farkındayım ama bu soruyu da aşağıdaki videoyu izleyerek ve sesi mümkünse biraz açarak sorun kendinize. İçeriden ses geliyorsa hemen çevirin ekran yüzünüzü başka bir yere. Facebook ya da TV iyi gelebilir böyle anlarda. Zaten sığınacak kahvesi ve falı olan kadınlar sadece “Orta Doğuda”

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: