RSS

Kategori arşivi: Untouched Copy

Babam olduğun için teşekkür ederim… And thank you for being my Dad…

Kaybetmeden değerini asla anlamadığın şeylerin ilk üçüne girer sağlık. Sonrasında gelenler yerine zamanına yurduna göre değişir. Ne kadar ne yapabileceğini asla anlayamazsın sağlıklıyken. Bazen de sağlıksızken anlarsın nelerin senin için anlamlı geldiğini. Pazartesi  günleri insanlar tatilden dönerken ve hayat onlar için yeteri kadar keyifsizken     sen sağlıktan dem vuruyorsan hastaneye  düşmüştür yolun. Artık kimin için olduğundan ziyade yolunun düşmesi önemli olmuştur. Belki de vıcık vıcık ilişkiler içerisinde hiçbir şeyden haberi olmayan sen bir anda bir aydınlanmayla hayatına devam edeceksindir.

Genellikle bir gün ya da hasta ölmeden çıkana kadar sürer o aydınlanma. Sonrasında günlük rutinin arasında vicdan muhasebesi ve çeşitli olumsuzluklar arasında debelenip durursun. Hayat seni bir yerinden yakalar savrularak devam edersin hayata. Sonrası malum işte… Bir şey olma çabası içinde kendini unutarak hatta örseleyerek devam edersin hayata.

Son yıllarda kaç defa bu sınavı en azından “geçer” notla atlattım bilmiyorum. Sanırım bu sınavı atlatma biçimim sadece “geçer” not alma üstüne kurulu. “Yıldızlı pekiyi” ya idare cinsinden “iyi” beni pek heveslendirmedi. Belki de bu yüzden düzenli olarak yapılan “not” sınavlarına tekrar tekrar davet ediliyorum. “Geçer not”  kaygısı olan öğrenci gibiyim. Tek korktuğum sınıfta kalma ihtimalim.

Hoş bu sınavda sınıfta kalınca pek çok değişiyor hayatında ama genellikle hayatta kalma fikri değişmiyor. O yüzden bu da her sınav gibi anlamsız, sancılı, sızılı ve ağrılı. Yine de başa gelen çekiliyor.

Sizlere direkt söylemek hiçbir zaman derdim olmadı ama kaygılarla dolu geçen günler ve geceler en azından bir on gün için nihayete erecek bir nekahet dönemiyle. Yine atlatılacak “yarın” dan sonra yeni “ kaygılı yarınlar” başlayacak bir süre için.

daddyİçim rahat bu sefer. Nedenini bilmediğim bir şekilde her şeyin yolunda gideceğini biliyorum. Yine içim rahat, beklentim kalmayınca kimseden, hayattan isteğimi daha “net” söylüyorum. Bu ara ilgilendiğim yalnızca “geçer not” almak. Önümde beni bekleyen “on beş” günlük periyot içinde ne olur ne kalır, kim neyi neden yapar kim neyi neden yapmaz, hastaneye nasıl gelinir, aç karın doyurmak benim işim mi pek umursamamayı planlıyorum. Her şey yolunda giderse yardımla da olsa bu kadar sıkıntılı ve eziyetli bir süreçte sigarayı bırakmayı planlıyorum. Zaten bu süreçte bırakırsam başka bir sefer tekrar başka bir “geçer notu” bahane edip dönmem sanırım eski alışkanlığıma yeniden.

Hava güneşli buralarda… Hayat benim için gökyüzü eliyle ağlamıyorsa korkulacak bir şey yok demektir. Ne de olsa ben ne zaman ağlasam ya da araba yıkatsam yağmur yağar memlekete… Bahar gelmiş bir kere sokaklara. Sadece haziranda değil zor olan, yalancı baharda bile kolay değil öyle…

  Hakan KİPER

About the Song…

Music & Lyrics by Jon Barker.

A son rarely tells his Father 
How he really feels,
A handshake or a pat on the back 
Is all that he reveals,
I’d like to right that wrong,
Here in this little song.

Thank you for shaping my life,
Thank you for teaching me all you can,
You are no ordinary man,
You make me everything I am.

Thank you for taking the time,
Thank you for showing me the way,
And thank you for being there
When I need you,
Thank you for every single day.

Now I’ve been blessed with a son of my own,
Got my own bedtime stories to tell,
If I can raise him half as well
As you raised me,
Guess I’ll be doing pretty well.

Thank you for your guiding hand,
Thank you for making my dreams come true,
You’re an extraordinary man,
And I hope you’re as proud of me
As I am proud of you.

Thank you for giving me life,
Thank you for showing me good from bad
.
I guess I’m only really trying to say,
Thank you for being my Dad.

Even though the years drift away, 
I
never took the time just to say,
‘I love you, and I always have,
And thank you for being my Dad.’

Reklamlar
 

Etiketler: ,

Sahil Kasabası ya da Tuz yaşamın anlamı…

ORHAN VELİÜşüdüm, yağmur yağınca üşürüm ben hep. İçim ürperir. Sanki benden bir şey çalar yağmur. Sıcak mesela. Ya da günahlarımı… Yalnız kalırım, çıplak ve çaresiz. İyi bir şey olduğunu söyler eskiler. Ama sevmezler toprak kokusuna güzel denmesini. Çekermiş söyleyeni içine. Sözde. Laf bunlar. Benimki gibi… Söyleyecek sözü olmayanların uydurdukları bir dolu deli saçması. Söyleyecek neyim yok ki saçmalıyorum şimdi.

Islak. Tenha. Yarı uyuşuk ve depresyonlu… Sanki hastalıklı ve bulaşıcı bu duruş… Kimse ama hiç kimseye anlatılamaz bir sıkıntı. İçimde, üzerimde, tepinen… Duran ve durduran… Öfke nöbetleri arasına sıkışıp kalmış bir sözde çocuk yüreği. Çırpındıkça batıyor muyum yoksa uyum mu sağlıyorum belli değil.

Yağmur. Rüzgâr. Gözyaşı. Elim kolum bağlı, bağdaş kurmuşum ve çok bilenlerin saltanatının yıkılması için sadece meditasyon yapıyorum. Saçmalıyorum ve derinlemesine düşünmeden yapıyorum ne yapıyorsam. Çok bulanıyor midem. Gemi su alıyor ve ben hala şarap testisi elimde, son derece aristokrat kemancı arıyorum. O bilindik notalı bilinmedik senfoni kulaklarımda çınlasın istiyorum.

Deniz koymadım adını, hayır suya da deymedi ayakları ve hatta Rum da değil kemancı. Ben de hiç işçi olmadım. Emekçi. Ekmek içi yemeği reddettim, mideme oturuyor diye. Ayaküstü ve beyhude ilişki yumaklarında dolanmaktan gelirken nasıl başlanır ki hayata…

Earthworm… Solucan yani benim ruhum. Her deliğe girip çıkar dünyada. Barınmak olmasa bir de derdi tasası. Ama yerleşmek ya adı… Yerleşik düzende masa etrafında karşılıklı içme sevdası ya da yaşam gailesi diye tutturduğu ruhumun…

İstifa etmeyi pek bilmem, daha ziyade istifade etmek benimkisi. Kanını emmek, kanı emilmişlerin –en azından bir kısmının- çocukluktan kalan özlemi… Güç ve ibrişim kuşları… İbrişim kuşları ölür mü güç gösterisinde bulunsam. Çocuk gibi bulut kovalasam uçurtmayla ve vursam hayatının anlamını sapanla.

HEMİNGAyrık otu, benzemiyor ne ebegümecine ne de pirpirime. Ne tadı ne de tuzu. Ve sahi aslında varılacak durak tuzdu ama mecazlarla boğuşmaktan, atladık keskin iyodu. Şimdi aklımda bir deniz kıyısı, kumsalsız, ötesinden berisinden araba geçen, içine girilmesi atalarımca yasaklanmış bir deniz kıyısı. Gri, oynak ve ne kadar başka gözle görmeyi denesem de hüzünlü. Eskilerin dilinde bir türkü, bir hikâye ucu bucağı olmayan su. Derdin ve rüyaların ona anlatıldığı, feraha kavuşturan yaşamın özütü.

Hani nefretten körelmiş gözlere basılan, kenarında yaşamayanların öğrenmek için kıyılarına indiği, melankoli kokan, yarı ateşli ama derde derman deniz kokusu. Amacın olmadan yürüdüğünde, yürümenin amacı olanları gördüğünde tebessümü dudaklarına deydiren o garip kimya. Hemingway olmayı çok isterdim. Hani kokuları ve tatları tarifin ustası… Ben değilim uzman, tasvir belki ama tarif… Nasıl bir duygudur ki o yüreğine serinlik verdikçe içindeki ateşi söndürdükçe ve hatta yeni doğru ateşleri körükledikçe varlığına bedellenir. Ve bilirim ki çok zordur liman kentlerinden ayrılmak.

Bir zaman adamın biri Londra Havası diye torbalar satarmış özlemden tutuşanlara uyanıkça, ama satılamaz ki denizin kokusu ve içine işleyen iyot çıkarılıp verilmez ki başka birine. Keşke rakı şişesine sığsa iyodun ve denizin o masum oyunu. Ve kolilere doldurup gönderebilsem uzak diyarlara.

Aklımda bir gün batımından kalan nefsi körelmiş güneş ve bir bardak buz gibi bira, çerezsiz ve patatessiz. Kimliğini hiç görmediğim insanların karaya çalan gözleri. Kara kokanların nefes depolaması deniz kenarında. Sanki ışığa uçan pervaneler gibi koşuşan kara adamları kadınları deniz kenarında.

Aklımda bir bahar akşamı; yüksekten uçan bir karabatak alçaktan uçan bir martı… Dengeler bahar yorgunluğu mesaisinde, sarhoşluk gibi. İlk sevinç ilk heyecan tuz gibi…

 mORRİSSe EseresE

2005

 

Etiketler: , , , , , , , , , , ,

Shakespeare, Poe, Wagner, Sade ve Freud üstünden bir sıçrama…

Eyes, look your last!

Arms, take your last embrace!  and, lips, O you

The doors of breath, seal with a righteous kiss

A dateless bargain to engrossing death!

Come, bitter conduct, come, unsavoury guide!

Thou desperate pilot, now at once run on

The dashing rocks thy sea-sick weary bark!

Here’s to my love!  (drinks)

O true apothecary!

They drugs are quick.  Thus with a kiss I die.

Ey gözler, son kez bakın!

Ey kollar son kez kucaklayın!

Ve siz, ey dudaklar, nefes kapıları,

hakka uygun bir öpüşle mühürleyin

aç gözlülüğümle yaptığım bu süresiz anlaşmayı! 

Gel acı ilaç, gel ey tatsız kılavuz!

Ey umutsuz kaptan, deniz tutmuş şu yorgun tekneyi

yalçın kayalara bindiriver artık!

Sevgilimin şerefine!(içer)

Ey doğru sözlü eczacı!

Gerçekten çabuk etkiliyor ilaçların.

İşte ölüyorum, bir öpücükle…(Ölür)

 

01v/11/arve/G2582/016Sana güveniyorum… Sana inanıyorum… Zekâna hayranım. Haklı olman ne kadar önemli! Sana güveniyorum… Sana inanıyorum… Kalbin kırıldığında sığınacak liman aramak zorunda değilim. Sana inanıyorum. Sana güveniyorum. Silah sesi beni korkutmuyor. Tırnaklarım içi toprak dolu. Çok mezar kazdım ben kendim için. Sana inanıyorum… Sana güveniyorum. Hiç bir mezara giremedim daha. Toprak kabul etmedi… Sana güveniyorum. Bu sefer en çok arzuladığımı yapabilecek kadar kendini kudretli sayan kibri okudum gözünde. Sana inanıyorum Sana güveniyorum… Öldür beni!

romeo&juliet_3_lgKüstahça bir varoluşun sonuna ulaşmak da küstahlık gerektirir. Ne de olsa küstahlık var olma biçimlerinin en kutsanmış olanıdır. Tanrı dâhil bütün varlıklar yaşamak için küstahlaşır.Esirgemek ve bağışlamak gibi değerlerle kimse ilgilenmez. İlgilenmemelidir de. Yoksunluğunun içindeki tek varoluş ne de olsa büyüklüktür. İşlevsellik sonra gelir. Herhangi bir şeye diğerlerinden daha fazla sahip olduğunda toplumun şiddetle karşı çıktığı bir metafora dönüşür. İnsan; kullanmayı bilen bir devletsen mesela sana kapitalist der. Yönetmek için zenginliği paylaşmayı vadedip ardından oligarklar peydahlıyorsan muhtemelen sosyalizmi denemeye kalkmış bir devletsindir. Fabrika sahibiysen birey olarak hep topluma hem de devlete kazık atmışsındır demektir. İnsan kulp takmayı sever.Tabi bir de günah biriktirenler vardır. Bireysel olarak biriktirdiğin günah, diğerleri için; anlaşılmaz ve katlanılmaz bir cesaret örneğidir. Bu cesaret herkesin içinde olan bir var olma biçimi değildir. İçinde olmayanlar; öldürenleri bertaraf ederler çünkü ölmekten korkarlar. Zinayı bertaraf etmeye çalışırlar çünkü başkasının kendinden daha fazla seks yapmayı becerebilmesi kendi beceriksizliğini ortaya koyar.

sadeDiğer taraftan fazlalığı elde etmek için hırsla yoğrulanlar da vardır. Herhangi bir erke diğerlerinden daha fazla sahip olmak için elindeki her şeyi riske atıp kazananlar bu edindikleri fazlalıkların ederinin her gün yükselmesini ve bir daha aynı riske girmemeyi isterler. Bu noktada zalimin tanımı yapmak kolay olacaktır. Her zulüm görenin en sonunda zalime dönüşmesi işte bu yüzdendir psikiyatri kitaplarında.Birçok tarafıyla incelediğin topluma ve bireye herhangi bir iktidar penceresiyle bakmak ve ortaya çıkan okumaların temelde bireyin yaşam itkisi olduğunu söylemek mümkünse de din kitaplarının ve peri masallarının en büyük sihir diye ortaya koyduğu sevgi sanılanın aksine istisna değildir. Aşk ve tutku ile harmanlanmış bir sevgi hayat ve ölüm dâhil olmak üzere yaşadığın hayatın her anına ve her haline bedellenebildiği için akıl sağlığını yitirme noktasına en yakın olduğun ana seni mıhlar.Nasıl ki bir mıh bir atı, bir at bir süvariyi, bir süvari bir takımı, bir takım bir tugayı, bir tugay da bir orduyu kurtarabiliyorsa bu mıh da sana yaşama tutunma hakkını verir. Bu hakkı acı ile yorumluyorsa romantik bir Edgar Allan Poe, bu yaşam hakkını ölümle taçlandırıyorsa modern trajedinin babası Shakespeare’i bunu fantastik seks ögeleriyle taçlandırıyorsa Wagner ya da Sade’yi anmadan geçmek insanlık tarihini yüz üstü bırakmaya eş değerdir.

Peki bu cümleleri ne için kaleme aldım? İşin aslı Romeo’nun sözleri  “Thus with a kiss I die -İşte ölüyorum bir öpücükle – ” yukarıda anlattığım biçimleri ve bu biçimlerin algılarını temsil eden basit bir cümledir.Bu cümleye benim ya da sanat tarihçilerinin yüklediği anlam, bu cümlenin basit gerçekliğini yerle yeksan ederek hayranlık uyandıran bir ikona dönüşmesine neden olur. Bu da tasvir edilen güzelliğin içerdiği duygusal harmoniyi (Poe), ve tezahürü (Sade ya da Wagner)’i dışlarken Herodot’la bir başka forma dönüşen ilk çağ trajedisini farklı bir gözle algılamamızı sağlar.İşte bu basiretsiz ve kendi içinde sonsuz döngüye durmadan giren, bir girdabın içindeki her hareketi tanımlayan ve buna rağmen girdaba direnmeyen herkesin kara hortumlarında olduğu gibi fırtınanın merkezinde hiçbir şey olamamış gibi yaşama hakkı olduğunu sananlar için ve yine tüm dünya çocukları için;  modernizmin yanlış yönlenmesiyle ortaya çıkan abesin asbestli kafalara neler yapabileceğini anlatmak adına aşağıdaki örnek materyali paylaşmak isterim.

poe

“Sen ki özgürlük kadar güzelsin
Sevgi kadar özgür
O güzel başını uzat göklere
Gül güneşlere gül


Kırılma, küsme sen yine bir şiir yaz
Çok değil inan az kaldı az
Bu kadar erken susma biraz bekle
Ağlama, ağlama gül biraz.   “

*

wagnerYeniden tanımlama işine girenlerin en çok takıldıkları kendi sabitlerini tanımadığını ya da özümsemediğini sandığı bir cümleler bütüne paha biçmektir. Bu eder ister istemez kendine biçtiği bedelin ne kadar yukarıda olduğunu gösterir ki eğlence işte tam bu noktada başlar. Modern dünya hareketini yürütenler post modernlik akımı ile duvara çivilenmemiştir. Çok daha önce daha ilk başta trajedilerin çıkış noktası da bir nevi modern hareket koktuğundan ilk önce gülen insanı ağlatmak kişinin temel itkisini ortaya koyar. Temel itki yaklaşık olarak 100.000 yıldır kapalı gişedir tüm sahnelerde. Dünya sahnesinde aynı anda birden fazla oyunu oynayanlara modern psikiyatri nasıl kişilik bölünmesinin ilk hali olan paranoyayı yaftalarsa, kapalı gişe oynanan bu oyunda da her kapalı devre sistem gibi zalim ve zulüm gören sürekli yer değiştirir. Bir süre sonra “zulüm” algısı ortadan kalktığında ortaya çıkan ilişki içinde “haz ve akıl ve aitlik” barındırmadığından her gün pilav yeme etkisi görülür insan bünyesinde. Bu sıkıcı, yorucu üstelik seçenekleri ortadan kaldırdığı için demokratik olmayan bir iktidar dayatmasıdır. Bu iktidar dayatması bu döngüyü zorunlu gördüğü sürece hareket dairesel olacak lineer ilerleme gerçekleşemeyecektir.

*

freudEko fiziksel bir gerçeklik, eko ile irkilme tarihsel bilinen bir yanılgıdır. Üstünde durmadığın ya da yankılarıyla yaşamayı öğrendiğin hayat çoğunlukla karşılıklı konuşmayı ortadan kaldırır ekoyla. Söylediğin duyduğundur, duyduğun söylediğin. Bu noktada eko kişinin kendisiyle konuşmak için karşısındakinin var olmasına ihtiyacını açıklar. Eko eksikliğinden kaynaklanan ses yetmezliği için insan karşında başka bir insan ister. Tabii ego fazlalığı ve eko eksikliği bir araya geldiğinde ortaya çıkan tablo sizi bir hayli güldürecektir.Söylenen ve duyulanın aynı olduğu bir diyalogdaki egoyu bastırmaya çalıştıkça kendi üstünüzde baskı hissedersiniz. Sonrasında kendinizin bile tepki veremeyeceği kadar yükselerek arşa değen egonuz ekonun duyumsal özelliklerini ortadan kaldırır. Yani artık egonuz ekonuz olmuştur, ekonuz egonuz.Ten için cazibeli bulduğunuzun teri kokar. Tuvalette uzun sıçar, sifonu çekmez, eline fırçayı alıp bok artıklarını hela taşından kazımaz. Her şeyi siz yaparsınız. Karşı taraf sizi düpedüz kullanıyordur. İşte bu cümlelerle başlayan gaza gelme hali ekonun egoya dönüşümünü en kolay açıklayacak olan hikâye girizgâhıdır. Bu noktada yükselerek başınızın arşa değmesi için yapılacak tek şey yine yeniden modernizmin yanlış okuması olacaktır.

“Yeni tanıştık belki de

 Ama kim bilir belki de hep vardın

 Eşlik ediyordun sessiz ve sinsice belki de

 Şimdi şimdi anlıyorum kurnazca ayırdın beni belki de

 Lime lime savurdun sevdiklerimi belki de

 Yalnızlığım yaşamak zorunda olduğum beraberliğimsin

 Yalnızlığım kanımsın canımsın sen benim çaresizliğimsin

 Yalnızlığım bugünüm yarınım sen benim hüzünlerimsin

 Yalnızlığım tek bilebildiğim sen benim vazgeçilmezimsin” 

 

 Morrisse Eserese

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Yeniden 1999 – Gelmeyecek…

vapur

Son vapur ayrılır limandan. Sen hala bekliyorsun elinde bir demet çiçekle…Gözlerinin buğusunda kaybolmuş, düşlerinin katığı…Bir yürek dolusu sevgi başınla uğurladığın….Kafanı inletip duran mantığının sesi bastırmaya çalışsa da yüreğinin çığlıklarını, vapurun düdüğü tekrar dolduruyor gözlerini…

Bekleyip de varamadığın, isteyip de alamadığın bir kadının gözlerinin içindeki tebessüm …

Şimdi yüzündeki cenaze arabası görmüş çocuğun korkusundan, sızısından öte değil. Gözünün etrafındaki o nem ne kum tanesinden, ne de vapurun ardında bıraktığı esintiden…

Elindeki buketin ağır ağır yere düşmesi, çiçeklerin fizik kurallarına uyma zorunluluğuyla bir tek kez yukarı hareket edip sonra dağılması…

Kafanın karışıklığı arasında, yerdeki çiçekleri çiğneyip geçerken, içine sinen nikotin sessizliğin o çığlıklı ezgisiyle yankılanıyor kalbin : “Gelmeyecek…”

Morrisse Eserese – 1999

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , ,

Grup Sevk Bağımlısı

Bırakmak istiyorum. Benim bir hayatım var. Ama bırakamıyorum. Ne zaman bağımlılık oldu bende bilmiyorum. Önceleri farketmemiştim. İhtiyaçlardan doğan bir alışkanlık demiştim. Sonra hiç ihtiyacım olmadığı halde yine istediğimi farkettim. İzinli bir günümdü. Evde miskin miskin oturmayı düşünüyordum. Ya da ne bileyim yürüyüş filan yapmayı. Erken kalkmıştım. Güzel bir kahvaltı sofrası kurup televizyonu açtım. Aptal magazin programlarına baktım. En leş olanlarından birini seçtim. Hangi futbolcunun hangi mankene çaktığını anlatıyordu. Bi dakka az önceki kanalda bu mankenle başka bi futbolcunun adı geçiyordu. Emin olmak için internette araştırma yaptım. Sucuklu yumurtamın soğuması uğruna bu minik şekerli kutuya kimin çomağını daldırdığını öğrenmeliydim. Başka başka isimler çıktı. O futbolcuyla başka mankenler. O mankenle başka holding varislerinin isimleri. Kafam karıştı. Yoksa dedim. Büyük bir grup seks partisi mi var. bizim bilmediğimiz. Aslında herkes herkesle. Loş geniş bir salonda. bir voleybol sahası örneğin. böyle bir grup magazin karakteri. durmadan sevişiyorlar. karanlık odadaki fil hikayesi. Flaş patladığı sırada kim kimin kucağındaysa haber öyle çıkıyor. bu fil dediğin devasa bir hortum. Başka bir objektifte başka kucaklar. Olayı çözmenin verdiği rahatlıkla kahvaltıma devam ettim. Domates gibi görünen kırmızı, salatalık gibi görünen yeşil şeye batırdım çatalımı. Sırf alıştığımız için yiyoruz şunları. 5-10 yıl önceki lezzetlerini arıyoruz. Ama bulamıyoruz. Sonraki kuşaklar muhtemelen artık yemeyecek böyle şeyleri. ne gereği var ki. loş voleybol salonu geldi aklıma sahanın içinde kurtçuklar gibi kıvırdana kıvırdana sevişen yüzü aşkın kişi. midem bulandı. Bakkala gitmeye üşendiğim için dün akşam eve gelirken aldığım gazeteyi açtım. ”Bi sigarada var bu kadar çeşit bi de gazetede” demişti bakkal. Adı Özgür. Ama sadece adı Özgür. Sabah açıyor dükkanı geceyarısı kapatıyor. Gofretlerin bisküvilerin salçaların renkli renkli ambalajların arasında mutsuz bir yüz İdeolojik gazeteleri bir kenara bırakıp orta sulu gazetelere baktım. Hangisini alsam dedim özgüre. özgür en çok şunu alıyorlar dedi. Ona baktım bir de diğerine baktım. ikisi de renkliydi, baskıları güzeldi.birinci sayfa güzellerini karşılaştırmaya karar verdim. ikisi de güzeldi. sonunda çok mantıklı bir hareket yaptım. özgüre dedim aç kantarı, tartacağız. elektronik tartıda tarttım en ağır olanını aldım. bilinçli tüketici olmak başka bir şey. eve dönerken gram başına ne kadar ödediğimi, ne kadar kar ettiğimi hesapladım. mutlu oldum.

otobusGazeteyi ekleriyle birlikte masanın üzerine yayıp tek tek incelemeye başladım. İnfaz, terör, operasyon, cinayet… az sonra karnımda bir ağrının başladığını hissettim. sucuk mu dokundu yoksa o plastik domatesler mi diye düşündüm. kahve içtim, soda içtim geçmedi. bir ilaç aldım. ateşimin çıktığını hissediyordum ama vücudum soğuktu. bir şeyin yoksunluğunu yaşıyordum. sanki birşeyleri acilen tüketmeliydim. ama yiyecek bir şey değildi bu. tiryakisi olmadığım halde çekmecelerin birinde sakladığım sigaralardan bir tane çıkardım. parmaklarımın arasına aldım. yaktım içime çektim. işe yaramadı. sıtmanın kelebek kanatları vücudumda pır pır dönüyordu. Hastaneye gitmeliydim. giyinip sokağa çıktım. yağmur yağıyordu. taksi ya da dolmuşa binmek varken otobüs beklemeye karar verdim. neden otobüs beklediğimi bilmiyordum ama bekliyordum işte. titrememin biraz dindiğini hissettim. otobüs durağı iyi gelmişti. az sonra bir otobüs geldi. kalabalık, tıkış tıkış bir otobüstü. adımımı otobüse atınca daha da rahatladığımı hissettim. titreme, ateş, yoksunluk hissi kalmamıştı. yağmur yağdığı için camları kapatılmış otobüste ekşi insan insan kokusu giderek keskinleşiyordu. derin bir nefes aldım. Kokuyu ciğerlerime çektim. içimde bir şeyler yerine oturdu sanki. ”Arka taraf bomboş, ilerlesenize” diye bağırdı aksi, yaşlı bir adam. Arkamdaki kadın, omzuna astığı çantasını sırtıma bastırıyordu. otobüste sırtı dönük bir kadın her zaman haklıdır. sesimi çıkarmadım. Kapının önündeki direkte yer bulup buruşuk eliyle sıkı sıkı tutunan kirli sakallı kambur adamdan alkol kokuları yükseliyordu. Gözlerini tek noktaya odaklamıştı. belki ölmüştü ama henüz kendisine beyan edilmemişti. duraklara yanaştıkça inmeye ve binmeye çalışan insanların vahşiliğini gördükçe karnımdan haz buharı yükseliyordu. olmam gereken yerdeydim. bir kaplan için savan, bir köpekbalığı için okyanus neyse benim için de otobüs oydu. ayaklarım karıncalandı. bedemini önümdeki arkamdaki vucütlara teslim ettim. kaptanın frenleri ve gazlarıyla denizin altındaki yosunlar gibi dalgaların içinde dans etmeyebaşladım. rüyalar alemine geçtim. mayanın perdesini aralamıştım. görünenler gizli anlamlarıyla gözlerimin önündeydi. evet ben bir toplu ulaşım bağımlısıyım. otobüs, metro, tren. nerede insan vücutları yığılmışsa üst üste ben orada olmalıydım. grup seks olmasa da grup sevk bağımlısıydım. insanların vücutlarından çekip alıyorum enerjiyi. saf enerji beynimde yeni kapılar açıyor. bu insanlar otobüsten neden yorgun iniyor. şehir merkezine doğru tenhalaşmaya başlayan otobüsten indim. Karşıya geçip başka bir otobüsle eve doğru yol aldım. Güçlüydüm, akıllıydım, artık yarım değil tamdım. tanrı gibiydim. üzerimdeki yoksunluk gitmişti. damarlarımda kan değil yüz oktan benzin akıyordu. Eve girdim. kendimi iyi hissediyordum. akşam olunca bi posta daha binerim otobüse dedim. yarın da zaten işe gidecektim. neyse ki yeterince kalabalık otobüs vardı dünyada. hiç bitmeyeçek bir kaynağın bağımlısı olmak fena bir şey değildi.

 Dionosfer Henry

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

The Bride Wore Black – La mariee etait en noir – Siyah Gelinlik

the bride wore blackFrançois Truffaut ve yönetmenliği konusunda herkes bir şeyler biliyordur eminim. Hata o kadar iyi biliyordur ki çeşitli kaynaklarda yer alan eksik bilgileri bile tamamlamışlardır. Neyse konumuz “çakma entelektüellerimiz” ya da “acınası yaşam formları” değil. Asıl konumuz yukarıdaki video aracılığı ile hatırlayacağınız ya da ilginizin uyanacağı film.Kadınlar ve nelere kadir oldukları konusunda gördüklerimden sonra bu filmin ya da dayandığı kitabın erkek aklı olmadığını bildikten sonra kendime tekrar sordum.

“İnsanlar neden trajediye ihtiyaç duyar?”

“Kadınlar kendi eliyle neden trajedi dağıtır etrafına?”

Yakın zamanda bu soru üstüne bir hikaye paylaşacağım sizlerle ve evet trajedinin bütün ögelerini barındıracak içinde!

Gerçeklerden gerçeküstücülükle kaçmayı başaramayan, biraz okumuş ama olanaksızlıklarla ya da tembelliğiyle  vazgeçmiş kadınlara “aşık” mı denir yoksa “trajedi üstadı mı?”

Sert olduğunun farkındayım ama bu soruyu da aşağıdaki videoyu izleyerek ve sesi mümkünse biraz açarak sorun kendinize. İçeriden ses geliyorsa hemen çevirin ekran yüzünüzü başka bir yere. Facebook ya da TV iyi gelebilir böyle anlarda. Zaten sığınacak kahvesi ve falı olan kadınlar sadece “Orta Doğuda”

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

İnsan neden Trajediye ihtiyaç duyar?

alexandergrahambellTelefonlarla arası pek hoş değildi. Graham Bell ile pek sorunu yoktu aslında. Tarihsel bir kişilikti Graham Bell. Öngörü sahibiydi. Şu hayatta anlamı baştan sona değiştirecek olanı icat ettiğini bilse kabrinde mesut yatardı Graham.  Yine de Graham’ı bir adım ileri götüren ve emperyalist güçlerin etkisi altındaki cep telefonu üreticilerine sonuna kadar karşıydı. Biraz Marksizm’den dem vururdu arada bir Leninist olurdu. Kimi zaman Anarşiye tenezzül ettiği de olurdu ama Faşizme asla yüz vermezdi. Sözde.

Gerçekte bencil olan herkes kadar faşistti. Arzularının esiri olup, hayata salt kendi penceresinden bakıp Faşist olmamak mümkün değil ki… Anlaşılabilirdi bu çelişki. Faşist ideolojinin günlük rutine işlemiş haline arzu deniyor ne de olsa. Kiminin ki şelale kimininki tayyare! Normal biri olsa, eski moda işlerle uğraşmayı seven Morrisse arayıp sormazdı onu.

Morrisse ise enteresan sayılabilecek bir adamdı. Tabii kendi çapında… Bulunduğu çağın görkemi altında ezilmektense bilindik patikalardan geçmek ona güvenli gelirdi. Mesela söyleyeceklerini videoya kaydederek mesaj bırakmak yerine hala kâğıt kalem kullanırdı. Çocukluğunda gelişmiş ülkelerin sinemalarında görüp etkilendiği ne kadar klişe sahne varsa hayatının normali olmuştu. Ne yazık ki bilim ve teknoloji onun çocukluğunda olduğu gibi yavaş ilerlemiyordu. Şansızlık işte!

Hala telefondan mail bakmayan/bakamayan internetteki en son “in” olan sosyal paylaşım sitelerinden bihaber olan kaç kişi kalmıştı ki bu yüz yılda Morrisse’in bildiği… Ortadoğu’da neden savaştığını bilmeyen üç beş devletin askeri, birkaç eski moda dağ teröristi ve bir elin parmağını geçmeyecek kadar teknoloji komplo teoricileri… Bir de çıkardaşı: Borisse

give_peace_a_chanceHâlbuki Afrika’da açlıktan ölenlere çare bulunmuş, Amerika’nın yardım ve demokrasi vaat ettiği ülkelerin hepsinde çiçekler yeşermiş, telefon ile ofisten duşun sıcaklığını ayarlayabilmek mümkün olmuştu. Fidel Castro edebiyata göçmüş, kansere aşı bulunmuştu. Televizyona çıkan doktorlar sağlık için haftada üç defa seks yapmayı mutlak önerir olmuştu. Çağa ayak uyduramayan birinin çıkardaşı olma ihtimali ise; çağın teknoloji gereçleriyle ancak hesaplanabilirdi. Sonuçsa; mutlak görmezden gelinecek kadar küçük bir olasılıktı.

Gerçekçi olmak gerekirse fazla teknoloji kullanımından mustarip her birey gibi o da özüne yani aklına güvenmeyi seçmişti.  Kâğıt kalem yardımıyla kendine hatırlatmalar yazardı.  Aklının yitirilen özelliklerini yeniden kazanmaya çalışan ender uyanmışlardandı Morrisse. Yani gerçek bir eski modaydı.

Böyle bir çağda televizyon kumandasının altına, buzdolabının üstüne ya da kapının karşısındaki aynaya not bırakmak olsa olsa bir halüsinasyonla açıklanabilirdi normalde.  İkisinin yolları bu anlamsızlık yüzünden kesişmişti. Şu dünyada çıkardaş olan üç beş kişiden ikisiydi onlar.

Morrisse, Borisse’i aradığında muhtemelen küçücük odasında olacağını biliyordu. Biraz mahmurlaşmış bir ses tonu ile yorgan altından kendine ses vereceğini de. Yine de bu durumla ilgilenmiyordu. Morrisse için önemli olan kaleme alacağı yeni öykünün ne miktarda trajedi içereceğiydi. Anlamak için mütalaa şarttı.  Bolca eleştirirdi Borisse. İşi eleştirmek ve sonrasında cesaretlendirmekti. Aklındaki hikâyenin trajedi miktarını belirlemekse hayatındaki en büyük dertti o an için. Kafası karışmış bir halde aradı Borisse’i.

–          Selamünaleyküm birader!

–          Aleykümselam birader!

–          Napan?

–          Hayatı yakalamaya çalışıyorum. Sen ne yapıyorsun?

–          Film mi izliyorsun yine?

keyboardKonuşma biçiminden Borisse her zaman olduğu gibi Morrisse’in kısa kesmeyeceğini anladı. Uzandığı yerden ayak başparmağı ile masa üstü bilgisayarının hala kablolu olan klavyesindeki boşluk tuşuna dokundu. Filmi telefonun ekranında Morrisse’in adını görür görmez durdurmamış olmasına küfretti. Geçiştirdi Morrisse’in sorusunu.

–          He ya

–          Hayat dışarıda oğlum öğrenemedin mi?

–          Ben de içerideyim işte. Film izleyerek tutuyorum ucundan…

–          Konulu mu?

civciv çıkacakKötü esprilerin ya da kullanımdan kalkmış kalıpların piriydi Morrisse. Bulundukları yüzyıldan bir öncekine uzanan tarihsel saçmalamalarda bulunuyordu yine. Borisse’in aklıysa filmdeydi. Tekrarlarla kısa kesmeye çalışıyordu konuşmayı. Bell’e yine saydırıyordu içinden.

–          Konulu, konulu…

–          Trajedi mi?

–          Yok değil.

–          Bak ne diyeceğim sana

Evet; sebebi ziyareti belli olan ama yine de çok uzayan kız isteme klişeleri kadar zor giriyordu Morrisse konuya. Bu seferlik kısa sürmüştü gerçi. Borisse’in hala filme devam edecek kadar istenci varken konuya girmişti. Olgunlaşıyordu herhalde.

–          Ha, de bakalım.

–          Bizim Aktör var ya

–          Ee…

–          İşte Pazar günü eniştesi balığa çıkmış. Malum fırtına. Denizi çok severdi biliyorsun, deniz almış rahmetliyi…

Biraz duraksadıktan sonra devam etti Morrisse. Duraklamaların kelimelerin etkisini arttığına dair algısını hangi filmlerden edinmişti kim bilir.

–          Aktör’ün ablası da altı buçuk aylık hamileymiş.

–          Ben trajedi izlemiyorum birader.

–          Anladım onu. Sevmezsin de zaten trajedileri. Haberin olsun istedim o ayrı belki ararsın.

–          İyi ya ararım bir ara.

Her zamanki gibi Morrisse’in derdi kendiyleydi. Bir başkasının trajedisinde bile kendine dert edinecek bir yer bulabilirdi. “De edatı” onun bu halini sıkılıkla ele veren yinelemesiydi.

–       De mesele o değil.

–       Nedir o mesele.

–      Şimdi bak; dört ayrı yerden anlatılabilir bir hikâye bu aslında. Sağlam da trajedi bir taraftan… Tam dizi senaryosu!

–       Mal mısın sen?

–       Ya tamam Aktör konuşmaz benle hayatındaki tek gerçekliği, hikâyesini, çaldım diye. De sanatçının önlenemez farkındalığı işte!

Saçmalama konusunda kimse Morrisse’in eline su dökemezdi Borisse’e göre. Yine de küfür kaşınmak konusunda da aynı anda pek girişken olabiliyordu. Film izleme şevki iyiden iyiye kırılıyordu Borisse’in.

–          Bir siktir git Morrisse ya.

–          Akşam ne yapacaksın? Gelsene rakı içelim!

yetmezama“Yetmez ama evet”: Karşısındakini bezdirene kadar sürecek olan monologların en çekilmeziydi. Eninde sonunda bildiğini okuyacaktı Morrisse. Her şeye rağmen onay isteyecekti birinden. Olmayan vicdanı ancak bu şekilde saflığa tekabül ediyordu kendi zihinde.

–          Yemezler, günaha son çağrı bu!

–          Evet, öyle! De geçen sefer iyi geldi bana.

–          Nasıl iyi geldi?

–          İşte şofben takılacak, kapı kilidi filan yaptırılacak, pazarlık eden biri lazım!

moneymanBorisse bu saçma bahanelerin ve anlamsız isteklerin ortasında sıkılıyordu. Sadece daha ekonomik olduğu için katlanıyordu Morrisse’e. Yapabileceği daha iyi bir ikinci seçeneği yoktu. Evde kalıp hafta sonu sessizliğinde ve bunalmışlığında pineklese ruhu dar alanda kısa paslaşacaktı kendinle.

 Çaresizlik zor işti. Yine de kendini bu hale sokan birini kıvrandırmadan teslim olursa “yaşama” ihanet etmiş olurdu.

–          Bok yeme otur, yazmayacaksan geleceğim…

Morrisse derin bir sessizliğin içinde aklıyla boğuştuktan sonra;

–          Kesin yapmam öyle bir şey. Başkasının trajedisini çalmam.

Büyük laflar ettiğinde Morrisse, golü doksan çakıp fileleri havalandırmak kaçınılmazdı Borisse için. Gizliden güldüğü izlenimi yaratarak;

–          Kendininkini mi anlatacaksın?

Gol yiyen amatör takımlar gibi gol atma hevesine kapılırdı Morrisse. Her seferinde. Yediği golleri görmezden gelerek atılırdı söze Morrisse. Hep.

–          Manyak mısın oğlum sen? Cesaret sahibi miyim o kadar? Akşam gel konuşuruz.

–          Tamam gelirim.

–          Hadi sana hayırlı günler. Allah iniş takımlarına zeval vermesin. Barış seninle olsun.

–          Barış seninle de olsun.

Telefonu kapattığı anda Borisse kaldığı yerden filmini izlemeye devam etti. Senkronu bozulmuştu. Ne de olsa bir filmin arasına hayatındaki film karakterlerden biri, yine her zaman olduğu gibi, zırt diye girmişti. Makul olmayan ne varsa Morrisse’in karakteriydi Borisse’e göre. Yine de sadece bu bile Morrisse’i diğerlerinden çok daha makul bir hale getiriyordu görüşmek için. Normal algısının kırılıp kırılıp tekrardan onarıldığını izlemek en az bir aksiyon filmi izlemek kadar keyifliydi. Her zaman tercih edilebilir değildi ama zaman zaman rutini kırmaya iyi gelirdi.

İki günlük bir hafta sonu mesaisinin ortasında bulacağını biliyordu kendini. Cuma akşamı rakı içilecekti. Kafası şişecekti. Cumartesi desen Dionosfer’in oğlunun bir yaş doğum günü partisine gidecekti. Hani şu Morrisse’i başka bir doğum günü partisi için eleştirdiği partilerden birine. Aynı haltı daha makul bir gözle görmeye çalışıp kendini kandıracağını bile bile.

oficeFilmi bitiremeyip Morrisse’e küfür ederek yerinden kalktı. Ailesiyle birlikte yaşamanın avantajlarından en sevdiğini kullandı. Buzdolabındaki hazır yemeklerden atıştırdı. 40 yaşına merdiven dayamış her delikanlı gibi o da durumun kontrol edilemez hale gelmesinden çok sıkılmıştı. Allahtan plaza insanları gibi davranmak zorunda değildi. En azından…

Evin içinde insani ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra, kış aylarında yolda kendini ifşa eden çantasını hazırlamaya başladı. Soğuk evlerin vazgeçilmezi hırkasını, tütün tabakasını, mp3 çalarını, şarj aletini, modern zamanların baş belası telefonunu çantasına yerleştirdi. Son anda tütün tabakasını açtı. Neredeyse boştu. Hiçbir halta yaramayan çalışma masasının ikinci çekmecesini açtı. Hali hazırda tütün stoku da bitmişti. Mecburen yaşadığı toprakların vergi sistemine küfür etti. Bir paket içilebilir sigaranın bu kadar pahalı olması insanı emeğe yöneltiyordu. 171 defa küfür etti.

Telefon açtı tekrar Morrisse’e.

–          Geçerken beni Kıbrıs Şehitlerinin girişinden alsana, tütün almam lazım.

Morrisse kıvırmak için her yolu denese de insani yanı ağır bastı. Bütün gün oturduğu iş yerinden bütün gece oturacağı atölyeye giderken, yolu trafik belasıyla uzatmak derdinde değildi. Yine de tamam dedi Borisse’e. Ne de olsa Kıbrıs’ta şehit düşen o gencecik askerlere saygısı sonsuzdu. Huzur içinde yatsınlardı. Vatan bölünmezdi.

Yolları birbirine bağlandığında akşamüstü altıydı saat. Cehennem zebanilerinden kurtulmuş şehrin diğer insanları gibi onlar da hızla işlerinden evlerine gitmeye çalışan diğerleri ile aynı kara yolunu kullanıyordu. Bir deredeki her su zerreciğinin birbiri ile aynı sanılması gibi onlar da işinden çıkıp evin yolunu tutan diğerleri ile aynı trafik stersine sahiplerdi. Çoğunlukla izlediklerine yükledikleri anlam diğerleriyle bağdaşmasa da izleneceklerin hepsi tek kanaldan naklen yayınlanıyordu. Zapping hakkı yoktu.

–          Medeniyetin en belirgin özelliği söz verdiğin saatte gelmektir.

–          Medeni Karpuz’um ben

–          Belli.

–          Trafik vardı, benzin yoktu

–          Vırvır dırdır, medeniyetsizsin işte

–          Medeniyet sizsiniz Türkiye.

–          Bayma.

–          Tavuk var, rakı var, makarna var.

–          İyi

–          İyi

Savaş ve Barış gibi birbirini andıran ve aynı anda alakası olmayan kahramanlarımız atölyeye doğru ilerlerken menzillerine ilk önce baz istasyonu iniltisi ardından telefonun sesi girdi.

–          Telefon çalıyor, açsana.

–          Bell ağabey büyük adam ama ben dağınım be usta, bulsam telefonu açacağım.

–          Aha işte burada!

–          Işık seninle olsun, nasılsın iyi misin?

Telefondaki ses;

–          İyiyim, konuştuğumuz gibi akşam misafir gelmiyor, gel beraber film izleyelim.

Morrisse;

–          Ya ben can sıkıntıma çare buldum aslında. Şimdi senin durumun muallaktı ya hani, Borisse’i aradım ben de, rakı içelim dedik beraber, siz de gelsenize…

Telefondaki ses;

–          Ben bir beyime sorayım şimdi. Öyle kendi başına dul kadınlar gibi hareket edemem ki..

–          İyi ya sen sor. Siz karar verene kadar biz çoktan kelleyi koltuğa alırız.

1.Senkronun Sonu, 2. Senkronun Başı

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: