RSS

Etiket arşivi: aşk

İkiyüzlü Olmak…

Yok, artık kendime yalan söylemeyeceğim! Yaşadığım ülkeyi olması gerektiği gibi görmekten hatta nasıl olursa iyi olacağını dile getirmekten sıkıldım! Biraz gerçekçi olalım. Biraz bizi konuşmaktan utanmayalım!

Sevmiyoruz biz birbirimizi. Haz etmiyoruz hiçbirimiz bir diğerimizden! Genel olarak durumun özeti aslında bundan ibaret yine de bunu itiraf etmek yerine bu minareye kılıf uydurmak daha kolay her birimiz için!

yeter artıkSünni’si sevmez Alevi’sini. Sorsan nedenini bilmez ama sevmez. Zorlarsan Kerbela’ya vardırır işi. Kerbela nerede desen bilmez. Nedensiz bir “sevgisizliğin”, “haz etmeyişin” kulaktan dolma geçiştirme cevabıdır bu. Patlama hemen öfkesi dinmeyen genç! Tamam, Alevi’si de Sünni’sini sevmez. Oldu mu? O da kendi uğradığı mikro katliamları koyar öne. Belki biraz daha haklıdır ama değişmez, sevmez işte. Haz etmez.

Solcusu sağcısını sevmez. Tersi de evladır. Birlikte olmaktan bile haz etmez. Öyle aşk hikâyeleriyle filan yumuşatılacak iş değildir bu sevgisizlik. Bildiğin düzden sevmezler birbirlerini. Kendilerinde olmayan kazın karın ağrısıdır karşılıklı duydukları. Aslında ne kaz vardır ne de tavuk ortada. Yine de bahane hazırdır. Sevmezler birbirlerini. Irk bazında da değişmez durum. Hele biri gücü eline alsın siz o zaman katliam nasıl yapılır Hitler nasıl rahat uyutulur yattığı yerde bir o zaman görün!

Nasıl sevsinler, etiketleri olmadan alt komşu üst komşuyu, bakkal yan komşusu manavı, kasap memuru, memur tüccarı, tacir küçük esnafı sevmez. Herkes ben olma derdinde içten içe bir diğerini bitirmeye gayret eder. Eğer tahakküm gerçekleşmeyecekse birbirinin yüzüne sıcak bir gülümsemeyle bakar yine de her sabah, bir gücü devşirip karşındakini mahfedene kadar.

Kadın cinayetlerini işleyenler,  o kadınların ya babaları ya çocukları ya kocalarıdır. Yani biz aslında en temelde birini öldürecek kadar gözünü karartmayı aileden öğreniriz. Cahillik işte diye gerinip gezme sokaklarda üniversite mezunu kocalar en fazla karısına sözlü ya da fiziksel şiddeti uygulayanlar memlekette!

Biz sevmiyoruz insanı! Kendimizi sevmeyi bilmediğimizden mi oluyor yoksa sevmeyi bilmediğimizden mi onu psikiyatrlar ya da sosyologlar söylesin. O kadarını bilmek benim işim değil ama adalet duygumuzun da olmadığı aşikar! Adalet duygusu olmayan bireylerin kurduğu bir ülkede yargının adil olmasını beklemek bence delilik!

Adil yargılamadan anladığımız, sadece bizim görüşümüze uygun olan adamın “tahliyesi”! Bu gerçekleştiği sürece adaletin tecelli ettiği yönünde inancımız tavan yapıyor. Aksi halde zaten güvenmiyoruz mahkemelere. Neden kandırma ihtiyacı duyuyoruz birbirimizi?

justiceİkiyüzlüyüz biz. Cenazesine ikiyüzlü! Yaşayanına ikiyüzlü! Komşusuna ikiyüzlü! Ha iş konuşmaya gelince de hep diğerleri ikiyüzlü! İkiyüzlü lafımı geri aldım. Güçlünün yanında duracak kadar yüzsüzüz biz! Güçsüzün bize ne yararı olur ki zaten? İşe yaramayan atı bile vururlar, işe yaramayan insana cepten para verip bakılır mı hiç?

Gönül gözüyle hareket eden, misafirperver, iyilik timsali bir millet değiliz. Birbirimizin kuyusunu kazmak için tetikte bekleriz. Rüya görmeyi pek sever, bize yakın olanın iyi olduğunu düşünürüz sözde. Düşmanını daha yakın tut şiarı işlemiştir iliklerimize. En çok nefret ettiklerimize benzeriz.

Bir fotoğraf karesiyle ağlar, bir cenazeyle birbirine kitlenmiş görünür sonra arkamızı döner unutup gideriz. Balık ye hafızan güçlensin ama balık hafızalı olma. Aynı hayvana birbirinin tersi iki anlamı kolayca yükleyen, her söylediğini ustaca yalanlayan bir milletiz. Çıkarcıyız, çıkarlarımız için her yolu mubah sayarız.

Enikonu buyuz bu olmasına da kimse bunları konuşmak, duymak değiştirmek istemez. İşine geldiği sürece yaşamaya devam edeceğimizi biliriz. E gerisi de bizim işimiz değil zaten. Bu düzen böyle gelmiş böyle gider, biz mi değiştireceğiz şimdi ortada fol yok yumurta yokken…

Reklamlar
 
Yorum yapın

Yazan: Mart 14, 2014 in Kubar or mumbar

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Önerilere açık olmak…

Ruha hiç inanmadım ben. Ölünce ölürsün.Yaşarken de yaşarsın. Basittir hayat. Öleceğini bilmek kimi zaman hayatı zorlaştırsa da aslında kolaylaştırır. Alacağını sandığın bütün o önemli kararlar, kariyer basamakları, gelecek nesline bırakacağın bir ev, yani mirasın anlamını yitirir. Belki de yaşam denilen bütünün aslında kısa ve çoğunlukla geçiştirilen bir zaman aralığı olduğunu böylece anlarsın.

Hayır, bugün hayatımda benim için önemli olan kimseyi kaybetmedim. Sarhoş değilim! Aslında biraz sarhoş olsam bunları düşünmeye fırsatım olmaz. Rutin içinden dışarı bakarken bir rutin içinde debelenip durmakta olduğumun farkında da olsam hayat bana kabul edilebilir yönlerini sunmaya devam eder. Kendimi kandırırım. Yaşam bir amacı varmış gibi akar, gider ve elbet bitmesine yakın sancı ve gözyaşı yüreğini yoklar.

Farkında olmadan yaptıklarımın hayatımı yönlendirildiğini sandığım zamanlar oldu. Yaptığım seçimlerin sonuçlarına katlanamayacağımı düşündüğüm için hareket etmeden geçirdiğim günler de oldu. Hiç birinden zerre pişman değilim. Yalnız hayat bana bir ömürde deneyimlenemeyecek kadar çok olasılık sunmaktan hiç vazgeçmedi. Çoğunlukla kafamı çevirdim öte yana. Kafamı çevirdim ve görmezden geldim.

Şimdilerde hayatın iplerini elime almak için yaşadığım hayatın formunu değiştirmek adına çaba gösterir halde buldum kendimi. Farkında olmadan, hayat beni yakaladı parmak ucumdan.

Kim bilir belki de hayat sana zaten istediğini vermeye meyilliyken senin de yerinden kalkıp kısa yolculuklar yapman gereklidir. Bu aralar Trabzonluyum ben. Her gün toplamda 61 kilometre yol yapacak ve bundan da gocunmayacak haldeyim. Üstelik biliyorum su değil benzin yakıyor o araba. Peki, yol boyunca kurduğum hayallerin bedelini bu kadarıyla ödeyeceksem benim için sorun yok ortada. Hayal kurmak memlekette zaten normal insan işi değil! İlle de bir yerinden bedeli ödenmek zorunda…

Hayat basit. Ruha inanmadım hiç. Aşka inandım ben hep. Aşkla yapılan her işin eninde sonunda parladığına. Aşk için yola dökülmeye, aşk için yürümeye, aşk için hayatı baştan yaratmaya inandım. Fazlası bana hep zırva geldi.

kabakBelki de hayat bir ucundan sen tutunca öbür ucundan başkasının tutma ihtimalinin olduğu yegâne ip. Beline sarınca ipi, parmaklarını geçirince derisine o da sana yapıyor aynısını, kimi zaman şarabın içinde kimi zaman bir parça cevizle tatlının üstünde. Belki de istemeyi bilmek kadar vermeyi bilmek de gereklidir bu noktada…

Sana sözüm olsun! Hiçbir zaman konuşur gibi yazdığım metinlerin satır arasına hapsetmeyeceğim seni. Niyetim daha iyisini yapmak. Aranıp taranarak emek harcanarak bulunacaksın, hep istediğin gibi. Yine de istesem de istemesem bir karpuz kabuğu düşürülünce aklıma bir defaya mahsus geziniyorum ayaklarının değdiği suyun kenarında. Biliyorum her söylediğim biraz daha tereddüt yaratacak. Hep bir acaba ile yaşamak kolay değil. Kendimden biliyorum… Susuyorum şimdi…

İstersen farklı bir günü var etmek hep mümkün. Mesela bugün hayat sana nasıl bir sürpriz yapsa etrafındaki insanların varlığı ve yokluğu önemli olmaksızın gülümseye bilirsin? Sen bir düşün bunu, önerilere de tepkisiz kalma…

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , ,

Şeytan Kuşu

Ve şeytan yine fısıldadı kulağıma

-Her dem saati, sahraya yağmur iner

 ardından

 kırmızı gök belirir.

Likenlerinden kurtulan züppenin ayağı çeker.

Sol bacağını sürüyerek yola koyulmanın verdiği ezikliği

mektup zarfını kışkırtıcı mimiklerle yalarken

tolere eder

Aksak saksağan

dut yemiş bülbüle dönerken

aşk kuytusunda gizlenir tavuğun.-

 

Etiketler: , , , , ,

Çaresizim Çaresiz…

Yola çıkarken sonunda başına gelecekleri bilmek erdem falan değildir. Uzak görüşlü olmak da değildir. Ne kadar çabalarsan çabala kaybedeceğini kabullenmek ve bir köşede oturup hiçbir şey yapmadan zamanın geçmesini beklemek de değildir. Başından bildiğin hiçbir şeyi sonuna kadar unutamamaktır sadece.

İnsanlara zaman çok kolay geçer. Zaman ve götürdükleri! Kendilerinden çalınanlardan ayrı yaşamaya alışıktır insanlık. Sadece zor ve uzun yollar kat etmeleri gerekir sindirmek için o kadar. Zor ve uzun yollardan geçmezlerse sonunu kesin bildikleri düşleri kırılmaz. Her daim bir umut kalır. Her daim gözden akmaya hazır bir çift gözyaşı kalır gözde. İnsan bu kadar büyük bir yükle bir arada yaşamak yerine yükünden kurtulmayı tercih eder. Her zaman ve her koşulda!

Dün yola çıktığımda nerede şimdi neredeyim? Gözlerimden çıkan ateş ile birlikte oturduğum koltuğa geri döndüm. Hiçbir şey istediğim gibi olmadı. Daha ilk başından kendimden biliyordum aslında. Midem mesela sağlam değildi. Kesin kusardım o kadar içmeye… Kustum. Aklım ne yaparsam yapayım başımdan gitmezdi mesela. Neler yapmayı denemek istedim. Hiç birine cesaret edemedim. Hiçbir şey yapmadan ve yapmış gibi bozguna uğramış halde geri döndüm. Büyük bir pişmanlık ve akmayan yüreğime yük iki damla gözyaşı ile. Başladığım koltuğa oturdum. Düşünüyordum. Hayat gerçekten bu kadar yalnız ve yanlış olabilir miydi bir adam için?

Geçenlerde bir masalda dinlemiştim benim gibi bir adamın hikâyesini. Kimse ama kimse adamın ne hallerine ne de aklının sağlığına güvenmezmiş. Demem o ki kimse adamı almazmış ciddiye. Ne yaparsa yapsın, ne söylerse söylesin adamın içine kaçmış bir ucube gözünü gösterirmiş kelimelerinin ardından. Adam ne söyleyecek olsa yüreğinden çıkan ucube gözlerini karşı tarafın gözlerine dikince herkes gülmeye başlarmış. Başlarda adam feci bozulmuş bu duruma. Gel zaman git zaman adamın yakın arkadaşlarından biri bir gerçeği fısıldamış adamın kulağına.

Eğer demiş içindeki ucubeyi gösterecek kadar içinle barışıksan neden tamamen ucubeye dönmezsin? Neden sadece kendin olmak varken her önüne gelen ile karşındaki olmaya kalkarsın? Senin yaptığın işi yapmak için milyonlarca para harcar insanlar! Psikiyatrlara giderler! Azı afyon çoğu narkotik bağımlısıdır! Herkes gibi içinin dışında olamadığı bir hayatı seçerek neden kendine eziyet etmek istersin?

Arkadaşı kulağına zehrini akıtır akıtmaz aklı karışmış herkesi güldüren adamın. Arkadaşı diye yanında gezdiği adamın sözleri doğruysa yeryüzünde herkes acı içinde kıvranıyor demekmiş. Adam düşünmüş uzun uzun. İlk önce çingeneler gelmiş aklına. Çingeneler ve onların ölümle dans edişleri… Sonra hırsızlar kasabası düşmüş adamın aklına. Diğer hırsızlardan kibarlıkla çalma sanatını öğrendikleri yerler düşmüş. Sonraları yalnızlar rıhtımı, serkeşler hanı ve nice yerlerde öğrendiği nice zanaatın ustaları gelmiş aklına bir an gülümseyecek olmuş. Sonra yutkunmuş arkadaşının sözlerini hatırlayıp.

Ne kadar yalan söyleyebilir insanlık diye düşünmüş bir süre etrafta… Bütün insanlar demiş kendi kendine… Bütün insanlar mutluluk ve huzur yalanı mı söyler birbirine? Bütün insanlar birbirinin gözünün içine bakıp yalan söylerken ahlaktan, hayattan, felsefeden ve en önemlisi sevgiden mi bahsederler birbirine. Bu kadar açken insanların yürekleri sevgiye nasıl büyük bir ego ile sevgiyi yerden yere vururlar sinsice? Nasıl bir akılsızlığın oyunudur ki bu soruları sormazlar kendilerine?

Çok zorlanmış adam bir an. Anlamış ki etrafındaki herkesin kendine güldüğü hal aslında herkesin kendine ağladığı halmiş. Herkes onunla dalga geçerken içinde biriken öfkeyi, yalnızlığı ve gözyaşını bastırmak derdindeymiş.  Yani herkesin adamın halindeymiş de kime adamın halinde olduğunun bilinmesini istemezmiş.

Gizli bir anlaşma ya da genel kabul görmüş ahlak ilkesi gibiymiş adamın hali. Asla ve asla biri diğerine söylemezmiş halden anladığını. Anladığını fısıldarsa kulağına karşısındaki anlarmış kendinin yüreğinin içindeki ateşi susturamadığını. Anlatmak demek kendini itiraf etmek demekmiş kendine.

Kimse durduk oturduk yere kendini ifşa edip adamın haline düşecek kadar aklını kaçırmamış daha dağa. O dağdaki suları öküz içmedikçe dağ öküze binip kaçmadıkça, öküz ölüp toprağa karışmadıkça dağ dağlığından vazgeçemezmiş.

Büyük bir yalan üstüne kurulu küçük bir anlaşmaymış bu. Adam doğarken okumamış ve imzalamamış sadece. Meğer bütün anneler çocuklarını doğurduktan sonra çaresizce inkâr edenler masasına gidip çocuklarının kaydını yaptırırmış. Adamın annesi doğumda ölüp babası da yabancı uyruklu olunca adamın kaydını yaptıran da adama durumu anlatan da olmamış.

Bütün gerçekliği ve bütün çıplaklığı ile ortada öylece kalakalmış adam. Gözlerine büyük bir yalnızlık oturmuş. Sözlerinin içine büyük bir karamsarlık çökmüş. Adamın hali günden güne kötüye giderken, etrafındaki herkes de gülmekten kırılıyormuş. Adamın içindeki dayanılmaz hal nefes almasına izin vermediğinde, etrafındakiler nefessizce gülmekten harap olmuşlar.

İşte bugünlerden bir tanesinde adamın kulağına arkadaşı o sözleri fısıldayınca adamın aklı iyiden iyiye karışmış. Gözlerinin yuvalarında biriken ve gözyaşını dışarı salamayan ateş bir anda ortalığı iyiden iyiye ısıtmaya başlamış. Adam durduk oturduk yere ortada hiçbir şey yokken etrafındaki herkesin haline üzülmeye ve acımaya başlamış.

O kadar yüce gönüllü bir adammış ki aslında etrafındakilerden bir tanesinin gözünden düşecek tek damla yaşa ağırlığınca kendinden verirmiş. O kadar ağlarmış ki etrafındakiler adam bir türlü iyileşmeye zaman bulamazmış. Yine de tüm gücünle etrafındaki herkesin yaralarına merhem olmaya çalışmaya devam edermiş.

İnsanların yüzüne güldüğünü unuturmuş. İnsanların kendi de dâhil hiç kimseyi sevmediğini görmezden gelirmiş. İnsanların içindeki bitmek bilmez öfkeyi sinesine çeker orada soğutmaya çalışırmış. Cehennem azabı ile hayatını resmetseler cehennem azabı adamın içindeki ateşin yanında sadece bir kibrit alevi gibi kalırmış.

Gel zaman git zaman bu adam bir gün bütün bu yüke kendi yalnızlığı ile barışsa da dayanamaz olmuş. İnsanlar gibi etraftaki herkesin yüzüne bakıp yalan söylemeyi de bilmediğinden adamın halinin bitaplığı günden güne artmaktaymış. Bütün cesareti ile önüne çıkanlardan birini bir biçimde sevmeye çalışmış.

Herkesin her şeyi yanlış anladığı bir yüzyılda sevgisi nasıl yanlış anlaşılmasın? Adamın başına gelenlerin içinde bir halden fazlası olmasa adam haline nasıl dayansın? İster istemez sevdiğine anlatmaya başlamış kendi yüreğinin yangınını. Başına gelen halin nasıl bir ilacı olduğunu sormuş. Başının okşanmasını isteyen bir kedi yavrusu gibiymiş hali. Biraz fazla okşasalar hazdan ayakları yerden kesilir biraz az okşasalar yetmezmiş. Anlatmış sevdiğine halini. Bütün gerçekliği ile ve bütün çıplaklığıyla…

Adamın yediği kazıklardan belki de teki ve en önemlisi buymuş hayatta. Kendini hayatta nereye koyacağını bilmezken, avurtlarının arası yangın yeri gibi yanarken, hem yüreğinin hem de kasıklarının ateşini söndürmek istemiş. Yalnız kasıklarının ateşi sönmese bile aklının ateşi sönerse belki hayat kolay olurmuş onun için. Öyle sanmış öyle davranmış olduğu gibi.

Sevdiceği, hayatını adayabileceği ama tereddütlerinden kurtulması gereken adamın halini bir türlü anlayamamış. En sonunda adamın bütün sırsızlığını ve yalnızlığını yanına alıp sırtını dönmüş adama.

Başlangıçta yüreğinde sadece anlama dair olan yangının yanına bir de aklının bir kısmını çalıp giden kadının yokluğu düşmüş. Adam bitmek bir efkârın içinde debelenip durdukça batmayı bile beceremiyormuş toprağa. Hani toprak bile kabul etmedi derler ya belki de o hesapmış adamın içine düştüğü hal.

İstese de istemese de kabul eder görünmüş kadının gidişini, yalnızlığını çalışını. Sonraları yüreği iyiden iyiye daralmış. Nefes alamaz olmuş kulağına gerçekleri fısıldayan arkadaşının yanında. Heybesini yüklenip sırtına kendine sevecek yeni bir şey ve aklının kayıp parçasının yerine bir şeyler koyabilecek birini aramış.

Sevmeyi ve sevgi ile birlikte yarenliğini beceremediyse şayet arkadaşlığı dostluğu ahretlik olmayı da beceremeyecek değilmiş ya… Keşke sandığı gibi olsaymış adamın hali! Keşke her şeyini birden ortaya döküp ayaklar altında ezilmesine izin vermeseymiş. Yine de yazgısını belirleyen basit bir unutkanlıkken kendisinin hiçbir şeyi unutamıyor olması ve aklınca kendine göre hatırladıklarının arasında bağ kurmaya çalışması arasında adamın içindeki ucube günden güne daha da güçlenmeye yüzünü göstermekten daha fazlasını yapmaya başlamış adama.

Kimileri adamın artık akıl sağlığının hiç yerinde olmadığını düşünmüşler. Kimilerine göre adamın hali artık hastanelik seviyesine çoktan gelmiş. Kendilerini ağızlarıyla adamın halini aşağılayan yürekleri ile adamın halini anlayan haldeki insanlar için topluca gidecek bir yer olmadığına inandırmak için çok fazla uğraştıktan sonra adamı güvenilir sayılabilecek bir adamın evinin arka odasında misafir olmaya ikna etmişler.

Adama bu misafirliğin kısa süre için olacağını ya da bu misafirlikten kendilerinin hiç keyif almadığını söylememek için yüklüce bir ödeme almışlar bakıcılar diğerlerinden. Bu ödeme onları kendi garabet ülkelerinden çıkarıp adamın bakıcısı haline gelecekleri başka bir ülkeye getirmiş.

Bu arada adamın halinin kötülüğünün farkında olan ailesi görmezden gelirlerse düzeleceği yanılgısına çoktan girmişler. Adamın ölmüş anasının akrabaları adama biraz sempati duymayı başarabilselermiş çocukluğunda belki adam bu halde olmazmış ama yine de zerre pişmanlık duymadan seyirci olmanın rahatını seçmişler. Adamın babasının ailesine gelince onlar için adam zaten potansiyel miras bölücü, aç ve doymak bilmez bir gırtlaktan başka bir şey değilmiş. Onlar da daha ilk günden sırtlarını dönmüşler adama.

Bu bakıcılık kisvesini kendi ülkelerinden kaçmak için kabul eden adamın arkadaşı olduğunu sandığı paralı bakıcılarsa aslında adamın bir an önce kendi isteği ile çekip gitmesi için adamın gözünün içine bakarlarmış. Adam delinin tekiymiş en nihayetinde. Ait olmadıkları bir kültürün daha akıllısı ile geçinmekte zorlanırken delisi ile baş etmek zorunda kalmak ülkelerinde hayatta kalmaya çalışmaktan betermiş. Yine de adam yılmadan usanmadan umut bağlamaya devam etmiş bakıcılarına, olan bitenlerden ve dünyadaki her türlü hile ve hurdadan habersiz.

Elinden geldiğince hem kendi hem de onların istediği gibi bir ara adama dönüşmeye zorlamış kendini. Bir yüksek egodan aşağılık gözlerinden yaşların ne zaman akacağı belli olmayan, yüreğinin içinde kaç korkuya kaç acıya yer kaldığını bilemeyen bir adama dönüştüğünde bakıcılar artık neredeyse amaçlarına ulaşmak üzereymiş.    

Adam günden güne umutsuzluk ve gözyaşına gark olunca en sonunda insanların ondan alacak parçası kalmayınca bir çöp tenekesinin arkasında cenin pozisyonunda cesedini bulmuşlar bir sabah. Elinde kollarında tırnakları ile kazdığı tek sözcük varmış. “Sevgi.”

İşte o adam hikâye olmaktan çıkıp ben olmaya dönüştüğünde yani yolları ayırmakla ayırmamak arasında delirmek üzere olan birine dönüştüğümde bu adamın çaresizce oradan oraya savruluşu geldi aklıma. Nereye baksa yaşamaktan anladığını gerçekleştirebilecek hiçbir oda, hiçbir insan ve hiçbir akıl olmadığını söyledim sonra kendi kendime.

Okuduğum kitabı bir tarafa bıraktım. Pencereden dışarı uzun soluklu bir gökyüzü ağlama seremonisi izlemenin iyi olacağını düşündüm. Gözyaşlarımı silemeden önce bir kez daha usulca kapıya doğru kabarttım kulağımı.

Bakıcılara misafir geldiğinden beri beni boşlamışlar, arka odada ne yaptığımı kontrole bile gelme gereği duymamışlardı. Hayat ne hayattı ama. Herkes birbirine yalan söyleyerek yaşardı. Kimse beni sevmezdi ve yokluğumu fark etmeyeceklerdi.

Aksi bir duygu ile yaşamayı bilmeseydim, daha önceden intiharı bilmeyen mi olurdum? Bilmem evet de desen hayır da gerçek denediğim. Ve aradan yüzyıllar geçse de yine de denemeden duramayacağım. Bu ülkede beni hayatta tutmak için babamın yaptıklarını başkası yapsaydı çoktan aziz derlerdi ona… Yine de kimsenin istemediği kimsenin sevmediği biri olarak 13 yıl yaşamayı becerdim. Daha fazlası da olsa eksiği de olsa ne fark eder ki…

Hikâyedeki ucube gibiyim ben de. Kimsenin yanında keyif almadığı, herkesin katlandığı kimsenin okşayan, mutlu ve sevgi dolu gözlerle bakmadığı o adam gibi hissediyorum şimdi. Biri çıkıp dese gözlerini gözlerimin içine dikip mesela… Duymak istiyorum önemli bir adam olduğumu.. Sevildiğimi ve önemsendiğimi… İyi bir adam olduğumu söylese mesela…

Yalancıların içinde gezip, kendilerini inkâr eden insanlardan alt tarafı benim için bir yalan söylemelerini istesem çok mu şey istemiş olurum? Yalan da olsa duymak istemiş olmak çok mu çaresiz yapar beni…  

Çaresizim. Çaresiz…

  

 
2 Yorum

Yazan: Mart 11, 2012 in Denemeler, Morrisse Eserese

 

Etiketler: , , , , , , , , , , ,

Hafta sona Ermeden…

Hayat dünyanın en komik olan şekillerine aynı anda girebiliyor. Biraz önce basitçe istediğim bir programın hatta uzun zamandır istediğim bir programın istediğim şekilde sonuçlanmayacağını öğrendim. Aslına bakarsan program gerçekleşse bile istediğim olmayacaktı çünkü eninde sonunda olacak olan belliydi. Ben hayal kırıklığı ve elimde hiçbir şey olmadan geri dönecektim. Aşkın doğası kaybetmenin üstüne kuruludur ne de olsa. Hayat aşkın bir yanılsaması ne de olsa.

Yok, öyle üzülecek süzülecek değilim. Yapacak bir şey yoksa yapacak bir şey yoktur. Beklemek ve istemekten başka seçeneğim yoktu hayatta. Her zaman başıma gelen bundan farklı olmayacaktı. Yine farklı değildi.

Her zaman bir umut vardı. Her zaman bir umudun içinde yok olmak vardı. O yüzden hiçbir şey yolunda gitmese bile hayat sana sadece beklentini karşılamak için bile olsa şans sunardı. Telefonum çaldı. Çocukluğumdaki umutsuzluk beni kurtarmaya gelmişti.

Size çok benzeyen her şeyi yüz metre öteden neden tanırsınız bilir misiniz? Hepimiz aynı umutsuzluğun içinde debelenip dururuz da ondan. Aynı umutsuzluktur bizleri birbirimize düşman da eden âşık da. Yapacak bir şey yok çünkü umutsuzluğu paylaşmaktan başka bu dünyada.

Korkularının yüzünden okunduğu bir adama ya da kadına dönerseniz yüzünüzü onu kullanmayın. İntiharına giden yolun taşlarını ayaklarınızla çekip almayın altından. İntihar bile edemeyecek kadar umutsuzluğa sürüklemeyin kimseyi. İnanın kimse o kadar kötü değil ve siz basitçe bir oyun oynamıyorsunuz birinin hayatına dair. Düpedüz bir kumardı bu.

Kendi eliyle telefonu açıp size verir. Sizin yerinize sahip olduğunuz her şeyi korumaya kalkar. Sizin için her şeyden vazgeçer yine de tek söz söylemez size. Siz dalgacı bir halde onun bu halinin farkındasınızdır ya da değilsinizdir. Bilmediğiniz bir halin bilinmeyen bir gözyaşında nefes alıp verdiğinizi bilebilmeniz mümkün değildir.

Siz kendi hayatınızı onun ne düşündüğünün farkında olmadan sukut ve huzur içinde geçirirken bu halin bozulmasıyla ilgili ne söyleseniz üstüne alınır. Ne yaparsanız aksini yaptığınızı düşünür. İşiniz onu görmezden gelecek kadar kolay değildir ancak işiniz onu anlamak da değildir.

Kendi haline bırakırsanız en küçük rüzgârla başa çıkamaz sandığınız o biçare aslında dünyanın en güçlü adamıdır mesela. Yoksa nasıl bu yaşına kadar geldi sanırsınız bu aptallıkla… Sadece şansla mı?

Belki de şansla gelmiştir dünyaya. Belki gerçekten korkusuzca korkuları ile yüzleşerek. Belki sadece durarak ve bekleyerek. Yine de hangisinden geçerek gelirse gelsin karşınıza önemi yoktur hiç birinin. Sizin yanınızda kendi hayatının bile önemi yoktur. Yaşamak istediklerinin, yaşayamadıklarının, dokunmak istediklerinin ya da dokunamadıklarının… O dünyanın en uzak yerinin kendi sırtı olduğunu bilir. İki ayrı kültürün aynı nefes ile farklı sazlara ses verebileceğini bilir. Arzu halini sadece kuru fasulye ve pilav ile geçiştirmeyi de bilir.

Herkesin ona acıması, herkesin onu yalnız bırakmaktan korkması gerektiğini de yalnız olduğunu da bilir. Korkmayın siz onun korkularından. Varlığınızın bedeli onun hayatta kalmasının teminatı gibidir onun için. Yorulmadan ve hiçbir dakikayı düşünerek geçirmeden kendi çıplak elleriyle kendi hayatını düzenler.

Çok yorulur, çok acı çeker. Benzemez gerçi acıları yaşamla sınanmaktan, ölümle tehdit edilmekten geçenlerin yollarına. Benzemez hayatta kalmak için her cambazlığı hırsızlığı ya da yanlışı göze alanların acılarına.

Hiçbir zaman hayata bedellenen bir aşk bir diğerinin üstüne bulaşamayacak kadar göz önünde olmaz. O gözler ki aşkın içinden çıkıp kaşı tarafın yüreğinin en derin yerine oturmadıkça yani yalnızlık ve ölümsüzlük bir devamsızlıkla ve kısa bir solukla sınanmadıkça anlatmaya değer bir hikâyeye dönüşmez.

Biri size âşık olduğu zaman korkmayın. Biri sizi sevdiğini söyleyemediğinde korkmayın. Biri ne yaparsanız yapın gidemiyorsa korkmayın. Biri ayrı duramıyorsa korkmayın. Biri çok konuşup sizinle hiçbir şey söyleyemiyorsa korkmayın. Kendine itiraf edemiyorsa korkmayın.

Üzülmeyin çocukça hallerine. Üzülmeyin gün görmemişliğine mürekkep yalamamışlığına. Üzülmeyin sizin hakkınızdaki yargılarına. Ne olursa olsun affedecektir bir süre. Yüreğini yerinden çekip alsanız sormayacaktır neden diye. Korkmayın, acımayın ve anlamaya ve kullanmaya çalışmayın yeter. Becerebiliyorsanız şayet sadece sevin. Sahip çıkın gözünde yeniden uyanmaya çalışan ışığa.

O ışık sizden hiçbir zaman bir şey isteme cesareti bulamayacaktır. Hiçbir zaman korkuları ile ışık arasında seçim yapmayacaktır. Öyle duracaktır her zaman durduğu yerde kendi halince…

 

 
 

Etiketler: , , , , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: