RSS

Etiket arşivi: gazete

10 Ocak Çalışan Gazeteciler Günü

çalışan

10 Ocak çalışmaya mecali ve direnci olan, sistemin içinde tacize, darba sadece haberin kaynağı ile değil bizzat yöneticileriyle ya da patronlarıyla uğrayan gazetecilerin günü kutlu olsun. Tabii bir de patronu olmayan, işsizlik sigortası bile alamayan çalışırken ssk primleri ödenmediği için emekli olamayan, sağlık hizmeti alamayanlar gazeteciler var. Onlar da çeşitli şehirlerdeki çeşitli kimsesizler mezarlığında kendilerine bir kara mezar bulacaklardır. Zira örülü mezarlar için verebilecekleri 300 TL bile o arkadaşlar da olamayacağından her daim itilip kakılan olmaya mezarda da devam edeceklerdir.

Teorik olarak herhangi bir iş kolunun bir günü özel kılmasına gıcık olsam da ne yazık ki bir gün beklediğim ve özlediğim koşullara bu ülke de ancak “medya” ile ulaşılabilir olduğundan medya emekçilerine yağ çekmek suretiyle medya patronlarına karşı onları kışkırtma çabam bu noktada tükenmiştir. Arz ederim.

Reklamlar
 

Etiketler: , , , , , , , , ,

ADSIZ ÇAYKOLİKLER DERNEĞİ

potrait

Yazın son günleriydi daha. Hava henüz serinlemeye meyil etmemişti. Harareti gidermek için anne limonatası içilen, sokaklarında toz eksik olsun diye kapılarının önü sulanan, herkesin birbirini tanıdığı, özlemi kurulan sıcak sahil kasabalarının birinde olma hayali kurulan ya da şehir olma vaadi ile kandırılan kasabalardan birinde değildi üstelik. Şehir olmakla kasaba kalmak arasına sıkışıp kalmış Orta Doğunun nasıl adlandırılacağı belli olmayan kıraç, ağaçlardan ve doğadan nasibini almamış, kargacık burgacık evlerinin arasında betondan bir kentte çay içip her zamanki gibi hiçbir şey yapmıyordu.

Kentlerin bulunduğu iklimin yazgısının insana sirayet etmesinin vücut bulmuş haliydi, iki ayaklı. Her konuda söyleyecek sözü vardı. Yan masada hararetle devam eden Crack ve opium tartışmasına ne amaçla dahil olduğunu kendisi de bilmiyordu. Yine de hep aynı yöntemle bulurdu doğru adamları.

“Zamanın ötesine geçmekle, mekanda asılı kalmak aynı şey değil.”

“Tembellik hakkı için yeterli değil ama sağlam argüman!”

“Ne alakası var? Ben asılı kalmak istemiyorum. Yerimden kalksam…”

“Yerinden kalksan devrim olur biliyoruz. Sen çayını iç devrim gençlerin işi…”

“İyi de biz daha yirmi altı…”

“Evet, evet biz daha yirmi altısında yaşlanmış, Aborjinlerin dünyaya hükmetmesi gerektiğine inanan, kendi etnik kökenimizin kurbanı, bütün dünyaya hükmedeceksek uçmayı ön koşul koymuş büyük crackseverler birliğinin opiuma da saygı duyan naif bireyleriz.”

“Sözümün içine sıçmasan olmaz değil mi?”

“Temel yolculuk oturmaktır. Dünyayı ayakta duranlar değil oturanlar yönetir. Sen hiç ayakta duran ve nutuk atmayan bir CEO’nun gücünü bilir misin?”

“Evet, iyi bilirim. Önce sana şartların koşulların uygun olmadığından bahseder. Gözlerini, İnsan Kaynakları Departmanının Doktoralı ve en az çift dil bilen dolgun maaşlı züppesinden aldığı akılla gözlerinden çekmez. Yollarımızı ayırmamızın benim için ne büyük bir fırsat olduğunu söylerken yavaşça ve büyük bir güvenle sırtına yaslanır. Ve haklısın oturur yalnızca”

 “Ben de bundan bahsediyorum. Telaş görünür mü senin gibi gözlerinde?”

“Telaş?”

“İşte bağımlılığın sana verdiği şu telaşsız telaş hali gibi telaş mı?”

“Hayır ötekisi…”

“Öteki ötekisi mi?”

İşte  “ Öteki öteki mi?” sorusuna tepkisiz kalamamıştı. Yazdı, sıcaktı. Bitmek bilmeyen uzun günlerin ardından huzur içinde hiçbir şey yapmadan oturmanın bile artık mümkün olmadığı yirmi birinci yüzyılın ilk yıllarıydı daha. Dayanamadı bütün bunların orasında. Kim bilir belki de sadece uzun zamandır konuşmamıştı.  Çevik sayılabilecek bir hamleyle konuşmaya dahil olurken sandalyesini konuşmayı sürdüreceğini belirtir gibi onlardan tarafa çevirdi.

“Hayır öteki öteki değil. Bu öteki diğerlerinden daha yeni sanırım. Ne kadar oldu icat edileli?”

Bir anlık duraklamadan sonra sanki hiçbir şey olmamış gibi devam ettiler konuşmaya.

“Ne kadar zamandır tanışıyoruz? Beş mi?”

“Tahmini altı yıl yirmi sekiz gün ve beş dakika evet.”

“Bak bunu sevmiyorum ben. Bazen iki buçuk dakika bizi dinleyen her kimse sana aptal muamelesi yaparak benden tarafa çıkıyor. Yine bilmiyor ki sana aptal muamelesi yaparak benden tarafa çıkmak beni senden daha aptal biri yapıyor. Bu durumda kendisi de aptal sıfatı yapıştırarak çıktığı yırtık dondan iki defa daha aptal oluyor.”

“Nasıl?”

“Basit aslında. Ben aşağı yukarı altı yıl yirmi sekiz gün ve yedi dakikadır seninle vakit geçiyorsam bir şekilde bir aptal anlaşabilecek kadar aptalım demektir. Bu da sana tahammül edeni en az senin kadar aptal yapar. Bu durumda bana koltuk çıkan şu adamı da daha fazla aptal yapar çünkü o kendi aptallığını ‘zeka’ gibi algılıyordur. Bir çeşit iletişim kurma beceresi ya da…”

Sandalyesini biraz daha yaklaştırarak, sigara yakmak için ara verilen o anda bir cümle daha söylemesi gerektiğini biliyordu. Ne de olsa öyle ya da böyle istediği olmuştu. İki kişilik bir konuşmanın içine girmek için üçüncü konuşan olmak kadar konuşulmak da bir yöntemdi. Sıkıcı sıcak bir öğleden sonrada gözleri işini doğru yapsaydı 14 yaşındaki çırakla göz göze gelip bir tavşankanı isterdi ama yine de kendinden bekleneni yapmayı seçti.

“Birinin sana destek çıkması bile paranoyakça düşünülmeye ve üstünde durulmaya değer yani, enteresan. Fikir söylemek için nereden izin alınıyor siz de? Siz nasıl tanıştınız ki? Ortak arkadaşla mı?”

İkili derin bir nefes aldı makineler tarafından üretilmemiş tok tütünlü sigaralarından. Bir süre birbirlerine baktıktan sonra, sustular bir süre. İki duman arasındaki suskunluğa saygı göstermek bu toprakların adeti değildi. İki duman arasına bir savaş, bir kavga hatta bir hain sığardı. Üçü de böyle değildi.

“ Tanışmak isteyen biri var galiba. Tanışmak mı istiyor sence gerçekten?”

“Sanmıyorum, muhabbetşinaz bir tip değil daha çok kaynaksızlığından kurtulmak gibi derdi.”

“Nasıl yani? Sadece zamanı yavaşlatabilme halimiz ona da bulaşsın diye bize katlanacak kadar çaresiz mi? İnsan böyle bir çaresizlikle yaşayabilir mi?”

“Düpedüz bağımlı bu! Hayır, gerçekten anlamıyorum. Hayatı kendilerine eziyet haline nasıl getiriyorlar? Ben mesela, benim gibi biriyle tanışıp ne yaparım ki? Bütün hayatım bir masada geçti benim. Senle ya da senden önceki senlerle! Şimdi senin yerine göz dikmiş biri var. Ne halt edeceksin?”

pipoman“Top ben de mi yani? Bütün bu konuşmaların hepsi benimle mi ilgili?”

“Ne yani hiç tanımadığımız biri ile mi ilgili olacaktı? Son zamanlarda aramızda ciddi bir gerilim var farkında değil misin?”

“Evet son zamanlarda sen magazin programlarından çıkma bir üslupla konuşuyorsun. Ne gerilimi var aramızda? Sevgili miyiz biz ki aramızda kaynağı belirsiz gerilim olacak? Aldatıyor muyum yoksa seni?”

“Her şey böyle değil mi seni için. Hakim üslupla ilgili bir fikrin varsa hemen konuşmayı üslubun bildiğin zeminine çekiyorsun?”

“Magazinsel olduğunu inkar ediyorsun yani?”

“17. yüzyıl Romantikleri kadar magazinsel benim bu ara üslubum evet. Yine de tarihin daha eski çağlarında kimi metinlerde de rastlamak mümkün.”

“Kadeş Antlaşması?”

“Olabilir. Evet, ilk barış anlaşması da temelde Romantik Dönemin ilk eseri sayılabilir.”

“ Gerilim bitti anlaşılan?”

“Evet, uzun zamandır aramızda olan gerilimi tatlıya bağladık bir antlaşmaya sanırım. Kalkalım mı?”

“Neden, nereye gideceğiz ya da nereye yetişeceğiz ki?”

Konu hareket etmeye kadar gelip dayanmışken, bir anda sessizlik yine sardı konuşanları. Susup, konuya önce dahil olup sonra koltuğunu konuşmanın seyrine göre çoktan yavaş yavaş geri alana gelince o yan masadaki eski tarihli gazetelerden birini almış, tarihten çıkıp gelip tekerrür etmekte beis görmeyen olaylara göz atıyordu.

“İnsanlar neden bu kadar çabuk pes eder?”

“Gitmekten mi bahsediyoruz hala?”

“Hayır. Aslında tam olarak bu dertleri başımıza açan adamdan bahsediyoruz. İlk başta hedefi konuşmaya dahil olmakken şimdi bir köşede oturmuş, sanki her şeyi o başlatmamış gibi gazete okuyor.”

“İyi de adama salak dedin.”

“Değişmez ki kendime de salak dedim.”

“Magazinsel gerilim sıkılma?”

“Saçmalama.”

“Öğren artık insan saçmalayabilen tek yaratık şu hayatta.”

“Gitmek istemiyorsun yani. Açıkça söylesene.”

“Çok yalnızız be.”

“Evet öleceğiz yalnızlıktan. Yemezler. Oyun mu istiyorsun?”

“Kısmen.”

“Kısmen?”

“Evet kısmen.”

“İyi, iyi, iyi…”

“İyi.”

yeraltı bahçesiGazete sayfalarını okumaya çalışıyordu artık. Yan masanın muhabbeti yine kendine dönünce aynı hatayı ikinci defa yapmayacağını söylüyordu kendi kendine. Tarihin başından beri kendi kendine ayın hatayı yapmayacağını söyleyen her insan kadar irade sahibiydi. Gözleriyle yaptığı kaçamak bakışlardan birinde yakalandı en nihayetinde. Ego herkesi oltaya getirebilen tek yemdi.

“Demedim mi?

“Neyi demedin mi?”

“Bak işte ilgilenmiyor gibi yapıp kısmi de olsa bizi yönlendirebileceğini sanıyordu ama yakalandı.”

“Yani?”

“Bizi kalkmaktan alı koyacak kadar güçlü zanlımca”

“Hani zincirlerimizden başka bir şey yoktu kurtulacak? Zincir manyağı mı olduk yoksa bir manyağın bizi kükremiş sel gibi bendimizi çiğneyip aşmamızdan alı koymasına göz mü yumacağız?”

“Siyaset?”

“Evet fazla mesaj kaygılı oldu ben de fark ettim.”

“Sıkma canını öğreneceksin.”

“Nasıl yapıyorsun bunu?”

“Kaç yıl geçti bir fikrin olmadı mı daha?”

“Çay?”

“Sıkıldım, gidelim buralardan!”

“Hemen şu anda?”

“Fark eder mi?”

“Bilmem, etmez mi?”

“Hiç etmeyebilir duruma göre. Kaç çay içtin?”

“Ben çay içmem. Hiç içmedim hayatım boyunca. Müptela olmaktan hep korktum.”

“Tamam, bu sefer ben öderim. Bir dahakiler senden.”

Hesabı ödemeye niyetlenen yavaşça kalktı masadan. Bu sırada yan masada oturan ve konuşmaya dahil olma gafletinde bulunan yavaşça gazeteyi katladı. Hesabı ödemeye kalkanın geçeceği köşeye doğru gazeteyi fırlattı. Gazeteyi almak için hamle yapınca elinden düşen para için herhangi bir girişimde bulunmadı. Gazeteyle beraber kasaya doğru gitti. Hesabı ödedi. Tuvalete girdi. Çıktığında elinde gazete yoktu. Oturdukları masaya doğru ilerledi.

“Kalkalım mı?”

“Neymiş?

“Crack bu sefer.”

“Hadi gidelim o zaman, geç kalıyoruz.”

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Hayır kararım kesin, bugün siyaset konuşmayacağım.

Hayır, siyaset konuşmayacağım. Bugün siyasi bir varlık olarak hayatıma devam etmek istemiyorum. Açlık grevleriyle bilinen sona ilerleyenleri üzülerek izlemek dışında yapabileceğim tek şey üstünden yirmi yıl geçtikten sonra bir başka “ileri demokrasi” çığırtkanına oy vererek bugünü yargılamalarını beklemek olacak. Geçmişimi yargılamak için oy vererek ya da biat ederek tepeme çıkardığım kişinin  o gün benim de orada olduğumu unutarak “ötekileştirdiği” herkese zulmetmesini de tıpkı bugün olanlar gibi elim kolum bağlı izleyeceğim.

Sürekli olarak değişen dönüşen teknoloji ile ileri giden ülkenin evlatlarından biri olarak, sistematik olarak sesi az çıkan ya da iktidara uzak herkesin haysiyetinin, şahsiyetinin, haklarının hiçe sayılmasına alıştığım için tepki verecek bir şey bulamıyorum. Viski içenlerle imam hatibe gidenler arasında temelde fark görmüyorum. “Yaşıyor herkes” işine geldiği gibi. Ülkeye diş geçirebildiği kadar. Nefreti içine yaldızlı harflerle işleyerek.

Hayır, siyaset konuşmayacağım bugün. “Dinsiz etiketi” üstüne yapışmış biri olarak bir dine mensup olanların birbirlerini neden yediğini anlamıyorum çünkü. Suriye’de “Müslümanın”, “Müslümanı” öldürmesine yardım ve yataklık edenlerle,  devletin “Müslüman” olması gerektiğini söyleyenler aynı kişiler. Maskelerinin ardında gizli kalmaya çalıştıkça, yüzlerini tam ortasından iki bölen o çatlakla hala kandırmaya çalışıyorlar kitleleri. Kızmıyorum onlara, hatta anlıyorum onları. Psikolojik olarak rahatsız olduklarını, içlerinde dinmek bilmeyen bir sadistlik ve hatta mazoşistlik olduğunu biliyorum. Bilimin onlara  bir şekliyle iyi geleceğini de… Yine de maskelerinin ardından kendi yüzlerini belli eden, sürekli olarak hastalıklarının semptomlarını sergileyenleri görmezden gelen kitleleri anlamıyorum. (Bir delinin kuyuya attığı taşın kırk akıllı tarafından bile çıkarılamayacağı tecrübe ile sabitken – Basit bir halk değişi üstelik, anonim-) O kitlelerin toplu halde yaşadığı akıl tutulması için sosyal olarak uydurulmuş bilimlerin herhangi bir çaresi olduğunu düşünmüyorum. Ve evet ben yığınlardan ziyade bireyi en çok da kendimi önemsiyorum utanmadan.

Hayır bugün siyaset yapmayacağım. İlerlemenin ön sıralarında yer alması gereken üniversitelere altılı ganyanla yerleşen öğrencilerin hali ortada. Birlikte bindiğimiz (eski kızıl ülke çağrışımını ancak elli yıl sonra yıkabildiğimiz)  ucuz ulaşım aracı trende elinde gazete, haftalık ya da aylık dergi veya kitap hatta ders kitabı geçtim pdf ders notu geçtim teksir… daha geçemedim hiç biri yok. Olmayacak! Okumanın aptallık olduğu bir nesil daha yetişecek. Aydın geçinenlerin okumadan aydınlandığı, hiç okumayana az bile sayılmayacak kadar okuyarak çattığı bu topraklarda aydınlanmak ancak on bin de iki kişinin kendi çabasıyla gelecek. Kimi zaman Dionysos’un zevki sefası maskesinde kimi zaman Apollo’nun samimiyetinde ama ancak bireysel çabalarla olacak.

Hayır bugün siyaset konuşmayacağım. Bir arada yaşamanın yolunun diğerine nefes alma hakkı tanımayan basit parazit ya da virüs formuna saygı göstermiyorum. Mutualist yaşamayı tek zincirli bakteriler bile becerirken çift sarmal DNA taşıyan, kendi tarihini yanlı ya da yansız yazan “insan”ın bu hazımsızlığı ve yeteneksizliği midemi bulandırıyor. Becerilerinin arasına hayatta kalmak için diğerini yok etmek gerektiğini alan ve sonrası ile ilgilenmeyen türün oluşturduğu bir alt iklim orta şiddette bir fırtınaya ancak dayanır. Daha kuvvetlileri geldiğinde dışarıdan ilk kaçacak delik arayacak olanlar “hayatta kalmak için öldürenler” olacaktır.

Hayır bugün siyaset konuşmayacağım. Hiç canım istemiyor. İçimden gelmiyor “üçüncü sayfa haberi” sıfatını toplumun üstüne yapıştıranlar. Kendilerinin de en ufak bir miras davasında, toplum baskısında, kişisel çıkarda ya da durup dururken o sayfaya malzeme olacağını bilen insanların tepeden bakışı ve acımasızlığını çekmiyor canım. Tecavüze uğrayan, kendi kızını doğrayan, ağanın bokunun üstüne bok yapmaktan korkan, o resimde trafikte parçalanmış adam sensin, uyan! Kötü bir rüyaydı yüreğinin içinde olan!

Hayır, bugün siyaset konuşmayacağım. Elimde değil, kış gelince, marduk yaklaşınca, merkür geriye gidince, satürnle uranüs ters açı yapınca, hali hazırda olan iç ve dış savaşın adı konmadığında, KDV’ye söğüş artışı yapıldıkça, Avrupa’ya gitmek için vize sırasında, Suriye’den kaçanların geldiklerine nasıl pişman olduklarını büyük şehirlerdeki taşlama atölyelerinde gördükçe, benzin alırken, bir kutu biraya dört lira verirken, DASK ne diye soran bir yaşlı teyzeyi görünce, karnım acıkınca ya da tokken açın halinden hala anlamaya çalışırken içim dışıma çıkıyor. Midem ağzıma geliyor. Böyle zamanlarda O ses Türkiye’ye konuk olan Hürrem’in tek ölmeyen başrol oyuncusu Polat Alemdar ile aralarında bir benzerlik olabilir mi diye düşünürken kendimi yakalayınca Fringe’in bitip bitmeyeceğini düşünmeye sevk ediyorum kendimi şehirli bir aydın olarak.

Hayır kararım kesin, bugün siyaset konuşmayacağım.

Görsel Bilgileri : 

I. Görsel : Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkında, Hasan Erdemir

II.Görsel:  Zaman , Hasan Erdemir

III: Görsel: Son Tango, Hasan Erdemir

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Bölüm 3 – Kan geliyor

karanlığın ortasında asılı duran bir ampul gibiyim. ne olursa altımda oluyor. ne ölürse altımda ölüyor. insanlığım aydınlık taş dibeklerde dövülüyor. tozlar yüzüme üfleniyor. burnumdan çekiyorum tozlu nefesi içime. nefes şeytani bir ruh oluyor.

karanlığın içinde sallanan pembe bir etim. ne oluyorsa bedenimde oluyor. sigara yanıkları, morluklar ve çürükler. kanlar damla damla kıçımdan akıyor.

Okunmuş gazetelerle kaplanmış bir dünya bu. doktor ilaçlarımı soruyor. odamı seviyorum diyorum her şeyden çok. orgazm taklidi yapmayan bir kadın gibi.
bir, iki ve üç, tok karnına. erkek, kadın ve çocuk aşkına. bir, iki, üç ve tok karnına. musa, isa ve muhammed aşkına.

yaşlı adam serçe parmağıyla buğulu cama anlamsız şekiller çiziyor. Yanımdaki kadın benden neden ürküyor. Bill de sabah sabah amma zikişiyor. Bill’in et sesleriyle yankılanan evreninden sıyrılıp otobüsün içinde yuvarlanıyorum.
Kafamın içinde çıplak erkekler, tavanlara asılmış. Gözlerimin kahverengi karanlığından dışarı bakıyorlar.
Bugün izmir soğuk, camlar buğulu, kadınlar korkak, yaşlılar umutsuz
ve erkekler aç. Kan emmek için güneşin batmasını beklemeyen sivrisinekler gibi.
Yaşlı adam parmağını dudaklarına götürüyor, susun diyor.
kaptan sessizlik istiyor.
kaptan geriye doğru ilerlememizi, telefonları kapatmamızı, yaşlılara yer vermemizi istiyor.
sessizlik ağır geliyor, gözlerim çukurlarından içeri yuvarlanıyor
yaşlı adam gençliğimi değil gözlerimi istiyor.
Mutlu ölümler…

Kan geliyor. Sen gelmiyorsun. Müzik de koydum üstelik, sesini de açtım. Varlığa bürün, nazlanma. Kafamın boş koridorlarında dolanan bir hayalet değilsin. Anlat bana ergenliğini, neydi erkek senin için ?

Barmen viskimi yenile.
Hesabım kaç oldu.
Ama benim o kadar param yok ki.
Ne ?
Bana krediniz sonsuz mu.
Ne demek şimdi bu ?

-Çok hızlı gitmiyor muyuz aşkım, korkuyorum.
-Bu aletin gücünün ne kadar olduğunu öğrenmek istiyorum. Ben de korkuyorum. Ama elimde tuttuğum bana güven veriyor, -devam et- diyor, -ben yanındayım-.
Karanlık koridorlardan gelen bilinmez çalgının cesaret verici notaları konuşuyor. -ölüme hazır ol, her saniyesinde hayatının, sonuna açık bir hayvan olarak ölüme hazır ol-.
-Barmen kanımı yenile.
İnsanı, söylediğinle kavga ve ölüm fikrinden bir anda uzaklaştırırsan güldürürsün, özellikle önce kavga ve ölüme sürüklediysen. Anlık korkudan kısa süren rahatlama ve taşkınlığa komiklik deniyor.
Yıllar mı oldu seni güldürmeyeli. Artık yaşlandın mı, ben de yaşlandım biliyorsun. Pardon sağlıklı yaş aldım.
Böyle bir merkez vardı Poligon’da, birlikte görmüştük. Sen çok gülmüştün. ‘Yaşlıların kendini iyi hissetmesi için bu topraklarda görülmeyen nezakette bir tabela’ demiştin. Sağlıklı yaş alma merkezi, Poligon’da.
Atış poligonunun kısa menzil peronlarında, beyaz hedef kağıtlarının arkasında ayakta bekliyorlar. Karga burga yüzleriyle gölgeleri karagöz ve hacivata benziyor. Genç askerler yaşlı tüfeklerini doğrultup basıyorlar tetiklere.

Yer: Büyükşehir Belediyesi Sağlıklı Can Alma Merkezi Hedef Kağıtları Sergisi.

Bir asker kibirli, şarabından bir yudum aldı, boğazını temizleyip üst perdeden konuşmasına devam etti:

-Bu eserimde bir yaşını almışın kafasının boş koridorlarında dolanan bir hayaleti…

Erkekler için hiç konuşmadın. Ama ben kadınlar için bir şey söylemek istiyorum. En iyi kadın, erkeklerin, aralarında hiç konuşmadığı kadındır. Çok mu ahlakçı. Üstelik Nietzsche için. Barmen bana viski, arkadaşıma kırbaç getir, ölümden ve kadınlardan konuşmaya devam edelim.

( Yazan : Dionosfer Henry -Görsel: Hüseyin Avni Lifij’in “Ayyaş tablosu” )

 

Etiketler: , , , , , , , , , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: