RSS

Etiket arşivi: fark

Susmak ve Sessiz Kalmak…(Kulak Üstüne Bir Hikaye)

Kelimenin kendisinin kelimenin anlamını bozduğu çok ender hal vardır. Dışarıdan geçen arabanın sesi sessizliği bozmasaydı şayet fark eder miydi bu hali bilmiyordu adam. Sessizlikle ilgili fikirleri her an her saniye değişiyordu.  Çok gürültülü bir yerdeyken hemen daha sakin daha sessiz bir yerlerde olmak isterdi. Seslerin olmadığı bir yerde hemen konuşarak ya da müzik dinleyerek sessizliği bozmak derdinde olurdu. Sanırım biraz ses iyiydi onun için.  Belki biraz ses ve biraz nefes yeterliydi. Tıpkı o azıcık aşım kaygısız başım halleriydi onun hayata bakışı. Sevmezdi fazla insanı da sevmezdi insansızlığı da. Sevmezdi melodisizliği de çok yüksek sesle müziği de.

Yani günümüzün liberal ekonomisinin özeti onun sessizlikle ilgili durumunun tasviriydi. Hali hazırda para ile sessizlik satın alınabiliyordu ama parasız hiçbir şey olmadığı gibi sessizlik de olamıyordu. Tuhaf bir yerde durmak demekti onun için sessizlik.

Annesi ve babası küçükken ölmüştü. Yalnız büyümedi, çocuk yetiştirme yurtlarına da düşmedi. Dilsiz babaannesi büyüttü onu. Anne babası ölmeseydi de evin içinde hiçbir zaman konuşma sesi olmayacaktı. Annesi de babası da ailenin geri kalanları gibi dilsizdi, ondan farklı olarak. Bir tek konuşabilen oydu. Yine de konuşmayı çok geç öğrendi. Evin içinde sesini taklit edeceği kimse olmayınca sesleri taklit etmeyi ancak okula başladıktan sonra öğrendi.

Evinin içinde hiçbir zaman tam sessizlik yoktu. Konuşma ile anlaşmak mümkün olmadığından sağlam olan gözleri ve kulakları ile anlaşırlardı çoğu zaman. Bu da çok fazla ses demekti. Çok fazla ses ve çok fazla gölge oyunu… Diğer evlerdeki gürültü miktarını bir kabul edersek onun evindeki gürültü patırtı beşten kesin fazlaydı.

Child covering his ears with his hands.Çocukluğundan ergenliğine geçerken ona bakan babaannesini kaybedince tek başına kaldı. Sanırım yalnızlıkla sessizlik arasındaki fark onun hayatında tam bu zaman diliminde gerçekleşti. Çoğunlukla insanların baş edemedikleri duygu yalnızlıktı, sessizlik değildi. Yine de insanın bir ses bir nefese muhtaç olması cümlesi atasözü ise bunun altında mutlaka bir gerçeklik vardır. İlk başından beri evinde varlığı ve yokluğu bir nefes olunca ve nefes ortadan kalkınca o da alıştı yalnızlığına ama sessizlikle bir türlü baş edemiyordu.

Evde olduğu her an ya bir müzik, ya bir film ya televizyon ya radyo kesin açık olurdu. Odadan odaya geçerken ışıkları yakmazdı ama sesi yanında taşırdı. Sanki ses onun varlığının ispatı gibiydi. Kendine kendini hatırlattığı elindeki en önemli şeydi. Ses duvarlardan yankılanarak geri geldikçe evinin büyüklüğünü ve küçüklüğünü anlıyor, ses evin içinde dolaştıkça düşünmesi daha kolaylaşıyordu.

Çıt çıkarılmadan yapılan sınavlardan rahatsız oluyor, biri kalemini düşürdüğünde, hapşırdığında yani bir an için sessizlik bozulduğunda hep mutlu oluyordu. Uzun bir sessizlik haline tahammül etmesi mümkün değildi.

silenceYine de insan zaman içinde ruhsal arayışın içine girip kendince zorlu olanlarla baş etmeye kalkıyordu. Deliydi dünyadaki insanlar. Bizim karakterimizin de evi dünya olunca, oda sessizlikle ilgili bu hassasiyetinden kurtulmak derdindeydi. Uzak doğu dinlerine merak salıp, meditasyon, transandantal meditasyon, yoga ve Buda öğretisini öğrenmeye çalışması sanırım onun için ilerlemenin; geri kalan bizler için de eziyetin başıydı. Uzunca bir süre kendini Buda rahibi sandıktan sonra huzuru bulmak ve inzivaya çekilmek için Tibet’e doğru yola çıktı.  Dünyadaki herkesin bir şeyle öyle ya da böyle derdi vardı. Şimdi bir adam sessizliğe tahammül edemiyor diye Tibet’e kadar gidip sessizliğe tahammül etmeyi öğrenmeli miydi? Bize göre başından beri çok ileri gitmişti ama o ileri gitmenin ilerlemek olduğunu varsayıp Tibet’e doğru yola çıktı.

Uzunca bir süreyi Tibet’te geçirip aramızda döndükten sonra yüzünde mimikleri olmayan sessizliğini çok az bozan bir adama dönüşmüştü. Sanırım Tibet’te de sessizliğin ne olduğunu iyi anlayamamış sadece susmayı öğrenip dönmüştü. İnsanın kendi sesini çıkarmayınca ortalığın sessizliğe gömüldüğünü sanması nasıl Tibet öğretisi olurdu? Biz hiç anlam veremedik. Yine de fazla sesimizi yükseltmedik olan bitene.

Zaman içinde daha az görüştük. O sessizliği yalnızlık ve az konuşmak olarak anlamaya devam etti. Bir türlü her şeyin sesi olduğuna ve tam sessizliğin ancak sağırlıkta mümkün olduğuna, bu halde bile duymanın gerçekleştiğini ancak verinin işlenmediğini, anlayamıyordu. Biz yine anlatmadan ve üstelik herhangi bir şekilde onu yanlış anlamadan, sessizlikle ilgili durduğu yere saygı gösterdik.

earBunca zaman boyunca hiç birimiz aslında Sessizlik ile ilgili tek laf etmedik, tek tartışmaya girmedik. Ta ki bu sabaha kadar!  Bu sabah hepimizi evine toplayıp insanın tam sessizliğe ancak kırk beş dakika dayanabildiğini bir gazete haberinden okuyana kadar. Deliye dönmüş bir halde hepimize bunun doğru olup olmadığını sorduğunda bir an için büyük bir sessizlik oldu. Sanırım onunla birlikte geçirdiğimiz zamanların içinde ilk defa sessizliğin ne olduğunu ona anlatabilmek için sessiz kalmayı denedik hepimiz bir süre. Daha sonra arkadaşlarımdan bir tanesi sağırların sürekli halüsinasyon duyup duyamayacağını sordu.  O sessizlik anından sonra sağırlık ve tam sessizlik sanırım bizimkinin aklında tam olarak oturdu.

Hayatı boyunca yanlış anladığı sessizlik, suskunluk ve konuşmama hali en sonunda birbirinden ayrılmış, bizimkisi gazete gördüğü odada hayatının geri kalanını geçirmek üzere yola çıkmıştı.

Morrisse Eserese

Not: Hikayeye kaynaklık eden Gazete Haberi Linki (Hürriyet) : Dünyadaki en sessiz yere ne kadar dayanabilirsiniz?
Reklamlar
 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Makası verin üçüncü ayağınıza! Sormayın artık fotoğraf nereden kesilir ne halt edilir!

Bir sabah yataktan kalktığında kasıklarının altında ve verimli topraklarının hemen yanı başında bir ateş hissetti kadın. Mevsimlerden yazdı. Havanın sıcaklığı sanki apış arasındaki ateşe güneşin ayak uydurması gibi geldi bir an.

Ne yapacağını bilmiyordu. Bir zamanlar okulda sınıf arkadaşı porno dergi getirdiğinde içine işleyen ateş sanki bu sefer harekete geçip içinin ta derinliklerinden çıktı. İlk önce yavaşça bütün vücudunun ateşini yükseltti. Sadece ve sadece teninin hararetini yükseltseydi içinin ateşi, yüzünden okunacak şekilde yanaklarını ala çalmasaydı belki normal zamanda yaptıklarını yapardı kadın. Her zaman giydiği gibi mayosunu giyerdi. Sırtına havlusunu alıp deniz kenarında alırdı soluğu.

Bugünün diğer günlerden farkı sadece yataktan büyük bir ateşle uyanmasıydı. Eğer mayoyu giymeye çalışsa belki kasık tüylerinden birini mayoya sıkıştırırdı. Acı ile haz arasındaki o ince çizgi o sabah geçilirdi. Hatta o ateşi söndürecek bir yol bulmak için vücudunun bütün hareketlerini kontrol etmekten vazgeçer, kızışmış dişi köpeğin ruh haliyle bütün erkek köpeklere kuyruk sallardı.

Doğada olan bu hal insanlar arasında olunca nasıl olsa doğal karşılanırdı. Yine de bütün gün bu ateşin geçmeyeceğini, ateşin ferinin yüzünden anlaşılacağını sanarak o gün normal kılıkta çıkmak istemedi dışarı. Hoşlanmadığı ama peşinden ayrılmayan o çocuk gelirse hayır diyememekten korkardı.

O çocuğun fikri aklına düşünce içindeki ateş daha da arttı. Yanakları artık aldan daha al ateşi alevden daha alevdi. Elleri yavaşça bacak arasına dokunduğunda kendi ıslaklığının ateşi söndürmek yerine tıpkı petrol gibi ateşi daha da harlattığını fark etti. Elini çekmeye çalıştı hızlıca. O ne kadar hızlı bu işi görmeye çalışsa da eli bir türlü ona itaat etmiyordu. Yavaşça yerini aldı eli bedeninin yanında.

Hızlıca bir çare düşündü. Belki üst üste kıyafetler giyse, belki kendi güzelliğini ve ateşini kendinden saklasa bu hal onu terk ederdi. Yazın sıcağında o kadar kıyafeti üst üste giyinmek onun terletmiş, terlemek az da olsa onun ateşini düşürmüştü. Yalnız şimdi de teri kokuyordu kendine. Dışarı terinin kokusu çıkmasın diye bir kat daha giydi üstüne.

irNAnnesini el kadar bikini ile babasını avuç içi kadar bir şortla kahvaltı masasında oturur buldu mutfakta. Gözlerini bir an olsun yukarı kaldırmadan hızlıca kahvaltı yaptı. Annesi halinin ne olduğunu hasta olup olmadığı sordu. Cevap veremedi. Babası gül yüzünden bir buse istedi. Yüzünü daha sıkı örttü. İlk başlarda içinde olan ateş artmış fakat yaktığı yer değişmişti. Utanıyordu galiba.

Yiyemediği yemeğe devam edemedi. Hızlıca kendini dışarı attı. Üstüne başına herkesin tuhaf baktığını fark ettikçe içindeki utancı bastırmak ve içinde sabahtan beri sönmeyen ateşi söndürmek için hızlıca deniz kenarına attı kendini.

-İşte 1971 yılında İran’ın deniz kenarı şehirlerinden birinde bu fotoğrafı çektiğimde ben sanırdım ki çıplaklığa düzülen çeşit çeşit güzellemeye muhalefet etmek için çekmiştim bu fotoğrafı. Meğer insanların içinin ateşi önce kendilerine sonra etraflarına zarar verirmiş. Bir anı fotoğrafla ölümsüzleştirirken neyi ölümsüzleştirdiğimi hiç anlamamışım. Özür dilerim.

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: