RSS

Etiket arşivi: eserese

“Güya” yazamıyorum ben…

FileGüya iyi bir adam değilim. Güya. Ne tuhaf tınlar insanın kulağında bu kelime. Elini, ayağını birbirine dolaştırır. Genellikle bir sürü bahane gelir ardından. Tuhaf sesinle eş tınlayan sıfatlar dizisi. Neden sorusu da dinleyenin içindedir bu sırada. Sözde bir diyaloğun içinde birbirinden habersiz ve mesnetsiz iki insan kafası aynı anda.

“Böyle şeyleri herkes biliyor. Özel ve önemli ne olabilir ki bunu yazmakta.” “Böyle değil mi hakikaten?” Herkesin bildiğini ve aynı anda inkâr ettiğini hatırlatmak küstahlık mesela! Değil mi? Ya da güya küstahlık?

Bak oldu işte. Güya ile biten cümlelerine tekrar geri döndüm. Suratındaki kasabı ölmüş dükkân kedisi ifadesini sevmiyorum. İstemiyorum, nesnelerin dünyasında bu kadar yer dolduran biri ile aynı rakı masasını paylaşmak. Kendi maskem düştü. Çırılçıplak kaldım. Önemsemiyorum ama umursuyor gibi yapmak zorundayım. Bir arkadaşımın etini kemiğini bile bile yiyemem ya. Ahlaklıyım güya…

Yalan. Ahlaksız olduğum için güya kelimesinin esiriyim ben. İkiyüzlü olduğum için değil. Dürüst ve ahlaksız olduğum için. “Bir Sırp Filmi” izlerken topluma en çok vurulmak istenen sahnede mastürbasyon yaparım. Normaldir benim için. Her şey olduğu kadardır ya da. Sevimli tınlayıp tınlamaması umurumda değil. Evet, itiraf ediyorum. Güya ahlaksızım “Bir Sırp Filmini” izlerken mastürbasyon yaptığım için.

a-serbian-film_Sen ne yaptın? O akşam sevgilinle sevişemedin mi? Hatta 2010 yılının o kötü akşamında o filmi izlediğinden beri sevişmekle ilgili problemin mi var? Ne kadar anti demokratik ve ne kadar sığ bir romantizm bu böyle? Akşam inleyen ya da inleme taklidini yedirten sen değil miydin? Ya da en azından dün orgazm taklidi yapabildiğiyle övünen…

Sert söylemleri olanları değil, yasak kelimeleri sıklıkla kullananları seviyoruz. İçten içe. Kendi itiraflarımızı okumak kadar sarsıcı ve haz verici! Zevkin doruklarında olmak kötü ise zevkin suçu ne değil mi ama…

Ama öyle. Eğlenmeyi keşfeden insanoğlunun henüz birlikte ve karşılıklı oynamayı inatla reddettiği basit ve çıplak histeri! Bu da medeniyetin önündeki engel işte! Oğlunun doğum gününü videosu ile kaydedip arkadaşlarına Facebook’tan Youtube linkini gönderen o iyi aile çocuğu ile “gerçek film” izlemek isteyen ve “pornonun yeniden doğuşunu” kurgulayan, izleten ve çeken arasındaki “gerçeklik farkını” söylesene bana hadi bir çırpıda. Ahlakla ilgili hiçbir cümle kurmadan! Yüksek ahlaka ve yaşamın kutsallığına bulaşmadan…

Yaşam kutsal değil! Öğrenin artık şunu. Bu dünya üzerindeki her iki ayaklı mahlûk eşit değil. Hatta kimileri daha da eşit değil. Fantezi dünyalarınızda, oturduğunuz kafelerde, gösterişli yemeklerde konuştuğunuz o eşitlik sizin farazi bir güven habitatında var olmanızı sağlayan güdü. Yani, yalan!

Nereden mi biliyorum? Yalanları en çabuk fark edenler, uygulayıcılarıdır çünkü. Bir işi en iyi uygulayıcıları bilir. Bu yüzden olacak yalanları fark edenleri de masum kabul etmemek gerekir gibi bir şey söylemişti adamın biri. Haklıydı da. İfşa ettiği her gerçekle gün ışığından uzaklaşır yalancılar. Çünkü bir yalancı ancak daha büyük bir değer ya da daha büyük bir pot için elini bilerek ve isteyerek açık etmeyi seçer. Örnek ister misiniz? İstemeyin! O kadar aptalsanız şayet; beni okumayı sürdürmenizin bir ehemmiyeti yok benim için. Çünkü o küçük beyinli insanla yani safi kelimelerin gücünü güya anlamayan ve anlamazdan gelenlere verebilecek hiçbir şeyim yok benim.

Küstahım güya. Bu beni güçlü yapan halüsinasyon! Her şeyi yapabilme iktidarı. 13 yaş ergenliği. Bilmem. Kimilerinin içindeki çocuk küstah geliyor hayata. O içimizdeki veledi zina kitaplarının bir yazarı belki “beatnic” ile karşınıza çıkmıştır. Ve belki psikolojinin ana atar damarı içindeki çocuk ve içinizdeki seks sandığınız kadar birbirinden ayrı iki kavram değildir. İçinizdeki çocuk da belki beş yaşında elma şekeri ile mutlu olmamış biridir belki. Şu klişe Türk filmlerinde bir başka çocuğun eşeğinin üstünde tepinmek isteyen o kötü çocuk belki de sizin içinizdeki çocuğun tam karşılığıdır.

Yani mayalama evresinin daha en başında tanrı ya da aileniz çuvallamıştır belki de. Yine bu belkiler bir güya doğurabilir yetişkin evrenizde. Kim bilir hiç kimseye ihtiyacı olmadan yaşamı sürdürebileceğini bilmek, bir ezberin tersten bozuluşudur ve bozuluş beraberinde bir gerçeklik kırılmasını getirebilir. Ve mutlaka her varsayımın gerçekleştiği ile hareket eden filozoflar, her varsayımı ispatlamaya çalışan bilim insanları gibi bir algınız yoksa bunun sonuçlarının –her şeyin sonucunun olduğu gibi – ölüme çıkacağını bilirsiniz.

İçiniz ürperir. Bu ürperiş, “Bir Sırp Filminden” bilmeden bir babaya oğluna tecavüz ettirmek gibi basit ve sert bir kurgudan daha yalın ve mutlaka daha güçlü olmalıdır. Yine de evrim buna ve ölümün bu keskinliğine paye vermeyecek kadar kuralları katı belirlenmiş bir sistem gibi çalışmaya devam eder. Evrimi; bilim için muazzam, din için korkunç yapan dışarıya çıkamayacağınız bir sistemin tasarlanabileceğine insanın şaşkınlığıdır.

alimİnsanın her koşuluyla düalist geldiği yeryüzünde iki seçeneği tek basamağa indiren ve aslında sürekliliğin olmadığını, zaman boyutunun; bizim anladığımız ve yeni yeni farklı şekilde anlamaya çalıştığımız zaman boyutunun olmadığını, yineler durur size. Süreklilik uç uca eklenmiş insan yaşamının medeniyet başlığı altında kesintisiz devam ettiğini kurguladığınız ve bu kurguya inandığınız sürece vardır. Zaman yoktur. Süreklilik yoktur. Tutarlılık yoktur. Bu sizi nihilist bile yapmaz üstelik.

Çok bilen olmak. Güya derttir. Değildir aslında. Bildiklerini kendine saklayıp ortaya çıktığında verdikleri tepki tahmin edilebilir oluyorsa senin için;  yönetilebilir bir haldedir durum. Ne de olsa yönetilebilir bir halde olmayan her durumun sonu çatlak bir testiyle büyük bir havuzu doldurmaya çalışmak kadar ironiktir. Sorusu size matematiğin yönetimi hakkında bilgi vermek için tasarlanırken, yanlış olan bir şeyi sürekli tekrar ederek bir doğruya ya da bir hedefe ulaşılabileceğini size anlatır bilinçaltından. Yani dibi delik bir havuza doldurmaya çalışmak delilik değildir. Bunu sorgulamamak da normaldir. Eğitim sistemi üstendeki ayrık otu da benim. Güya, adını koyduğum için.

Düşünce tarihimde, tarihimi şekillendiren kimse yok. Birden fazla kaynaktan birden farklı açıyı aynı sayfada harmanlayacak kadar geri çekilip sonrasında da bir hikâye oluşturacak kadar delirebiliyorum çoğunlukla. Yine de bu beni tembel yapıyor güya. Ne de olsa her şeyden uzaklaşmak için kaçmak yerine gitmelerini bekleyerek bir köşede oturmak arasındaki farkı anlayabilecek bir zekâ biçimine rastlanamadı henüz doğada. Elbet popüler kültürün içinde tembellik hakkı ile ilgili zırvalardan bahsedildi velakin hareket özgürlüğü tanımanın eylemsizliği getirebilmesine anlam yükleyen çıkmadı. Ne de olsa özgürlük ve hareket; aslında olmayan bir yalanla ya da daha kısaca zamanla tanımlıydı. Hep.

İnandığın yalanın kurgusu içine yeni bir boyut ya da bakış açısı girdiğinde yalanın şekillenmesi ve pek tabii yalanın gelişmesinin ve duruma uygun olarak tekrar tasarlanması yüksek dozda bir yeterlilik sınavından geçmeyi ve sindirim sisteminin atıl elemanlarını tekrar kullanabilmeyi gerektiriyor. İşte bu nedenler kör bağırsak hala işlevini yerine getiremiyor günümün insanında. Ve belki bu nedenle sadece körelmiş bir evrim atığı gibi algılanıyor. Bir sonraki evrim basamağının en önemli organı olduğu kavranmak, anlaşılmak ve değerlendirilmek istemiyor. Kör bağırsak içinde olduğun labirentin çıkışı olmadığı hatta artık girişe de ulaşamayacağının sert ispatı sinema ekranında.  Maruz kaldığın her acıyı onayladığın için önemsemen gibi. Yani tecavüze maruz kalacağını bilmek gibi! Çırpınmanın hiç önemi yok!

Rational Logo

Kaçınılmaz olanın rasyonel olması gerekiyor. Ancak bu şekilde hayat anlamlı kalıyor insan için. Kaçınılmaz olanın olasılıklarından her zaman bir tanesi görmezden geliniyor. İnatla ve ısrarla! İrrasyonel olan! Genellemeyen! Başına geleceği farz edilemeyen! Yine evrimin ve aklın çağırdığı neyse o geliyor başına. Her seferinde. Aklına gelen, getirmek istemediğin halde aklına gelen!

rationalO çok yetenekli Trendsetterlar ya da psikiyatrlar hani şu herkese koşulsuz önereceğin veya iktidar sahiplerinin senden farkını öğrenmek istersen ahlaki çöküşün içinde yer alması gerektiğine inandığın yüzsüzlük ve dürüstlük başlıklı makaleyi tekrar öğren. Psikiyatrların teflon olma ve stresten arınma için önerilerini tekrar oku. Hangileri sana daha tutarlı ve gerçeğe daha uygun gelecek? Zor olan soruyu sormaktan ziyade kendin için cevaplamaktır çoğunlukla…

Elinden geldiği kadar aslında olmayan zamana, bu zamana bağlı oluşturduğun problemlere ve bu problemlerin çözümsüzlüğüne dair ölmek üstüne kurgulanmış hayatı anlamaya çalışmaya ve toprakta oynamaya devam edebilirsin. Ben ölmek için yaşayan, bunun için kaybetmeyi seçen adamları anlamak üstüne başka bir başlık altında daha güvenli hissedeceğim kendimi bir süre. Senin sandığının aksine, aktaran olmaktaki yeteneğim beni daha kolay kavrayan ve daha yoğun anlatan bir adama çevirdiği için bile özel ve önemli bir adam olarak kalacağım ben herkesin hayatında uzunca bir süre. Üstelik bununla zerre kadar ilgilenmesem ve bu durumun sonuçlarını yönetmek için en ufak bir hamle yapmaya gereksinim duymasam bile.

Bu da beni güya kazanmakla ile kaybetmek arasındaki savaşın dışına çıkarmış olacak ve zaman ile ilgili kaygısızlığımın insanlara sirayetini görme ihtimalini hayatıma sokacak. Ne yaparsın, eskilerin söylediği gibi, umut dünyası işte…

Reklamlar
 
Yorum yapın

Yazan: Şubat 10, 2013 in Kubar or mumbar

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Diğerlerinden daha az Zaman Talebi…

evolutıonYetmez bazen. O da biliyordu. Yetmez bazen. Nedeni olmaz. Yeterlilik kişinin alışkanlık eşiği gibi yükselir. Hayatta normal olmak yetmez bazen. Farklı olmak için gösterilecek renkli tüy yüzünde taşıdığın karizma kadardır. Karizma sizin sandığınız gibi klark çeken bir adamın yüzündeki ifade değildir. 122 santimetrelik bir cücenin palyaço makyajlı yüzü de değildir karizma. Biraz kendin olabilmektir belki ama o da yetmez. Kendin olduğunu sandığın kişinin en önemli özelliği “güven” olmalıdır. Kendine duyduğu güven. Urbanın önemi yok. Yüzünün şeklinin. Zamanın ve yalnızlığının önemi yok.

they-had-no-choice-yvonne-ayoubKendine güveniyorsan, istemesen de karizmatiksindir. Güven patlaması yaşıyorsan şayet muhtemelen şaklabanısındır bütün muhabbetlerin. Şaklabanlığın bir sonraki adımı ise deliliktir. Bir kere deli yaftasını yedin mi artık her şeyde özgürsündür. Cesaret sahibi olmana gerek yoktur. Ya da yaptığın için bir açıklama gereksinimi hissetmezsin. Karşı taraf alacağı cevabı kestiremediğinden soru sormaz. İnsanlar duymak istedikleri cevaplar için soru sorarlar. Cevabını bilmediği şeyleri öğrenmek için soru sormaktan fazlası gerekir. Fantezidir günlük hayatta bu durum. Ahlakçı ve muhafazakâr toplumlarda bilinmeyenin sorularını sormak için gerekli olan güç sırdır, cesaret değil.

Beynin çalışma politikası her ne kadar farklı okunsa da inanmak üstüne kuruludur. Bildiğine inanmak. Yok, öyle mükemmeliyetçilik başlığı altında işlenen ilahi bir inanıştan bahsetmiyorum. Karşınıza din eksenli inancı çıkararak senelerce sizi asıl büyük problemden uzak tutmayı başardılar. Ateistleri inançsız adettiler. Normaldi, tanrı tabusu altına asıl soruyu saklamak herkes için en güvenli yoldu. Bu yüzden kuyuya taş atmak ben ve benim gibi ucubelere düştü. Onlar ucubelik maskesini ya da halini o kadar içlerine sindirdiler ve o kadar fazla dışarıda kaldılar ki istemden ölen ve öldüren oldular. Askerler, gerillalar devlet, toplum öldürmek için sıraya girdi bu ucubeleri. Ne akla hizmetse hala türlerinin sonu gelmedi. Belki de evrimin devamlılığını sağlayan temel, ulusalcıların devrime ve devlete yaklaşımıyla aynı temelde buluşuyor olduğu içindi. Kim bilir. Bütün bunların hiçbir önemi yoktur.

Yetmeyen çoğunlukla, anlattıklarınızın arasındaki bağı renkli kalemlere, satır aralarına ya da bir sözlüğe bakmadan anlayabilecek birine duyulan ihtiyacın ölçülemez oluşudur. Birileri kalkıp sizi aptal yerine koyan basit hikâyelerle hareketlerin arasında küstahça zamanınızı çaldığını söyleyerek bunu yaptığınızda gösterdiğiniz hoş görü ile safi kelimelerle, düş anlamlarla ve tabii gerçek anlamlarla yaptığında gösterdiğiniz reaksiyon aynı değildir. Metnin içinde kendini düşünmek bir şekliyle interaktif olmanın edebiyatta ilk karşınıza çıkmış halidir. Ve pek tabi asla fabllar kadar popüler değildir.

yetinmekİnsan kendinin aptal olduğu bir seviyede kavrayış gösterdiğinde ya da bir başka deyişle genel kanı oluştuğunda kendilerini güvende hissederler. Bu güvenlik zaafı, düşünce evrimin hız belirleyicisidir. Hayal gücünün önündeki takozdur. Genellikle hümanist bir edayla ve önemsediğini söyleyen bir tavırla karşınıza çıkar. Zordur bu tavrın görmezden gelinmesi. Ve pek tabii bu tavrın karşında “uç” kabul edilecek tepkilerin bir kısmı “underground” olarak verilmiştir. Gerçi “underground” olabilmek en az “merkezi” kabul edilmek kadar zordur. Sistemin tersi konusunda ihtisas sahibi olmakla sistem konusunda ihtisas sahibi olmak arasında farksızlık vardır. Bu farksızlık sizi bir şekilde tanımlanmış bir kalıba oyuncu eder. Kendinize güvenme biçiminizse ya da bir başka deyişle hayatı kavrama biçimiminiz de genellikle bu seçimin tarafını oluşturur. Bu okuduğunuzu düz kelimelerle anlamak sadece 1 A4 kadar zamanınızı alır. Bu fikri yaymak derdinde olanların “sistem” tarafı ya da “anti sistem” tarafı bunu öykü şiir deneme halinde tercih eder. Sulandırılarak anlatılan, okuyucuyu küçük gören, seviyeyi Amerikan Reklam seviyesi olan 13 yaşa indiren yayın organları, yayın evleri ve pek güzide yöneticileri ile baş etmek de yetinememenin başka bir biçimidir.

Tarafı olamayanların hayalleri vardır, umutları yoktur. Ütopyaları oluştururlar, anti ütopyaların hakkını verirler ama asla umut tacirliğine soyunmazlar, kendileri için bile. Bu yol zor bir yol değildir. Sadece ayak izleri biraz daha seyrek görülen, gelişimini şose veya otoban olarak sürdürmemiş bir patikadır. Yol kenarındaki bir dal yardımıyla atınızın nalına kaçan taş, gerekliyse çıkarılabilir. El yordamıdır. Tek değildir ama kişisel bir keşiftir. Bu noktada kişisel gelişim kitaplarındaki pembe tablolarının tonunu yakalamak neredeyse imkânsızdır.

aristokrasiBatının nötr ses tonu ile hasta bilgilendirme konuşması yapan bir doktorun kalpsiz görüntüsü doğunun ermiş ve aynı zamanda anladığını hissettiren duygusal mimiklerini aynı anda taşıyabilmek demektir. Gerekli olan bu şekil, bu durumda olanı ucube tanımlar. Ve ancak bu noktada iki yoldan fazlasının olası olduğunu söyleme cesaretini gösterene dokunulmaz. Bu artık toplumun 13 yaşında kavrayabileceği bir yaşam boyutu değildir. 13 yaş bağımlılığın ve bağlılığın sorgulandığı ergenliğin başıdır ve bu başlangıç eğer tamamlanırsa, sistem devamlılığını – anti sistemi bile yaratmış, bununla savaşmış ve hatta sonrasında bu durumu normalleştirmiş devasa bir sistemden bahsediyoruz.- sağlayamaz. Bu sağlanamayan süreklilik beraberinde dinozor kaderi getirir insanın başına.

Yine insanın ve diğer her canlının ölmek için yaşama tutunmak zorunda olması can sıkıcı olmaktan çok yalın bir gerçekliktir. Bu nedenle insanın bir gün yetinebileceğini ya da sınırını aşmayacağını düşünerek bir devlet kurgulamak ve toplum oluşturmak sanıldığı kadar normal değildir. Bilakis deliliğin ta kendisidir.

married-with-childrenAnlatmıştım ona. Bildiğini anlatmak kadar aşağılık bir yapmıştım ama işe yaradı. İmzalaması gereken evrakları imzaladı. Kendine sorduğu soruları yüksek sesle ben ona sorunca düşünceler âleminde bir gezintiye çıkarak beni tek başıma bırakıp gitti burada. Cuma olmasa başka bir diziyi seçerdim ama Cuma nostalji günüm. “Married With Children” izleyerek geçmiş Amerikan aile durum komedilerine duyduğum zaafı tatmin ediyorum. Hayatımın şu andaki tek sorunsalı hayvan sever olduğum halde toleransız olmaktan kendimi alamadığımdan komşumun köpeğini vursam kendi içimdeki ahlaksal dilemmadan fazlası ile cezalandırılır mıyım bu ülkede?

Morrisse Eserese

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

The Bride Wore Black – La mariee etait en noir – Siyah Gelinlik

the bride wore blackFrançois Truffaut ve yönetmenliği konusunda herkes bir şeyler biliyordur eminim. Hata o kadar iyi biliyordur ki çeşitli kaynaklarda yer alan eksik bilgileri bile tamamlamışlardır. Neyse konumuz “çakma entelektüellerimiz” ya da “acınası yaşam formları” değil. Asıl konumuz yukarıdaki video aracılığı ile hatırlayacağınız ya da ilginizin uyanacağı film.Kadınlar ve nelere kadir oldukları konusunda gördüklerimden sonra bu filmin ya da dayandığı kitabın erkek aklı olmadığını bildikten sonra kendime tekrar sordum.

“İnsanlar neden trajediye ihtiyaç duyar?”

“Kadınlar kendi eliyle neden trajedi dağıtır etrafına?”

Yakın zamanda bu soru üstüne bir hikaye paylaşacağım sizlerle ve evet trajedinin bütün ögelerini barındıracak içinde!

Gerçeklerden gerçeküstücülükle kaçmayı başaramayan, biraz okumuş ama olanaksızlıklarla ya da tembelliğiyle  vazgeçmiş kadınlara “aşık” mı denir yoksa “trajedi üstadı mı?”

Sert olduğunun farkındayım ama bu soruyu da aşağıdaki videoyu izleyerek ve sesi mümkünse biraz açarak sorun kendinize. İçeriden ses geliyorsa hemen çevirin ekran yüzünüzü başka bir yere. Facebook ya da TV iyi gelebilir böyle anlarda. Zaten sığınacak kahvesi ve falı olan kadınlar sadece “Orta Doğuda”

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Günaydın Uyanmak için Ağlayanlar…

bob marley

Tüm kaybolanlar
kaybolmuşlara rastlarsa
zamanın birinde
tek bir damla gözyaşım
göle düşerse
ellerimden kayıp gidince
bir uyansam, uyansam, uyansam uykumdan

Bir damla gözyaşı
bir damla var elimde
bir damla gözyaşı
bir damla ellerimde

Sonunda görürüz belki
sen de ben de uçsuz bucaksızız
bu yalnız şehirde
yaşam sevincin duruyor mu hala içinde
sustun konuşmadın sözcükler bitince
bir uyansam, uyansam, uyansam uykumdan

Bir damla gözyaşı
bir damla var elimde
bir damla gözyaşı
bir damla ellerimde

Sözcükleri bitirince kolay uyanır sanıyor insan. Uykusuzluk gözünden akarken yaşam seni sarsmaz sanıyorsun. Ağlamak için uyanmak gerek değil. Uyanmak için ağlamak… Çoğunlukla gereklilik hali… Kimi zaman gözlerimin içindeki boşluğu aynada yakaladığımda ya yummak istiyorum gözlerimi sımsıkı ya da göz yaşının buğusunun ardına gizlemek.

Bugünlerde gözyaşım kalmadı. Gözlerimi buğu ile gizleyemiyorum. Bugünlerde uykulu bir halde aranızda gezmemek için uyurgezer taklidi yapıyorum. Uyuyorum geziyorum, uyanıyorum ölüyorum…

 
Yorum yapın

Yazan: Mart 26, 2012 in Müzik, Morrisse Eserese

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , ,

Çaresizim Çaresiz…

Yola çıkarken sonunda başına gelecekleri bilmek erdem falan değildir. Uzak görüşlü olmak da değildir. Ne kadar çabalarsan çabala kaybedeceğini kabullenmek ve bir köşede oturup hiçbir şey yapmadan zamanın geçmesini beklemek de değildir. Başından bildiğin hiçbir şeyi sonuna kadar unutamamaktır sadece.

İnsanlara zaman çok kolay geçer. Zaman ve götürdükleri! Kendilerinden çalınanlardan ayrı yaşamaya alışıktır insanlık. Sadece zor ve uzun yollar kat etmeleri gerekir sindirmek için o kadar. Zor ve uzun yollardan geçmezlerse sonunu kesin bildikleri düşleri kırılmaz. Her daim bir umut kalır. Her daim gözden akmaya hazır bir çift gözyaşı kalır gözde. İnsan bu kadar büyük bir yükle bir arada yaşamak yerine yükünden kurtulmayı tercih eder. Her zaman ve her koşulda!

Dün yola çıktığımda nerede şimdi neredeyim? Gözlerimden çıkan ateş ile birlikte oturduğum koltuğa geri döndüm. Hiçbir şey istediğim gibi olmadı. Daha ilk başından kendimden biliyordum aslında. Midem mesela sağlam değildi. Kesin kusardım o kadar içmeye… Kustum. Aklım ne yaparsam yapayım başımdan gitmezdi mesela. Neler yapmayı denemek istedim. Hiç birine cesaret edemedim. Hiçbir şey yapmadan ve yapmış gibi bozguna uğramış halde geri döndüm. Büyük bir pişmanlık ve akmayan yüreğime yük iki damla gözyaşı ile. Başladığım koltuğa oturdum. Düşünüyordum. Hayat gerçekten bu kadar yalnız ve yanlış olabilir miydi bir adam için?

Geçenlerde bir masalda dinlemiştim benim gibi bir adamın hikâyesini. Kimse ama kimse adamın ne hallerine ne de aklının sağlığına güvenmezmiş. Demem o ki kimse adamı almazmış ciddiye. Ne yaparsa yapsın, ne söylerse söylesin adamın içine kaçmış bir ucube gözünü gösterirmiş kelimelerinin ardından. Adam ne söyleyecek olsa yüreğinden çıkan ucube gözlerini karşı tarafın gözlerine dikince herkes gülmeye başlarmış. Başlarda adam feci bozulmuş bu duruma. Gel zaman git zaman adamın yakın arkadaşlarından biri bir gerçeği fısıldamış adamın kulağına.

Eğer demiş içindeki ucubeyi gösterecek kadar içinle barışıksan neden tamamen ucubeye dönmezsin? Neden sadece kendin olmak varken her önüne gelen ile karşındaki olmaya kalkarsın? Senin yaptığın işi yapmak için milyonlarca para harcar insanlar! Psikiyatrlara giderler! Azı afyon çoğu narkotik bağımlısıdır! Herkes gibi içinin dışında olamadığı bir hayatı seçerek neden kendine eziyet etmek istersin?

Arkadaşı kulağına zehrini akıtır akıtmaz aklı karışmış herkesi güldüren adamın. Arkadaşı diye yanında gezdiği adamın sözleri doğruysa yeryüzünde herkes acı içinde kıvranıyor demekmiş. Adam düşünmüş uzun uzun. İlk önce çingeneler gelmiş aklına. Çingeneler ve onların ölümle dans edişleri… Sonra hırsızlar kasabası düşmüş adamın aklına. Diğer hırsızlardan kibarlıkla çalma sanatını öğrendikleri yerler düşmüş. Sonraları yalnızlar rıhtımı, serkeşler hanı ve nice yerlerde öğrendiği nice zanaatın ustaları gelmiş aklına bir an gülümseyecek olmuş. Sonra yutkunmuş arkadaşının sözlerini hatırlayıp.

Ne kadar yalan söyleyebilir insanlık diye düşünmüş bir süre etrafta… Bütün insanlar demiş kendi kendine… Bütün insanlar mutluluk ve huzur yalanı mı söyler birbirine? Bütün insanlar birbirinin gözünün içine bakıp yalan söylerken ahlaktan, hayattan, felsefeden ve en önemlisi sevgiden mi bahsederler birbirine. Bu kadar açken insanların yürekleri sevgiye nasıl büyük bir ego ile sevgiyi yerden yere vururlar sinsice? Nasıl bir akılsızlığın oyunudur ki bu soruları sormazlar kendilerine?

Çok zorlanmış adam bir an. Anlamış ki etrafındaki herkesin kendine güldüğü hal aslında herkesin kendine ağladığı halmiş. Herkes onunla dalga geçerken içinde biriken öfkeyi, yalnızlığı ve gözyaşını bastırmak derdindeymiş.  Yani herkesin adamın halindeymiş de kime adamın halinde olduğunun bilinmesini istemezmiş.

Gizli bir anlaşma ya da genel kabul görmüş ahlak ilkesi gibiymiş adamın hali. Asla ve asla biri diğerine söylemezmiş halden anladığını. Anladığını fısıldarsa kulağına karşısındaki anlarmış kendinin yüreğinin içindeki ateşi susturamadığını. Anlatmak demek kendini itiraf etmek demekmiş kendine.

Kimse durduk oturduk yere kendini ifşa edip adamın haline düşecek kadar aklını kaçırmamış daha dağa. O dağdaki suları öküz içmedikçe dağ öküze binip kaçmadıkça, öküz ölüp toprağa karışmadıkça dağ dağlığından vazgeçemezmiş.

Büyük bir yalan üstüne kurulu küçük bir anlaşmaymış bu. Adam doğarken okumamış ve imzalamamış sadece. Meğer bütün anneler çocuklarını doğurduktan sonra çaresizce inkâr edenler masasına gidip çocuklarının kaydını yaptırırmış. Adamın annesi doğumda ölüp babası da yabancı uyruklu olunca adamın kaydını yaptıran da adama durumu anlatan da olmamış.

Bütün gerçekliği ve bütün çıplaklığı ile ortada öylece kalakalmış adam. Gözlerine büyük bir yalnızlık oturmuş. Sözlerinin içine büyük bir karamsarlık çökmüş. Adamın hali günden güne kötüye giderken, etrafındaki herkes de gülmekten kırılıyormuş. Adamın içindeki dayanılmaz hal nefes almasına izin vermediğinde, etrafındakiler nefessizce gülmekten harap olmuşlar.

İşte bugünlerden bir tanesinde adamın kulağına arkadaşı o sözleri fısıldayınca adamın aklı iyiden iyiye karışmış. Gözlerinin yuvalarında biriken ve gözyaşını dışarı salamayan ateş bir anda ortalığı iyiden iyiye ısıtmaya başlamış. Adam durduk oturduk yere ortada hiçbir şey yokken etrafındaki herkesin haline üzülmeye ve acımaya başlamış.

O kadar yüce gönüllü bir adammış ki aslında etrafındakilerden bir tanesinin gözünden düşecek tek damla yaşa ağırlığınca kendinden verirmiş. O kadar ağlarmış ki etrafındakiler adam bir türlü iyileşmeye zaman bulamazmış. Yine de tüm gücünle etrafındaki herkesin yaralarına merhem olmaya çalışmaya devam edermiş.

İnsanların yüzüne güldüğünü unuturmuş. İnsanların kendi de dâhil hiç kimseyi sevmediğini görmezden gelirmiş. İnsanların içindeki bitmek bilmez öfkeyi sinesine çeker orada soğutmaya çalışırmış. Cehennem azabı ile hayatını resmetseler cehennem azabı adamın içindeki ateşin yanında sadece bir kibrit alevi gibi kalırmış.

Gel zaman git zaman bu adam bir gün bütün bu yüke kendi yalnızlığı ile barışsa da dayanamaz olmuş. İnsanlar gibi etraftaki herkesin yüzüne bakıp yalan söylemeyi de bilmediğinden adamın halinin bitaplığı günden güne artmaktaymış. Bütün cesareti ile önüne çıkanlardan birini bir biçimde sevmeye çalışmış.

Herkesin her şeyi yanlış anladığı bir yüzyılda sevgisi nasıl yanlış anlaşılmasın? Adamın başına gelenlerin içinde bir halden fazlası olmasa adam haline nasıl dayansın? İster istemez sevdiğine anlatmaya başlamış kendi yüreğinin yangınını. Başına gelen halin nasıl bir ilacı olduğunu sormuş. Başının okşanmasını isteyen bir kedi yavrusu gibiymiş hali. Biraz fazla okşasalar hazdan ayakları yerden kesilir biraz az okşasalar yetmezmiş. Anlatmış sevdiğine halini. Bütün gerçekliği ile ve bütün çıplaklığıyla…

Adamın yediği kazıklardan belki de teki ve en önemlisi buymuş hayatta. Kendini hayatta nereye koyacağını bilmezken, avurtlarının arası yangın yeri gibi yanarken, hem yüreğinin hem de kasıklarının ateşini söndürmek istemiş. Yalnız kasıklarının ateşi sönmese bile aklının ateşi sönerse belki hayat kolay olurmuş onun için. Öyle sanmış öyle davranmış olduğu gibi.

Sevdiceği, hayatını adayabileceği ama tereddütlerinden kurtulması gereken adamın halini bir türlü anlayamamış. En sonunda adamın bütün sırsızlığını ve yalnızlığını yanına alıp sırtını dönmüş adama.

Başlangıçta yüreğinde sadece anlama dair olan yangının yanına bir de aklının bir kısmını çalıp giden kadının yokluğu düşmüş. Adam bitmek bir efkârın içinde debelenip durdukça batmayı bile beceremiyormuş toprağa. Hani toprak bile kabul etmedi derler ya belki de o hesapmış adamın içine düştüğü hal.

İstese de istemese de kabul eder görünmüş kadının gidişini, yalnızlığını çalışını. Sonraları yüreği iyiden iyiye daralmış. Nefes alamaz olmuş kulağına gerçekleri fısıldayan arkadaşının yanında. Heybesini yüklenip sırtına kendine sevecek yeni bir şey ve aklının kayıp parçasının yerine bir şeyler koyabilecek birini aramış.

Sevmeyi ve sevgi ile birlikte yarenliğini beceremediyse şayet arkadaşlığı dostluğu ahretlik olmayı da beceremeyecek değilmiş ya… Keşke sandığı gibi olsaymış adamın hali! Keşke her şeyini birden ortaya döküp ayaklar altında ezilmesine izin vermeseymiş. Yine de yazgısını belirleyen basit bir unutkanlıkken kendisinin hiçbir şeyi unutamıyor olması ve aklınca kendine göre hatırladıklarının arasında bağ kurmaya çalışması arasında adamın içindeki ucube günden güne daha da güçlenmeye yüzünü göstermekten daha fazlasını yapmaya başlamış adama.

Kimileri adamın artık akıl sağlığının hiç yerinde olmadığını düşünmüşler. Kimilerine göre adamın hali artık hastanelik seviyesine çoktan gelmiş. Kendilerini ağızlarıyla adamın halini aşağılayan yürekleri ile adamın halini anlayan haldeki insanlar için topluca gidecek bir yer olmadığına inandırmak için çok fazla uğraştıktan sonra adamı güvenilir sayılabilecek bir adamın evinin arka odasında misafir olmaya ikna etmişler.

Adama bu misafirliğin kısa süre için olacağını ya da bu misafirlikten kendilerinin hiç keyif almadığını söylememek için yüklüce bir ödeme almışlar bakıcılar diğerlerinden. Bu ödeme onları kendi garabet ülkelerinden çıkarıp adamın bakıcısı haline gelecekleri başka bir ülkeye getirmiş.

Bu arada adamın halinin kötülüğünün farkında olan ailesi görmezden gelirlerse düzeleceği yanılgısına çoktan girmişler. Adamın ölmüş anasının akrabaları adama biraz sempati duymayı başarabilselermiş çocukluğunda belki adam bu halde olmazmış ama yine de zerre pişmanlık duymadan seyirci olmanın rahatını seçmişler. Adamın babasının ailesine gelince onlar için adam zaten potansiyel miras bölücü, aç ve doymak bilmez bir gırtlaktan başka bir şey değilmiş. Onlar da daha ilk günden sırtlarını dönmüşler adama.

Bu bakıcılık kisvesini kendi ülkelerinden kaçmak için kabul eden adamın arkadaşı olduğunu sandığı paralı bakıcılarsa aslında adamın bir an önce kendi isteği ile çekip gitmesi için adamın gözünün içine bakarlarmış. Adam delinin tekiymiş en nihayetinde. Ait olmadıkları bir kültürün daha akıllısı ile geçinmekte zorlanırken delisi ile baş etmek zorunda kalmak ülkelerinde hayatta kalmaya çalışmaktan betermiş. Yine de adam yılmadan usanmadan umut bağlamaya devam etmiş bakıcılarına, olan bitenlerden ve dünyadaki her türlü hile ve hurdadan habersiz.

Elinden geldiğince hem kendi hem de onların istediği gibi bir ara adama dönüşmeye zorlamış kendini. Bir yüksek egodan aşağılık gözlerinden yaşların ne zaman akacağı belli olmayan, yüreğinin içinde kaç korkuya kaç acıya yer kaldığını bilemeyen bir adama dönüştüğünde bakıcılar artık neredeyse amaçlarına ulaşmak üzereymiş.    

Adam günden güne umutsuzluk ve gözyaşına gark olunca en sonunda insanların ondan alacak parçası kalmayınca bir çöp tenekesinin arkasında cenin pozisyonunda cesedini bulmuşlar bir sabah. Elinde kollarında tırnakları ile kazdığı tek sözcük varmış. “Sevgi.”

İşte o adam hikâye olmaktan çıkıp ben olmaya dönüştüğünde yani yolları ayırmakla ayırmamak arasında delirmek üzere olan birine dönüştüğümde bu adamın çaresizce oradan oraya savruluşu geldi aklıma. Nereye baksa yaşamaktan anladığını gerçekleştirebilecek hiçbir oda, hiçbir insan ve hiçbir akıl olmadığını söyledim sonra kendi kendime.

Okuduğum kitabı bir tarafa bıraktım. Pencereden dışarı uzun soluklu bir gökyüzü ağlama seremonisi izlemenin iyi olacağını düşündüm. Gözyaşlarımı silemeden önce bir kez daha usulca kapıya doğru kabarttım kulağımı.

Bakıcılara misafir geldiğinden beri beni boşlamışlar, arka odada ne yaptığımı kontrole bile gelme gereği duymamışlardı. Hayat ne hayattı ama. Herkes birbirine yalan söyleyerek yaşardı. Kimse beni sevmezdi ve yokluğumu fark etmeyeceklerdi.

Aksi bir duygu ile yaşamayı bilmeseydim, daha önceden intiharı bilmeyen mi olurdum? Bilmem evet de desen hayır da gerçek denediğim. Ve aradan yüzyıllar geçse de yine de denemeden duramayacağım. Bu ülkede beni hayatta tutmak için babamın yaptıklarını başkası yapsaydı çoktan aziz derlerdi ona… Yine de kimsenin istemediği kimsenin sevmediği biri olarak 13 yıl yaşamayı becerdim. Daha fazlası da olsa eksiği de olsa ne fark eder ki…

Hikâyedeki ucube gibiyim ben de. Kimsenin yanında keyif almadığı, herkesin katlandığı kimsenin okşayan, mutlu ve sevgi dolu gözlerle bakmadığı o adam gibi hissediyorum şimdi. Biri çıkıp dese gözlerini gözlerimin içine dikip mesela… Duymak istiyorum önemli bir adam olduğumu.. Sevildiğimi ve önemsendiğimi… İyi bir adam olduğumu söylese mesela…

Yalancıların içinde gezip, kendilerini inkâr eden insanlardan alt tarafı benim için bir yalan söylemelerini istesem çok mu şey istemiş olurum? Yalan da olsa duymak istemiş olmak çok mu çaresiz yapar beni…  

Çaresizim. Çaresiz…

  

 
2 Yorum

Yazan: Mart 11, 2012 in Denemeler, Morrisse Eserese

 

Etiketler: , , , , , , , , , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: