RSS

Etiket arşivi: dinlemek

Melankofobik Titreşimler ve “Mi Tonu”

Yorgundu. Bütün duyduklarının ağırlığı vardı kulaklarında. Kulakları başına ağır geliyordu. Dinlemek çoktan beri istemli bir eylemdi. Sesler bütün kulak yolu boyunca sağa sola çarparak ilerliyor, sürekli canını yakıyordu. Çekiç örsü dövünce, örs çekiçten kaçmak için üzengiden yana kaçınca başının içi yangın yerine dönüyordu. Kafasının kalabalığı o kadar şehvetli ürüyordu ki aklını kaçırmak üzereydi. Ne yaparsa yapsın, seslerin bilindik güzergâhtan geçerek beynine ulaşmasına ve anlamlanmasına engel olamıyordu. Birileri aklına tecavüz etmenin yolunu bulmuştu ve bu yolu çekinmeden kullanıyordu. Karşı koymuyordu, teslim olmuştu.

Bugünlerde mühim meselesiydi hayatta tek başına kalmak. Yeni iş bulmuştu. Ücreti kendi klasmanındaki işlere göre oldukça azdı. Oradan buradan bulduklarıyla yaşadığı dokuz aylık deneyimden sonra azla yetinmeyi öğreniyordu insan, kabul etti köleliği. Şimdi amiri, müdürü, patronu, efendisi –artık duruma göre sıfatı değişen o adam-kanca burnunun hava yoluna baskısı sonucu oluşan boğuk sesiyle karşısına geçmiş ne yapacağını dillendiriyordu. Tanrı bilir dinlemek yerine duymayı seçip bu ıstırap dolu saatlerden kurtulabilmek için ne kadar çabalamıştı bilinçaltı; yine de bilinci bu savaşı kazanmak derdindeydi. Yirmi altı gündür sigara otlanacak insan aramaktan sıkılmıştı. Doksan dört gündür kendine içki ısmarlayacak eski dost kovalamaya dermanı kalmamıştı. En son ne zaman kafasının yüksek olduğunu hatırlamıyordu bile.

Evet, sonunda yalnızlığını satın alacaktı. Düzeni sevmezdi, hayatı değiştirilebilir kabul ederdi. Başka bir yol bile mümkündü aklını kurcalayan çözümler için. Yine de elinden gelen başka bir şey yoktu.

Ezilmeden ve aklını bulandıran düşüncelerden uzak durmaya çalışarak, yüzünün ortasını yamuk olarak ikiye ayıran burun nedeniyle şehla görünen efendisinin talimatlarını hatırlamak zorunda oluşuna aldırmadan not almaya çalışıyordu. Patronları iyi tanırdı. İlgili görünmesi gerekirdi. İşitsel ya da görsel hafızası olması her işte dezavantajı olduğundan bu sefer kâğıt kalem kullanıyordu. Not alıyordu. Aptallar yükselirdi. Not almaya devam ediyordu. Maaş için kıç yalama işini gerçekten yapsa gocunmazdı ama sözcüklerle birinin egosunu yükseltmeye tahammülü yoktu. Not alıyordu. Yirmi altı gündür para vermediği tahtakurusu dolu, küflü ve ince duvarlı o sikik otele para vermeden kaçmak için nüfus cüzdanını ön masadan çalacaktı. Not alıyordu. Yarın sabah mesai 06.45’te başlayacaktı.

Bundan on iki yıl evvel bir ağustos günü çıktığı yolculuğun sonunda en kötüyle yüzleşmesine –düşmesine, dibe vurmasına- birkaç metre kala şimdi iş bulmuştu. Savaş sonrası çağın getirdiği her şeyi kabul etmişti. Güç ve iktidarı reddedip sokaklarda yürümüştü. Özgürlük onun için kiminle yattığını seçme işi değil yatabilmek için sokağa çıktığında birini bulabilmek demekti. Özgürlük sokakta bira ve şarap arasına sıkışıp kalmış tercihini belirlemek değildi. Özgürlük sokakta içmek de değildi. “Neydi bu özgürlük bea…” derken yoluna devam etmek olabilirdi olsa olsa.

Yolda şarap parası isteyen o güzel insana; “kaç paran oldu” diye sormaktı özgürlük çoğunlukla. Ardından adamdan parayı alıp bir tekele girip şarap parasının üstünü tamamlamak ve en yakındaki parkın bankında adamın saçma sapan hikâyesini büyük bir huşu ve ilgiyle dinliyor gibi yapmaktı.

Şu dünyada savaştan önce ve savaştan sonra herkesin paylaşacak hayatı, söyleyecek sözü olurdu da herkes kendininkini özel  sanırdı. Hikâyeler ucube ve beş para etmez, hayatlar kısa ve anlamsız, sözler yersiz ve metaforikti. Yalanlar söyleyen yalnızlığın öykülerini; barmenler, psikiyatrlar ve evsizler dinler ardından tıpkı altıncı yüzyıl gezginleri gibi hanlara gidip bu hikâyeleri şarap ve ekmek için yeniden yorumlarlardı. Bir nevi “cover – up” işiydi anılar uydurmak ya da anlatmak. On iki yıl önce bir ağustos günü bunu fark ettiğinde sonun başına yani bugüne varacağını bilseydi yine aynı yolları yürür müydü?

Emin değildi. Yedi yıl kadar önce Ebru Gündeş “melankofobik” bir dille kaleme alınmış güzide bir Türkçe eserinde “ Bir daha aynı hevesle bu yollardan yürür müyüm?” diye sorduğunda üç gün transa geçmişti. İki line kokainin böyle etkileri olabiliyordu hayatta. Ebru Gündeşle transa geçebiliyordu insan ta ki iki line kokain sadece dört saat sizi idare edene kadar. kolay alışırdı insan, neye alıştığını bilmeden.

Birkaç afili yalnızlık yüzyılı geriden geriyordu hayatta. Bütün okudukları ya da yaşadıkları ısrarla sokağa düşmesini söylüyordu. Sokağa düşmemişin çıktığı yol yol değildi ne de olsa. İçinden gelenlerini kimseye danışmadan yapabilen biri değildi o günlerde. Yaptığı sosyal sondajlar ve anketler sonrası olasılık hesabının kendine verdiği güvene ve başarıya dair rakamlar sonrası almıştı bu kararı. Aldığı kararı uygulamaya geçtiğinde artık sonun başına yani bugüne giden yola çıkmaya hazırdı.

Hazin sesli arabesk sanatçıları için özenle oluşturulmuş kırık dökük ve “mi” tonundan anlatılara karnı toktu. Ne olduysa olmuştu şu hayatta şimdi kendi olduğu gerçeği yeniden yaratırken köleleşme yolunda emin adımlarla yürümeye tutulmuştu. Her köle gibi onun da derdi özgür olmak değil bir gün “efendi” olabilmekti. Bu yüzden yeni bulduğu işten çıkmadan bundan sonra hayatının parıldayan ve kendini tatmin edecek prangası olan masasına yüksekten ve bıyık altından gülümseyerek baktı. Not aldı günü bitirmeden. Bir gün bu masayı görüp beğenen bir köle bulduğunda sadece masada oturmaya başlaması için “hak etmesi” gerektiğini ona hatırlatacaktı. Özgürlük ve ilk iş günü, özgürlük ve istifa üstüne söz söylemekten geri duracağı iki büyük paradoks olarak bilinçaltına itilmişti; otobüse binmeyip yapacağı tasarrufla iki kadeh fazla içmek derdinde olan adamın yürümeye koyulduğu dört nokta yedi kilometrelik maratonunda. Yollar yürümekle aşınmazdı.

 ( Görsel: “Personal Jesus ya da Profiterol” – Water Color,  by Hakan Kiper)

Reklamlar
 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Anlatıcı – Dinleyici

Uzun bir sessizliğin ardından nihayet birer ikişer kelimeler dökülmeye başladı ağzından. Sözcükleri söze dönmesin diye pek bir uğraşı içine girmişti. Kendince önemsediği hali anlatmaya kendi şeklinin yetmediği anlarda genellikle susmayı tercih ederdi. Yine de bu sefer şanslıydı karşısında oturan. Uzun bir bekleyişten sonra kendi haline sıkılmaktan daha fazla karşı tarafın haline sıkıldığından ağzından kelimeler dökülmeye başladı.

Sabırla bekleyen sabırla dinledi. Her tacizi ve her eleştiriye kulaklarını tıkadı. İstedi ki dinleyen anlatanın kurulumunu ve görüşünü doğru şekilde anlayabilsin. Yine yetmemişti sessizliği ve sabrı. Bu dinleyenin işi ezelden beri hep zor olmuştu.

İlk zamanlarda kimselerin konuşmasına izin vermezdi dinleyen. İlk zamanlarda büyük büyük sözler etmenin büyük iş görmek olduğunu düşünürdü. Sonra zaman için yaşadıkları ile birlikte biraz törpülendi bu söz söyleme işi. Büyük sözler söylemek yerine sözler söylemeye başladı. Bir süre sözlerle birlikte yaşamayı öğrendi, büyüklerden yırtmıştı işte.

Sonra zaman kendince bir hızda ilerledi dinleyen için. Hayatı boyunca yazın ardından kış gelirdi arada baharı atlayarak. Bulunduğu coğrafya arada kalanlara pek sıcak bakmazdı.   Şimdilerde büyük söz söylemek yerine sözler söylemekle yetinmek ona baharı bilmek gibi geldi. Mutlu oldu hiç deneyimlemediği bir şeyi öğrenecek bir yol bulduğu için.

Uzun zaman ötesini berisini aramadan yetindi bu mutlulukla. İşleri tıkırındaydı. Hayat istediğini vermek için göz kırpıyor gibi geliyordu ona. İçinde büyük bir ümit, şakaklarına henüz düşmemiş akların heyecanı ve isteği ile kavruluyordu. Önemli işlere soyunacak biri sayıyordu kendini. Dünyayı değiştirecekti belki de…

Bir çok dostu arkadaşı tanışı olmasına rağmen anlatıcı kadar entelektüel ve sıkı çalışan bir çevreden gelmiyordu. Kendi yalnızlığı ile karanlıkta yolunu bulmaya çalışıyordu bir süredir. Yine de denemekten ve çabalamaktan asla vazgeçmiyordu. Her gördüğü rüyayı gerçek sayarak devam ediyordu yoluna. Herkesin ve her biçimin önemini ve hakkını vermeye çalışıyordu aklınca.

İtalya’dan yardım yetişti bir süre sonra imdadına. Hikâyeleri kurma biçimini, sözleri küçültmeyi ve azaltmayı oradan öğrenmeye başlamıştı. Bir dinleyicinin anlattığı bir başka hikâyeden kendine sözler barındırmayan anlamlar çıkarmak derdine düşmemişti. Biçimdi dinleyicinin konuştukları kendince. Her ne kadar biçim konuşmalarının içinde içeriğe zaman zaman kafası takılsa da görmezden gelmeye çalışıyordu içeriği.

İçeriğin büyük sayıldığı post modern ve anlamı yazan dışında kimseyi bağlamayan ne kadar çöp varsa uzak durmaya çalışıyordu. Kişinin kendine dönmesi basit bir unutkanlıkla ya da ufak bir dikkatsizlikle olabilirdi. Çok çalışıyordu bu hallerden birine deşmemek için. Zamanı ıskalamak demekti bu etrafındaki herkes için. Aynı mekânda aynı zamana bağlı olmadan iletişim kurmaya çalışmak demekti. Nasıl bir yol bulup nasıl bir şekle döneceğini bilmediği yazma işinde şekillenme süreci son hızla devam ediyordu.

Korkularıyla yüzleşmeden devam edemeyeceğini anladı. Post modern akımın içeriği yücelten ve şekli görmezden gelen büyüsüne kaptırdı kendini. Sözler yavaş yavaş geri dönüyordu anlattığı hikâyelere. Paralel zamanlardan dik zamanlara göndermeler yaparken buluyordu kendini her seferinde. Bir yerde içerik ve biçim arasında öylece sıkışıp kalmıştı. Nefes alamıyordu.

Aradığı doğru olan şekil ya da önemli olan içerik değildi. Aradığı kendini huzura yazıyı da forma sokacak biçim ve içerik dengesiydi. Bir türlü tam olmadığını biliyordu yaptığı işin. Bir türlü nerenin eksik kaldığını bulamıyordu. Kendine bakarken adeta kör oluyordu. Neyi neden yaptığının hesapları içinde kendini boğuyordu.

Hayat ile yazıcı olmak arasında kalanların bu yollardan geçtiğini söyledi anlatıcı. Yazıcı olmayı bir tarafa bırakıp, neden sonuç ilişkilerini sadece sözcüklerle kurması gerekip gerekmediğine dair kuşku düşürdü dinleyicinin içine. Bu kuşku ilk defa dinleyicinin aklına biçim ve içerik ile ilgili belli belirsiz bir şekil düşürmüştü.

Uzun zamandır haybeye yaptıkları konuşmaların hangisinin biçime hangisinin içeriğe yönelik olduğu kristal berraklığında gözüktü dinleyicinin gözüne. Yine de kendince haklı gerekçeleri olacak yine kendince bu duruma karşı çıkacaktı anlatıcının söylediğine göre. Yazıcı olmaktan bir an olsun dinleyici olmaya geçen bir adamdan fazlası değildi en nihayetinde anlatıcıya göre.

Dinleyici uzun zamandır aradığı denklemin çözümünün ne olduğunu bulduğu için keyifliydi. Dinleyici ile ortak bir dili paylaşmadıklarından yani aynı anadil ailesinden gelen dilleri bile konuşmadıklarından anlaştıkları bir üçüncü dildeki çeviri ve mana hataları yüzünden savrulmuştu bunca zamandır boşlukta. Boşu boşuna geçen onca zamana ve konuşmaya takıldı aklı bir süre.

Aklının ve hafızasının yettiği kadar nerelerde hangi komik durumlara düştüğünü buldu. Nerelerde şakaları ciddiye aldığını fark etti. Sonra kendi ciddiyet için yalvarmaya başladığında aslında manadan değil biçimden konuştuklarını anladı. Sanki her şey yavaş ve uzun bir trenin ufukta kaybolmaya kadar giden hareketlerini takip ediyordu. Katarlara ayrılmıştı konuşmaklar, fikirler, espriler, gülümsemeler ve ağlaşmalar. Hepsi şimdi yerli yerine oturmuştu dinleyen için.

Uzun zamandır uyumadığı kadar iyi bir uyku demekti bu dinleyici için. Huzur içinde geçecek bir mesai süresi demekti. Hem dinleyici anlamanın dışında ikinci defa imdadına koşan ve menşei İtalya olan yardımla şimdi her şeyi daha da berrak görecekti.

Söz söylemekle, öykü yazmak arasındaki farkı anlamıştı. Zaten başından beri anlamaya çalıştığı bu ikisi arasındaki biçimsel farktı. Başından beri yaptığı hata manayı, biçimi, öyküyü, destanı, makaleleri yani biçimleri ve özleri birbirine karıştırmaktı.

Çok okumak lazım diye iç geçirdi dinleyici. Bütün bu iyi şeyler olurken dinleyici için hayat biraz farklı akıyordu konuşan için.

Konuşmasının eninde sonunda yanlış anlaşılacağını düşünüyordu konuşan. Karşı tarafta uzun zamandır konuşmalarını anlayabilecek kapasiteye sahip kimse yoktu. Yabancı bir ülkeye kaçıp gelmişlerdi. Hayatları yeteri kadar zor geçmişti. Burada olan bitenlerin saçmalığı ile boğuşacak enerjisi yoktu.

Sorular sormayı çok seven bir adam vardı. Önceleri soru sormak yerine biliyorum derdi bu adam. Bolca her cümleyi biliyorum ile keser anlamsızlaştırır ya da önemsemez görünürdü. Bu konuda bir iki defa uyarmıştı onu. Birkaç yüz defa uyarıldıktan sonra adam biliyorum demeyi bırakmış bu sefer daha da kötü bir huy edinmişti. Sorular soruyordu. Biçimle ilgili yaptıkları konuşmalarının ortasında mana ile ilgili konulara girmek için sorular sorardı. Tuhaf haldi doğrusu. Bu kadar enerjisi olan bu kadar donanımlı hale gelebilmeyi öyle ya da böyle başarmış bir adam bu kadar basit hataları nasıl yapardı? Bu hataları yapan adamın yanlış anlama ihtimalini bile bile konuşacak bir şey bulmak istemiyordu anlatıcı.

Şarap şişeleri bir doldu bir boşaldı. Oturdukları oda duman altı oldu. Her ikisi içinde farklı açılardan zor bir konuşma olacaktı. Yine de denemekten bir şey kaybetmezlerdi ya da en fazla yolları ayrılır bir daha birbirini görmezlerdi.

Anlatıcı konuşmasını bitirip uyumak için izin istediğinde yorgunluktan bitap haldeydi. Anlattıklarını anlamış mıydı karşısındaki ve anlattıklarına gerek var mıydı emin değildi. Hafızası ile övünen dinleyici ise bir taşla üç kuş vurmuştu. Biçim ile içerik arasında sıkışıp kalan kendi ruhunu nefes alacak bir düzlüğe çıkarmayı başarmıştı sonunda.  Yazıda kendi durduğu yeri, kendi yapmak istediklerini ve kendi gerçeklerini hatırlamıştı. Belki de en önemlisi anlamasa bile zevk aldığı konuşmaların anladığı ve terine oturttuğu haliyle daha keyifli gelmesiydi.

 

Ne olursa olsun ne anlatan konuşacakları bittiğinde kendi yerindeydi ne de dinleyen eskisi gibi bir yürek heyecanı ve dikkat silsilesi içinde yaşamak zorundaydı. İkisi de paylarına düşeni kendilerine almışlar ve hiçbir zaman bunu tekrar konuşmamak adına kendilerine söz vermişlerdi.

 

Etiketler: , , , , , , , , , ,

Karanlık Konuşmalar Bölüm:1

Yine aynı hikâyeyi yaşamak istemiyorsan şayet yaratman gerekiyor. Bilmen gereken tek şey bu aslında. Eğer beğenmiyorsan kendininkini yaratacaksın. Hiç kolay olmayacak, başından itibaren çuvalladığını hissedeceksin. Yapacak hiçbir şey yok aslında. Kadere karşı savaşmaktan bahsedenlere kulaklarını tıkayıp gören gözlerle dolaşmaya başlamak o kadar da kolay değil gerçekten. Her şeyin farkında olmadığın bir yaratım süreci düşünüyorsan hemen uzaklaş bu fikirlerden ve elindekine razı ol. Yok, eğer benim diye haykıracağın bir hayat istiyorsan daha da yakınlaş. Fısıldamaya başlıyorum ayrıntıları.

Kulaklarının neyi duyup neyi duymadığını seçebilme yetisine sahip değilsen bu oyun gibi görünen ama hayat denilen turnuvaya hiç başlama. Ne de olsa hayat ciddi alınması gereken ve bu yüzden boş verilmesi gereken milyonlarca ayrıntıdan arta kalanları bulabilmekten ibaret. Yoksa her gün yemek yiyen, su içen, sevişen, okuyan, çalışan ya da olan biten her şeyi önemseyen o adamdan, her şey hakkında konuşup hiçbir şeyi önemsemeyen o ayyaştan, bağımlıdan ve evlenince mutlu olacağını sanan o dangalaktan ne farkın kalır?

Neyi duyman gerektiğini ayırt edemiyorsan, ne söylersen söyle hiçbir işe yaramaz. Bir süre sonra duydukların dikkatini dağıtır. Yapmaman gereken konuşmaların ortasında savunmaman gereken fikirlerin ardında buluverirsin o sevimli poponu. Üstelik o popo uzun zamandır ne yaptığını bilmeden yapmaya devam ettiğinden çoktan yassılaşmıştır oturduğu koltukta. Duymak, dinlemek, maruz kalmak ve dikkatini vermek senin için kavram karmaşasıysa, uzaklaş.

Suratını asma. Bu seferlik bile olsa, sana bunların arasındaki farkı anlatmaya kalkacaksam daha işimiz çok demektir. Biraz geri kafalı ol. Sözlük oku.

Yok artık! İnternet sözlüklerinden, İnciden, Ekşiden ya da Wikipedia’dan bahseden kim? Bilgi kirliliğinden uzaklaşmaktan ve sesleri ayırt edebilmekten bahsederken sen popüler kültürün ortasındaki her şeyi bilen ve söylemekten çekinmeyenlerin “inançlarını” doğru mu kabul edeceksin? Sürrealizm gibi gelen geri kafalılık o kadar da kötü bir şey değil oğlum! Yok mu ilkokulundan kalan bir sözlük? Konuştuğun dilin kelimelerini kâğıt üzerinde tanımlayan, detaylı detaysız çeşitleri olan bildiğin düz sözlükten bahsediyorum. Eski basımlarının daha temiz olması ne komiktir gerçi ama bir sözlük edin acilen. Yoksa daha kulağının işlevini anlatmaya başlamadan kelime mitolojisine girmemiz gerekir ki o kadar uğraşmam seninle. O kadar vaktim kalmadı. Bildiğin soyum tükeniyor benim.

Tembelliğe tahammülüm yok benim, yalan yanlış bilgiye de. Şayet bir şeyler yapmak istiyorsan, çırak olmanın acısını çekemeden usta olamazsın. Evet biliyorum, ustası olmayan ustaların çırak yetişme konusundaki eksiklerini sayma şimdi bana. Kurtarman gereken hayat ve yapacakların, seçeceklerin, seçmeyeceklerin tamamen senin iraden! Benim bu konuda yapabileceğim tek şey ukala olmak, ısrarcı olmak, farkında olman için başka bir yolun daha uzun ama daha kısa bir yolun mümkün olduğunu sana yüzlerce defa göstermek. Ötesini beklemek hayal kurmak olur.

Sana anlatacaklarımı anlayacağından bile emin değilken, elimin altında sadece sen olduğu için seni seçtim. Yoksa senin diğerlerinden daha fazla umut vaat etmişliğin yok gözümde. Elimin altında bir tek sen olduğun ve sana mahkûm olduğum için sana anlatıyorum bunları.

Madem bunun ders gibi olmasını istiyorsun o zaman en başından başlamak lazım. Senin bildiğin tarihle benim bildiğim tarihin farklılığından başlamak lazım. Bugüne kadar ders kitaplarında okuduğun, etrafındaki ekranlarda gördüğün her şey bir yanılsama. Her şeyin temeli 1926 yılında atıldı. John Baird isimli adamın ne icat ettiği ve bu icadın nelere dönüşeceği konusunda elbette bir fikri yoktu, yine de bilinen temellerinden biri onun icadıdır.

Tarihin bugünkü haline gelmesi için sacayaklarından ikinci ise 1941 yılda Berlin’de yaşayan Kondrad Zuse’den geldi. Bugün kullandığın haliyle alakası olmasa da veri işleyebilen ilk gelişmiş bilgisayar onun tarafından geliştirilmişti. Her ne kadar 1833 yılındaki fikirleriyle Charles Babbage bilgisayarın babası olarak kabul edilse de senin küçücük hareketlerini algılayan ve yorumlayan bugün kullandığın her şeyin temeli 1941 yılına dayanır.

Bir masanın ayakta durması için bizim zamanımızın fizik kurallarına göre en az üç sacayağı olması gerekir. Eğer bir masanın üçayağı varsa onu herhangi bir tarafa doğru güç vererek devirebilmen mümkün değildir. İlk iki icadı biliyorsun ve muhtemelen bildiklerinin ne olduğu konusunda en ufak bir fikrin bile yok. Bırak ilk önce son ayaktan bahsedeyim.  

Zamanın başlangıcından beri insanın içinde olan yönetme ve hükmetme hali bugün bizi bu hale koydu. Herkes bir bütünün parçası olmak yerine bir bütünün kendisi olmak istedi. Arzu hali o kadar büyük bir tutsaklıktı ki insan için ancak bu tutsaklık görmezden gelinerek yaşanılabilirdi. Yani basit bir kaçış bu gün medeniyet denilen ve sana dayatılan her şeyi doğurdu.

Kimileri medeniyeti zaman içinde alkolle, uyuşturucuyla teknolojiyle siyasetle ya da politikayla açıklamaya çalıştı. Kimse karanlık suların karanlığını aydınlatmak isteyecek kadar ileri gitmek istemedi. Giz ve karanlık olmazsa yani açıklanabilecek bir şey aranacak ve bulunacak bir yol olmazsa hayatta kalmaya devam etmek gereksiz bir hal alırdı. O kadar gereksiz bir hale dönerdi ki yaşam insanın soyu tükenirdi. Kimse sevişmez, kimse üremez ve hatta kimse yemek yemezdi. Düzen yani tanımlanarak yaftalar yapıştırılan yaşam hali ortadan kalkardı.

Yüzüme maymun götü görüp utanmış taklidi yapan çocuk gibi bakmanın bir anlamı da gereği de yok. Zırvalamayı ve saçmalamayı kes artık. Sana düzden konuşurum işte. Olması gerektiğini söylediğin gibi! İnsanlar söyledikleri gerçeğe yakınsayınca neden şaşırırlar ve sözler boğazlarına takılır sanırsın? Herkesi yönetmek ve yönlendirmek için çok büyük bir akla, sihirli değneğe ya da paraya mı ihtiyacın var sanıyorsun? Safsataları ve safraları dayatılanları ve kabul etmen söylenenleri unut. Ben sana karanlık odanın kapısını açacağım. Bir zaman sonra sen de öğreneceksin ışığın bir bok işe yaramayıp sadece bir yanılsamadan ibaret olduğunu.

 Sözleri alt alta dizmek… Söylediğim kelimelerin içeriklerini ve anlamlarını sorarsın bana. Okuduğunu sandığın davranışlarımı anlatırsın. Etiketlersin. Diğerleri gibi. Onlardan öğrendiğin medeniyeti kendi aklının sınırlarınca genişletip bana dik durduğunu ve yenilmez olduğunu sanırsın. Ne kadar büyük ve görkemli bir şahsiyet olduğunu düşünmemi dünyanın kötülüklerle ve masumiyetten uzakta bir yer olduğunu hatırlamamı ve ahlakın gerekli olmadığını haykırırsın her zerrenle. Ne büyük bir saçmalığın içinde debelenip durduğunu anlar gibi görünürsün. Yaşamı kötüler, ölümü ulular ve hayatı kendine zehir etmek için her türlü çamuru atarsın üstüne.

Ne büyük bir enerji olduğunun içinde farkında mısın? Beylik laflardan anladığına göre söyleyeyim beylik lafların büyük sayılanlarından. Senin aklının hayatı anlama biçimi için gerekli olan enerji günümüzde önüne konulan atom bombası gibi. Küçücük bir parçayı ikiye bölebilmek için olan enerjinin büyüklüğü herkesi öldürebilir sanırsın. O ki bir zerrenin zerresini ikiye bölmek için gerekli olan enerjinin benim durduğum yeri değiştirmesi sence mümkün olur mu? Yani bir küçücük zerreyi ikiye bölebilmek için girdiğin çabanın ne kadar küçük bir çaba olduğunun farkında mısın? Fikirlerini anlatabilmek ve izaha kalmak için okuduğun fizik, bildiğin kimya ya da yaşadığın doğayı açıklayan her ne kadar bilim ve inanç varsa bir düşünce sistematiğini yıkabilmeye yeter mi? Gerçekten bunun geçerliliğini savunabilir misin kanının son zerresine kadar?

Emreden olabilmek için yakınsayacağın tahtın üstüne tanrıyı oturtunca ya da tanrısal bir varlık koyunca tanrı olabilir misin? Yani ilk önce bir tanrı yaratıp ardından ona bir koltuk yapıp, tanrıyı bir koltuğa oturttuktan sonra onu o koltuktan kaldırıp kendin oturmaya kalkacaksan tanrıya niye ihtiyacın var?

 Ben karanlık odanın kapısını açınca bilinen kelimelerle    bunu sana resmetmeye çalışırken tanrı ya da bilim seni  kurtarmayacak. Diğerlerinin içinden geçtiği hiçbir yol    seni aydınlığa çıkarmayacak. Dışardan bakanlar seni yitip gitmiş görecek karanlıkta. İçerideki haline gelince onu hiçbir zaman anlatamayacaksın. En basit haliyle bir halüsinasyon gördüğünü sanacaksın. Alamut kalesinin neferleri gibi cennet peşine düşeceksin.

Hayır, karanlıktaki aydınlıktan ya da ışık olmayan yerdeki parlaklıktan bahsetmiyorum sana. Hayır, hiç de bir şey vadetmiyorum sana. Düzce başına geleceklerden bahsediyorum. Bu şehirde üstü açık tur otobüslerinden birine binip şehir turu atacak değilsin. Aksine kapalı bir yer de hiç hareket etmeksizin boylu boyunca uzanıp yere tavana bakacaksın… Sanırsın ve aldanırsın. Bu halde bir şeyin tersi mümkün değil. Bu halde olasılıkların her biri istatistikteki hiçbir eğri dağılım modeliyle açıklanabilmez. İçindeki olanı sana anlatmak için hala bilim dilini kullanmamı beklemen büyük bir hatadır. Sadece tanrı kelamı gelen kelimelere sığınmamı bekleyen hallerden geçmemi beklemen de hatadır. 

Tansiyonu yüksek bir halden çıkıp bir melodi ile raks etmeye başlayacağın an gelene kadar kapının kilidini sana gösterebilmem mümkün değil. Ölüme yakınsar gibi olmalı halin. Hayattan hiç vazgeçmeden ölüme yakınsar bir halde toprağın kendisi ile konuşabilir bir halde olmalısın. Hiçbir zaman toprak olabilmeyi anlamadan ve toprağın kendisini anlamadan toprağı dinlemeye hazır bir hale koymalısın bedenini. Söyleyeceği ya da mırıldanacağı ne kadar ezgi, ritim ya da ahenksizlik varsa aynısı olmalısın gerektiğinde.

Susmak ve izah etmekten vazgeçmek, dinlemek ve önemsemeden önemsemek zor bir hal senin için. Yitip gitmeyi göze almak cesaret istemez. Yitip gitmeyi bilmen de gerekmez. Bu bir an kendiliğinden çıkar ortaya. Bütün zamanlarından başından beri bir andır sadece insanın henüz konuşabildiği. Sürekliliği yoktur bu sürek avının. Sadece basitçe bir sonu vardır. Şimdi ilk defa birileri sana yolun ve yolculuğun önemini anlatmayacak. Şimdi ilk defa biri bir yolun olmadığında yolun olmamasının yollarının en genişi olduğunu söyleyecek.

Eminim ki sen evleri yıkmak, ağaçları kesmek toprağın üzerine asfalt dökerek yeni bir yol açma haliyle fikirleşeceksin. Değil kardeşim, değil canım arkadaşım! Nasıl ki öz kardeşimin bile kardeşim olabilme hali mümkün değildir, senin anladığın şeyin olabilmesi de mümkün değildir.

Yolun olmaması yola ihtiyaç duymama halidir. Yolun tanımlı olmaması yola olan gereğin ortadan kalkmasıdır. Yol fikrinin kendisinin ortadan kalkmasına bağlı olmaksızın yolun olmamasıdır. Bu hal ki bir doğumda nefes almaya öğrenmen için birinin sana vurması ve senin canının yandığını haber vermek için ağzını açman ciğerlerine havanın dolması, ilk defa ciğerine dolan havanın senin ciğerini yaktığında daha çok bağırman sonra yanmaya alışman ve arkasından da yanma halini sürdürmendir.

Bu yol ki her an değişen hayatta değişimi görmen, anlaman kimi zaman karşı durman kimi zaman yanında olman ama başlangıçta nerede olduğunu asla unutmamandır. Bir an ki dursan sözümün üstüne anlayacaksın ki sözüm geldiğin geçmişe, anana babana ülkene konuştuğun dile ve seni diğerleri gibi tanımlayan sana dayanmaz. Bu sözler ki üstünde dans etmeyi öğrenmen gereken ancak ve ancak senin nasıl çalıştığını anlayamadığın aklına dayanır.  

Yana yana yaşarsın. Her nefes alışında ya yanarsın yaşmak için ya da yakarsın. Bu yüzden ki bütün tanımladıklarının hepsi ışığın yani yanmanın şeklinin yansıması üstüne kuruludur. Ben sana yanmadan yaşamanın kapısını açmaktan bahsediyorum. En kolay haliyle suyun altında insanın hiçbir hale gerek kalmadan nefes alabilmesinden bahsediyorum. İlle de bir şekille anlayacaksan. Yine de nefes alamamaktan bahsettiğimi unutma ama…

Bangır bangır bağırsan neden korktuğunu suratıma ben de bangır bangır bağırırım suratına korkunun ecele faydası olmadığını. Oyun için de oyun falan oynamam. Yüzüne söylerim.

Her şeyden önce bildiğin tüme yabancılaşmaya başlayacaksın önce. Zamandan ve mekândan bağımsız bir hale geleceksin. Bütün zamanın ışığa ve bütün mekânların ışığın miktarına göre şekillendiğini fark edeceksin. Dünyanın bütün dillerini ve bütün dinlerini bilir halde bulacaksın kendini. Kimin neyi neden yaptığını anlayacaksın. Bir çocuğun gözlerinden yaşamı anlayacaksın. Bir ermişin ruhundan geçeceksin. Hırsızlığın ve ahlaksızlığın bütün çağlarından geçeceksin önce.

Hepsi birden olacak. Birden gökyüzü senin için aydınlanmayacak. Birden bütün gerçeklik algında olan renkler ve ışık anlamını yitirecek. Herkesin neyi neden yaptığını biliyor olmak seni delicesine bir bilinmezciliğe çağıracak. Eğer kendini bilirsen öleceksin sanacaksın. Eğer başlangıç noktanı hatırlarsan hayatla tüm bağın kopacak sanacaksın.

Kalbinin ne kadar hızlı çarpabileceğine bütün tıp dünyası şaşıracak. Bir saniyede belki de milyonlarca defa sıkılıp gevşeyecek yüreğin. Bir saniyedeki bu hareketin sıklığını kimse anlamayacak bilinen şekliyle. Bir anda bir ucubenin bile olamayacağı kadar ucube olacaksın. Her hangi bir eylemde bulunmak; ister refleks olsun ister sistematik bir düşüncenin sonucu olsun mümkün olmayacak. Hatta kendini öyle bir kaybedeceksin ki bu halde dokunulacak bir duvar tutunacak bir ağaç parçası bulamayacaksın. Bir düşme halinin içinde düşmenin kendisinin ne olduğunu düşünmeden ve düşmeyi sürdürüp sürdürmemen önem teşkil etmeden hareketsizliğe geçeceksin hareketten. Senin istencinle şekillenen hiçbir edim ve hiçbir durum kalmayacak. Durmak ve yalnızca durmak hali bütün bedenini kaplar hale geldiğinde yorgunluktan telef hale gelmiş olacaksın. Bileceksin ki bütün hareket edilen hallerin tamamı durmak isteğini maskeleyecek.

Öyle bir maske ile yorgunluktan bitap düşmüş olacaksın ki zaman bu kadar büyük bir hızı ve bu kadar büyük bir dinginliği aynı anda barındırma halini yitirecek. Sen istesen de istemesen de düşüşün tamamlandığında kendini zamanın dışında bir yerde olmayan ya da bunca zaman boyunca olmadığına inandırılmış topraklarda bulacaksın kendini.

Buna benzer bir hikâyeyi vaat edilmiş toprak hikâyeleriyle karşılaştıracaksın. Bir an için tek olanın hiç olmayana ulaşma çabası olduğunu ve tümden gelimin de tüme varımın da mümkün olmadığını bir başka hal ile ancak yukarıdan ve tepeden bakınca anlamlı olduğunu düşüneceksin. Sen ki zamanın dışına çıktığından o an o kadar bitmez tükenmez bir zamansızlıkla seni sınayacak ki kendini bile bilmeyeceksin.

Konuşma isteği seni öyle bir hale koyacak ki var olmak ile konuşmak ya da en azından birinin sana doğru konuşması için yalvaracaksın. Kimse tek kelime etmeyecek o anda. Senin delirme eşiğini çoktan geçmiş olduğunu kabul edip üzerine çizgiyi çekecekler. Kimileri uyuşturucu yoksunluğu hali diyecek, kimileri şımarıklığını artık kaldıramadığını söyleyecek, kimileri bunca zamandır neredeysen oraya geri dön diye bağıracak yüzüne eylemleriyle. Ne gidecek bir yer bulacaksın ne de yapacak bir iş. Koynuna girmek için can atabileceğin annen bile sana sırtını dönecek.  

Ağlayamayacaksın. Gülemeyeceksin. Hayatın boyunca yüreğine sirayet eden bütün acı ve gerçeklik yüreğini sökercesine seni terk edip gitmek isteyecek her biri bir parçanı da yanına alarak. Ne izin vereceksin ne de gitmelerine engel olacaksın. Bir espri için ölecek kadar çaresizliğin içinde delirmemek için içinden sayacaksın. Bir iki üç dört beş altı. Tam sayı miktarı kadar tekrarlarsın edimi…

Güneşin kararmasına bağlı olmaksızın çökecek karanlık içine. Üstelik güneş dışarıda tüm güler yüzüyle dolaşmaya devam bile etse senin için karanlıkların kapılarına daha yaklaşamayacak kadar depreme salsa da seni yoluna devam edeceksin. Başka bir yolu yoktur çünkü karanlığın. Siyahtan geçerler ya da karadan ad çalar sanırlar çoğunlukla ama yoktur başka hiçbir hali. Bir kere içine girdi mi ya da içine girmeye yaklaştı mı anlamı seni sonsuza ve sonluluğa savurur aynı anda. Olmayan duvarlarla, olmayan korkularla savaş halinde bulursun kendini. Bilincinin anlayamadığı ne varsa bilinçaltın istemsizce cevap verir ve sen kendi içindeki karanlığın ne kadar yakınında yaşadığını fark edersin.

Şaşırmadığın tek hal belki de aydınlık teorisinin tek doğru hali budur. En uzakta sandığın şeyin ışık yanılsaması olabileceğini her daim aydınlık insanlar düşünürler. Karanlıktakiler ise mesafelerin olmadığını yani iki sözün arasında bir uçurumun da bir yokluk halininde birlikte ve aynı anda inşa edilebileceğini bilirler. Anlmaları gömerler ve anlama derdi olmadan yollarına devam eder gibi dururlar durdukları yerde. Aksi halde kendilerinin karanlığa karanlığın kendilerine nüfuzu mümkün olmaz.

Tarih döngüsünü yani bilinen tarih döngüsünü hızlıca gözünün önünden geçirirsin. Kişisel tarahinin yetmediğini anlaman iki saniyeden daha kısa sürdüğünden öğretilen ve araştırdığın insanlık tarihini gözünün önünden geçirirsin. Hezimete üç kala birkaç hal dikkatini çeker.

Neden hallerin doğurduğu sıkça karşılaşılan sorulardır. Bütün kalabalıklarda neden aynı ışıksız gözlerle bakan aynı takım elbiseli adamlar vardır. Bu işte bir yanlışlık olabilir mi dersin? Bu işte biri zamanın dışına çıkıp tarihin bütün çağlarında var olmayı başarmış olabilir mi dersin?

Ve ben ki bütün bunları düşünebilen, yazabilen ve sana anlatabilen adam olma hakkını nereden görürürm kendimde? Zamanın dışına çıkabilme yetisine sahip bir adam mıyım yoksa sadece tesadüf eseri zamanın dışına mı çıktım? Bir üçüncü hali kendin çürütecek kadar zekisin. Ben zamanın dışına çıkan adamların birine tanık olmuş olamam, zamana ayaklarımdan bağlıyken. Yani tanık olsam bile anlamam.

Peki ya bir üçüncü halin peşinde bunca zamandır bir teklikle dolaşan ve karanlığı kendi içlerinde barındıran bu insanlar hiç mi sezmez sanırsın karanlığın sınırını ve sınırsızlığını? Sana anlattıklarım sanki çocukluğunda dinlediğin seni ürperten masallardaki o devlere, o canilere, o kötü adamlara mı benzer sadece? Bütün karanlık ve kararlılığı sadece kötünün eline mi yaraşır?

Senin bilinen doğanda nötralizasyon sadece enerji için mi bir işlemdir? Yani birinin nötr hale geçmesi her daim bir hareketi ve bir düşünceyi içinde barındırmalı mıdır?

Kafan karışmaya başladıysa ve soruların tamamı sana manasız gelmeye başladıysa biraz daha yakına gelmen gerekiyor. Çünkü sana vadettiğim her ne ise ona yaklaşıyoruz demektir.

Soruların ve cevapsızlığın bir anlamı da sorduğun ve düşündüğün her şeyin daha önceden ifşa edilip edilmediği önemli olmaksızın birileri tarafından düşünülebilir olduğu haldir. Kimileri onları deli günlükleri diye yayınladı, kimileri bunun sadece yüzde onluk kısmını anlayıp resmini çizmeye kalktı. Kimileri hepinizi bu işten din adı altında korkutup kaçırmak için elinden gelenin en iyisini yaptı. Ancak ve ancak her seferinde kendi teorileri onları yerle yeksan etti. Evrim gibi! Yani düzenin içinde var olmaması gereken bireylerin her seferinde ve yeniden ortaya çıkışı gibi.  Sen gibi, ben gibi…

Yaklaş bana. Yakınlaş yeniden kendi sesine. Başıboşlukta hınzırca dolaşan bir karanlık halinin soluğunu ensen de hissetmekten korkacak hiçbir şey yok. Bil ki yok. İlla ki yok!

Git biraz uzan ve düşün. Biraz dinlen. Gerekirse tasfir için daha farklı bir yol deneyeceğiz. Bu girişimi yaptığımız damarın patlamak üzere. Bir sonraki zaman başka bir damardan tekrar anlatacağım bir hikayenin eksik üç parçasından birini. Korkma, artık istesen de istemesen de karanlığın sana nüfuz etmesi için sen çabalayacaksın…

 

 

 

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: