RSS

Kategori arşivi: Resim

Önerilere açık olmak…

Ruha hiç inanmadım ben. Ölünce ölürsün.Yaşarken de yaşarsın. Basittir hayat. Öleceğini bilmek kimi zaman hayatı zorlaştırsa da aslında kolaylaştırır. Alacağını sandığın bütün o önemli kararlar, kariyer basamakları, gelecek nesline bırakacağın bir ev, yani mirasın anlamını yitirir. Belki de yaşam denilen bütünün aslında kısa ve çoğunlukla geçiştirilen bir zaman aralığı olduğunu böylece anlarsın.

Hayır, bugün hayatımda benim için önemli olan kimseyi kaybetmedim. Sarhoş değilim! Aslında biraz sarhoş olsam bunları düşünmeye fırsatım olmaz. Rutin içinden dışarı bakarken bir rutin içinde debelenip durmakta olduğumun farkında da olsam hayat bana kabul edilebilir yönlerini sunmaya devam eder. Kendimi kandırırım. Yaşam bir amacı varmış gibi akar, gider ve elbet bitmesine yakın sancı ve gözyaşı yüreğini yoklar.

Farkında olmadan yaptıklarımın hayatımı yönlendirildiğini sandığım zamanlar oldu. Yaptığım seçimlerin sonuçlarına katlanamayacağımı düşündüğüm için hareket etmeden geçirdiğim günler de oldu. Hiç birinden zerre pişman değilim. Yalnız hayat bana bir ömürde deneyimlenemeyecek kadar çok olasılık sunmaktan hiç vazgeçmedi. Çoğunlukla kafamı çevirdim öte yana. Kafamı çevirdim ve görmezden geldim.

Şimdilerde hayatın iplerini elime almak için yaşadığım hayatın formunu değiştirmek adına çaba gösterir halde buldum kendimi. Farkında olmadan, hayat beni yakaladı parmak ucumdan.

Kim bilir belki de hayat sana zaten istediğini vermeye meyilliyken senin de yerinden kalkıp kısa yolculuklar yapman gereklidir. Bu aralar Trabzonluyum ben. Her gün toplamda 61 kilometre yol yapacak ve bundan da gocunmayacak haldeyim. Üstelik biliyorum su değil benzin yakıyor o araba. Peki, yol boyunca kurduğum hayallerin bedelini bu kadarıyla ödeyeceksem benim için sorun yok ortada. Hayal kurmak memlekette zaten normal insan işi değil! İlle de bir yerinden bedeli ödenmek zorunda…

Hayat basit. Ruha inanmadım hiç. Aşka inandım ben hep. Aşkla yapılan her işin eninde sonunda parladığına. Aşk için yola dökülmeye, aşk için yürümeye, aşk için hayatı baştan yaratmaya inandım. Fazlası bana hep zırva geldi.

kabakBelki de hayat bir ucundan sen tutunca öbür ucundan başkasının tutma ihtimalinin olduğu yegâne ip. Beline sarınca ipi, parmaklarını geçirince derisine o da sana yapıyor aynısını, kimi zaman şarabın içinde kimi zaman bir parça cevizle tatlının üstünde. Belki de istemeyi bilmek kadar vermeyi bilmek de gereklidir bu noktada…

Sana sözüm olsun! Hiçbir zaman konuşur gibi yazdığım metinlerin satır arasına hapsetmeyeceğim seni. Niyetim daha iyisini yapmak. Aranıp taranarak emek harcanarak bulunacaksın, hep istediğin gibi. Yine de istesem de istemesem bir karpuz kabuğu düşürülünce aklıma bir defaya mahsus geziniyorum ayaklarının değdiği suyun kenarında. Biliyorum her söylediğim biraz daha tereddüt yaratacak. Hep bir acaba ile yaşamak kolay değil. Kendimden biliyorum… Susuyorum şimdi…

İstersen farklı bir günü var etmek hep mümkün. Mesela bugün hayat sana nasıl bir sürpriz yapsa etrafındaki insanların varlığı ve yokluğu önemli olmaksızın gülümseye bilirsin? Sen bir düşün bunu, önerilere de tepkisiz kalma…

Reklamlar
 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , ,

Kendime Rağmen…

suicide-preventionGeçmiş… Sıklıkla karşıma alıp konuştuğum, ya da karşılaştığım bir dost değil kendisi… Yüzünü görmek istemediğim nefret ettiğim bir düşman da… Barışığımdır geçmişimle ben birçok şeyin aksine… Benimdir en nihayetinde… eni konu sahip çıkmaktan başka çıkar yol göremem… Benle vardır, benle yok olacaktır… Nereye gitsem bırakmaz peşimi… Parçadır benden, parçamdır…

Böyle nitelerdim hep geçmişi… Ancak bu cümleleri kendime milyon kez tekrar ettikten sonra onunla yaşayabilir, nefes alabilir hale geldim… Kaçmak… Hanginiz kaç defa bırakarak, kaçarak yeni bir hayat kurdu bilemem, ama bugün itibariyle ben yine yenisine gebe olmak zorundayım… Şu ana kadar hayatımda olanların tamamı geride kaldı sanıyordum… Ta ki sırtıma dokunan elinin sahibinin sesiyle irkilene kadar…

“Bu sen misin Morrisse, hiç değişmemişsin iyisin değil mi?”

Uzun zaman geçmiş üstünden, söylesene hiç değişmez mi insan… Değiştim dönüştüm ben de işte… Senin bildiğin aciz, zavallı, yapayalnız adam değil işte… Tekrardan kurdum bütün hayatımı… Sevmediğim deyimdeki gibi tırnaklarımla kazıdım ben bu seferki başlangıcı… Orada karşıma dikilmek zorunda mıydın? Görmezden gelseydin… Yok saysaydın… Yok saydıklarımı suratıma vurmasaydın…

Suicide (1)Hayır, eski bir gönül defteri değil karşıma çıkan.  Nefret ettiğim ya da sevdiğim biri de değil… Şahsiyetinde yüzleştiğim, rafa kaldırdığım, unuttuğumu unuttuğum her şeyi hatırladım bu gün… Acı çektim… Rüyam habercisiymiş olacakların… Göçük altında kalmaktan neden korkar dururmuşum hepsini öğrendim bugün…

Dönemler vardır iyisiyle, kötüsüyle sana ait… Bir hayata devam edebilmek uğruna yok saydığın, üstünü kapattığın… Katlayıp kaldırdığın… Herkes de var mıdır bilmem ama ben de var bir tane… Uzun zaman önceye dair… Bugün kulaklarımda çınlayan bir merhaba ve iyisin de mi cümlesindeki ‘de’nin üstündeki vurgu… İkisinin toplamı bir filmin şeridi… O kadar… O kadarla kalsa…

Ben hayatımda bir kere vazgeçtim yaşamaktan… Öyle intihar etme safsatalarına falan pabuç bırakmadan… Bilirim ki ölümü isteyebileceğin en şiddetli anda intihar etme eylemini gerçekleştirecek gücün bile yoktur…

SUICIDEHer ne varsa büyük saydığın, her kim varsa tanıdığın; yalvarırsın, seni öldürsün diye… Ölüm artık öyle bir kaçınılmaz sondur ki… Buna karşılık elin ayağın tutmaz haldedir. Yapabileceğin tek şey nefes alıp verme refleksine direnmeye çalışmaktan öte değildir… Vazgeçip intihar edenler ve sona gitmeyi becerenler bu yazıdan tenzil edilmiştir. Ama biline ki ölümü istemek de tükenmişliğin  son haddidir ve yoktur dermanın son noktayı koymak için. Uyumak ve uyanmamak… Tek düşündüğün ruhunun bedenini görmesidir yukarıdan… Sonrası azap, mutluluk, huzur, acı, keder veya ne haltsa önemli değildir. Bitmelidir bu yaşam. Kilitlenme durumu bundan ibarettir.

Hayatım boyunca ölüm sevici oldum ben… Gidenleri sevdim… Bitenleri sevdim… Ölüme akıl dâhilinde yakın durmayı sevdim… Ölmeden ölümü bilmeye çalışmayı sevdim… Yaşamaktan vaz geçmeden ölümü bilmeyi istedim durdum… Ve hayatım boyunca yalnız bir kez ölmek istedim… İntihar etmek değil… Saf katıksız bir ölüm duygusu bu… Ölmek için birine muhtaç olma durumu… Ciğerim sönsün ve şişmesin istedim bir defa…

evolutıonAnılarımı paylaşıp işi biyografiye dökecek değilim… Bu durumu gören bilen, kiminin ev arkadaşı dediği cinsten bir zat-ı muhteremdi bugün karşıma dikilen… Bütün o istek kabarması.. Bütün o sanrılar… Yaşanmışlığımın içindeki bütün o git-gel gözümün önünden geçti… Haykıramadım karşımdakine… Kendime rağmen yaşıyorum ben…

Kendime rağmen…

Sabah yataktan kazımıyorlar artık beni… Damarlarımda delik açacak yeri şıp diye buluyor doktorlar… Saatlerce uyuyarak geçirmiyorum günlerimi… Haftanın günlerini karıştırmıyorum üç günden fazla süren uykusuzluklarımla… Hem iyileştim ben artık… Kesilmiyor bölünmüyor günüm on altı, on yedi parçaya…

Üstünden çok sene geçti bana dair, acısıyla tatlısıyla…  Hayatımın bir bölümünü hiç yaşamamış değilim ki…

Var ettim kendimi… Kendime rağmen… Yok değilim artık… Merak etmiyorum ölümü artık… Biliyorum, ölümü ben…

Ağır bir depresyon nöbeti falan değildi hem tepemde gezinip duran… Yoktu çaresi bana kadar… Üstesinden geldim ben… Şimdi neye hayretin?  Hala hayatta olduğuma dair mi… Niye istiyorsun ki iyi olmamı…

suicide-astuces-300x200Telefonumu verdim arkadaşa… Artık o da benim yaşadığım şehirde yaşayacakmış… “Bir şeye ihtiyacın olursa ara” dedim kendime rağmen…  Aklımdan geçenleri hiç söylemedim… Tekrar gömdüm tarihe bana ait ne varsa… Tekrar canımı yakmama izin vermeden, tekrar devam ettim kaldığım yerden çayımı yudumlamaya…

Güçlü biri hiç olmadım ben, tek başarım yaşamak kendime rağmen… Tek sıkıntım izlemek insanlara rağmen… Şimdi bensem, buradaysam hayattaysam… Hepsi kendime rağmen… Hepsi kendim için… Gerisi vesaire…

Çarşamba, Nisan 5, 2006

Morrisse Eserese 

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , ,

Cennet Yolculuğu…

Her daim bir cennet aradım ben. Elimden geldiğince, aklım ve yüreğim yettiğince cennetin peşinden koştum. Bu; sizlere masallarda tasvir edilen, dinlerde anlatılan değil. Bu cennet, bir televizyon kanalı mahallesi de değil.

Sıcak ve samimi dost sohbetlerine kulak kesilmeyi sever insan. Öyle midir? Kendini gerçekleştireceğin ya da amacına ulaşacağın yegâne an sıcak masallarda sırtının pohpohtan ağrımasına mı denk gelir? Kim bilir belki de hayatı senin aldığın kadar ciddiye alan yoktur. Ciddiye alıp yaşamayı öğrenen…

Devletler hayatları ciddiye alandan korkar. Asamadılar belki ama acının en büyüğünü yaşattılar Nazım’a. Devletleri kuran insanların hiç mi suçu yok şu örnekte? Ciddiyeti kendi erkinden çıkarıp, deliliği normal hale getireceksin önce. Sonra eksikliği, tuhaflığı ve hatta kendin olmamayı sana dikte ederek var olsun diye kurulmuş devlete biat edeceksin. İkili delilik halinde devletin insana ve geçmişe sirayetine küfür edeceksin sonra. İyi mi böyle?

geminiNe saçma tam bir kendinden öncekinin yarattığı paradoks ve kaosla baş edememe durumu! Korkunç ironi. Yazarken kamburun ağrıyacak şimdi! Utanmasa böbreklerin patlayacak! Ara vermek lazım, hayata…

Şiddetli bir yaşamı seçmeme eğilimi olan bizim gibi bipolarların, şizofreni müptelalarının yaşama hakkı olmalı şu evrende! Barınabilmeli ve varlığımızla insanlığı ve insanları onurlandırmalıyız. Peki, kolay mı zıtlıkları barındırırken?

Denemek belki de kolay ya da zor olandan daha farklı bir algı. Denedim ben. Yine de denemek ve kaybetmek hoşuma gitmedi.

Tabii çok normal; artık hayatını tanımadığın bir burcun etkisiyle yaşıyorsun. Koçsun artık sen. Koçumsun benim.

Bir sik-tirip aklımın içinden anı olarak fırlamayı ve beni gülümsetmeyi bırakırsan devam etmek istiyorum anlattıklarıma. Koç muyum, tek olamayan ikiz miyim ve çoğul ekil ile tamamen anlamsızlaştırılır mıyım emin değilim.  Bu da demek oluyor ki orta yaş krizinin tam başındayım. Yani ölmekten korkmamaya cesaretim kalmadı.

Normal tabi bu durum… Şimdi el yordamıyla yaşarken hayatı çocuk gibisin. Gelişeceksin, hatta bir ara ergenleşeceksin yeniden ama eninde sonunda koç olmayı öğreneceksin. Koçumsun sen benim.

Kaybolsan görüş alanımın içinden, gitsen uzaklara… Gerçekten. İki yıl tarot bakınca gerçekleri fark etmiş olamaz insan. Asker kaçtığında 25 yaşındaydın ve tam olarak 17 yaşında bir veledin evinde gizliyordun hayatını, hatırlıyor musun? Veledin ve yalanlarının evinde hem de. Üstelik bu veledin hayatını, çıplak gerçeklerle bilen, üstünde test edilmiş, onaylanmış yazan bir adamsın sen. Korkunç bir deneyde kaybetme arzusu ile yanıp tutuşarak âşık olduğumu zannettiğim o anlarda sen vardın. Ve pek tabi yanımda olduğun anlardan sonra hayatına devam ederken geliştin yinelendin ve farkına vardın zekâmın. Şimdi sadece farkına vardığın ve benim üstüne mislisiyle fazlasını koyduğum o saçma ana geri dönmeyi reddediyorum. Mümkünse sen sükût içinde benim karın ağrımı dinle ve sesini fazla yükseltme.

koçBelki de bana, yaşam; her gerçekliğin deneyimlenmesi gibi geliyor. Belki de ne kadar olasılık varsa aklının aldığı, fark ettiğin ve hatta uğruna değişimin kendisiyle başa çıkmayı öğrendiğin ne kadar fazla olasılık gerçekleşirse yaşamış oluyorsun. Öyle sanıyorum. Tek tip bir hikâye ile mutlu son peşinde kaçmaktan daha güvenli de olabilir bu. Ya da benim gibilerin toplum içinde rahat yaşaması içindir.

Salt bu gerçeklikle bile başlı başına yeterliyken sen şimdi kalkıp bu durumla baş edemediğimi ima edecek cesaret ve cüreti buluyorsan şayet bu sadece benim aklımdaki bu sorulara herhangi bir yanıt bulamamış olduğum gibi durumu farksızlık noktasına taşıyacak kadar kendimden geçmemle alakalı olabilir. Evet, sen fark ediyorsun, ben yüzümde taşıyorum ve sorguluyorum. Uyan! Geri kalan herkes kadar okuma yapmayı biliyorsun sadece. Henüz profesyonel değilsin. Şimdi biz sadece bir halk otobüsünde – ki ay sonunu getirme derdim olmasaydı zordu bu karşılaşma- akşamın serin saatlerinde karşılaştık ve sen benimle geçirdiğin zamanlarda farklı olarak astrolojiye merak sardın diye insan yüzünü okumada kendini kudretli mi addediyorsun?

Bu öfke ve bu hırsı anlıyorum ben. Bu öfke ve bu hırs daha ilk başında benim kendimi tanımakla ilgili dertlerimin olduğu zamanlara ait duygular. Ve pek tabi her öfke nöbeti gibi, kendini yerle yeksan edici… Taşıyıcı kolonlarının çürük olduğunu bildiğin bir odaya evim demek kadar aşağılayıcı. Yine de kendini kandırmayı bir çocuğun sadece 4 aylıkken öğrendiğini varsayarak söylemeliyim ki sen sadece…

Yeter benimle oynama daha fazla. Bana benimle ilgili tahminlerde, tespitlerde bulunma. Sana sorduracak hale gelen yüzümü küçümseyip aşağılama. Ben her şeyden önce ve sonra babasını öldürebileceğini annesine ima etmiş bir geri zekâlıyım. Gücümün sınırının farkında olmadığımdan insanın üstünde oluşturduğum sosyal baskının farkında değilim. Hele bu durumun benim güç değneğim olduğunu kavrayamadığımdan kendimi sefil çaresiz yalnız ve yüz üstü bırakılmış hissetmekten bahsetmeyi hiç istemiyorum. Ben gitmeye kalkmışsam, beni durdurmayan sizlerin hiç mi suçu yok bu hikâyede?

Aslında haklısın insanı yetiştireni belirler. Yine de o yetiştirenlerden bağımsız bir şansının daha olmasını bir nedeni var. Yani 18 yaşının üstünden tam 12 yıl geçmiş. Olduğun ve deneyimlediğin kişiden rahatsızsan şayet bunu değiştirmek için bir şansın var. Yüce rabbim bunu astrolojiyle bize açık seçik göstermiş. Sen bunun daha önce farkındayken şimdi bunu reddederek nereye varmaya çalışıyorsun?

Durağıma geldik. Benim inmem lazım. İyi akşamlar. Bir ara yine görüşelim.

Morrisse Esesere

Görseller: Salvador Dali Zodiac Signs

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Burhan Doğançay

burhan doğançay“116 ülkede 500 şehrin duvarlarındaki toplumsal birikimi, yaşadığı çağın tarihini resme yazan bir sanatçı: Burhan Doğançay.”

Radikal manşet altındaki tanıtımda bu sözlerle bahsediyordu Burhan Doğançay’dan. Yaşayan “en pahalı” Ressamdı O. Bir çok insan adını açık arttırmada 2.2 milyona satılan tablosuyla duydu. Buna rağmen ajanslardan ya da internet portallarından aratırsanız karşınıza özet olarak aşağıdaki bilgiler çıkacaktır.

“DÜNYA DUVARLARI”

new-york-john-lennon-1980.jpg!xlMedium1975 yılında buradan yola çıkan sanatçı, 114 ülkeyi kapsayacak olan “Dünya Duvarları” fotoğraf projesine başladı. 1982’de bu projenin ürünlerini, Paris’te Georges Pompidou’da “Fısıldayan Duvarlar” adı altında ilk kez sergiledi. 1983’te Fransa’nın ünlü halı merkezi Aubusson’dan sanatçının tasarımları duvar halısı olarak dokunmaya başlandı.

1986’da büyük bir onarım geçiren Brooklyn Köprüsü’nün 19 adet büyük boy fotoğrafı New York kentinin 100. yıl kutlamalarında (1998) JFK Uluslararası Havaalanı’nda iki yıla yakın bir süre sergilendi. Daha sonra bu fotoğraflar “Walls of the World” adı altında kitap olarak yayımlandı.

“MAVİ SENFONİ”

Kasım 2009’da, yaptığı tablolardan “Mavi Senfoni”, Yıldız Holding yöneticisi Murat Ülker tarafından, İstanbul’da yapılan bir açık artırmada 2.2 milyon TL’ye satın alındı.

2001 yılında Dr. Nejat Eczacıbaşı Vakfı desteği ile ilk Retrospektif Sergisi’ni İstanbul Dolmabahçe Sarayı’nda gerçekleştirdi. 2003 Haziran ayında sanatçının, “Hat Sanatına Saygı” isimli çalışması Brüksel’deki yeni Avrupa Parlamentosu binasına asıldı.

spain-face-21-1998.jpg!xlMediumEserlerinin Bulunduğu Müzelerden Bazıları: 
Danimarka, Louisiana Museum of Modern Art, 
Fransa, Museé de Grenoble, Centre Georges Pompidou, 
Rusya, St. Petersburg, State Russian Museum, 
USA; Houston, Museum of Fine Arts, 
Los Angeles, Los Angeles County Museum, 
Newark, The Newark Museum, 
New York, The Brooklyn Museum, The Museum of Modern Art, The Solomon, R. Guggenheim Museum, The Metropolitan Museum of Art, 
Washington D.C., The Library of Congress, The National Gallery of Art, 
Pittsburg, Carnegie Museum of Art, 
Cleveland, The Cleveland Musuem of Art, 
Athens, Ohio, Kenddy Museum of Art 
Kanada, Victoria, Art Gallery of Greater Victoria 
Yunanistan, Atina, Benaki Museum 
Belçika, Brüksel, European Parliament

shoe-sale-1990.jpg!xlMediumBildiğim ve ziyaret etme fırsatı bulamadığım son işi İstanbul Modern’deydi. Kent Duvarlarının Yarım Yüzyılı: Burhan Doğançay Retrospektifi’ adıyla 23 Eylülde perdesini kapamıştı. Bugün de Contemporary akımına dahil 1929 doğumlu sanatçı İstanbul’da muhtemelen sessiz sedasız gözlerini kapadı. Her zaman olduğu gibi “evrensele” ulaşan her bireyini görmezden gelen ülkem çeşitli gerekçelerle iki satır kendisinden bahsedecek; 2.2 milyona ve Yıldız Holding’e vurgu yapacaktır. Işıklar içinde uyur mu bilmem ama 114 ülkennin duvarlarından onlarca müzenin sergi salonlarından ve pek tabii resim tarihnden bir Burhan Doğançay geçti. Siz farkında olsanız da olmasanız o “unutulmazların” arasına girmek için aldığı bileti bugün kullanmayı seçti…

1990’da “Shoe Sale” isimli çalışmasıyla uğurladım ben de onu kendimce. Biz de ne olsa ilk ayakkabılar çıkarılır kapının önüne…

 

 

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Yeni Yılın İlerleyen Günleri arasında

donmuş kadınÖnce kandırılan kadınları düşündüm. Sabah sabah bunu düşünmek iyi gelmedi. Tarih boyunca erkeklerin altına yatan kadınlar sayesinde soyun devam ettiğini görmek daha da sıktı canımı.  Geçer dedim sonra. Soğuk gibi bu da mevsimlik! İçimi ısıtacak birkaç haber bakındım. Zamlar içimin dışıma en yakın noktasını zonklattı. Her an hemoroit adına kararlar verebilir, lazer cerrahisi ile bu dertlerimden kurtulabilirdim. Üstelik yürüyerek girdiğim klinikten yürüyerek çıkabilirdim. Tabii bu noktada doktorun dairesel dönüş halindeki bedenim ve morfin arasındaki korelasyondan para kazanacağını sanıyor olması gerekirdi. Bir hemoroit müdahalesine ancak yirmi günlük morfin dozlarını tek seferde verebilir yani 400 günlük dozu 20 günde bana zerk ederse mümkün olabilirdi. Bu nokta beygir bayıltan olarak çoktan tıp literatürüne girmişti ne de olsa.

holly lightHolly Light için yalvardım Yaratana. Yaradana olarak uluduğumdan yanımdaki yarı farsça bilen yarı Türkçe bilen arkadaşım kelimeyi böldü ikiye. “Yara” olarak alıp ilk kelimeyi acıttı canımı. Dana olarak alıp ikinci kelimeyi daha da acıtacaktı canımı ya Nedim’i çok severmiş saray şairlerinden. Birinci mısrada gömer, ikinci mısrada diriltilmiş adına naat düzdüklerini. “Göz” demekmiş “dana” Farsçada. Oldu mu şimdi “Yaratan” diyerek ululadığın basit bir “yara gözlemcisi.” İnsanların yaralarını gözetleyenlere “Tanrı” diyorlarmış. Aydınlandım. 700-800 yıl öncesi Avrupa’ya çevirdim yüzümü.

Genellikle Türkiye’den bahsederken Avrupa ve Amerika’nın  75 yıl gerisinden geldiğimiz rivayet edilir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti Çakma Aydınları da bunun böyle olmadığını I PHONE 5 ile birlikte ispatlayıp aramızda  teknoloji üretiminden kaynaklanan üretim planlamaları nedeniyle 6 Ay olduğunu bunun da “normal” kabul edilebileceğini söyler. Ne muamma. Kadına seçme seçilme hakkı 1936 yılında verildi ama 20 yüzyılın hangi tarihinde çıplaklığı elinden alındı bilmiyorum. Tekerrürü bilmem ama “Ahlak” her daim memleket!

arda2Dedim ya iyi bir fotoğraf istedim Holly Light’tan  bana “şehrine bak” dedi.  Kutsal Işık tayfına ayrılmıştı benim şehrimde. Bir başka şehirde bu kare taşlanmaya bedelken benim şehrimde bu kare az da olsa olağandı deniz kenarında. Kadifekale’de de normal olduğu sanılırdı ya da Limontepe’de veya Egekent’te. Değildi. Evka 3’te de değildi. Aliağa’da da. Menemen’de de. Foça burnunu biraz çıkardığından yırtardı. Kadın hep ağlardı bu fotoğraflarda. Gökyüzünden akardı yaşı. Fark edilmezdi. Sadece saf ve temiz kimi zaman kutsaldı o yağan. Hiç kadın yaşı olmadı. Sonra anladım ben de. Geride kalmak size gelen çıktıların Avrupa ya da Amerika ile arasındaki zaman farkı ile ilgili değil. Bugün laf çaktığınız ve dünyanın kontrolünü elinde tuttuğuna inandığınız o ırk hani şu lanetlenmiş ırk… Yahudi dölleri… O döllerin hiç bir önemi yok ve hakaret kabul etmiyorlar bu tanımlamayı. Nedeni basit aslında. Ata değil, Anaerkil onlar. Nazım’ın kadınları Orhan Veli’nin kadınları, 7 Kocalı Hürmüz, Saraydaki Hürrem, Asmalı Konaktaki Sümbül bütün kadınlar onlarda. Basit, nizami, pratik.

kanayanNe zaman sokak lambasının altında oturan bir çift görsem, İrlandalı değil Anadolu bağırlı olduğum aklıma geliyor.  Hiçbir ebemkuşağı altında “zenginlik” aramıyorum normal olarak.  Müjde Ar’ın başrolünü oynadığı bir filmle “ebemin kuşağının altından geçerek cinsiyet değiştirebiliyorum ben bu iklimde. Neyin kafasını yaşıyorum belli değil. Belli ki geçiş iklimlerinde ne Paris’in fracalasını yiyebiliyorum ne Şam’ın şekerini. Yine de francala arası şambali kadar naif duruyorum şu hayatta. Darısı başınıza.

Birkaç yüzyıl geriden de gelsem, hatta içim acısa kanasa yandaki resimdeki gibi yine de yüzümü çeviremiyorum bu saçı başı aklı kıçı biribirine karışmış iklimden, topraktan. Belki de başka bir dil bilmediğimden ya da bir başka dilin doğuşuna ve doğusuna tanık olmak mümkün olmadığından. Kim bilir algı bir gün hem doğu hem batı hem kadın hem erkek hem insan hem hayvan için düzelir bu topraklarda. Ama önce DTO ve BTU aynı anda!

Görseller:

1. Fotoğraf : Hasan Erdemir, Stockholm

1. Resim: Holly Light- Hasan Erdemir

2. Fotoğraf: Arda Yavuz, İzmir

2. Resim: Kanayan- Hasan Erdemir 

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

İnsan neden Trajediye ihtiyaç duyar?

alexandergrahambellTelefonlarla arası pek hoş değildi. Graham Bell ile pek sorunu yoktu aslında. Tarihsel bir kişilikti Graham Bell. Öngörü sahibiydi. Şu hayatta anlamı baştan sona değiştirecek olanı icat ettiğini bilse kabrinde mesut yatardı Graham.  Yine de Graham’ı bir adım ileri götüren ve emperyalist güçlerin etkisi altındaki cep telefonu üreticilerine sonuna kadar karşıydı. Biraz Marksizm’den dem vururdu arada bir Leninist olurdu. Kimi zaman Anarşiye tenezzül ettiği de olurdu ama Faşizme asla yüz vermezdi. Sözde.

Gerçekte bencil olan herkes kadar faşistti. Arzularının esiri olup, hayata salt kendi penceresinden bakıp Faşist olmamak mümkün değil ki… Anlaşılabilirdi bu çelişki. Faşist ideolojinin günlük rutine işlemiş haline arzu deniyor ne de olsa. Kiminin ki şelale kimininki tayyare! Normal biri olsa, eski moda işlerle uğraşmayı seven Morrisse arayıp sormazdı onu.

Morrisse ise enteresan sayılabilecek bir adamdı. Tabii kendi çapında… Bulunduğu çağın görkemi altında ezilmektense bilindik patikalardan geçmek ona güvenli gelirdi. Mesela söyleyeceklerini videoya kaydederek mesaj bırakmak yerine hala kâğıt kalem kullanırdı. Çocukluğunda gelişmiş ülkelerin sinemalarında görüp etkilendiği ne kadar klişe sahne varsa hayatının normali olmuştu. Ne yazık ki bilim ve teknoloji onun çocukluğunda olduğu gibi yavaş ilerlemiyordu. Şansızlık işte!

Hala telefondan mail bakmayan/bakamayan internetteki en son “in” olan sosyal paylaşım sitelerinden bihaber olan kaç kişi kalmıştı ki bu yüz yılda Morrisse’in bildiği… Ortadoğu’da neden savaştığını bilmeyen üç beş devletin askeri, birkaç eski moda dağ teröristi ve bir elin parmağını geçmeyecek kadar teknoloji komplo teoricileri… Bir de çıkardaşı: Borisse

give_peace_a_chanceHâlbuki Afrika’da açlıktan ölenlere çare bulunmuş, Amerika’nın yardım ve demokrasi vaat ettiği ülkelerin hepsinde çiçekler yeşermiş, telefon ile ofisten duşun sıcaklığını ayarlayabilmek mümkün olmuştu. Fidel Castro edebiyata göçmüş, kansere aşı bulunmuştu. Televizyona çıkan doktorlar sağlık için haftada üç defa seks yapmayı mutlak önerir olmuştu. Çağa ayak uyduramayan birinin çıkardaşı olma ihtimali ise; çağın teknoloji gereçleriyle ancak hesaplanabilirdi. Sonuçsa; mutlak görmezden gelinecek kadar küçük bir olasılıktı.

Gerçekçi olmak gerekirse fazla teknoloji kullanımından mustarip her birey gibi o da özüne yani aklına güvenmeyi seçmişti.  Kâğıt kalem yardımıyla kendine hatırlatmalar yazardı.  Aklının yitirilen özelliklerini yeniden kazanmaya çalışan ender uyanmışlardandı Morrisse. Yani gerçek bir eski modaydı.

Böyle bir çağda televizyon kumandasının altına, buzdolabının üstüne ya da kapının karşısındaki aynaya not bırakmak olsa olsa bir halüsinasyonla açıklanabilirdi normalde.  İkisinin yolları bu anlamsızlık yüzünden kesişmişti. Şu dünyada çıkardaş olan üç beş kişiden ikisiydi onlar.

Morrisse, Borisse’i aradığında muhtemelen küçücük odasında olacağını biliyordu. Biraz mahmurlaşmış bir ses tonu ile yorgan altından kendine ses vereceğini de. Yine de bu durumla ilgilenmiyordu. Morrisse için önemli olan kaleme alacağı yeni öykünün ne miktarda trajedi içereceğiydi. Anlamak için mütalaa şarttı.  Bolca eleştirirdi Borisse. İşi eleştirmek ve sonrasında cesaretlendirmekti. Aklındaki hikâyenin trajedi miktarını belirlemekse hayatındaki en büyük dertti o an için. Kafası karışmış bir halde aradı Borisse’i.

–          Selamünaleyküm birader!

–          Aleykümselam birader!

–          Napan?

–          Hayatı yakalamaya çalışıyorum. Sen ne yapıyorsun?

–          Film mi izliyorsun yine?

keyboardKonuşma biçiminden Borisse her zaman olduğu gibi Morrisse’in kısa kesmeyeceğini anladı. Uzandığı yerden ayak başparmağı ile masa üstü bilgisayarının hala kablolu olan klavyesindeki boşluk tuşuna dokundu. Filmi telefonun ekranında Morrisse’in adını görür görmez durdurmamış olmasına küfretti. Geçiştirdi Morrisse’in sorusunu.

–          He ya

–          Hayat dışarıda oğlum öğrenemedin mi?

–          Ben de içerideyim işte. Film izleyerek tutuyorum ucundan…

–          Konulu mu?

civciv çıkacakKötü esprilerin ya da kullanımdan kalkmış kalıpların piriydi Morrisse. Bulundukları yüzyıldan bir öncekine uzanan tarihsel saçmalamalarda bulunuyordu yine. Borisse’in aklıysa filmdeydi. Tekrarlarla kısa kesmeye çalışıyordu konuşmayı. Bell’e yine saydırıyordu içinden.

–          Konulu, konulu…

–          Trajedi mi?

–          Yok değil.

–          Bak ne diyeceğim sana

Evet; sebebi ziyareti belli olan ama yine de çok uzayan kız isteme klişeleri kadar zor giriyordu Morrisse konuya. Bu seferlik kısa sürmüştü gerçi. Borisse’in hala filme devam edecek kadar istenci varken konuya girmişti. Olgunlaşıyordu herhalde.

–          Ha, de bakalım.

–          Bizim Aktör var ya

–          Ee…

–          İşte Pazar günü eniştesi balığa çıkmış. Malum fırtına. Denizi çok severdi biliyorsun, deniz almış rahmetliyi…

Biraz duraksadıktan sonra devam etti Morrisse. Duraklamaların kelimelerin etkisini arttığına dair algısını hangi filmlerden edinmişti kim bilir.

–          Aktör’ün ablası da altı buçuk aylık hamileymiş.

–          Ben trajedi izlemiyorum birader.

–          Anladım onu. Sevmezsin de zaten trajedileri. Haberin olsun istedim o ayrı belki ararsın.

–          İyi ya ararım bir ara.

Her zamanki gibi Morrisse’in derdi kendiyleydi. Bir başkasının trajedisinde bile kendine dert edinecek bir yer bulabilirdi. “De edatı” onun bu halini sıkılıkla ele veren yinelemesiydi.

–       De mesele o değil.

–       Nedir o mesele.

–      Şimdi bak; dört ayrı yerden anlatılabilir bir hikâye bu aslında. Sağlam da trajedi bir taraftan… Tam dizi senaryosu!

–       Mal mısın sen?

–       Ya tamam Aktör konuşmaz benle hayatındaki tek gerçekliği, hikâyesini, çaldım diye. De sanatçının önlenemez farkındalığı işte!

Saçmalama konusunda kimse Morrisse’in eline su dökemezdi Borisse’e göre. Yine de küfür kaşınmak konusunda da aynı anda pek girişken olabiliyordu. Film izleme şevki iyiden iyiye kırılıyordu Borisse’in.

–          Bir siktir git Morrisse ya.

–          Akşam ne yapacaksın? Gelsene rakı içelim!

yetmezama“Yetmez ama evet”: Karşısındakini bezdirene kadar sürecek olan monologların en çekilmeziydi. Eninde sonunda bildiğini okuyacaktı Morrisse. Her şeye rağmen onay isteyecekti birinden. Olmayan vicdanı ancak bu şekilde saflığa tekabül ediyordu kendi zihinde.

–          Yemezler, günaha son çağrı bu!

–          Evet, öyle! De geçen sefer iyi geldi bana.

–          Nasıl iyi geldi?

–          İşte şofben takılacak, kapı kilidi filan yaptırılacak, pazarlık eden biri lazım!

moneymanBorisse bu saçma bahanelerin ve anlamsız isteklerin ortasında sıkılıyordu. Sadece daha ekonomik olduğu için katlanıyordu Morrisse’e. Yapabileceği daha iyi bir ikinci seçeneği yoktu. Evde kalıp hafta sonu sessizliğinde ve bunalmışlığında pineklese ruhu dar alanda kısa paslaşacaktı kendinle.

 Çaresizlik zor işti. Yine de kendini bu hale sokan birini kıvrandırmadan teslim olursa “yaşama” ihanet etmiş olurdu.

–          Bok yeme otur, yazmayacaksan geleceğim…

Morrisse derin bir sessizliğin içinde aklıyla boğuştuktan sonra;

–          Kesin yapmam öyle bir şey. Başkasının trajedisini çalmam.

Büyük laflar ettiğinde Morrisse, golü doksan çakıp fileleri havalandırmak kaçınılmazdı Borisse için. Gizliden güldüğü izlenimi yaratarak;

–          Kendininkini mi anlatacaksın?

Gol yiyen amatör takımlar gibi gol atma hevesine kapılırdı Morrisse. Her seferinde. Yediği golleri görmezden gelerek atılırdı söze Morrisse. Hep.

–          Manyak mısın oğlum sen? Cesaret sahibi miyim o kadar? Akşam gel konuşuruz.

–          Tamam gelirim.

–          Hadi sana hayırlı günler. Allah iniş takımlarına zeval vermesin. Barış seninle olsun.

–          Barış seninle de olsun.

Telefonu kapattığı anda Borisse kaldığı yerden filmini izlemeye devam etti. Senkronu bozulmuştu. Ne de olsa bir filmin arasına hayatındaki film karakterlerden biri, yine her zaman olduğu gibi, zırt diye girmişti. Makul olmayan ne varsa Morrisse’in karakteriydi Borisse’e göre. Yine de sadece bu bile Morrisse’i diğerlerinden çok daha makul bir hale getiriyordu görüşmek için. Normal algısının kırılıp kırılıp tekrardan onarıldığını izlemek en az bir aksiyon filmi izlemek kadar keyifliydi. Her zaman tercih edilebilir değildi ama zaman zaman rutini kırmaya iyi gelirdi.

İki günlük bir hafta sonu mesaisinin ortasında bulacağını biliyordu kendini. Cuma akşamı rakı içilecekti. Kafası şişecekti. Cumartesi desen Dionosfer’in oğlunun bir yaş doğum günü partisine gidecekti. Hani şu Morrisse’i başka bir doğum günü partisi için eleştirdiği partilerden birine. Aynı haltı daha makul bir gözle görmeye çalışıp kendini kandıracağını bile bile.

oficeFilmi bitiremeyip Morrisse’e küfür ederek yerinden kalktı. Ailesiyle birlikte yaşamanın avantajlarından en sevdiğini kullandı. Buzdolabındaki hazır yemeklerden atıştırdı. 40 yaşına merdiven dayamış her delikanlı gibi o da durumun kontrol edilemez hale gelmesinden çok sıkılmıştı. Allahtan plaza insanları gibi davranmak zorunda değildi. En azından…

Evin içinde insani ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra, kış aylarında yolda kendini ifşa eden çantasını hazırlamaya başladı. Soğuk evlerin vazgeçilmezi hırkasını, tütün tabakasını, mp3 çalarını, şarj aletini, modern zamanların baş belası telefonunu çantasına yerleştirdi. Son anda tütün tabakasını açtı. Neredeyse boştu. Hiçbir halta yaramayan çalışma masasının ikinci çekmecesini açtı. Hali hazırda tütün stoku da bitmişti. Mecburen yaşadığı toprakların vergi sistemine küfür etti. Bir paket içilebilir sigaranın bu kadar pahalı olması insanı emeğe yöneltiyordu. 171 defa küfür etti.

Telefon açtı tekrar Morrisse’e.

–          Geçerken beni Kıbrıs Şehitlerinin girişinden alsana, tütün almam lazım.

Morrisse kıvırmak için her yolu denese de insani yanı ağır bastı. Bütün gün oturduğu iş yerinden bütün gece oturacağı atölyeye giderken, yolu trafik belasıyla uzatmak derdinde değildi. Yine de tamam dedi Borisse’e. Ne de olsa Kıbrıs’ta şehit düşen o gencecik askerlere saygısı sonsuzdu. Huzur içinde yatsınlardı. Vatan bölünmezdi.

Yolları birbirine bağlandığında akşamüstü altıydı saat. Cehennem zebanilerinden kurtulmuş şehrin diğer insanları gibi onlar da hızla işlerinden evlerine gitmeye çalışan diğerleri ile aynı kara yolunu kullanıyordu. Bir deredeki her su zerreciğinin birbiri ile aynı sanılması gibi onlar da işinden çıkıp evin yolunu tutan diğerleri ile aynı trafik stersine sahiplerdi. Çoğunlukla izlediklerine yükledikleri anlam diğerleriyle bağdaşmasa da izleneceklerin hepsi tek kanaldan naklen yayınlanıyordu. Zapping hakkı yoktu.

–          Medeniyetin en belirgin özelliği söz verdiğin saatte gelmektir.

–          Medeni Karpuz’um ben

–          Belli.

–          Trafik vardı, benzin yoktu

–          Vırvır dırdır, medeniyetsizsin işte

–          Medeniyet sizsiniz Türkiye.

–          Bayma.

–          Tavuk var, rakı var, makarna var.

–          İyi

–          İyi

Savaş ve Barış gibi birbirini andıran ve aynı anda alakası olmayan kahramanlarımız atölyeye doğru ilerlerken menzillerine ilk önce baz istasyonu iniltisi ardından telefonun sesi girdi.

–          Telefon çalıyor, açsana.

–          Bell ağabey büyük adam ama ben dağınım be usta, bulsam telefonu açacağım.

–          Aha işte burada!

–          Işık seninle olsun, nasılsın iyi misin?

Telefondaki ses;

–          İyiyim, konuştuğumuz gibi akşam misafir gelmiyor, gel beraber film izleyelim.

Morrisse;

–          Ya ben can sıkıntıma çare buldum aslında. Şimdi senin durumun muallaktı ya hani, Borisse’i aradım ben de, rakı içelim dedik beraber, siz de gelsenize…

Telefondaki ses;

–          Ben bir beyime sorayım şimdi. Öyle kendi başına dul kadınlar gibi hareket edemem ki..

–          İyi ya sen sor. Siz karar verene kadar biz çoktan kelleyi koltuğa alırız.

1.Senkronun Sonu, 2. Senkronun Başı

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

ADSIZ ÇAYKOLİKLER DERNEĞİ

potrait

Yazın son günleriydi daha. Hava henüz serinlemeye meyil etmemişti. Harareti gidermek için anne limonatası içilen, sokaklarında toz eksik olsun diye kapılarının önü sulanan, herkesin birbirini tanıdığı, özlemi kurulan sıcak sahil kasabalarının birinde olma hayali kurulan ya da şehir olma vaadi ile kandırılan kasabalardan birinde değildi üstelik. Şehir olmakla kasaba kalmak arasına sıkışıp kalmış Orta Doğunun nasıl adlandırılacağı belli olmayan kıraç, ağaçlardan ve doğadan nasibini almamış, kargacık burgacık evlerinin arasında betondan bir kentte çay içip her zamanki gibi hiçbir şey yapmıyordu.

Kentlerin bulunduğu iklimin yazgısının insana sirayet etmesinin vücut bulmuş haliydi, iki ayaklı. Her konuda söyleyecek sözü vardı. Yan masada hararetle devam eden Crack ve opium tartışmasına ne amaçla dahil olduğunu kendisi de bilmiyordu. Yine de hep aynı yöntemle bulurdu doğru adamları.

“Zamanın ötesine geçmekle, mekanda asılı kalmak aynı şey değil.”

“Tembellik hakkı için yeterli değil ama sağlam argüman!”

“Ne alakası var? Ben asılı kalmak istemiyorum. Yerimden kalksam…”

“Yerinden kalksan devrim olur biliyoruz. Sen çayını iç devrim gençlerin işi…”

“İyi de biz daha yirmi altı…”

“Evet, evet biz daha yirmi altısında yaşlanmış, Aborjinlerin dünyaya hükmetmesi gerektiğine inanan, kendi etnik kökenimizin kurbanı, bütün dünyaya hükmedeceksek uçmayı ön koşul koymuş büyük crackseverler birliğinin opiuma da saygı duyan naif bireyleriz.”

“Sözümün içine sıçmasan olmaz değil mi?”

“Temel yolculuk oturmaktır. Dünyayı ayakta duranlar değil oturanlar yönetir. Sen hiç ayakta duran ve nutuk atmayan bir CEO’nun gücünü bilir misin?”

“Evet, iyi bilirim. Önce sana şartların koşulların uygun olmadığından bahseder. Gözlerini, İnsan Kaynakları Departmanının Doktoralı ve en az çift dil bilen dolgun maaşlı züppesinden aldığı akılla gözlerinden çekmez. Yollarımızı ayırmamızın benim için ne büyük bir fırsat olduğunu söylerken yavaşça ve büyük bir güvenle sırtına yaslanır. Ve haklısın oturur yalnızca”

 “Ben de bundan bahsediyorum. Telaş görünür mü senin gibi gözlerinde?”

“Telaş?”

“İşte bağımlılığın sana verdiği şu telaşsız telaş hali gibi telaş mı?”

“Hayır ötekisi…”

“Öteki ötekisi mi?”

İşte  “ Öteki öteki mi?” sorusuna tepkisiz kalamamıştı. Yazdı, sıcaktı. Bitmek bilmeyen uzun günlerin ardından huzur içinde hiçbir şey yapmadan oturmanın bile artık mümkün olmadığı yirmi birinci yüzyılın ilk yıllarıydı daha. Dayanamadı bütün bunların orasında. Kim bilir belki de sadece uzun zamandır konuşmamıştı.  Çevik sayılabilecek bir hamleyle konuşmaya dahil olurken sandalyesini konuşmayı sürdüreceğini belirtir gibi onlardan tarafa çevirdi.

“Hayır öteki öteki değil. Bu öteki diğerlerinden daha yeni sanırım. Ne kadar oldu icat edileli?”

Bir anlık duraklamadan sonra sanki hiçbir şey olmamış gibi devam ettiler konuşmaya.

“Ne kadar zamandır tanışıyoruz? Beş mi?”

“Tahmini altı yıl yirmi sekiz gün ve beş dakika evet.”

“Bak bunu sevmiyorum ben. Bazen iki buçuk dakika bizi dinleyen her kimse sana aptal muamelesi yaparak benden tarafa çıkıyor. Yine bilmiyor ki sana aptal muamelesi yaparak benden tarafa çıkmak beni senden daha aptal biri yapıyor. Bu durumda kendisi de aptal sıfatı yapıştırarak çıktığı yırtık dondan iki defa daha aptal oluyor.”

“Nasıl?”

“Basit aslında. Ben aşağı yukarı altı yıl yirmi sekiz gün ve yedi dakikadır seninle vakit geçiyorsam bir şekilde bir aptal anlaşabilecek kadar aptalım demektir. Bu da sana tahammül edeni en az senin kadar aptal yapar. Bu durumda bana koltuk çıkan şu adamı da daha fazla aptal yapar çünkü o kendi aptallığını ‘zeka’ gibi algılıyordur. Bir çeşit iletişim kurma beceresi ya da…”

Sandalyesini biraz daha yaklaştırarak, sigara yakmak için ara verilen o anda bir cümle daha söylemesi gerektiğini biliyordu. Ne de olsa öyle ya da böyle istediği olmuştu. İki kişilik bir konuşmanın içine girmek için üçüncü konuşan olmak kadar konuşulmak da bir yöntemdi. Sıkıcı sıcak bir öğleden sonrada gözleri işini doğru yapsaydı 14 yaşındaki çırakla göz göze gelip bir tavşankanı isterdi ama yine de kendinden bekleneni yapmayı seçti.

“Birinin sana destek çıkması bile paranoyakça düşünülmeye ve üstünde durulmaya değer yani, enteresan. Fikir söylemek için nereden izin alınıyor siz de? Siz nasıl tanıştınız ki? Ortak arkadaşla mı?”

İkili derin bir nefes aldı makineler tarafından üretilmemiş tok tütünlü sigaralarından. Bir süre birbirlerine baktıktan sonra, sustular bir süre. İki duman arasındaki suskunluğa saygı göstermek bu toprakların adeti değildi. İki duman arasına bir savaş, bir kavga hatta bir hain sığardı. Üçü de böyle değildi.

“ Tanışmak isteyen biri var galiba. Tanışmak mı istiyor sence gerçekten?”

“Sanmıyorum, muhabbetşinaz bir tip değil daha çok kaynaksızlığından kurtulmak gibi derdi.”

“Nasıl yani? Sadece zamanı yavaşlatabilme halimiz ona da bulaşsın diye bize katlanacak kadar çaresiz mi? İnsan böyle bir çaresizlikle yaşayabilir mi?”

“Düpedüz bağımlı bu! Hayır, gerçekten anlamıyorum. Hayatı kendilerine eziyet haline nasıl getiriyorlar? Ben mesela, benim gibi biriyle tanışıp ne yaparım ki? Bütün hayatım bir masada geçti benim. Senle ya da senden önceki senlerle! Şimdi senin yerine göz dikmiş biri var. Ne halt edeceksin?”

pipoman“Top ben de mi yani? Bütün bu konuşmaların hepsi benimle mi ilgili?”

“Ne yani hiç tanımadığımız biri ile mi ilgili olacaktı? Son zamanlarda aramızda ciddi bir gerilim var farkında değil misin?”

“Evet son zamanlarda sen magazin programlarından çıkma bir üslupla konuşuyorsun. Ne gerilimi var aramızda? Sevgili miyiz biz ki aramızda kaynağı belirsiz gerilim olacak? Aldatıyor muyum yoksa seni?”

“Her şey böyle değil mi seni için. Hakim üslupla ilgili bir fikrin varsa hemen konuşmayı üslubun bildiğin zeminine çekiyorsun?”

“Magazinsel olduğunu inkar ediyorsun yani?”

“17. yüzyıl Romantikleri kadar magazinsel benim bu ara üslubum evet. Yine de tarihin daha eski çağlarında kimi metinlerde de rastlamak mümkün.”

“Kadeş Antlaşması?”

“Olabilir. Evet, ilk barış anlaşması da temelde Romantik Dönemin ilk eseri sayılabilir.”

“ Gerilim bitti anlaşılan?”

“Evet, uzun zamandır aramızda olan gerilimi tatlıya bağladık bir antlaşmaya sanırım. Kalkalım mı?”

“Neden, nereye gideceğiz ya da nereye yetişeceğiz ki?”

Konu hareket etmeye kadar gelip dayanmışken, bir anda sessizlik yine sardı konuşanları. Susup, konuya önce dahil olup sonra koltuğunu konuşmanın seyrine göre çoktan yavaş yavaş geri alana gelince o yan masadaki eski tarihli gazetelerden birini almış, tarihten çıkıp gelip tekerrür etmekte beis görmeyen olaylara göz atıyordu.

“İnsanlar neden bu kadar çabuk pes eder?”

“Gitmekten mi bahsediyoruz hala?”

“Hayır. Aslında tam olarak bu dertleri başımıza açan adamdan bahsediyoruz. İlk başta hedefi konuşmaya dahil olmakken şimdi bir köşede oturmuş, sanki her şeyi o başlatmamış gibi gazete okuyor.”

“İyi de adama salak dedin.”

“Değişmez ki kendime de salak dedim.”

“Magazinsel gerilim sıkılma?”

“Saçmalama.”

“Öğren artık insan saçmalayabilen tek yaratık şu hayatta.”

“Gitmek istemiyorsun yani. Açıkça söylesene.”

“Çok yalnızız be.”

“Evet öleceğiz yalnızlıktan. Yemezler. Oyun mu istiyorsun?”

“Kısmen.”

“Kısmen?”

“Evet kısmen.”

“İyi, iyi, iyi…”

“İyi.”

yeraltı bahçesiGazete sayfalarını okumaya çalışıyordu artık. Yan masanın muhabbeti yine kendine dönünce aynı hatayı ikinci defa yapmayacağını söylüyordu kendi kendine. Tarihin başından beri kendi kendine ayın hatayı yapmayacağını söyleyen her insan kadar irade sahibiydi. Gözleriyle yaptığı kaçamak bakışlardan birinde yakalandı en nihayetinde. Ego herkesi oltaya getirebilen tek yemdi.

“Demedim mi?

“Neyi demedin mi?”

“Bak işte ilgilenmiyor gibi yapıp kısmi de olsa bizi yönlendirebileceğini sanıyordu ama yakalandı.”

“Yani?”

“Bizi kalkmaktan alı koyacak kadar güçlü zanlımca”

“Hani zincirlerimizden başka bir şey yoktu kurtulacak? Zincir manyağı mı olduk yoksa bir manyağın bizi kükremiş sel gibi bendimizi çiğneyip aşmamızdan alı koymasına göz mü yumacağız?”

“Siyaset?”

“Evet fazla mesaj kaygılı oldu ben de fark ettim.”

“Sıkma canını öğreneceksin.”

“Nasıl yapıyorsun bunu?”

“Kaç yıl geçti bir fikrin olmadı mı daha?”

“Çay?”

“Sıkıldım, gidelim buralardan!”

“Hemen şu anda?”

“Fark eder mi?”

“Bilmem, etmez mi?”

“Hiç etmeyebilir duruma göre. Kaç çay içtin?”

“Ben çay içmem. Hiç içmedim hayatım boyunca. Müptela olmaktan hep korktum.”

“Tamam, bu sefer ben öderim. Bir dahakiler senden.”

Hesabı ödemeye niyetlenen yavaşça kalktı masadan. Bu sırada yan masada oturan ve konuşmaya dahil olma gafletinde bulunan yavaşça gazeteyi katladı. Hesabı ödemeye kalkanın geçeceği köşeye doğru gazeteyi fırlattı. Gazeteyi almak için hamle yapınca elinden düşen para için herhangi bir girişimde bulunmadı. Gazeteyle beraber kasaya doğru gitti. Hesabı ödedi. Tuvalete girdi. Çıktığında elinde gazete yoktu. Oturdukları masaya doğru ilerledi.

“Kalkalım mı?”

“Neymiş?

“Crack bu sefer.”

“Hadi gidelim o zaman, geç kalıyoruz.”

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: