RSS

Etiket arşivi: çay

ADSIZ ÇAYKOLİKLER DERNEĞİ

potrait

Yazın son günleriydi daha. Hava henüz serinlemeye meyil etmemişti. Harareti gidermek için anne limonatası içilen, sokaklarında toz eksik olsun diye kapılarının önü sulanan, herkesin birbirini tanıdığı, özlemi kurulan sıcak sahil kasabalarının birinde olma hayali kurulan ya da şehir olma vaadi ile kandırılan kasabalardan birinde değildi üstelik. Şehir olmakla kasaba kalmak arasına sıkışıp kalmış Orta Doğunun nasıl adlandırılacağı belli olmayan kıraç, ağaçlardan ve doğadan nasibini almamış, kargacık burgacık evlerinin arasında betondan bir kentte çay içip her zamanki gibi hiçbir şey yapmıyordu.

Kentlerin bulunduğu iklimin yazgısının insana sirayet etmesinin vücut bulmuş haliydi, iki ayaklı. Her konuda söyleyecek sözü vardı. Yan masada hararetle devam eden Crack ve opium tartışmasına ne amaçla dahil olduğunu kendisi de bilmiyordu. Yine de hep aynı yöntemle bulurdu doğru adamları.

“Zamanın ötesine geçmekle, mekanda asılı kalmak aynı şey değil.”

“Tembellik hakkı için yeterli değil ama sağlam argüman!”

“Ne alakası var? Ben asılı kalmak istemiyorum. Yerimden kalksam…”

“Yerinden kalksan devrim olur biliyoruz. Sen çayını iç devrim gençlerin işi…”

“İyi de biz daha yirmi altı…”

“Evet, evet biz daha yirmi altısında yaşlanmış, Aborjinlerin dünyaya hükmetmesi gerektiğine inanan, kendi etnik kökenimizin kurbanı, bütün dünyaya hükmedeceksek uçmayı ön koşul koymuş büyük crackseverler birliğinin opiuma da saygı duyan naif bireyleriz.”

“Sözümün içine sıçmasan olmaz değil mi?”

“Temel yolculuk oturmaktır. Dünyayı ayakta duranlar değil oturanlar yönetir. Sen hiç ayakta duran ve nutuk atmayan bir CEO’nun gücünü bilir misin?”

“Evet, iyi bilirim. Önce sana şartların koşulların uygun olmadığından bahseder. Gözlerini, İnsan Kaynakları Departmanının Doktoralı ve en az çift dil bilen dolgun maaşlı züppesinden aldığı akılla gözlerinden çekmez. Yollarımızı ayırmamızın benim için ne büyük bir fırsat olduğunu söylerken yavaşça ve büyük bir güvenle sırtına yaslanır. Ve haklısın oturur yalnızca”

 “Ben de bundan bahsediyorum. Telaş görünür mü senin gibi gözlerinde?”

“Telaş?”

“İşte bağımlılığın sana verdiği şu telaşsız telaş hali gibi telaş mı?”

“Hayır ötekisi…”

“Öteki ötekisi mi?”

İşte  “ Öteki öteki mi?” sorusuna tepkisiz kalamamıştı. Yazdı, sıcaktı. Bitmek bilmeyen uzun günlerin ardından huzur içinde hiçbir şey yapmadan oturmanın bile artık mümkün olmadığı yirmi birinci yüzyılın ilk yıllarıydı daha. Dayanamadı bütün bunların orasında. Kim bilir belki de sadece uzun zamandır konuşmamıştı.  Çevik sayılabilecek bir hamleyle konuşmaya dahil olurken sandalyesini konuşmayı sürdüreceğini belirtir gibi onlardan tarafa çevirdi.

“Hayır öteki öteki değil. Bu öteki diğerlerinden daha yeni sanırım. Ne kadar oldu icat edileli?”

Bir anlık duraklamadan sonra sanki hiçbir şey olmamış gibi devam ettiler konuşmaya.

“Ne kadar zamandır tanışıyoruz? Beş mi?”

“Tahmini altı yıl yirmi sekiz gün ve beş dakika evet.”

“Bak bunu sevmiyorum ben. Bazen iki buçuk dakika bizi dinleyen her kimse sana aptal muamelesi yaparak benden tarafa çıkıyor. Yine bilmiyor ki sana aptal muamelesi yaparak benden tarafa çıkmak beni senden daha aptal biri yapıyor. Bu durumda kendisi de aptal sıfatı yapıştırarak çıktığı yırtık dondan iki defa daha aptal oluyor.”

“Nasıl?”

“Basit aslında. Ben aşağı yukarı altı yıl yirmi sekiz gün ve yedi dakikadır seninle vakit geçiyorsam bir şekilde bir aptal anlaşabilecek kadar aptalım demektir. Bu da sana tahammül edeni en az senin kadar aptal yapar. Bu durumda bana koltuk çıkan şu adamı da daha fazla aptal yapar çünkü o kendi aptallığını ‘zeka’ gibi algılıyordur. Bir çeşit iletişim kurma beceresi ya da…”

Sandalyesini biraz daha yaklaştırarak, sigara yakmak için ara verilen o anda bir cümle daha söylemesi gerektiğini biliyordu. Ne de olsa öyle ya da böyle istediği olmuştu. İki kişilik bir konuşmanın içine girmek için üçüncü konuşan olmak kadar konuşulmak da bir yöntemdi. Sıkıcı sıcak bir öğleden sonrada gözleri işini doğru yapsaydı 14 yaşındaki çırakla göz göze gelip bir tavşankanı isterdi ama yine de kendinden bekleneni yapmayı seçti.

“Birinin sana destek çıkması bile paranoyakça düşünülmeye ve üstünde durulmaya değer yani, enteresan. Fikir söylemek için nereden izin alınıyor siz de? Siz nasıl tanıştınız ki? Ortak arkadaşla mı?”

İkili derin bir nefes aldı makineler tarafından üretilmemiş tok tütünlü sigaralarından. Bir süre birbirlerine baktıktan sonra, sustular bir süre. İki duman arasındaki suskunluğa saygı göstermek bu toprakların adeti değildi. İki duman arasına bir savaş, bir kavga hatta bir hain sığardı. Üçü de böyle değildi.

“ Tanışmak isteyen biri var galiba. Tanışmak mı istiyor sence gerçekten?”

“Sanmıyorum, muhabbetşinaz bir tip değil daha çok kaynaksızlığından kurtulmak gibi derdi.”

“Nasıl yani? Sadece zamanı yavaşlatabilme halimiz ona da bulaşsın diye bize katlanacak kadar çaresiz mi? İnsan böyle bir çaresizlikle yaşayabilir mi?”

“Düpedüz bağımlı bu! Hayır, gerçekten anlamıyorum. Hayatı kendilerine eziyet haline nasıl getiriyorlar? Ben mesela, benim gibi biriyle tanışıp ne yaparım ki? Bütün hayatım bir masada geçti benim. Senle ya da senden önceki senlerle! Şimdi senin yerine göz dikmiş biri var. Ne halt edeceksin?”

pipoman“Top ben de mi yani? Bütün bu konuşmaların hepsi benimle mi ilgili?”

“Ne yani hiç tanımadığımız biri ile mi ilgili olacaktı? Son zamanlarda aramızda ciddi bir gerilim var farkında değil misin?”

“Evet son zamanlarda sen magazin programlarından çıkma bir üslupla konuşuyorsun. Ne gerilimi var aramızda? Sevgili miyiz biz ki aramızda kaynağı belirsiz gerilim olacak? Aldatıyor muyum yoksa seni?”

“Her şey böyle değil mi seni için. Hakim üslupla ilgili bir fikrin varsa hemen konuşmayı üslubun bildiğin zeminine çekiyorsun?”

“Magazinsel olduğunu inkar ediyorsun yani?”

“17. yüzyıl Romantikleri kadar magazinsel benim bu ara üslubum evet. Yine de tarihin daha eski çağlarında kimi metinlerde de rastlamak mümkün.”

“Kadeş Antlaşması?”

“Olabilir. Evet, ilk barış anlaşması da temelde Romantik Dönemin ilk eseri sayılabilir.”

“ Gerilim bitti anlaşılan?”

“Evet, uzun zamandır aramızda olan gerilimi tatlıya bağladık bir antlaşmaya sanırım. Kalkalım mı?”

“Neden, nereye gideceğiz ya da nereye yetişeceğiz ki?”

Konu hareket etmeye kadar gelip dayanmışken, bir anda sessizlik yine sardı konuşanları. Susup, konuya önce dahil olup sonra koltuğunu konuşmanın seyrine göre çoktan yavaş yavaş geri alana gelince o yan masadaki eski tarihli gazetelerden birini almış, tarihten çıkıp gelip tekerrür etmekte beis görmeyen olaylara göz atıyordu.

“İnsanlar neden bu kadar çabuk pes eder?”

“Gitmekten mi bahsediyoruz hala?”

“Hayır. Aslında tam olarak bu dertleri başımıza açan adamdan bahsediyoruz. İlk başta hedefi konuşmaya dahil olmakken şimdi bir köşede oturmuş, sanki her şeyi o başlatmamış gibi gazete okuyor.”

“İyi de adama salak dedin.”

“Değişmez ki kendime de salak dedim.”

“Magazinsel gerilim sıkılma?”

“Saçmalama.”

“Öğren artık insan saçmalayabilen tek yaratık şu hayatta.”

“Gitmek istemiyorsun yani. Açıkça söylesene.”

“Çok yalnızız be.”

“Evet öleceğiz yalnızlıktan. Yemezler. Oyun mu istiyorsun?”

“Kısmen.”

“Kısmen?”

“Evet kısmen.”

“İyi, iyi, iyi…”

“İyi.”

yeraltı bahçesiGazete sayfalarını okumaya çalışıyordu artık. Yan masanın muhabbeti yine kendine dönünce aynı hatayı ikinci defa yapmayacağını söylüyordu kendi kendine. Tarihin başından beri kendi kendine ayın hatayı yapmayacağını söyleyen her insan kadar irade sahibiydi. Gözleriyle yaptığı kaçamak bakışlardan birinde yakalandı en nihayetinde. Ego herkesi oltaya getirebilen tek yemdi.

“Demedim mi?

“Neyi demedin mi?”

“Bak işte ilgilenmiyor gibi yapıp kısmi de olsa bizi yönlendirebileceğini sanıyordu ama yakalandı.”

“Yani?”

“Bizi kalkmaktan alı koyacak kadar güçlü zanlımca”

“Hani zincirlerimizden başka bir şey yoktu kurtulacak? Zincir manyağı mı olduk yoksa bir manyağın bizi kükremiş sel gibi bendimizi çiğneyip aşmamızdan alı koymasına göz mü yumacağız?”

“Siyaset?”

“Evet fazla mesaj kaygılı oldu ben de fark ettim.”

“Sıkma canını öğreneceksin.”

“Nasıl yapıyorsun bunu?”

“Kaç yıl geçti bir fikrin olmadı mı daha?”

“Çay?”

“Sıkıldım, gidelim buralardan!”

“Hemen şu anda?”

“Fark eder mi?”

“Bilmem, etmez mi?”

“Hiç etmeyebilir duruma göre. Kaç çay içtin?”

“Ben çay içmem. Hiç içmedim hayatım boyunca. Müptela olmaktan hep korktum.”

“Tamam, bu sefer ben öderim. Bir dahakiler senden.”

Hesabı ödemeye niyetlenen yavaşça kalktı masadan. Bu sırada yan masada oturan ve konuşmaya dahil olma gafletinde bulunan yavaşça gazeteyi katladı. Hesabı ödemeye kalkanın geçeceği köşeye doğru gazeteyi fırlattı. Gazeteyi almak için hamle yapınca elinden düşen para için herhangi bir girişimde bulunmadı. Gazeteyle beraber kasaya doğru gitti. Hesabı ödedi. Tuvalete girdi. Çıktığında elinde gazete yoktu. Oturdukları masaya doğru ilerledi.

“Kalkalım mı?”

“Neymiş?

“Crack bu sefer.”

“Hadi gidelim o zaman, geç kalıyoruz.”

Reklamlar
 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Kahvaltı Masasında gelen Azeri Telefon

Sabah kalktığımızda acıktığımızı hissettik. O gün bir arkadaşımızın evinde kalıyorduk. Her sabah hissettiğimiz açlığın bitmesi için ev sahibinin uyanması,  onun da tıpkı bizim gibi acıkmış olması gerekirdi. Aksi halde herhangi bir şey yemek bizim için mümkün değildi. Bir süre evin içinde dolaştık. Sonra masanın üstündeki kahveyi gördük. Bir an için ne kadar mutlu olduğumuzun tasviri mümkün değildi. Mutluluğumuzun nedeni kahveyi bulmamız değildi. Kahvenin yanındaki şeker okkası doluydu! Kahve yapıp içine şeker katarak bir süre de olsa açlığımızı hafifletebilirdik. Belki de o zamana kadar ev sahibi uyanır, bizler de açlığımızdan kurtulabilirdik.

Ev sahibi uykudan uyandığında pek bir suratsız pek bir keyifsizdi. Belki de uyandığında evin yanında kurulan pazardan yiyecek bir şeyler almış olmamızı bir de kahvaltıyı hazırlamamızı beklerdi bizden. O bize evini açmıştı biz de ona kahvaltı hazırlayabilirdik. Evin sahibinin ne düşündüğünü kestirme gayretindeydik.

Ev sahibinin bilmediği,  bizim bu ülkeye yeni gelmiş olduğumuzdu.Bu şehri ilk defa görmüştük. Hiçbir şekilde evinin yanında Pazar olduğunu bilmiyorduk. Bilseydik; cebimizdeki son parayla ona da kendimize de  mükellef bir kahvaltı sofrası kurardık elbet. Yine de o bizim ne kadar iyi niyetli olduğumuzu  ve bu şehri bilmediğimizi anlamadı. Beş karış  suratla bize adeta işkence etti.

Biz ellerimizi nereye koyalım, ayaklarımızı nasıl saklayalım, pantolonunun içindeki bacağımızın üçüncüsü sol tarafa mı düşsün sağ tarafa mı düşsün hiç bilemedik. Bildik ki biz ev sahibini koyduk kötü bir hale yalnızca. Çok üzüldük, çok sıkıldık. Yine de bizim sıkıntımız ev sahibinin yüzünün gülmesine hiç yetmedi.

Sonra ev sahibimiz kendi kendine düşünüp kendi kendine konuşarak çıktı dışarı. Biz evde bir an yalnız kalmaya dayanmanın ne demek olduğunu o zaman anladık. Aradan biraz zaman geçti. Biz anladık ki kapının deliğinden bir anahtar sokarlar içeri. Biz çok korktuk ve bilemedik ki kim içeri girmek istedi. Sonra biz arka odalardan birine saklandık. Meğer gelen ev sahibiymiş. Biz aslında ev sahibinin kendinden çok korkuyormuşuz.

indirİçeri girdikten sonra ev sahibi sıra ile seslendi her birimizin adını. Biz seslenin ev sahibimiz olduğunu anlayınca korkumuz bir an için geçti. Sonra yavaşça çıktık her birimiz saklandığımız odadan.  Onu görünce anladık ki o da bizim gibi açlık hissetmiş ve gidip yemek için öteberi almış. Biz hem çok mutlu olduk karnımızın açlığı biteceği için hem de anladık ki ev sahibinin o kötü hali bizimle ilgili değil meğer açlıkla ilgiliymiş.

Biz ev sahibi ile aynı anda açlık hissettiğimiz için anladık ki ev sahibi ve biz birbirimize çok benzeriz. Biz sandık ki bu ülke ve bu şehir aynı bizim geldiğimiz yere benzer. İçimiz ferahladı, yüreğimizin sıkışıklığı rahatladı.

Bu rahatlık ve karnımızın açlığı ile mutfağa girip ev sahibine yardım ettik. Çeşit çeşit peynirler, domates, salatalık, yumurta, sucuk ve birkaç şey daha almıştı ev sahibimiz. Biz ona yardıma başlayınca onun da yüzünün şekli değişmeye başladı. Anladık ki birlikte bir şey yapmayı çok severdi ev sahibimiz. Bu hal bizi çok mutlu eyledi çünkü bizim geldiğimiz yerde de biz birlikte bir şeyleri yapmayı çok severdik.

Ben masanın kurulmasını yaptım. Ev sahibimiz yemekleri hazır hale getirdi. Benimle birlikte gelen arkadaşım hem ev sahibimize hem de bana çokça yardım etti. Sanki üçümüz içinde en çok acıkan oydu da o yüzden hepimizin işini hızlıca halletmemizi isterdi.

Ev sahibimizle beraber yemek yemek için masada toplandık. Livanları yani bardakları getiren arkadaşım bizden farklı hazırlanan çayı doldurdu. Çayları bizim geldiğimiz yerden farklı yaparlardı ama olsun ne çıkardı. Çay içmek konusunda benzerdik hepimiz bizim geldiğimiz yere. Bu hal bile bizi mutlu etmeye, bizim kendimizi iyi hissetmemize yeterdi.

Yemekler bittikten sonra ev sahibimiz dedi ki hem yorgunluk hem de keyif için bir Türk kahvesi içelim. Biz bilmedik kahveye neden bu adamlar anlam yüklerlerdi. Biz kahveyi hep içerdik canımız istediği zaman. Gerek yoktu ki kahvenin üstüne bir mana vuralım. Gerek yoktu ki kahve için mana vurmaya ki olaydı bir bahanemiz. Yine de kahve içecektik ve bu bile fazlaca görmeli fazlaca iyi bir haldi.

Kahveleri yaparken ev sahibimizi izledik. Baktık ki ev sahibimiz kahvenin kabaran kısmını bütün ki fincanlara eşit halde dağıtıp kahvenin cezvesini vurdu ikinci defa ateşe. Biz kahveyi tekçe pişirirdik. Ev sahibimiz bu işin neden gördü bir türlü anlayamadık. Sonra ev sahibimiz anlattı bize Türk kahvesi nasıl yapılır.

O dedi ki bize Türk kahvesi bir içecek değildir diğer kahveler gibi gerek ki pişirilsin. Türk kahvesi bir içecekti ki gerek ateşe vurulsun, yavaşça kabartılsın. Yani kabına sığmaz hale konsun. Ev sahibimiz bu kaba sığmaz halin paylaşılmasını muhabbetin ve zevkin paylaşılması olarak anlattı bize. Biz yine anlamadık ki o kabaran kısım ne işe yarardı ki biz onu paylaşalım. Bu kahvenin pişirilme hali aynı benzerdi yakışıklı bir erkekle sevişmek isteyen kadın ve erkeklerin hallerini. Yine de biz eyleyemedik ki bu durumdan keyif alalım. Bu durumda ev sahibimiz gerek ki sikini vururdu her birimize.

Biz hepimiz çok yorgunduk. İstemedik ki ev sahibimizle sevişelim, onu memnun edelim. Yine de sesimizi çıkarmadan yavaş yavaş içtik bize verdiği fincanların içindeki kahveyi.

Sonra bulaşıkları yani yemeğimizin kaplarını temiz eylemek için onları yıkadık. İstemedik ki ev sahibimiz çok yorulsun, istemedik ki ev sahibimiz çabuk sıkılsın bizden. Bizim gidecek yerimiz yoktu ve biz mecburduk ev sahibimiz bizim onun evinde kalışımızdan memnun ola.

Çok zor günler geçirdik efendim o evde. Ne hal ki kendimizi düşünsek bir defa hep ev sahibimizi düşündük bin defa. Sonra kendi aramızda düşündük, konuştuk çokça. Eğer ki biz düşünseydik kendi ülkemizde geleceği ve başkalarını bu kadar fazla gerek kalır mıydı ki biz gidelim başka ülkeye?

Ne zaman ki biz bunları düşündük ya konuştuk kendi aramızda kendi dilimizde, bu dil ki ev sahibimizin anlamadığı, ev sahibimiz hemen olurdu bir melek. Hiç ki suratı kötü halde bakmazdı bize. Hiç ki kötü tek laf çıkmazdı ağzından.Sonra biz mecburen öğrendik ki ev sahibimizle bu yolla geçinelim. İşte o günkü öğrendik ev sahibimiz ancak böyle bize iyi görünür, biz de her gün konuşmaya başladık kendi dilimizde ki bu ülke ve ev sahibimizin halleri kötü hallerdir diye. Bu konuşmalar sayesinde şimdi biz otuz yıldır ev sahibimizin ülkesinde barınırdık ve hala ilk günden beri aynı evde yaşardık.

Sizin gittiğiniz ülkelerde durum nasıldır efendim? Biz kendimizi kurtardık koyduk kendimizi bir iyi hale. Siz gittiğiniz ülkelerde keyfiniz yerinizdedir? Siz iyisiniz efendim ya yok? Merak ederiz biz efendim bütün bu olan bitenlerden farklı mıdır haliniz. Tez cevap verebilirsiniz efendim?

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: