RSS

Kategori arşivi: Untouched Copy

Üstelik uyuşmak temel işiydi insanın.

Yeteri kadar uğraşırsa şayet ölmeden ölmüş taklidi yapabilir miydi? Bilmiyordu. Zamanın içinde geriye gidip ne zamandan beri bu halde olduğunu bulmaya çalıştı. Bir yerlerde mutlaka hem zaman hem mekân hem de olay kırılma göstermiş olmalı ki kendini bu halde bulmuştu. Gerçi daha önceki hali neydi onu da belli belirsiz hatırlıyordu.

Sanırım on iki ya da on üç yaşındaydı. Bir hayli çocuk denecek yaştaydı. Yalnızdı. Ailesinden uzaktaydı. Uzak diyarlarda yine kendine uzak insanların içinde mesafeleri ölçme ve ortadan kaldırma derdindeydi. Herkes aynı dili konuşsa dünyada birçok sorun ortadan kalkardı. Şimdiden kırık dökük konuştuğu bu dilden nefret etmişti. Anadilinden nefret etmişti. Bildiği dillerin çokluğundan ve aynı andaki yokluğundan nefret etmişti. Her şey ona fazlasıyla dışarıdan ve fazlasıyla tekil görünüyordu. İnsanların dillerine göre nasıl şekillendiğini görüyor, gördüğüne inanmakta zorluk çekiyordu.

Aklının çalışma prensibi geçirdiği hastalık yüzünden bir hayli farklıydı. Deli değildi, engelli ya da sakat değildi. Sadece normal kabul edilen bağlantılar onun için çok olağan dışı, insanlar için olağan dışı olan haller onun için normaldi. Hiçbir yere ait olamayınca tek başına gezinmeyi ister istemez huy edinmişti.

Ağabeyi öleli iki ya da üç gün olmuştu. Babası geri dönmesine ve ağabeyinin cenazesine katılmasına izin vermemişti. Biraz cimriydi babası. Biraz da çok etkileneceğini düşündüğü için kalan oğlunu korumak derdindeydi. Her halde babasına çok kızgındı.

Ağabeyi ile o bu ülkeye gelirken kavga etmişlerdi. Ağabeyi onunla konuşmazdı. O da bu durumla hiç ilgilenmezdi. Ta ki ağabeyinin ölümünden kırk gün öncesine kadar. Ağabeyini rüyasında görmüştü. Ağabeyi rüyasında evden kaçıp bir tatil kasabasına giderken yolda trafik kazası geçirerek ölüyordu.  Ter içinde uyandı. Saatin kaç olduğuna bakmaksızın telefon açtı babasına. Rüyasını anlattı. Ne olursa olsun babasının söz vermesini istedi. Ağabeyini kesinlikle salmayacaktı babası.

Babası özlem ve vicdan azabına yormuştu uzaktaki oğlunun rüyasını. Oralı olmadı fazla. Gecenin bir yarısında kendini uyandırmasına kızsa da yine de fazla ses etmeden ve geçiştirerek kapattı telefonu. Mutfağa uğrayıp biraz süt içtikten sonra yatağına döndü.

Babası sabaha karşı bir telefonla daha uyandı uykusundan. XXX Devlet Hastanesinden arıyorlardı. Oğlu ağır yaralı bulunmuş ve ameliyata alınmıştı. Başından aşağı kaynar sular dökülmüştü. Uzaktaki oğlu ise o sırada başın sağ olsun baba diyerek yatağının içinde bir ileri bir geri sallanıp duruyordu.

Kırk gün komada kaldı ağabeyi. Kırk birinci gün toprakla buluştu. Rüyasının üstünden 45 gün geçmişti. Ağabeyi üç gündür toprağın altındaydı. Kaldığı yerin yakınlarındaki Anglikan Mezarlığına gitti. Rastgele mezarlardan birini seçip konuşmadığı ağabeyi ile konuştu uzun uzun. Ağladı. Sesi titredi. Bağırdı, çağırdı.  Ne hale koyduysa kendini her şeyi yalnız yapıyor kimse orada değil sanıyordu. Çok rahattı. Ta ki biri eline omuzuna koyup onu yerinden sıçratana kadar.

“Ne derdin var, hayat çok kısa gel biraz şöyle oturalım da dök içini”

Kendinden anca dört beş yaş büyüktü konuşan çocuk. Anadilinde sövüp saymasını anlamış mıydı emin değildi. Çoban köpeğini takip eden bir koyun gibi takip etti çocuğu. Konuşmaya başladılar. Başından geçenleri bir solukta anlattı, derdini sorana. Biraz da olsa konuşmak iyi gelmişti.

“ Dert etme hiçbir şeyi. Hayat çok kısa. Hem sen sürekli gelecek mi görürsün rüyalarında?”

“ Bazen. Kontrol edebildiğim bir şey değil, keşke kurtulsam bu halden.”

“Gerçekten kurtulmak ister misin?”

“Evet, hem de nasıl isterim. Biraz da unutmak isterim.”

“Çek öyleyse şundan iki nefes.”

Hayatında sigara bile içmemişti. Henüz ilk defa sigara içip bu halleri unutmayı denememişti ama çocuğun uzattığının da marihuana olduğunu bilmiyordu. Çocuğun yapmasını söylediği şekilde ciğerine doğru birden derin bir nefes çekti. Çocuk bu tıfılın öksürüğe boğulmasını bekliyordu. Bir nefes daha çekti hızlıca. Sanki hayatı boyunca içmiş gibiydi tavrı.

“İyi geldi doğrusu”

Şaşırmıştı her ikisi de. Biri kendinin bu kadar kolay başının dönmesine şaşırmıştı. Ayaklarının nasıl yerden kesildiğini anlamamıştı. Diğeri de hayatı boyunca sigara bile içmemiş bir adamın hiç öksürmeden ciğerlerini dolduruşuna çok şaşırmıştı. “Bu çocuk yalancının tekiydi.”

İkisi uzun bir süre birlikte geçirecekleri bir dizi günün olduğundan habersiz bir mezarın üstünde, bir ağacın altında lafladılar. Uzun bir zamandan sonra çocuk ilk defa kendini yalnız hissetmiyordu. Gerçi karşısındakinin iyiliğinden miydi yoksa marihuananın iyiliğinden mi bilmiyordu. Sadece konuşmak hoşuna gitmişti.

Memleket bildiği ülkelerden birine geri dönene kadar çokça marihuana içmiş, çokça alkol kullanmıştı. Sanırım her şeyin kapısı o gün, babasının geri dönmesine izin vermeyip, ağabeyinin mezarının yerine başka bir mezar koyduğu gün açılmıştı.

Her şeyi parça parça hatırlıyordu. Ne kadar zaman sonra dönmüştü şimdilerde bilmiyordu. Ne kadar zaman sonra hayata düzene girmişti. Bildiği o dönüşten sonra hiçbir zaman hayatı düzene girmemişti. Ruhuna eziyet eden hallerinden kurtulamıyordu. Dünyadaki acıları ve acı anıları olanları üstüne çekmekten, onlar anlatırken onların anılarını kendi anıları sanıp o anılarla yaşamaya kalkmaktan, kendini alamıyordu. Döndükten sonra hep aynı şeyleri yapar oldu. Sanırım marihuana kadar iyi olmayan esrar, psikiyatrın verdiği yasal uyuşturucu ve biraz alkolle  ancak idare edebilirdi.

Gelişme gösteren bir hali yoktu. Gerçi gerilemeye başladığı da söylenemezdi. Yaşadığı coğrafyada uyuşturucu pahalı bir lükstü ve uyuşturucu için kan dökmek kolay işti. Yine de bela mıknatısı olmak kolay  iş değildi. İlk önce kokain gelip buldu onu. Bir köşede oturduğu barda tek başına yalnızlığına içerken tıpkı mezarlıktaki o gün gibi gelip sırtına dokundu. Bir dejavu yaşıyordu o an. Yine birileri hayatın güzel ve anlamlı olduğunu söyleyecekti. O da bunun nasıl olabileceğini soracaktı. Sonrasında ot beklerken kokain bulup şaşıracaktı. Ve pek tabii en yakın arkadaşı artık kokainle kendini tanıştıran bu adam olacaktı.

Para ile derdi hiç olmamıştı. Yani para problem değildi. Bir şekilde her seferinde çözülürdü. Çok zengin değildi. Fakir de sayılmazdı ama uyuşturucuya çok  para kaptırmazdı. Alkole verdiği para uyuşturucuya verdiği paranın neredeyse üç katıydı. Kendince bir önlemdi bu. Çok fazla alkol içemez diye düşünürken bu silah geri tepti. Hem kullandığı narkotik miktarı hem de alkol miktarı alıp başını gitmişti. Uyuşamıyordu. Ne bok yerse yesin kendi istediği kadar yükseğe çıkabilmesi mümkün değildi.

Afyon sakızı ve kokain birlikte çok iş görüyordu ama yine de eroine doğru giden geri dönüşü olmayan yolların başı çoktan kendine göz kırpıyordu.

Biliyordu, ne zaman istese görecekti yine yanı başında bekleyen bir adamı. Hayatın kötülüğünden kendine dem vurmaması için yine biri salık verecekti ona tabi beraberinde bir şat iğne ile. Zaten çok da beklemedi.

Yine bir köşe başında türlü türlü oyunlar döndürürken ve hayattan şikâyet ederken eroin çıkıp geldi hayatına. Kapısına geleni geri çevirmek zor işti onun için. Onu da aldı, başının tacı etti. Bir tek crack kalmıştı denemediği. Zamanı gelince o da nasılsa başına gelecekti. O yüzden huzur içinde bir huzursuzluk arayarak bekledi durdu.

Bütün zamanlar boyunca bir işi olduğundan hayatı düzenden çıkmamıştı. Bütün zamanlar yalnız ya da güvendiği birinin yanında saçmalayıp, sızdığından adı çıkmamıştı. Zaman zaman saldırgan olmasını doğasının gereği kabul etmişlerdi çoktan. Ne iş yaparsa yapsın hayatı her daim belli bir düzenin içindeydi. Gerçi iş neredeyse ikili üçlü hatta dörtlü hayat yaşamaya varmıştı. Yine de kaybetmemişti kendini uzun süre.

Sonrasında ölüm gelip sobeledi onu. Nasıl olduysa etrafındakiler crackle ve eroinle birlikte patır patır düşmeye başladı. Bir an tekrar kendini yalnız ve biçare buldu. Etrafında ışık saçan değil ama kendi sessizliğini paylaşan adamlar sessizliğe doğru uzun bir yola çıkıp duruyordu her seferinde. O ise hala bozulmamış düzeni, dörde bölünmüş hayatı ile yaşamaya devam ediyordu.

Sigaradan bir duman aldıktan sonra, hızlıca öksürmeye başladı. Bir an zamanda yolculuk yapıp kendi geleceğini görmüştü. Her şey ağabeyinin ölümü gibi düz çıkacaksa şayet, uyuşma ihtiyacı hiç bitmeyecekti. Uyuşturucu ile barışık bir hayat yaşayacaktı hep. Diğerlerinin söylediğinin aksine böyle bir hal mümkün müydü gerçekten?

Deneyimledi, o gün ne gördüyse hayatında olacak olan, her biri karşısına çıktığında tereddüt etmeden gördüklerini yapmaya devam etti. Bir zaman sonra anladı ki bu dünyada haz üzerine kurulu olan her şey için para gerekliydi. Şayet parası varsa kriz yoktu. Yokluk yoktu. Kötü uyuşturucudan ölmek yoktu. Kötü uyuşturucu zaten hiç yoktu. Her zaman para, her kapıyı, özellikle de hazzı açardı.

Geri kalanlara gelince, geri kalanlar parası bitenlerin, hazzı bilmeyenlerin, sınırını bilemeyenlerin, kapıp koyuverenlerin, yalnızlıkla başa çıkamayanların uydurmasıydı. Uyuşturucu doğada serbest halde varsa gerekli olduğu su götürmezdi ve kimse doğaya kafa tutacak kadar güçlü değildi. Üstelik uyuşmak temel işiydi insanın.

 
 
%d blogcu bunu beğendi: