RSS

Etiket arşivi: Amerika

Adalet Duygusunun Doğal Evirimi – Bir Komplo Teorisi

Maslow’un tartışmalı ihtiyaçlar hiyerarşisini hepiniz öyle ya da böyle bilirsiniz. Hani şu karnı doymayan ve güvenlik ihtiyacı karşılanmayan insanın diğer bütün fonksiyonları es geçtiğini söyleyen hiyerarşidir bu. Ya da en basit haliyle budur. Bir bakıma hala tartışmalı ve görece olarak basamakları yer değiştirebilir olsa da insan psikolojisinin ve sosyolojinin üstünde uzlaştığı ender tezlerden birdir. “Güvenlik” ve “Karın Tokluğu” sağlanmadan insanın geri kalan ihtiyaçları ve güdüleri önemli değildir.

Bu aklınızın bir tarafında dursun. Zira an itibariyle Türkiye’de olan “kısmi güvenliği sağlanmış” ve “Türk- İslam senteziyle açlıktan ölümleri durmuş” bir ülkede yeni ortaya çıkan bir güdüyü nasıl tatmin edeceğimizi tartışmaya başladık.

Adalet duygusu çoğunlukla tatmin edilmesi zor olan basamaklardan biri olmakla birlikte genellikle “gelişmiş ülkelerde” daha fazla gündem işgal eden bir dürtüdür. An itibariyle buradan baktığımızda Türkiye’nin gelişmekte olan ülkeler içinde “adalet duygusunun tesisi” için “kan dökmeyi” ve “ görece olarak ekonomi ve insan hakları ihlallerinden vazgeçme” aşamasına geldiğini düşünmemiz bizi “iyimser” ya da “fazla heyecanlı” yapar mı?

Sanırım organizmaların içinde gelişmeyi ve ilerlemeyi gerçekleştirenlerden farklı olarak Anadolu’da bugüne kadar yaşamış olan bütün halkların ortak özelliği çağın ilerisine doğru adım attıklarının farkına bir türlü varamayıp taraf tutar gibi bir duyguya ya da bir düşünceye saplanıp kalmış olmalarıdır. En azından bu bakış açısını da “Maslow Teorisi” gibi cebinizde tutmanızda yarar var.

Bu noktadan sonra 2001 yılından itibaren devam eden süreçle ilgili olarak spekülasyon ve komplo teorisi üretimi yapacağımı söylemek zorundayım. Zira iddia edeceğim herhangi bir şeyi ispat edebilecek hiçbir bilgi ve belgeye ulaşmam mümkün değil. Üstüne üstlük devam eden süreçte herhangi bir şekilde “adalet” duygusunu zedeleyecek yeni bir yaklaşım da bulunmanın süreci doğru şekilde anlamamamıza neden olacağı kanaatindeyim.

Bir İzmirli olarak Cemaat kavramıyla ilgili olarak diğer illerden daha fazla bilgiye sahip olmamızın çeşitli temel nedenleri var. Öncellikle cemaat olarak  kast edilen yapının ilk temelleri bu şehirde atıldı. Dolayısıyla fısıltı gazetesi halinde de olsa en çok bu şehirde yaşayanlar bu konu hakkında derin bilgilere sahip. Yapılanmanın ve çalışma mekanizmalarının ne olduğu ile ilgili detaya girmek konuyu dağıtmak olacağından, bu noktada tek söyleyebileceğim “başı ve sonu belli olmayan” aynı zamanda “şeffaflığı hiçbir şekilde olmayan bir grupla” karşı karşıya olduğunuzu söyleyebilirim.

Kişisel olarak bu şehirde dile gelen en büyük hipotezi tekrarlamam gerekirse Amerika’nın petrol kontrolü ve Rusya hesapları içinde geliştirdiği “Ilımlı İslam Politikasının” reel karşılığı olarak “cemaatten” bahsetmek sanırım herkesi aynı noktaya taşıyacaktır.

Her ülke gibi A.B.D.’de yaptığı yatırımı korumak ve kollamak adına çok çeşitli yollar deneyecek ve aynı anda bu yolları ve yöntemleri “cemaate” fatura ettirecektir. Bu tahliye halindeki bir politikadan ziyade revize edilen bir politikanın doğal sonucudur. Aktörleri birden fazla parçaya bölüp her parçayı gerekli güç ve iktidarla donatan bu politika bir ülkenin mutlak gücünün farkına VARMAMASI  için geliştirilmiş yegane ve basit bir perdeleme girişiminden fazlası değildir.

An itibariyle İran-Türkiye örtülü trafiği açığa çıkmış bunun bir dolandırıcılık ve kayyum şebekesi olduğu söylenmektedir. “Birileri şüphesiz ki bu trafik sırasında kişisel çıkarlar edinmiştir” ancak aynı trafik sayesinde teğet geçen dünya ekonomik krizinden bahsetmemekte şüphesiz ki aptallığın daniskasıdır.

Ben an itibariyle önümüze 2001 yılında konulan iktidarın çok fazla taraftarı olmadığım gibi kendilerinin yeteri kadar farkında olmadıklarının da bilincindeyim. Güçlerin ölesiye taraflara ayrılmış bu coğrafyada tek başına iktidar olabilecek kadar ülke insanını birlik ve beraberliğe teşvik ettiklerini sanmaları ve ortak çıkarları yeniden tanımladıklarını düşünmeleri kadar tuhaf ve anlaşılmaz bu tutumu nereden edindiklerini kendilerine sorarlarsa sanırım cevabını da kendileri bulurlar. Tahakkümden kurtulmak için buldukları hileli yol bugün gelip kendi boyunlarını doladığında ortaya çıkan bu tablo için yapılacak olan mecburi olarak başı sonu belli olmayan bir cemaat” yerine “emir komuta düzeni belli ve caydırıcılığı olan bir ordu” koymayı uygun bulmaları tabii ki kaçınılmaz olacaktır.

Yine de KCK’dan tutun da 1980 sonrası dönemde sadece politika ürettikleri ya da herhangi bir iktidar faaliyetini desteklemediği için tutukevlerinde ve F tipi ceza evlerinde ölüp giden bunca insanın vebalini üstlenecek kadar gelişmiş bir adalet duygusuyla hareket edecek mi bu birliktelik?

Bu sorunun cevabını an itibariyle hepimiz biliyoruz. Yani ortada seçilmiş iktidar gücü ve cemaat dengesinde bozulan güç dengesini yeniden kurmak için oyuna dahil edilen bir ordu var. An itibariyle sivil iktidar ve ordunun cemaatten daha güçlü olduğunu söylemek gerekir ki en azından düşünülen denklem böyle görünüyor.

Peki sahnede toz duman varken, üretilmeyen malları tüketerek kavuşulmuş refah içinde, topraklarının altı da biri ekilmekten vazgeçilmiş bir ülkede maslow’un temel basamakları tatmin edilmiş midir? Biz an itibariyle neden adalet konuşuyoruz?

Siyaset sahnesi ne yazık ki politika üretmek ve devlet siyaseti hakkında tırnaklarının ucu kadar bir şey bilmeyen adamlardan seçildiğinden an itibariyle ülkenin bütün stratejik belgeleri, vatandaşlarını bütün bilgileri etrafa saçılmış haldedir. Devlet kendini yenileyecek liyakat sistemini bu kez “derin devlet” üzerinden kullanmak yerine “yargı” ve “yargı çevreleri” üzerinden kurmayı uygun görmüştür.

Denklemin gözle görülmeyen ve konuşulmayan sistemi tasviye edilmiş değildir. Ancak her devlette olduğu gibi bekayı korumak güdüsüyle hızla şekil değiştirerek “sevimli” ve “kabul edilebilir” yeni halle karşınıza çıkacaktır.

Kişi ismi zikretmeden söylemek gerekirse 07.01.2014 tarihli köşe yazılarına baktığınızda ya 06.01.2014 tarihli ana akım medyanın ağız değiştiren ve saldırgan tutumunu eşelediğinizde siyaset sahnesine yeni girecek ve “ortak değer tanımı yapacak olan” yeni “başbakanınızla” tanışmış olacaksınız. Merak etmeyin hepiniz zaman içerisinde onu tahmin ettiğinizden daha fazla seveceksiniz. Üstelik uğruna ölmenize gerek kalmadan ve kirlenmiş siyasi ağızdan kurtularak…

Peki an itibariyle son soruyu sormanın zamanı geldi. Daha ilk günden tüm geçmişi şeffaflaştırılmış, söylemleri nazik ve gergin olmayan, herhangi bir pisliğe bulaşmamış birini istemek saflık mıdır? Ya da bu yine önünüze konan ve pompalanan dönüştürülen bölge politikalarının bir sonucu mudur?

An itibariyle artık ne istediğinizin bir önemi yok. Geziyi sürdüremeyen ve tabana yayamayan bir halk sadece karşı tarafının oyununun şeklini değiştirir. Olan biten bu gürültü başka hiçbir şey değil.  Vatandaş için fil olmak ancak birlikle mümkün ama artık o da pek mümkün görünmüyor…

Reklamlar
 
Yorum yapın

Yazan: Ocak 7, 2014 in Denemeler

 

Etiketler: , , , , , , , , , , ,

Yeni Yılın İlerleyen Günleri arasında

donmuş kadınÖnce kandırılan kadınları düşündüm. Sabah sabah bunu düşünmek iyi gelmedi. Tarih boyunca erkeklerin altına yatan kadınlar sayesinde soyun devam ettiğini görmek daha da sıktı canımı.  Geçer dedim sonra. Soğuk gibi bu da mevsimlik! İçimi ısıtacak birkaç haber bakındım. Zamlar içimin dışıma en yakın noktasını zonklattı. Her an hemoroit adına kararlar verebilir, lazer cerrahisi ile bu dertlerimden kurtulabilirdim. Üstelik yürüyerek girdiğim klinikten yürüyerek çıkabilirdim. Tabii bu noktada doktorun dairesel dönüş halindeki bedenim ve morfin arasındaki korelasyondan para kazanacağını sanıyor olması gerekirdi. Bir hemoroit müdahalesine ancak yirmi günlük morfin dozlarını tek seferde verebilir yani 400 günlük dozu 20 günde bana zerk ederse mümkün olabilirdi. Bu nokta beygir bayıltan olarak çoktan tıp literatürüne girmişti ne de olsa.

holly lightHolly Light için yalvardım Yaratana. Yaradana olarak uluduğumdan yanımdaki yarı farsça bilen yarı Türkçe bilen arkadaşım kelimeyi böldü ikiye. “Yara” olarak alıp ilk kelimeyi acıttı canımı. Dana olarak alıp ikinci kelimeyi daha da acıtacaktı canımı ya Nedim’i çok severmiş saray şairlerinden. Birinci mısrada gömer, ikinci mısrada diriltilmiş adına naat düzdüklerini. “Göz” demekmiş “dana” Farsçada. Oldu mu şimdi “Yaratan” diyerek ululadığın basit bir “yara gözlemcisi.” İnsanların yaralarını gözetleyenlere “Tanrı” diyorlarmış. Aydınlandım. 700-800 yıl öncesi Avrupa’ya çevirdim yüzümü.

Genellikle Türkiye’den bahsederken Avrupa ve Amerika’nın  75 yıl gerisinden geldiğimiz rivayet edilir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti Çakma Aydınları da bunun böyle olmadığını I PHONE 5 ile birlikte ispatlayıp aramızda  teknoloji üretiminden kaynaklanan üretim planlamaları nedeniyle 6 Ay olduğunu bunun da “normal” kabul edilebileceğini söyler. Ne muamma. Kadına seçme seçilme hakkı 1936 yılında verildi ama 20 yüzyılın hangi tarihinde çıplaklığı elinden alındı bilmiyorum. Tekerrürü bilmem ama “Ahlak” her daim memleket!

arda2Dedim ya iyi bir fotoğraf istedim Holly Light’tan  bana “şehrine bak” dedi.  Kutsal Işık tayfına ayrılmıştı benim şehrimde. Bir başka şehirde bu kare taşlanmaya bedelken benim şehrimde bu kare az da olsa olağandı deniz kenarında. Kadifekale’de de normal olduğu sanılırdı ya da Limontepe’de veya Egekent’te. Değildi. Evka 3’te de değildi. Aliağa’da da. Menemen’de de. Foça burnunu biraz çıkardığından yırtardı. Kadın hep ağlardı bu fotoğraflarda. Gökyüzünden akardı yaşı. Fark edilmezdi. Sadece saf ve temiz kimi zaman kutsaldı o yağan. Hiç kadın yaşı olmadı. Sonra anladım ben de. Geride kalmak size gelen çıktıların Avrupa ya da Amerika ile arasındaki zaman farkı ile ilgili değil. Bugün laf çaktığınız ve dünyanın kontrolünü elinde tuttuğuna inandığınız o ırk hani şu lanetlenmiş ırk… Yahudi dölleri… O döllerin hiç bir önemi yok ve hakaret kabul etmiyorlar bu tanımlamayı. Nedeni basit aslında. Ata değil, Anaerkil onlar. Nazım’ın kadınları Orhan Veli’nin kadınları, 7 Kocalı Hürmüz, Saraydaki Hürrem, Asmalı Konaktaki Sümbül bütün kadınlar onlarda. Basit, nizami, pratik.

kanayanNe zaman sokak lambasının altında oturan bir çift görsem, İrlandalı değil Anadolu bağırlı olduğum aklıma geliyor.  Hiçbir ebemkuşağı altında “zenginlik” aramıyorum normal olarak.  Müjde Ar’ın başrolünü oynadığı bir filmle “ebemin kuşağının altından geçerek cinsiyet değiştirebiliyorum ben bu iklimde. Neyin kafasını yaşıyorum belli değil. Belli ki geçiş iklimlerinde ne Paris’in fracalasını yiyebiliyorum ne Şam’ın şekerini. Yine de francala arası şambali kadar naif duruyorum şu hayatta. Darısı başınıza.

Birkaç yüzyıl geriden de gelsem, hatta içim acısa kanasa yandaki resimdeki gibi yine de yüzümü çeviremiyorum bu saçı başı aklı kıçı biribirine karışmış iklimden, topraktan. Belki de başka bir dil bilmediğimden ya da bir başka dilin doğuşuna ve doğusuna tanık olmak mümkün olmadığından. Kim bilir algı bir gün hem doğu hem batı hem kadın hem erkek hem insan hem hayvan için düzelir bu topraklarda. Ama önce DTO ve BTU aynı anda!

Görseller:

1. Fotoğraf : Hasan Erdemir, Stockholm

1. Resim: Holly Light- Hasan Erdemir

2. Fotoğraf: Arda Yavuz, İzmir

2. Resim: Kanayan- Hasan Erdemir 

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

İnsan neden Trajediye ihtiyaç duyar?

alexandergrahambellTelefonlarla arası pek hoş değildi. Graham Bell ile pek sorunu yoktu aslında. Tarihsel bir kişilikti Graham Bell. Öngörü sahibiydi. Şu hayatta anlamı baştan sona değiştirecek olanı icat ettiğini bilse kabrinde mesut yatardı Graham.  Yine de Graham’ı bir adım ileri götüren ve emperyalist güçlerin etkisi altındaki cep telefonu üreticilerine sonuna kadar karşıydı. Biraz Marksizm’den dem vururdu arada bir Leninist olurdu. Kimi zaman Anarşiye tenezzül ettiği de olurdu ama Faşizme asla yüz vermezdi. Sözde.

Gerçekte bencil olan herkes kadar faşistti. Arzularının esiri olup, hayata salt kendi penceresinden bakıp Faşist olmamak mümkün değil ki… Anlaşılabilirdi bu çelişki. Faşist ideolojinin günlük rutine işlemiş haline arzu deniyor ne de olsa. Kiminin ki şelale kimininki tayyare! Normal biri olsa, eski moda işlerle uğraşmayı seven Morrisse arayıp sormazdı onu.

Morrisse ise enteresan sayılabilecek bir adamdı. Tabii kendi çapında… Bulunduğu çağın görkemi altında ezilmektense bilindik patikalardan geçmek ona güvenli gelirdi. Mesela söyleyeceklerini videoya kaydederek mesaj bırakmak yerine hala kâğıt kalem kullanırdı. Çocukluğunda gelişmiş ülkelerin sinemalarında görüp etkilendiği ne kadar klişe sahne varsa hayatının normali olmuştu. Ne yazık ki bilim ve teknoloji onun çocukluğunda olduğu gibi yavaş ilerlemiyordu. Şansızlık işte!

Hala telefondan mail bakmayan/bakamayan internetteki en son “in” olan sosyal paylaşım sitelerinden bihaber olan kaç kişi kalmıştı ki bu yüz yılda Morrisse’in bildiği… Ortadoğu’da neden savaştığını bilmeyen üç beş devletin askeri, birkaç eski moda dağ teröristi ve bir elin parmağını geçmeyecek kadar teknoloji komplo teoricileri… Bir de çıkardaşı: Borisse

give_peace_a_chanceHâlbuki Afrika’da açlıktan ölenlere çare bulunmuş, Amerika’nın yardım ve demokrasi vaat ettiği ülkelerin hepsinde çiçekler yeşermiş, telefon ile ofisten duşun sıcaklığını ayarlayabilmek mümkün olmuştu. Fidel Castro edebiyata göçmüş, kansere aşı bulunmuştu. Televizyona çıkan doktorlar sağlık için haftada üç defa seks yapmayı mutlak önerir olmuştu. Çağa ayak uyduramayan birinin çıkardaşı olma ihtimali ise; çağın teknoloji gereçleriyle ancak hesaplanabilirdi. Sonuçsa; mutlak görmezden gelinecek kadar küçük bir olasılıktı.

Gerçekçi olmak gerekirse fazla teknoloji kullanımından mustarip her birey gibi o da özüne yani aklına güvenmeyi seçmişti.  Kâğıt kalem yardımıyla kendine hatırlatmalar yazardı.  Aklının yitirilen özelliklerini yeniden kazanmaya çalışan ender uyanmışlardandı Morrisse. Yani gerçek bir eski modaydı.

Böyle bir çağda televizyon kumandasının altına, buzdolabının üstüne ya da kapının karşısındaki aynaya not bırakmak olsa olsa bir halüsinasyonla açıklanabilirdi normalde.  İkisinin yolları bu anlamsızlık yüzünden kesişmişti. Şu dünyada çıkardaş olan üç beş kişiden ikisiydi onlar.

Morrisse, Borisse’i aradığında muhtemelen küçücük odasında olacağını biliyordu. Biraz mahmurlaşmış bir ses tonu ile yorgan altından kendine ses vereceğini de. Yine de bu durumla ilgilenmiyordu. Morrisse için önemli olan kaleme alacağı yeni öykünün ne miktarda trajedi içereceğiydi. Anlamak için mütalaa şarttı.  Bolca eleştirirdi Borisse. İşi eleştirmek ve sonrasında cesaretlendirmekti. Aklındaki hikâyenin trajedi miktarını belirlemekse hayatındaki en büyük dertti o an için. Kafası karışmış bir halde aradı Borisse’i.

–          Selamünaleyküm birader!

–          Aleykümselam birader!

–          Napan?

–          Hayatı yakalamaya çalışıyorum. Sen ne yapıyorsun?

–          Film mi izliyorsun yine?

keyboardKonuşma biçiminden Borisse her zaman olduğu gibi Morrisse’in kısa kesmeyeceğini anladı. Uzandığı yerden ayak başparmağı ile masa üstü bilgisayarının hala kablolu olan klavyesindeki boşluk tuşuna dokundu. Filmi telefonun ekranında Morrisse’in adını görür görmez durdurmamış olmasına küfretti. Geçiştirdi Morrisse’in sorusunu.

–          He ya

–          Hayat dışarıda oğlum öğrenemedin mi?

–          Ben de içerideyim işte. Film izleyerek tutuyorum ucundan…

–          Konulu mu?

civciv çıkacakKötü esprilerin ya da kullanımdan kalkmış kalıpların piriydi Morrisse. Bulundukları yüzyıldan bir öncekine uzanan tarihsel saçmalamalarda bulunuyordu yine. Borisse’in aklıysa filmdeydi. Tekrarlarla kısa kesmeye çalışıyordu konuşmayı. Bell’e yine saydırıyordu içinden.

–          Konulu, konulu…

–          Trajedi mi?

–          Yok değil.

–          Bak ne diyeceğim sana

Evet; sebebi ziyareti belli olan ama yine de çok uzayan kız isteme klişeleri kadar zor giriyordu Morrisse konuya. Bu seferlik kısa sürmüştü gerçi. Borisse’in hala filme devam edecek kadar istenci varken konuya girmişti. Olgunlaşıyordu herhalde.

–          Ha, de bakalım.

–          Bizim Aktör var ya

–          Ee…

–          İşte Pazar günü eniştesi balığa çıkmış. Malum fırtına. Denizi çok severdi biliyorsun, deniz almış rahmetliyi…

Biraz duraksadıktan sonra devam etti Morrisse. Duraklamaların kelimelerin etkisini arttığına dair algısını hangi filmlerden edinmişti kim bilir.

–          Aktör’ün ablası da altı buçuk aylık hamileymiş.

–          Ben trajedi izlemiyorum birader.

–          Anladım onu. Sevmezsin de zaten trajedileri. Haberin olsun istedim o ayrı belki ararsın.

–          İyi ya ararım bir ara.

Her zamanki gibi Morrisse’in derdi kendiyleydi. Bir başkasının trajedisinde bile kendine dert edinecek bir yer bulabilirdi. “De edatı” onun bu halini sıkılıkla ele veren yinelemesiydi.

–       De mesele o değil.

–       Nedir o mesele.

–      Şimdi bak; dört ayrı yerden anlatılabilir bir hikâye bu aslında. Sağlam da trajedi bir taraftan… Tam dizi senaryosu!

–       Mal mısın sen?

–       Ya tamam Aktör konuşmaz benle hayatındaki tek gerçekliği, hikâyesini, çaldım diye. De sanatçının önlenemez farkındalığı işte!

Saçmalama konusunda kimse Morrisse’in eline su dökemezdi Borisse’e göre. Yine de küfür kaşınmak konusunda da aynı anda pek girişken olabiliyordu. Film izleme şevki iyiden iyiye kırılıyordu Borisse’in.

–          Bir siktir git Morrisse ya.

–          Akşam ne yapacaksın? Gelsene rakı içelim!

yetmezama“Yetmez ama evet”: Karşısındakini bezdirene kadar sürecek olan monologların en çekilmeziydi. Eninde sonunda bildiğini okuyacaktı Morrisse. Her şeye rağmen onay isteyecekti birinden. Olmayan vicdanı ancak bu şekilde saflığa tekabül ediyordu kendi zihinde.

–          Yemezler, günaha son çağrı bu!

–          Evet, öyle! De geçen sefer iyi geldi bana.

–          Nasıl iyi geldi?

–          İşte şofben takılacak, kapı kilidi filan yaptırılacak, pazarlık eden biri lazım!

moneymanBorisse bu saçma bahanelerin ve anlamsız isteklerin ortasında sıkılıyordu. Sadece daha ekonomik olduğu için katlanıyordu Morrisse’e. Yapabileceği daha iyi bir ikinci seçeneği yoktu. Evde kalıp hafta sonu sessizliğinde ve bunalmışlığında pineklese ruhu dar alanda kısa paslaşacaktı kendinle.

 Çaresizlik zor işti. Yine de kendini bu hale sokan birini kıvrandırmadan teslim olursa “yaşama” ihanet etmiş olurdu.

–          Bok yeme otur, yazmayacaksan geleceğim…

Morrisse derin bir sessizliğin içinde aklıyla boğuştuktan sonra;

–          Kesin yapmam öyle bir şey. Başkasının trajedisini çalmam.

Büyük laflar ettiğinde Morrisse, golü doksan çakıp fileleri havalandırmak kaçınılmazdı Borisse için. Gizliden güldüğü izlenimi yaratarak;

–          Kendininkini mi anlatacaksın?

Gol yiyen amatör takımlar gibi gol atma hevesine kapılırdı Morrisse. Her seferinde. Yediği golleri görmezden gelerek atılırdı söze Morrisse. Hep.

–          Manyak mısın oğlum sen? Cesaret sahibi miyim o kadar? Akşam gel konuşuruz.

–          Tamam gelirim.

–          Hadi sana hayırlı günler. Allah iniş takımlarına zeval vermesin. Barış seninle olsun.

–          Barış seninle de olsun.

Telefonu kapattığı anda Borisse kaldığı yerden filmini izlemeye devam etti. Senkronu bozulmuştu. Ne de olsa bir filmin arasına hayatındaki film karakterlerden biri, yine her zaman olduğu gibi, zırt diye girmişti. Makul olmayan ne varsa Morrisse’in karakteriydi Borisse’e göre. Yine de sadece bu bile Morrisse’i diğerlerinden çok daha makul bir hale getiriyordu görüşmek için. Normal algısının kırılıp kırılıp tekrardan onarıldığını izlemek en az bir aksiyon filmi izlemek kadar keyifliydi. Her zaman tercih edilebilir değildi ama zaman zaman rutini kırmaya iyi gelirdi.

İki günlük bir hafta sonu mesaisinin ortasında bulacağını biliyordu kendini. Cuma akşamı rakı içilecekti. Kafası şişecekti. Cumartesi desen Dionosfer’in oğlunun bir yaş doğum günü partisine gidecekti. Hani şu Morrisse’i başka bir doğum günü partisi için eleştirdiği partilerden birine. Aynı haltı daha makul bir gözle görmeye çalışıp kendini kandıracağını bile bile.

oficeFilmi bitiremeyip Morrisse’e küfür ederek yerinden kalktı. Ailesiyle birlikte yaşamanın avantajlarından en sevdiğini kullandı. Buzdolabındaki hazır yemeklerden atıştırdı. 40 yaşına merdiven dayamış her delikanlı gibi o da durumun kontrol edilemez hale gelmesinden çok sıkılmıştı. Allahtan plaza insanları gibi davranmak zorunda değildi. En azından…

Evin içinde insani ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra, kış aylarında yolda kendini ifşa eden çantasını hazırlamaya başladı. Soğuk evlerin vazgeçilmezi hırkasını, tütün tabakasını, mp3 çalarını, şarj aletini, modern zamanların baş belası telefonunu çantasına yerleştirdi. Son anda tütün tabakasını açtı. Neredeyse boştu. Hiçbir halta yaramayan çalışma masasının ikinci çekmecesini açtı. Hali hazırda tütün stoku da bitmişti. Mecburen yaşadığı toprakların vergi sistemine küfür etti. Bir paket içilebilir sigaranın bu kadar pahalı olması insanı emeğe yöneltiyordu. 171 defa küfür etti.

Telefon açtı tekrar Morrisse’e.

–          Geçerken beni Kıbrıs Şehitlerinin girişinden alsana, tütün almam lazım.

Morrisse kıvırmak için her yolu denese de insani yanı ağır bastı. Bütün gün oturduğu iş yerinden bütün gece oturacağı atölyeye giderken, yolu trafik belasıyla uzatmak derdinde değildi. Yine de tamam dedi Borisse’e. Ne de olsa Kıbrıs’ta şehit düşen o gencecik askerlere saygısı sonsuzdu. Huzur içinde yatsınlardı. Vatan bölünmezdi.

Yolları birbirine bağlandığında akşamüstü altıydı saat. Cehennem zebanilerinden kurtulmuş şehrin diğer insanları gibi onlar da hızla işlerinden evlerine gitmeye çalışan diğerleri ile aynı kara yolunu kullanıyordu. Bir deredeki her su zerreciğinin birbiri ile aynı sanılması gibi onlar da işinden çıkıp evin yolunu tutan diğerleri ile aynı trafik stersine sahiplerdi. Çoğunlukla izlediklerine yükledikleri anlam diğerleriyle bağdaşmasa da izleneceklerin hepsi tek kanaldan naklen yayınlanıyordu. Zapping hakkı yoktu.

–          Medeniyetin en belirgin özelliği söz verdiğin saatte gelmektir.

–          Medeni Karpuz’um ben

–          Belli.

–          Trafik vardı, benzin yoktu

–          Vırvır dırdır, medeniyetsizsin işte

–          Medeniyet sizsiniz Türkiye.

–          Bayma.

–          Tavuk var, rakı var, makarna var.

–          İyi

–          İyi

Savaş ve Barış gibi birbirini andıran ve aynı anda alakası olmayan kahramanlarımız atölyeye doğru ilerlerken menzillerine ilk önce baz istasyonu iniltisi ardından telefonun sesi girdi.

–          Telefon çalıyor, açsana.

–          Bell ağabey büyük adam ama ben dağınım be usta, bulsam telefonu açacağım.

–          Aha işte burada!

–          Işık seninle olsun, nasılsın iyi misin?

Telefondaki ses;

–          İyiyim, konuştuğumuz gibi akşam misafir gelmiyor, gel beraber film izleyelim.

Morrisse;

–          Ya ben can sıkıntıma çare buldum aslında. Şimdi senin durumun muallaktı ya hani, Borisse’i aradım ben de, rakı içelim dedik beraber, siz de gelsenize…

Telefondaki ses;

–          Ben bir beyime sorayım şimdi. Öyle kendi başına dul kadınlar gibi hareket edemem ki..

–          İyi ya sen sor. Siz karar verene kadar biz çoktan kelleyi koltuğa alırız.

1.Senkronun Sonu, 2. Senkronun Başı

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: