RSS

Etiket arşivi: devrim

Diğerlerinden daha az Zaman Talebi…

evolutıonYetmez bazen. O da biliyordu. Yetmez bazen. Nedeni olmaz. Yeterlilik kişinin alışkanlık eşiği gibi yükselir. Hayatta normal olmak yetmez bazen. Farklı olmak için gösterilecek renkli tüy yüzünde taşıdığın karizma kadardır. Karizma sizin sandığınız gibi klark çeken bir adamın yüzündeki ifade değildir. 122 santimetrelik bir cücenin palyaço makyajlı yüzü de değildir karizma. Biraz kendin olabilmektir belki ama o da yetmez. Kendin olduğunu sandığın kişinin en önemli özelliği “güven” olmalıdır. Kendine duyduğu güven. Urbanın önemi yok. Yüzünün şeklinin. Zamanın ve yalnızlığının önemi yok.

they-had-no-choice-yvonne-ayoubKendine güveniyorsan, istemesen de karizmatiksindir. Güven patlaması yaşıyorsan şayet muhtemelen şaklabanısındır bütün muhabbetlerin. Şaklabanlığın bir sonraki adımı ise deliliktir. Bir kere deli yaftasını yedin mi artık her şeyde özgürsündür. Cesaret sahibi olmana gerek yoktur. Ya da yaptığın için bir açıklama gereksinimi hissetmezsin. Karşı taraf alacağı cevabı kestiremediğinden soru sormaz. İnsanlar duymak istedikleri cevaplar için soru sorarlar. Cevabını bilmediği şeyleri öğrenmek için soru sormaktan fazlası gerekir. Fantezidir günlük hayatta bu durum. Ahlakçı ve muhafazakâr toplumlarda bilinmeyenin sorularını sormak için gerekli olan güç sırdır, cesaret değil.

Beynin çalışma politikası her ne kadar farklı okunsa da inanmak üstüne kuruludur. Bildiğine inanmak. Yok, öyle mükemmeliyetçilik başlığı altında işlenen ilahi bir inanıştan bahsetmiyorum. Karşınıza din eksenli inancı çıkararak senelerce sizi asıl büyük problemden uzak tutmayı başardılar. Ateistleri inançsız adettiler. Normaldi, tanrı tabusu altına asıl soruyu saklamak herkes için en güvenli yoldu. Bu yüzden kuyuya taş atmak ben ve benim gibi ucubelere düştü. Onlar ucubelik maskesini ya da halini o kadar içlerine sindirdiler ve o kadar fazla dışarıda kaldılar ki istemden ölen ve öldüren oldular. Askerler, gerillalar devlet, toplum öldürmek için sıraya girdi bu ucubeleri. Ne akla hizmetse hala türlerinin sonu gelmedi. Belki de evrimin devamlılığını sağlayan temel, ulusalcıların devrime ve devlete yaklaşımıyla aynı temelde buluşuyor olduğu içindi. Kim bilir. Bütün bunların hiçbir önemi yoktur.

Yetmeyen çoğunlukla, anlattıklarınızın arasındaki bağı renkli kalemlere, satır aralarına ya da bir sözlüğe bakmadan anlayabilecek birine duyulan ihtiyacın ölçülemez oluşudur. Birileri kalkıp sizi aptal yerine koyan basit hikâyelerle hareketlerin arasında küstahça zamanınızı çaldığını söyleyerek bunu yaptığınızda gösterdiğiniz hoş görü ile safi kelimelerle, düş anlamlarla ve tabii gerçek anlamlarla yaptığında gösterdiğiniz reaksiyon aynı değildir. Metnin içinde kendini düşünmek bir şekliyle interaktif olmanın edebiyatta ilk karşınıza çıkmış halidir. Ve pek tabi asla fabllar kadar popüler değildir.

yetinmekİnsan kendinin aptal olduğu bir seviyede kavrayış gösterdiğinde ya da bir başka deyişle genel kanı oluştuğunda kendilerini güvende hissederler. Bu güvenlik zaafı, düşünce evrimin hız belirleyicisidir. Hayal gücünün önündeki takozdur. Genellikle hümanist bir edayla ve önemsediğini söyleyen bir tavırla karşınıza çıkar. Zordur bu tavrın görmezden gelinmesi. Ve pek tabii bu tavrın karşında “uç” kabul edilecek tepkilerin bir kısmı “underground” olarak verilmiştir. Gerçi “underground” olabilmek en az “merkezi” kabul edilmek kadar zordur. Sistemin tersi konusunda ihtisas sahibi olmakla sistem konusunda ihtisas sahibi olmak arasında farksızlık vardır. Bu farksızlık sizi bir şekilde tanımlanmış bir kalıba oyuncu eder. Kendinize güvenme biçiminizse ya da bir başka deyişle hayatı kavrama biçimiminiz de genellikle bu seçimin tarafını oluşturur. Bu okuduğunuzu düz kelimelerle anlamak sadece 1 A4 kadar zamanınızı alır. Bu fikri yaymak derdinde olanların “sistem” tarafı ya da “anti sistem” tarafı bunu öykü şiir deneme halinde tercih eder. Sulandırılarak anlatılan, okuyucuyu küçük gören, seviyeyi Amerikan Reklam seviyesi olan 13 yaşa indiren yayın organları, yayın evleri ve pek güzide yöneticileri ile baş etmek de yetinememenin başka bir biçimidir.

Tarafı olamayanların hayalleri vardır, umutları yoktur. Ütopyaları oluştururlar, anti ütopyaların hakkını verirler ama asla umut tacirliğine soyunmazlar, kendileri için bile. Bu yol zor bir yol değildir. Sadece ayak izleri biraz daha seyrek görülen, gelişimini şose veya otoban olarak sürdürmemiş bir patikadır. Yol kenarındaki bir dal yardımıyla atınızın nalına kaçan taş, gerekliyse çıkarılabilir. El yordamıdır. Tek değildir ama kişisel bir keşiftir. Bu noktada kişisel gelişim kitaplarındaki pembe tablolarının tonunu yakalamak neredeyse imkânsızdır.

aristokrasiBatının nötr ses tonu ile hasta bilgilendirme konuşması yapan bir doktorun kalpsiz görüntüsü doğunun ermiş ve aynı zamanda anladığını hissettiren duygusal mimiklerini aynı anda taşıyabilmek demektir. Gerekli olan bu şekil, bu durumda olanı ucube tanımlar. Ve ancak bu noktada iki yoldan fazlasının olası olduğunu söyleme cesaretini gösterene dokunulmaz. Bu artık toplumun 13 yaşında kavrayabileceği bir yaşam boyutu değildir. 13 yaş bağımlılığın ve bağlılığın sorgulandığı ergenliğin başıdır ve bu başlangıç eğer tamamlanırsa, sistem devamlılığını – anti sistemi bile yaratmış, bununla savaşmış ve hatta sonrasında bu durumu normalleştirmiş devasa bir sistemden bahsediyoruz.- sağlayamaz. Bu sağlanamayan süreklilik beraberinde dinozor kaderi getirir insanın başına.

Yine insanın ve diğer her canlının ölmek için yaşama tutunmak zorunda olması can sıkıcı olmaktan çok yalın bir gerçekliktir. Bu nedenle insanın bir gün yetinebileceğini ya da sınırını aşmayacağını düşünerek bir devlet kurgulamak ve toplum oluşturmak sanıldığı kadar normal değildir. Bilakis deliliğin ta kendisidir.

married-with-childrenAnlatmıştım ona. Bildiğini anlatmak kadar aşağılık bir yapmıştım ama işe yaradı. İmzalaması gereken evrakları imzaladı. Kendine sorduğu soruları yüksek sesle ben ona sorunca düşünceler âleminde bir gezintiye çıkarak beni tek başıma bırakıp gitti burada. Cuma olmasa başka bir diziyi seçerdim ama Cuma nostalji günüm. “Married With Children” izleyerek geçmiş Amerikan aile durum komedilerine duyduğum zaafı tatmin ediyorum. Hayatımın şu andaki tek sorunsalı hayvan sever olduğum halde toleransız olmaktan kendimi alamadığımdan komşumun köpeğini vursam kendi içimdeki ahlaksal dilemmadan fazlası ile cezalandırılır mıyım bu ülkede?

Morrisse Eserese

Reklamlar
 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

ADSIZ ÇAYKOLİKLER DERNEĞİ

potrait

Yazın son günleriydi daha. Hava henüz serinlemeye meyil etmemişti. Harareti gidermek için anne limonatası içilen, sokaklarında toz eksik olsun diye kapılarının önü sulanan, herkesin birbirini tanıdığı, özlemi kurulan sıcak sahil kasabalarının birinde olma hayali kurulan ya da şehir olma vaadi ile kandırılan kasabalardan birinde değildi üstelik. Şehir olmakla kasaba kalmak arasına sıkışıp kalmış Orta Doğunun nasıl adlandırılacağı belli olmayan kıraç, ağaçlardan ve doğadan nasibini almamış, kargacık burgacık evlerinin arasında betondan bir kentte çay içip her zamanki gibi hiçbir şey yapmıyordu.

Kentlerin bulunduğu iklimin yazgısının insana sirayet etmesinin vücut bulmuş haliydi, iki ayaklı. Her konuda söyleyecek sözü vardı. Yan masada hararetle devam eden Crack ve opium tartışmasına ne amaçla dahil olduğunu kendisi de bilmiyordu. Yine de hep aynı yöntemle bulurdu doğru adamları.

“Zamanın ötesine geçmekle, mekanda asılı kalmak aynı şey değil.”

“Tembellik hakkı için yeterli değil ama sağlam argüman!”

“Ne alakası var? Ben asılı kalmak istemiyorum. Yerimden kalksam…”

“Yerinden kalksan devrim olur biliyoruz. Sen çayını iç devrim gençlerin işi…”

“İyi de biz daha yirmi altı…”

“Evet, evet biz daha yirmi altısında yaşlanmış, Aborjinlerin dünyaya hükmetmesi gerektiğine inanan, kendi etnik kökenimizin kurbanı, bütün dünyaya hükmedeceksek uçmayı ön koşul koymuş büyük crackseverler birliğinin opiuma da saygı duyan naif bireyleriz.”

“Sözümün içine sıçmasan olmaz değil mi?”

“Temel yolculuk oturmaktır. Dünyayı ayakta duranlar değil oturanlar yönetir. Sen hiç ayakta duran ve nutuk atmayan bir CEO’nun gücünü bilir misin?”

“Evet, iyi bilirim. Önce sana şartların koşulların uygun olmadığından bahseder. Gözlerini, İnsan Kaynakları Departmanının Doktoralı ve en az çift dil bilen dolgun maaşlı züppesinden aldığı akılla gözlerinden çekmez. Yollarımızı ayırmamızın benim için ne büyük bir fırsat olduğunu söylerken yavaşça ve büyük bir güvenle sırtına yaslanır. Ve haklısın oturur yalnızca”

 “Ben de bundan bahsediyorum. Telaş görünür mü senin gibi gözlerinde?”

“Telaş?”

“İşte bağımlılığın sana verdiği şu telaşsız telaş hali gibi telaş mı?”

“Hayır ötekisi…”

“Öteki ötekisi mi?”

İşte  “ Öteki öteki mi?” sorusuna tepkisiz kalamamıştı. Yazdı, sıcaktı. Bitmek bilmeyen uzun günlerin ardından huzur içinde hiçbir şey yapmadan oturmanın bile artık mümkün olmadığı yirmi birinci yüzyılın ilk yıllarıydı daha. Dayanamadı bütün bunların orasında. Kim bilir belki de sadece uzun zamandır konuşmamıştı.  Çevik sayılabilecek bir hamleyle konuşmaya dahil olurken sandalyesini konuşmayı sürdüreceğini belirtir gibi onlardan tarafa çevirdi.

“Hayır öteki öteki değil. Bu öteki diğerlerinden daha yeni sanırım. Ne kadar oldu icat edileli?”

Bir anlık duraklamadan sonra sanki hiçbir şey olmamış gibi devam ettiler konuşmaya.

“Ne kadar zamandır tanışıyoruz? Beş mi?”

“Tahmini altı yıl yirmi sekiz gün ve beş dakika evet.”

“Bak bunu sevmiyorum ben. Bazen iki buçuk dakika bizi dinleyen her kimse sana aptal muamelesi yaparak benden tarafa çıkıyor. Yine bilmiyor ki sana aptal muamelesi yaparak benden tarafa çıkmak beni senden daha aptal biri yapıyor. Bu durumda kendisi de aptal sıfatı yapıştırarak çıktığı yırtık dondan iki defa daha aptal oluyor.”

“Nasıl?”

“Basit aslında. Ben aşağı yukarı altı yıl yirmi sekiz gün ve yedi dakikadır seninle vakit geçiyorsam bir şekilde bir aptal anlaşabilecek kadar aptalım demektir. Bu da sana tahammül edeni en az senin kadar aptal yapar. Bu durumda bana koltuk çıkan şu adamı da daha fazla aptal yapar çünkü o kendi aptallığını ‘zeka’ gibi algılıyordur. Bir çeşit iletişim kurma beceresi ya da…”

Sandalyesini biraz daha yaklaştırarak, sigara yakmak için ara verilen o anda bir cümle daha söylemesi gerektiğini biliyordu. Ne de olsa öyle ya da böyle istediği olmuştu. İki kişilik bir konuşmanın içine girmek için üçüncü konuşan olmak kadar konuşulmak da bir yöntemdi. Sıkıcı sıcak bir öğleden sonrada gözleri işini doğru yapsaydı 14 yaşındaki çırakla göz göze gelip bir tavşankanı isterdi ama yine de kendinden bekleneni yapmayı seçti.

“Birinin sana destek çıkması bile paranoyakça düşünülmeye ve üstünde durulmaya değer yani, enteresan. Fikir söylemek için nereden izin alınıyor siz de? Siz nasıl tanıştınız ki? Ortak arkadaşla mı?”

İkili derin bir nefes aldı makineler tarafından üretilmemiş tok tütünlü sigaralarından. Bir süre birbirlerine baktıktan sonra, sustular bir süre. İki duman arasındaki suskunluğa saygı göstermek bu toprakların adeti değildi. İki duman arasına bir savaş, bir kavga hatta bir hain sığardı. Üçü de böyle değildi.

“ Tanışmak isteyen biri var galiba. Tanışmak mı istiyor sence gerçekten?”

“Sanmıyorum, muhabbetşinaz bir tip değil daha çok kaynaksızlığından kurtulmak gibi derdi.”

“Nasıl yani? Sadece zamanı yavaşlatabilme halimiz ona da bulaşsın diye bize katlanacak kadar çaresiz mi? İnsan böyle bir çaresizlikle yaşayabilir mi?”

“Düpedüz bağımlı bu! Hayır, gerçekten anlamıyorum. Hayatı kendilerine eziyet haline nasıl getiriyorlar? Ben mesela, benim gibi biriyle tanışıp ne yaparım ki? Bütün hayatım bir masada geçti benim. Senle ya da senden önceki senlerle! Şimdi senin yerine göz dikmiş biri var. Ne halt edeceksin?”

pipoman“Top ben de mi yani? Bütün bu konuşmaların hepsi benimle mi ilgili?”

“Ne yani hiç tanımadığımız biri ile mi ilgili olacaktı? Son zamanlarda aramızda ciddi bir gerilim var farkında değil misin?”

“Evet son zamanlarda sen magazin programlarından çıkma bir üslupla konuşuyorsun. Ne gerilimi var aramızda? Sevgili miyiz biz ki aramızda kaynağı belirsiz gerilim olacak? Aldatıyor muyum yoksa seni?”

“Her şey böyle değil mi seni için. Hakim üslupla ilgili bir fikrin varsa hemen konuşmayı üslubun bildiğin zeminine çekiyorsun?”

“Magazinsel olduğunu inkar ediyorsun yani?”

“17. yüzyıl Romantikleri kadar magazinsel benim bu ara üslubum evet. Yine de tarihin daha eski çağlarında kimi metinlerde de rastlamak mümkün.”

“Kadeş Antlaşması?”

“Olabilir. Evet, ilk barış anlaşması da temelde Romantik Dönemin ilk eseri sayılabilir.”

“ Gerilim bitti anlaşılan?”

“Evet, uzun zamandır aramızda olan gerilimi tatlıya bağladık bir antlaşmaya sanırım. Kalkalım mı?”

“Neden, nereye gideceğiz ya da nereye yetişeceğiz ki?”

Konu hareket etmeye kadar gelip dayanmışken, bir anda sessizlik yine sardı konuşanları. Susup, konuya önce dahil olup sonra koltuğunu konuşmanın seyrine göre çoktan yavaş yavaş geri alana gelince o yan masadaki eski tarihli gazetelerden birini almış, tarihten çıkıp gelip tekerrür etmekte beis görmeyen olaylara göz atıyordu.

“İnsanlar neden bu kadar çabuk pes eder?”

“Gitmekten mi bahsediyoruz hala?”

“Hayır. Aslında tam olarak bu dertleri başımıza açan adamdan bahsediyoruz. İlk başta hedefi konuşmaya dahil olmakken şimdi bir köşede oturmuş, sanki her şeyi o başlatmamış gibi gazete okuyor.”

“İyi de adama salak dedin.”

“Değişmez ki kendime de salak dedim.”

“Magazinsel gerilim sıkılma?”

“Saçmalama.”

“Öğren artık insan saçmalayabilen tek yaratık şu hayatta.”

“Gitmek istemiyorsun yani. Açıkça söylesene.”

“Çok yalnızız be.”

“Evet öleceğiz yalnızlıktan. Yemezler. Oyun mu istiyorsun?”

“Kısmen.”

“Kısmen?”

“Evet kısmen.”

“İyi, iyi, iyi…”

“İyi.”

yeraltı bahçesiGazete sayfalarını okumaya çalışıyordu artık. Yan masanın muhabbeti yine kendine dönünce aynı hatayı ikinci defa yapmayacağını söylüyordu kendi kendine. Tarihin başından beri kendi kendine ayın hatayı yapmayacağını söyleyen her insan kadar irade sahibiydi. Gözleriyle yaptığı kaçamak bakışlardan birinde yakalandı en nihayetinde. Ego herkesi oltaya getirebilen tek yemdi.

“Demedim mi?

“Neyi demedin mi?”

“Bak işte ilgilenmiyor gibi yapıp kısmi de olsa bizi yönlendirebileceğini sanıyordu ama yakalandı.”

“Yani?”

“Bizi kalkmaktan alı koyacak kadar güçlü zanlımca”

“Hani zincirlerimizden başka bir şey yoktu kurtulacak? Zincir manyağı mı olduk yoksa bir manyağın bizi kükremiş sel gibi bendimizi çiğneyip aşmamızdan alı koymasına göz mü yumacağız?”

“Siyaset?”

“Evet fazla mesaj kaygılı oldu ben de fark ettim.”

“Sıkma canını öğreneceksin.”

“Nasıl yapıyorsun bunu?”

“Kaç yıl geçti bir fikrin olmadı mı daha?”

“Çay?”

“Sıkıldım, gidelim buralardan!”

“Hemen şu anda?”

“Fark eder mi?”

“Bilmem, etmez mi?”

“Hiç etmeyebilir duruma göre. Kaç çay içtin?”

“Ben çay içmem. Hiç içmedim hayatım boyunca. Müptela olmaktan hep korktum.”

“Tamam, bu sefer ben öderim. Bir dahakiler senden.”

Hesabı ödemeye niyetlenen yavaşça kalktı masadan. Bu sırada yan masada oturan ve konuşmaya dahil olma gafletinde bulunan yavaşça gazeteyi katladı. Hesabı ödemeye kalkanın geçeceği köşeye doğru gazeteyi fırlattı. Gazeteyi almak için hamle yapınca elinden düşen para için herhangi bir girişimde bulunmadı. Gazeteyle beraber kasaya doğru gitti. Hesabı ödedi. Tuvalete girdi. Çıktığında elinde gazete yoktu. Oturdukları masaya doğru ilerledi.

“Kalkalım mı?”

“Neymiş?

“Crack bu sefer.”

“Hadi gidelim o zaman, geç kalıyoruz.”

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: