RSS

Etiket arşivi: bakkal

İkiyüzlü Olmak…

Yok, artık kendime yalan söylemeyeceğim! Yaşadığım ülkeyi olması gerektiği gibi görmekten hatta nasıl olursa iyi olacağını dile getirmekten sıkıldım! Biraz gerçekçi olalım. Biraz bizi konuşmaktan utanmayalım!

Sevmiyoruz biz birbirimizi. Haz etmiyoruz hiçbirimiz bir diğerimizden! Genel olarak durumun özeti aslında bundan ibaret yine de bunu itiraf etmek yerine bu minareye kılıf uydurmak daha kolay her birimiz için!

yeter artıkSünni’si sevmez Alevi’sini. Sorsan nedenini bilmez ama sevmez. Zorlarsan Kerbela’ya vardırır işi. Kerbela nerede desen bilmez. Nedensiz bir “sevgisizliğin”, “haz etmeyişin” kulaktan dolma geçiştirme cevabıdır bu. Patlama hemen öfkesi dinmeyen genç! Tamam, Alevi’si de Sünni’sini sevmez. Oldu mu? O da kendi uğradığı mikro katliamları koyar öne. Belki biraz daha haklıdır ama değişmez, sevmez işte. Haz etmez.

Solcusu sağcısını sevmez. Tersi de evladır. Birlikte olmaktan bile haz etmez. Öyle aşk hikâyeleriyle filan yumuşatılacak iş değildir bu sevgisizlik. Bildiğin düzden sevmezler birbirlerini. Kendilerinde olmayan kazın karın ağrısıdır karşılıklı duydukları. Aslında ne kaz vardır ne de tavuk ortada. Yine de bahane hazırdır. Sevmezler birbirlerini. Irk bazında da değişmez durum. Hele biri gücü eline alsın siz o zaman katliam nasıl yapılır Hitler nasıl rahat uyutulur yattığı yerde bir o zaman görün!

Nasıl sevsinler, etiketleri olmadan alt komşu üst komşuyu, bakkal yan komşusu manavı, kasap memuru, memur tüccarı, tacir küçük esnafı sevmez. Herkes ben olma derdinde içten içe bir diğerini bitirmeye gayret eder. Eğer tahakküm gerçekleşmeyecekse birbirinin yüzüne sıcak bir gülümsemeyle bakar yine de her sabah, bir gücü devşirip karşındakini mahfedene kadar.

Kadın cinayetlerini işleyenler,  o kadınların ya babaları ya çocukları ya kocalarıdır. Yani biz aslında en temelde birini öldürecek kadar gözünü karartmayı aileden öğreniriz. Cahillik işte diye gerinip gezme sokaklarda üniversite mezunu kocalar en fazla karısına sözlü ya da fiziksel şiddeti uygulayanlar memlekette!

Biz sevmiyoruz insanı! Kendimizi sevmeyi bilmediğimizden mi oluyor yoksa sevmeyi bilmediğimizden mi onu psikiyatrlar ya da sosyologlar söylesin. O kadarını bilmek benim işim değil ama adalet duygumuzun da olmadığı aşikar! Adalet duygusu olmayan bireylerin kurduğu bir ülkede yargının adil olmasını beklemek bence delilik!

Adil yargılamadan anladığımız, sadece bizim görüşümüze uygun olan adamın “tahliyesi”! Bu gerçekleştiği sürece adaletin tecelli ettiği yönünde inancımız tavan yapıyor. Aksi halde zaten güvenmiyoruz mahkemelere. Neden kandırma ihtiyacı duyuyoruz birbirimizi?

justiceİkiyüzlüyüz biz. Cenazesine ikiyüzlü! Yaşayanına ikiyüzlü! Komşusuna ikiyüzlü! Ha iş konuşmaya gelince de hep diğerleri ikiyüzlü! İkiyüzlü lafımı geri aldım. Güçlünün yanında duracak kadar yüzsüzüz biz! Güçsüzün bize ne yararı olur ki zaten? İşe yaramayan atı bile vururlar, işe yaramayan insana cepten para verip bakılır mı hiç?

Gönül gözüyle hareket eden, misafirperver, iyilik timsali bir millet değiliz. Birbirimizin kuyusunu kazmak için tetikte bekleriz. Rüya görmeyi pek sever, bize yakın olanın iyi olduğunu düşünürüz sözde. Düşmanını daha yakın tut şiarı işlemiştir iliklerimize. En çok nefret ettiklerimize benzeriz.

Bir fotoğraf karesiyle ağlar, bir cenazeyle birbirine kitlenmiş görünür sonra arkamızı döner unutup gideriz. Balık ye hafızan güçlensin ama balık hafızalı olma. Aynı hayvana birbirinin tersi iki anlamı kolayca yükleyen, her söylediğini ustaca yalanlayan bir milletiz. Çıkarcıyız, çıkarlarımız için her yolu mubah sayarız.

Enikonu buyuz bu olmasına da kimse bunları konuşmak, duymak değiştirmek istemez. İşine geldiği sürece yaşamaya devam edeceğimizi biliriz. E gerisi de bizim işimiz değil zaten. Bu düzen böyle gelmiş böyle gider, biz mi değiştireceğiz şimdi ortada fol yok yumurta yokken…

Reklamlar
 
Yorum yapın

Yazan: Mart 14, 2014 in Kubar or mumbar

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Grup Sevk Bağımlısı

Bırakmak istiyorum. Benim bir hayatım var. Ama bırakamıyorum. Ne zaman bağımlılık oldu bende bilmiyorum. Önceleri farketmemiştim. İhtiyaçlardan doğan bir alışkanlık demiştim. Sonra hiç ihtiyacım olmadığı halde yine istediğimi farkettim. İzinli bir günümdü. Evde miskin miskin oturmayı düşünüyordum. Ya da ne bileyim yürüyüş filan yapmayı. Erken kalkmıştım. Güzel bir kahvaltı sofrası kurup televizyonu açtım. Aptal magazin programlarına baktım. En leş olanlarından birini seçtim. Hangi futbolcunun hangi mankene çaktığını anlatıyordu. Bi dakka az önceki kanalda bu mankenle başka bi futbolcunun adı geçiyordu. Emin olmak için internette araştırma yaptım. Sucuklu yumurtamın soğuması uğruna bu minik şekerli kutuya kimin çomağını daldırdığını öğrenmeliydim. Başka başka isimler çıktı. O futbolcuyla başka mankenler. O mankenle başka holding varislerinin isimleri. Kafam karıştı. Yoksa dedim. Büyük bir grup seks partisi mi var. bizim bilmediğimiz. Aslında herkes herkesle. Loş geniş bir salonda. bir voleybol sahası örneğin. böyle bir grup magazin karakteri. durmadan sevişiyorlar. karanlık odadaki fil hikayesi. Flaş patladığı sırada kim kimin kucağındaysa haber öyle çıkıyor. bu fil dediğin devasa bir hortum. Başka bir objektifte başka kucaklar. Olayı çözmenin verdiği rahatlıkla kahvaltıma devam ettim. Domates gibi görünen kırmızı, salatalık gibi görünen yeşil şeye batırdım çatalımı. Sırf alıştığımız için yiyoruz şunları. 5-10 yıl önceki lezzetlerini arıyoruz. Ama bulamıyoruz. Sonraki kuşaklar muhtemelen artık yemeyecek böyle şeyleri. ne gereği var ki. loş voleybol salonu geldi aklıma sahanın içinde kurtçuklar gibi kıvırdana kıvırdana sevişen yüzü aşkın kişi. midem bulandı. Bakkala gitmeye üşendiğim için dün akşam eve gelirken aldığım gazeteyi açtım. ”Bi sigarada var bu kadar çeşit bi de gazetede” demişti bakkal. Adı Özgür. Ama sadece adı Özgür. Sabah açıyor dükkanı geceyarısı kapatıyor. Gofretlerin bisküvilerin salçaların renkli renkli ambalajların arasında mutsuz bir yüz İdeolojik gazeteleri bir kenara bırakıp orta sulu gazetelere baktım. Hangisini alsam dedim özgüre. özgür en çok şunu alıyorlar dedi. Ona baktım bir de diğerine baktım. ikisi de renkliydi, baskıları güzeldi.birinci sayfa güzellerini karşılaştırmaya karar verdim. ikisi de güzeldi. sonunda çok mantıklı bir hareket yaptım. özgüre dedim aç kantarı, tartacağız. elektronik tartıda tarttım en ağır olanını aldım. bilinçli tüketici olmak başka bir şey. eve dönerken gram başına ne kadar ödediğimi, ne kadar kar ettiğimi hesapladım. mutlu oldum.

otobusGazeteyi ekleriyle birlikte masanın üzerine yayıp tek tek incelemeye başladım. İnfaz, terör, operasyon, cinayet… az sonra karnımda bir ağrının başladığını hissettim. sucuk mu dokundu yoksa o plastik domatesler mi diye düşündüm. kahve içtim, soda içtim geçmedi. bir ilaç aldım. ateşimin çıktığını hissediyordum ama vücudum soğuktu. bir şeyin yoksunluğunu yaşıyordum. sanki birşeyleri acilen tüketmeliydim. ama yiyecek bir şey değildi bu. tiryakisi olmadığım halde çekmecelerin birinde sakladığım sigaralardan bir tane çıkardım. parmaklarımın arasına aldım. yaktım içime çektim. işe yaramadı. sıtmanın kelebek kanatları vücudumda pır pır dönüyordu. Hastaneye gitmeliydim. giyinip sokağa çıktım. yağmur yağıyordu. taksi ya da dolmuşa binmek varken otobüs beklemeye karar verdim. neden otobüs beklediğimi bilmiyordum ama bekliyordum işte. titrememin biraz dindiğini hissettim. otobüs durağı iyi gelmişti. az sonra bir otobüs geldi. kalabalık, tıkış tıkış bir otobüstü. adımımı otobüse atınca daha da rahatladığımı hissettim. titreme, ateş, yoksunluk hissi kalmamıştı. yağmur yağdığı için camları kapatılmış otobüste ekşi insan insan kokusu giderek keskinleşiyordu. derin bir nefes aldım. Kokuyu ciğerlerime çektim. içimde bir şeyler yerine oturdu sanki. ”Arka taraf bomboş, ilerlesenize” diye bağırdı aksi, yaşlı bir adam. Arkamdaki kadın, omzuna astığı çantasını sırtıma bastırıyordu. otobüste sırtı dönük bir kadın her zaman haklıdır. sesimi çıkarmadım. Kapının önündeki direkte yer bulup buruşuk eliyle sıkı sıkı tutunan kirli sakallı kambur adamdan alkol kokuları yükseliyordu. Gözlerini tek noktaya odaklamıştı. belki ölmüştü ama henüz kendisine beyan edilmemişti. duraklara yanaştıkça inmeye ve binmeye çalışan insanların vahşiliğini gördükçe karnımdan haz buharı yükseliyordu. olmam gereken yerdeydim. bir kaplan için savan, bir köpekbalığı için okyanus neyse benim için de otobüs oydu. ayaklarım karıncalandı. bedemini önümdeki arkamdaki vucütlara teslim ettim. kaptanın frenleri ve gazlarıyla denizin altındaki yosunlar gibi dalgaların içinde dans etmeyebaşladım. rüyalar alemine geçtim. mayanın perdesini aralamıştım. görünenler gizli anlamlarıyla gözlerimin önündeydi. evet ben bir toplu ulaşım bağımlısıyım. otobüs, metro, tren. nerede insan vücutları yığılmışsa üst üste ben orada olmalıydım. grup seks olmasa da grup sevk bağımlısıydım. insanların vücutlarından çekip alıyorum enerjiyi. saf enerji beynimde yeni kapılar açıyor. bu insanlar otobüsten neden yorgun iniyor. şehir merkezine doğru tenhalaşmaya başlayan otobüsten indim. Karşıya geçip başka bir otobüsle eve doğru yol aldım. Güçlüydüm, akıllıydım, artık yarım değil tamdım. tanrı gibiydim. üzerimdeki yoksunluk gitmişti. damarlarımda kan değil yüz oktan benzin akıyordu. Eve girdim. kendimi iyi hissediyordum. akşam olunca bi posta daha binerim otobüse dedim. yarın da zaten işe gidecektim. neyse ki yeterince kalabalık otobüs vardı dünyada. hiç bitmeyeçek bir kaynağın bağımlısı olmak fena bir şey değildi.

 Dionosfer Henry

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Sigara Sandığı Hikayecisi…

Sigara almaya dışarı çıkmıştı. Ne zaman canı sıkılsa sigara paketindeki tabutun çivilerini hızlı hızlı çakar sonrasında da evin içinde dört dönerdi. Eninde sonunda üşengeçliği, sigaraya duyduğu tutkuya yenik düşerdi. Ev haliyle hemen dışarı çıkar, evinin karşısındaki bakkaldan cebindeki paranın miktarına göre seçtiği markadan bir iki paket sigara alırdı. Sonra evlerinin arkasındaki parka dolanırdı. Orada oturur açık hava bir sigara tellendirirdi. İşsiz miydi avare miydi bekâr mıydı hiç bilmezdim.

Anladığım kadarıyla yalnız otururdu o evde. Sadece arada bir öteberi almaya çıkardı. Herhalde yemek yemeği unutan cinsten olacak ki çöp gibi bir adamdı. Her seferinde rutinini bozmadan parkta kırk beş dakika ile bir saat arası bir vakit geçirir sonra evine dönerdi. O gün de tıpkı önceki günlerde olduğu gibi parka doğru çevirdi adımlarını. Yolda giderken çöp kutusunun yanında bir an durakladı. Rengi kaçmış hiçbir şeye benzemeyen muhtemelen, taşırken zorlanmasından anladığım kadarıyla, metal bir sandığa bakıyordu. Sandığı çöpe atanlara söylendi sanırım. Sonrasında metal sandıkla beraber parka gitti. Her zaman oturduğu banka oturdu. Sandığı yanına koydu.

Bir süre elini sandığın üzerinde gezdirdi. Sanki sandığa dokundukça sandık onunla konuşuyordu. Yüz ifadesinde biraz acı, biraz tebessüm biraz da muzır bir ifade vardı aynı anda. Bir sigara daha yaktı. Başını yukarı çevirip dumanı sanki tanrının nefesini tanrıya geri üfler gibi yukarı verdi. Uzun uzun sandığı okşamaya devam etti. İki sigarayı bitirdikten sonra hiç zorlanmadan sandığın kapağını açtı. Sandığın içini açar açmaz yüzü parıldadı. Sanki sandığın içindeki altınlar, yakutlar, zümrütlerin ışıltısı yüzüne vurmuş gibiydi. Bildiğim ve gördüğüm kadarıyla sandığın içi boştu ya da sandığın içindekiler bir tek ona görünüyordu.

Elini sandığın içine soktu.  Uzunca bir süre elini sandığın içinde gezdirdikten sonra tıpkı aradığını buluş gibi elini sandıktan çıkardı, kucağına yerleştirdi. Bütün dikkati kucağındaydı. Her seferinde parka gelince sağa sola bakınarak kafayı dağıtan adam bu sefer kafayı dağıtmak yerine sıyırmayı tercih etmişti.

Bir an gözlerini kucağından kaldırdıktan sonra etrafı kolaçan etti. İzlenmediğini anladıktan sonra yerinden kalktı. Ellerini cebine soktu. Hızlıca evine doğru yürümeye başladı. Sandığı parktaki bankın üzerinde bırakmıştı, bahane mi de bana.

“Bakar mısın, sandığını unuttun, almayacak mısın bunu?”

“ Hayır, artık benim ihtiyacım kalmadı, istersen sen al” dedi.

Şaşırdığım anlardandı. Konuşmaya devam etmek istedim, ardından seslendim. Duymazdan geldi. Islık çalarak evine doğru yürümeye devam ediyordu.  Dünyanın bir yerinde bir kedi meraktan ölüyordu. Uzun zamandır takip ettiğim hikâyenin nesnesi beni hiçe sayarak öylece çekip gidiyordu.  Hikâyenin selameti açısından sandığa doğru yürüdüm. Parka varıp bankta duran sandığa yukarıdan baktığımda içinde bir şey görünmüyordu. Ceplerimi karıştırdım. Buruşuk sigara paketinden kırılmamış olan bir dalı çıkardım. Sandığın olduğu banka oturdum. Sigarayı yaktım. Derin bir nefesi sanki tanrının nefesini tanrıya geri üfler gibi yukarı doğru verdim.

Kafamın karışıklığı boğulmuş duman sayesinde – ve tabi içimden ettiğim küfürlerle- biraz azalmıştı. Sandığa doğru çevirdim kafamı. Yüzümde bir aydınlanma hissettim. Kendimi sandığın içinin boş olduğuna ikinci defa ikna etmek için elimi sandığın içine daldırdım. Dolu bir sandıkta elime çarpacak olanları arıyormuşçasına elimi dolaştırdım sandıkta. İkna olmuştum. Yavaşça elimi sandıktan çıkarıp kucağıma bıraktım. Bir süre daha –sigaram bitene kadar- anlamsız bir ifade ile orada oturdum. Son nefesi çektikten sonra izmariti baş ve işaret parmağım aracılığı ile ileri fırlattım. Sandığın yanından kalktım. Eve gidip başka takip edilmesi gereken bir hikâye nesnesi bulup hayatıma devam etmeye karar verdiğimde birinin bana seslendiğini işittim.

“Bakar mısın, sandığını unuttun, almayacak mısın bunu?”

“ Hayır, artık benim ihtiyacım kalmadı, istersen sen al” dedim. Ardımdan seslenmeye devam ediyordu. Aldırış etmeden, bakkaldan bir şişe şarap alıp eve doğru yürümeye devam ettim.

 

Etiketler: , , , , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: