RSS

Etiket arşivi: hayat

The Pollyanna Project

project

Hayatta çaresiz kaldığınız anlar ve olaylar vardır. Başında ölüm gelir. Doktor da olsanız bir yakınınızın başına amansız bir hastalık musallat olunca okuduğunuz tıbbiye ilmine bolca küfür edersiniz. Ne bileyim işte bolca zaman vardır, elini kolunu bağlayıp bir köşeye yaslanmanın saklanmanın dışında bir boka yaramazsınız. Kimse size hayatın bu anlardan ibaret olduğunu söylemez rahme düştüğünüzde. Muhtemelen söylese şiddetle dışarı çıkmayı reddedersiniz.

Öyle şımarık Pollyanna bahaneleri ile hayatın güzel anlarının olduğunu söyleyen insanlara da inanmayın. Onlar bir anlık zevkle düştükleri dünyada aşk çocuğu olduklarını var sayıp kendilerini iyi hissetmek için kendileri dahil herkese yutmakta zorlanacakları ve gönülden inandıkları yalanları söylerler.

Genellikle kendileri becerdikleri için değil mütemadiyen dünya tarafından becerildikleri için birinin onlara kurtuluş yolu gösterme fikri umutlarını canlı tutar. Eğer siz başarırsanız onlar için de ümit vardır. Yine de yolu kendileri açamayacak kadar korkak olduklarından muhtemelen kabülü herkes tarafından yapılmış yavşak bir yılışıklıkla etrafa iyi enerji dağıtıyor ya da daha vahimi hayatın anahtarını ellerinde tutuyor gibi görünürler.

polyannaNereden tanıyorum bu tipleri. Tipleme olarak az önce kendimi yakaladım. Boktan hayatımı anlamlandırdığımı, seçimlerimi kendimin yaptığını söylerken yakaladım kendimi. Sanki şu hayatta seçmek, tercih etmek, istediğin gibi yaşamak mümkünmüş gibi davrandım yaklaşık yarım saat. Ne büyük umutlar verdim hayata dair anlatamam. Bir de kendimde aynı umutları bulsam utanmadan kendim de inanacağım söylediklerime. Ne büyük bir zavallılık!

Hayat siz içinde olun ya da olmayın genellikle size teğet geçerek akıp gider. Başka bir dünyada mutlu olma ihtimalinin fiziğe yansımış haliyle yani pozitron bozulması gibi olaylarla da uğraşsanız ya da ekmek alacak paranız olmasa ya da herkesi satın alacak kadar zengin de olsanız bir diğeri hayaliyle yanıp tutuşmanın üstüne kurulu şu hayat size tokadı basar. Sürekli huzursuzluk hali olarak ortaya çıkan bu durumu çeşitli yöntemlerle bastırabilirsiniz. Dinsel hayat, psikiyatri, dost meclisleri, düşman edinmek, alkol, zemzem ya da İsa’nın Havarileri veya Şalom iyi gelir sanırsınız. Gerekirse milliyet bazlı olarak da tanımlayarak kurtulabilirsiniz sanırsınız. Olmadı aşık olursunuz. Yine de yetmez içinizdeki boşluğu ve anlamsızlığı doldurmaya bunların hiç biri.

Siktir et diye kitap yazanların peşi sıra koşup siktir edilmediğini öğrendiğiniz hayat denklemi ile farklı bir bakış açısıyla yeniden karşılaştığınızda çözüm diye sunulanlar çöp olur. Siktir edemezsiniz belki ama sik gibi ortada kalırsınız. Sik tabiri bildiğiniz elinizde patlar.

Hoş çoğunlukla bir cinsel hazzın insanı temize çektiğini söyleyenler bu konuda ne sik yiyeceklerini bilemezler zira elinizde patlayan sik sizin sikiniz değildir. Üstelik tecavüz gibi gelir uzaktan bakanlara. Acırlar size, muhtemelen girdiğiniz depresyonu dost meclislerine konu ederek.

Hayat zaten depresyon üzerinde yürümeyi öğrenme ihtimalinizdir. Aşk çocuğu olarak aşkı bulsanız tabi biraz da en azından viziteyi ödeyecek kadar paranız olursa kurtuluşunuz mümkündür. Düşünsenize biri sizi düşünüyor, ne kadar umut verici… Geberemedi gitti Pollyanna kafası…

Hayat kolay değil, hiç olmadı hiç olmayacak. Hiçbir insan sizin değil. Sevseniz de nefret etseniz de en iyi ihtimalle sizden önce en kötü ihtimalle sizden sonra siktir olup gidecek. Nefes almayacak. Ölecek. Ex olacak. Bir yıl bile sürmeyecek sesini unutmanız. Ha digital kayıt ebediyettir peki sizde o kayıtları izledikçe etkilenecek kadar göt kaç sene olur dersiniz? Yüz yıllarca bir adamın peşine takılan ilahi delilik örneklerini saymazsak kaç sene tutulur bir yas? Kaç sene sürer unutmak? Ya da siz yaşlandıkça onun ebediyete kadar aynı yaşta kalmasına kaç zaman tahammül edersiniz?

karanlık söyleyenSorular arttıkça cevaplar kendinden geçer. Hatta hayat teğet geçerken yanınızdan yörenizden o cevaplar da hayata katılır ve siz yine katkı da bulunursunuz yaşama. Siktir git Pollyanna.

Ölüm var! Kabulünü sikine takma, zamanla geçer. Hayat var! Senin değil ama bir an elinde tuttuğun o anın tadını çıkar, herkese her zaman denk gelmiyor, kimi hayatı boyunca tutamıyor korkusundan!

Çözüm yok! Hiç olmadı ve olmayacak, her biri geçici olarak beyninizin durma ihtimalini karşılamak için uydurulmuş zaman parçaları çözüm dedikleriniz! Soru yok! Herhangi bir şeyi anlayabilecek mütekabiliyete sahip olmadığınızı iddia ede ede bu hale geldiğinizi unutmayın. Soru yok aslında, hiç olmadı. İsterseniz Pollyanna’ya mi sesleneyim tekrar, sizin için? Hala hayatta mı o kahpecik?

Reklamlar
 

Etiketler: , , , , , , , , , , ,

Poker, Oyun, Hayat… vesaire…

Poker face herkesin dilinde olan bir iştir. Doğrudur pokerde işinize yarayan suratlardan biridir ama kesin bilirsiniz ki herkes bir şekilde açık verir. En iyi poker face ölü adamın yüzünde bile hayatı boyunca duramaz. O yüzden en iyisi elinizdeki kağıtlardan farklı bir yüz haline karşısındakini inandırmaya çalışmaktır. Bunun bir tek sakıncası vardır poker oyununda ve az önce öğrendiğime göre hayatta ve diğer oyunlarda. Kendinize yalan söylediğinizi asla unutmamanız gerekir. Bu işte tek silahınız hafızanız ve tek kazanmaya giden tarafınız da tutarlı oluşunuzdur. Eğer tutarlı olmazsanız yani bir gün söylediğinizi ertesi gün yalanlar hale geçerseniz tüm inandırıcılığınızı kaybedersiniz. Bu oyunun tek kuralı vardır, dürüst olun elinizi açık edin. Eğer dürüst olup elinizi açık ederseniz kimseyi elinizdekilere inandıramazsınız.

Bir gün şayet inandıracak bir yöntem bulursanız, ilgi alanınıza göre best seller yazarı, iyi bir kumarbaz, kötü bir hayat oyuncusu, dürüst bir adam, yalnız bir ruh ve en önemlisi ne yaparsanız yapın kendinizle çelişmeyen ve hatta kendiniz olursunuz.

Kendiniz olmak zor iştir. İnsanların asla kabul etmek istemeyecekleri ve her durumda bir şekle sokarak anlamaya çalıştıkları iştir. Kendiniz olmak ağır mesaidir. Bütün korkularınızla, bütün kendinizle yüzleşemeyecekseniz, asla poker masasına oturmayın öncelikli olarak. Kimseyle oyun oynamaya kalkmayın. Herkesin iyi bildiği bir hali başkasına pazarlamaya hatta başkasına anlatmaya çalışmayın. Mesela sabah kalktığınızda kahvaltıda ne yediğinizle kimse ilgilenmez. Sadece kahvaltıda kimsenin yemediği bir boku yeme halinizi anlamakla ilgili fikirler edinebilirler. Ya da ortak paydalarının ne olduğunu bilmediğiniz insanlarla bu oyunu oynamayın. Şayet oynarsanız yani bir masada sadece tek olduğunuzu her durumda tek olacağınızı unutup başkalarının ittifak halinde olduğunu düşünürseniz, yüreğinizde en eski duygulardan biri belirir. Korkarsınız. Korku korkuyu, korkunun kendisini de kendiniz olmaktan vazgeçmeyi hemen tetikler. O yüzden asla ittifak oyunlarının parçası olmayın. Dürüstlüğünüzden ve durduğunuz yerde olmaktan ödün vermeyin. Geri adım atmayın. İleri doğru hamle yapmayın. Sadece durmayı başarabilin. Durun ve bekleyin. Bütün bir ömür de sürse beklemeniz kendiniz olmaktan vazgeçmeyeceğiniz ve durduğunuz kendi olma yerini kaybetmeyeceğiniz için eninde sonunda kazanan olursunuz. Tıpkı bir eski Yahudi atasözü gibi. “Yahudi dediğin düştüğü yerden bir avuç toprakla kalkan adamdır.”

Çoğunlukla poker gibi para üstüne dönen oyunların içinde dürüst olmanın size imkânsız olduğunu söylerler. Bu karşı tarafın size oynadığı en büyük oyundur. O saatten itibaren kendinizi sorgularsanız şayet bitmişsiniz demektir. Kimileri buna inat diyecektir, kimileri buna deve kini diyecektir ya da domuz hafızası ya da kin ya da intikam diyecektir. Kimileri bunu hayata duyduğunuz ve kazanmaya duyduğunuz açlık olarak gözünüze sokacaktır. Ne söylerlerse söylesinler asla bu tuzağa düşmeyin. İnatlaşın, kavga edin, hayatınızda hissettiğiniz en kötü şekilde kendinizi hissedin. Yine de bildiğiniz olmaktan ya da oyun oynadığınızı hiçbir zaman unutmamaktan vazgeçmeyin. Vazgeçtiğiniz gün oyunu kaybetmişsiniz demektir ve masada kaybettiklerinizin zerre kadar önemi yoktur.

Poker diğer oyunlara iki şey yüzünden benzemez. Diğer bütün oyunlarda oyun oynama halini kabul etmeniz gerekirken bir tek poker de oyunda olmama hakkınız vardır.  Oyundan istediğiniz zaman çıkabilirsiniz. Yine pokerin kuralına göre kaybetmek ya da kazanmak masaya sürdüklerinizi kaybetmemek ya da masaya koyduklarınızdan daha fazlasıyla kalkmak değildir. poker bu yüzden hayata benzer. Zengin de olsanız fakir de olsanız ilk önce kaybetmeyi göze alırsınız. Sonunda kendisinden vazgeçebileceğiniz bir şeyle oynuyorsanız şayet kaybedecek bir şeyiniz yok demektir. Bunu paranın meblağsıyla ya da kaybettiğiniz evin fiyatıyla, metrekaresiyle, prestijinizle ölçmek isteyenler buradan bakarak sizi hor görmek isteyenler olacaktır. Poker oynayan adamların dışında herkes riske girdiğinizi düşünür sadece poker oynayan adamlar bilir masanın üstündeki masanın üstündedir ve kimsenin masanın üstündekilerle ilgili bir derdi yoktur.

Size kolay yoldan para kazanmanın yolu olarak pokeri pazarlayanlarla pokeri risklerin büyüğü ama hesaplanabilir bir risk olarak tanıtanların farksızlığı buraya dayanır. Sadece kaybetmeye dair kabul ettiğiniz şeyin ne olduğuyla ilgilenirler ya da neler kazanabileceklerinizle.

Poker masasına bu yüzden asla bir insan konulamaz. Bir insan başından sonuna sizinle beraberken bir masaya koyulacak kadar kaybedilmesi göze alınacak bir şeyse şayet oynadığınız oyun da masaya koyduğunuz da önemini yitirir. Oyun oynamanın kendisi de önemini yitirir. Hiçbir oyuncu başından sonuna kadar poker oynayacaksa şayet masaya oyunculardan birini koyacak kadar ileri gitmeyi bu yüzden seçme hakkına sahip değildir.

Bir arkadaşlığı, bir dostluğu, bir ilişki kurma biçimini, ayrılmayı, beraber takılmayı yani duyguları ve yaşayışı poker masasına koyamazsınız. Bunlar olmadan oynadığınız oyunun hiçbir önemi kalmaz çünkü. Poker bir adama bu hallerle baş etmenin yöntemini öğretebilecek kadar derinliktedir ancak bu hallerden birini kaybettiğinizde oynanması mümkün bir oyun değildir.

Kısacası size kumar olarak tanıtılan, para ile anlatılan ve poker face ile birlikte anılan bu oyunun alameti farikası sandığınız gibi masanın üstünde olanların ne olduğu değil, bir oyuncunun elinde olanları nasıl kullandığı ile ilgilidir. Bir tek bu yüzden kumarbaz bir adama kötü bir sıfat olarak yakıştırılırken poker face nötr bir sıfattır. Bu yüzden poker oynayanlar, zar atmakla, rulet çevirmekle, rus ruleti oynamakla ya da para ile boks turnuvası düzenleyenlerden birine para basmakla ya da at yarışı oynamakla ilgilenmezler. Bu kumar diye tanıtılan şeylerin hiç birinde pokerde olan bir hal yoktur. Her haliyle insan halinde durabilmeyi ve kendin olmaktan vazgeçmemeyi başarabilmek! Neyin önemli neyin önemsiz olduğunu daha ilk başından itibaren iyi hesaplamak ve masanın üstüne öyle koymak!

Poker oynadığını unutup masanın üstüne her şeyi her an koyabileceğini ve her an geri alabileceğini sanırsan yanılırsın çünkü bir defa masanın üstüne düşenin bir daha masadan kalkıp senin için önemli olabilme şansı yoktur. Bu yüzden sadece masaya oturmadan önce neyin senin için önemsiz olduğunu düşünmen yetmez. Poker oyunundan kalkana kadar ki bu ancak iki el arasındaki tuvalete gidişinde, gündüz işin varsa gündüz işinde ya da yemek yerken veya uyurken ve dinlenirken mümkündür, her an neyin önemli ve değerli olduğunu bilmek zorundasın. Masaya sürdüğün her şey aslında değersizleştirdiklerini başkalarına gönül rahatlığıyla sunmaktan başka bir şey değildir. her oyuncu bu altın kuralı bilir, buna uygun davranır o yüzden başka oyuncularının kararlarına oyunu oynama şekline ve tarzına sonuna kadar saygı gösterir. İş bu ki eğer o saygıyı göstermeyip bunula ilgili düşünceler peşinde olursan, karşı taraf bununla ilgili fikre sahip olduğundan karşısındaki oyuncuya dair saygısını yitirecektir. Masada oturmanın altın kuralı ya da bir oyunu oynayabilmenin temel gerekliği pokerde de değişmez, herkesin kuralları tam, eksiksiz ve yüzde yüz uzlaşı ile bilmesi gerekir. Kurallar üstündeki tek bir anlaşmazlık oyunu uzun süre askıya alıp uzlaşmaya çalışmak için yol aramaya döner. Bu yol arama hali de bir oyuncuya yapılabilecek en büyük ızdıraptır. Altın kural tam bu noktada çalışır: “ Hayatta durduğun ve doğru olduğunu bildiğin bir şeyi ardında sonuna kadar duracaksın. Öyle bir duracaksın ki gerekirse hiç hareket etmeyeceksin.

Bu noktada uzlaşı taraflardan birinin inadının kırılması ya da uzlaşı için inadından vazgeçerek tekrar pokere dönmeyi kolaylaştırması gerekir. Bu sanıldığı kadar zor bir şey değilken masadakiler henüz birbirini yeni tanıyan oyuncularsa ya da uzun zamandır birlikte poker oynayan bir ekibin üyesi değillerse bu iş bir hayli zorlaşır. Uzlaşı mümkündür ancak tahmin ettiğinden daha uzun bir zamanı bütün oyunculardan çalar. Mesela oynayan beş kişiyse hayattan toptan herkesin bir saatini çalmaz. Herkesin birer saatini çalarak beş saatlik bir yıkıntıya neden olur. Bu nedenle de uzlaşıyı mümkün mertebe hızlıca halletmeli ve oyuncular hızlıca oyuna kaldıkları yerden devam etmelidir.

Çoğunlukla bildiğiniz gibi verilen aralar, pokere oyuncuları soğutur. Başlangıçta ilk masaya döndükleri halle ilk masaya oturdukları an arasında geçen zaman diliminde az da olsa birbirlerini tanımışlardır. Her şeye baştan başlamak yerine kaldığı yerden mi oyuna başlanacak ya da oyuna mı devam edilecek tartışmalarının istatistiksel sonucu gösterir ki oyuna kaldıkları yerden de devam etseler, yeni bir oyun da kursalar oynadıkları oyunun adının poker olduğu gerçeği hiç değişmeyecektir.

Bu yüzden masaya oturmadan, oturduktan sonra, el size geçtiğinde, karşı tarafın hamlesini beklerken ya da karşı tarafın önceki hamleleri ile ne yapmaya çalıştığını anlamaya çalışırken en iyi arkadaşınız bir günlük, not aldığınız bir defter, tarihleri not ettiğiniz bir küçük kağıt olabilir. Aksi durumda şayet hamlelerin sıralarını karıştırırsanız oyuncunun neyi ne zaman yaptığını hatırlayamayacak hale gelirseniz ve hatta oyundaki el okumanın gerekli olmadığı unutursanız – yani başında oyuncuları pokerde iyi kabul etmezseniz- başınız çok ağrıyacaktır. Zira dünyanın geri kalanı gibi pokeri önemsiz bir kumar şekli, para kazanma ya da kaybetme aracı ya da sıradan bir oyun gibi görürsünüz. Bu nokta da size hayatta başarılar dileyerek şapkanızı önünüze alıp el size gelinceye kadar iyice düşünmenizi tavsiye edebilirim ve pokerin kurallarından birini hatırlatabilirim ancak istediğiniz zaman çekilebilirsiniz şayet masaya koyduğunuz her şeyle ve insanlığınızın kendisiyle vedalaştıktan hemen sonra…

 

 
 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , ,

Hafta sona Ermeden…

Hayat dünyanın en komik olan şekillerine aynı anda girebiliyor. Biraz önce basitçe istediğim bir programın hatta uzun zamandır istediğim bir programın istediğim şekilde sonuçlanmayacağını öğrendim. Aslına bakarsan program gerçekleşse bile istediğim olmayacaktı çünkü eninde sonunda olacak olan belliydi. Ben hayal kırıklığı ve elimde hiçbir şey olmadan geri dönecektim. Aşkın doğası kaybetmenin üstüne kuruludur ne de olsa. Hayat aşkın bir yanılsaması ne de olsa.

Yok, öyle üzülecek süzülecek değilim. Yapacak bir şey yoksa yapacak bir şey yoktur. Beklemek ve istemekten başka seçeneğim yoktu hayatta. Her zaman başıma gelen bundan farklı olmayacaktı. Yine farklı değildi.

Her zaman bir umut vardı. Her zaman bir umudun içinde yok olmak vardı. O yüzden hiçbir şey yolunda gitmese bile hayat sana sadece beklentini karşılamak için bile olsa şans sunardı. Telefonum çaldı. Çocukluğumdaki umutsuzluk beni kurtarmaya gelmişti.

Size çok benzeyen her şeyi yüz metre öteden neden tanırsınız bilir misiniz? Hepimiz aynı umutsuzluğun içinde debelenip dururuz da ondan. Aynı umutsuzluktur bizleri birbirimize düşman da eden âşık da. Yapacak bir şey yok çünkü umutsuzluğu paylaşmaktan başka bu dünyada.

Korkularının yüzünden okunduğu bir adama ya da kadına dönerseniz yüzünüzü onu kullanmayın. İntiharına giden yolun taşlarını ayaklarınızla çekip almayın altından. İntihar bile edemeyecek kadar umutsuzluğa sürüklemeyin kimseyi. İnanın kimse o kadar kötü değil ve siz basitçe bir oyun oynamıyorsunuz birinin hayatına dair. Düpedüz bir kumardı bu.

Kendi eliyle telefonu açıp size verir. Sizin yerinize sahip olduğunuz her şeyi korumaya kalkar. Sizin için her şeyden vazgeçer yine de tek söz söylemez size. Siz dalgacı bir halde onun bu halinin farkındasınızdır ya da değilsinizdir. Bilmediğiniz bir halin bilinmeyen bir gözyaşında nefes alıp verdiğinizi bilebilmeniz mümkün değildir.

Siz kendi hayatınızı onun ne düşündüğünün farkında olmadan sukut ve huzur içinde geçirirken bu halin bozulmasıyla ilgili ne söyleseniz üstüne alınır. Ne yaparsanız aksini yaptığınızı düşünür. İşiniz onu görmezden gelecek kadar kolay değildir ancak işiniz onu anlamak da değildir.

Kendi haline bırakırsanız en küçük rüzgârla başa çıkamaz sandığınız o biçare aslında dünyanın en güçlü adamıdır mesela. Yoksa nasıl bu yaşına kadar geldi sanırsınız bu aptallıkla… Sadece şansla mı?

Belki de şansla gelmiştir dünyaya. Belki gerçekten korkusuzca korkuları ile yüzleşerek. Belki sadece durarak ve bekleyerek. Yine de hangisinden geçerek gelirse gelsin karşınıza önemi yoktur hiç birinin. Sizin yanınızda kendi hayatının bile önemi yoktur. Yaşamak istediklerinin, yaşayamadıklarının, dokunmak istediklerinin ya da dokunamadıklarının… O dünyanın en uzak yerinin kendi sırtı olduğunu bilir. İki ayrı kültürün aynı nefes ile farklı sazlara ses verebileceğini bilir. Arzu halini sadece kuru fasulye ve pilav ile geçiştirmeyi de bilir.

Herkesin ona acıması, herkesin onu yalnız bırakmaktan korkması gerektiğini de yalnız olduğunu da bilir. Korkmayın siz onun korkularından. Varlığınızın bedeli onun hayatta kalmasının teminatı gibidir onun için. Yorulmadan ve hiçbir dakikayı düşünerek geçirmeden kendi çıplak elleriyle kendi hayatını düzenler.

Çok yorulur, çok acı çeker. Benzemez gerçi acıları yaşamla sınanmaktan, ölümle tehdit edilmekten geçenlerin yollarına. Benzemez hayatta kalmak için her cambazlığı hırsızlığı ya da yanlışı göze alanların acılarına.

Hiçbir zaman hayata bedellenen bir aşk bir diğerinin üstüne bulaşamayacak kadar göz önünde olmaz. O gözler ki aşkın içinden çıkıp kaşı tarafın yüreğinin en derin yerine oturmadıkça yani yalnızlık ve ölümsüzlük bir devamsızlıkla ve kısa bir solukla sınanmadıkça anlatmaya değer bir hikâyeye dönüşmez.

Biri size âşık olduğu zaman korkmayın. Biri sizi sevdiğini söyleyemediğinde korkmayın. Biri ne yaparsanız yapın gidemiyorsa korkmayın. Biri ayrı duramıyorsa korkmayın. Biri çok konuşup sizinle hiçbir şey söyleyemiyorsa korkmayın. Kendine itiraf edemiyorsa korkmayın.

Üzülmeyin çocukça hallerine. Üzülmeyin gün görmemişliğine mürekkep yalamamışlığına. Üzülmeyin sizin hakkınızdaki yargılarına. Ne olursa olsun affedecektir bir süre. Yüreğini yerinden çekip alsanız sormayacaktır neden diye. Korkmayın, acımayın ve anlamaya ve kullanmaya çalışmayın yeter. Becerebiliyorsanız şayet sadece sevin. Sahip çıkın gözünde yeniden uyanmaya çalışan ışığa.

O ışık sizden hiçbir zaman bir şey isteme cesareti bulamayacaktır. Hiçbir zaman korkuları ile ışık arasında seçim yapmayacaktır. Öyle duracaktır her zaman durduğu yerde kendi halince…

 

 
 

Etiketler: , , , , , ,

Karanlık Konuşmalar Bölüm:1

Yine aynı hikâyeyi yaşamak istemiyorsan şayet yaratman gerekiyor. Bilmen gereken tek şey bu aslında. Eğer beğenmiyorsan kendininkini yaratacaksın. Hiç kolay olmayacak, başından itibaren çuvalladığını hissedeceksin. Yapacak hiçbir şey yok aslında. Kadere karşı savaşmaktan bahsedenlere kulaklarını tıkayıp gören gözlerle dolaşmaya başlamak o kadar da kolay değil gerçekten. Her şeyin farkında olmadığın bir yaratım süreci düşünüyorsan hemen uzaklaş bu fikirlerden ve elindekine razı ol. Yok, eğer benim diye haykıracağın bir hayat istiyorsan daha da yakınlaş. Fısıldamaya başlıyorum ayrıntıları.

Kulaklarının neyi duyup neyi duymadığını seçebilme yetisine sahip değilsen bu oyun gibi görünen ama hayat denilen turnuvaya hiç başlama. Ne de olsa hayat ciddi alınması gereken ve bu yüzden boş verilmesi gereken milyonlarca ayrıntıdan arta kalanları bulabilmekten ibaret. Yoksa her gün yemek yiyen, su içen, sevişen, okuyan, çalışan ya da olan biten her şeyi önemseyen o adamdan, her şey hakkında konuşup hiçbir şeyi önemsemeyen o ayyaştan, bağımlıdan ve evlenince mutlu olacağını sanan o dangalaktan ne farkın kalır?

Neyi duyman gerektiğini ayırt edemiyorsan, ne söylersen söyle hiçbir işe yaramaz. Bir süre sonra duydukların dikkatini dağıtır. Yapmaman gereken konuşmaların ortasında savunmaman gereken fikirlerin ardında buluverirsin o sevimli poponu. Üstelik o popo uzun zamandır ne yaptığını bilmeden yapmaya devam ettiğinden çoktan yassılaşmıştır oturduğu koltukta. Duymak, dinlemek, maruz kalmak ve dikkatini vermek senin için kavram karmaşasıysa, uzaklaş.

Suratını asma. Bu seferlik bile olsa, sana bunların arasındaki farkı anlatmaya kalkacaksam daha işimiz çok demektir. Biraz geri kafalı ol. Sözlük oku.

Yok artık! İnternet sözlüklerinden, İnciden, Ekşiden ya da Wikipedia’dan bahseden kim? Bilgi kirliliğinden uzaklaşmaktan ve sesleri ayırt edebilmekten bahsederken sen popüler kültürün ortasındaki her şeyi bilen ve söylemekten çekinmeyenlerin “inançlarını” doğru mu kabul edeceksin? Sürrealizm gibi gelen geri kafalılık o kadar da kötü bir şey değil oğlum! Yok mu ilkokulundan kalan bir sözlük? Konuştuğun dilin kelimelerini kâğıt üzerinde tanımlayan, detaylı detaysız çeşitleri olan bildiğin düz sözlükten bahsediyorum. Eski basımlarının daha temiz olması ne komiktir gerçi ama bir sözlük edin acilen. Yoksa daha kulağının işlevini anlatmaya başlamadan kelime mitolojisine girmemiz gerekir ki o kadar uğraşmam seninle. O kadar vaktim kalmadı. Bildiğin soyum tükeniyor benim.

Tembelliğe tahammülüm yok benim, yalan yanlış bilgiye de. Şayet bir şeyler yapmak istiyorsan, çırak olmanın acısını çekemeden usta olamazsın. Evet biliyorum, ustası olmayan ustaların çırak yetişme konusundaki eksiklerini sayma şimdi bana. Kurtarman gereken hayat ve yapacakların, seçeceklerin, seçmeyeceklerin tamamen senin iraden! Benim bu konuda yapabileceğim tek şey ukala olmak, ısrarcı olmak, farkında olman için başka bir yolun daha uzun ama daha kısa bir yolun mümkün olduğunu sana yüzlerce defa göstermek. Ötesini beklemek hayal kurmak olur.

Sana anlatacaklarımı anlayacağından bile emin değilken, elimin altında sadece sen olduğu için seni seçtim. Yoksa senin diğerlerinden daha fazla umut vaat etmişliğin yok gözümde. Elimin altında bir tek sen olduğun ve sana mahkûm olduğum için sana anlatıyorum bunları.

Madem bunun ders gibi olmasını istiyorsun o zaman en başından başlamak lazım. Senin bildiğin tarihle benim bildiğim tarihin farklılığından başlamak lazım. Bugüne kadar ders kitaplarında okuduğun, etrafındaki ekranlarda gördüğün her şey bir yanılsama. Her şeyin temeli 1926 yılında atıldı. John Baird isimli adamın ne icat ettiği ve bu icadın nelere dönüşeceği konusunda elbette bir fikri yoktu, yine de bilinen temellerinden biri onun icadıdır.

Tarihin bugünkü haline gelmesi için sacayaklarından ikinci ise 1941 yılda Berlin’de yaşayan Kondrad Zuse’den geldi. Bugün kullandığın haliyle alakası olmasa da veri işleyebilen ilk gelişmiş bilgisayar onun tarafından geliştirilmişti. Her ne kadar 1833 yılındaki fikirleriyle Charles Babbage bilgisayarın babası olarak kabul edilse de senin küçücük hareketlerini algılayan ve yorumlayan bugün kullandığın her şeyin temeli 1941 yılına dayanır.

Bir masanın ayakta durması için bizim zamanımızın fizik kurallarına göre en az üç sacayağı olması gerekir. Eğer bir masanın üçayağı varsa onu herhangi bir tarafa doğru güç vererek devirebilmen mümkün değildir. İlk iki icadı biliyorsun ve muhtemelen bildiklerinin ne olduğu konusunda en ufak bir fikrin bile yok. Bırak ilk önce son ayaktan bahsedeyim.  

Zamanın başlangıcından beri insanın içinde olan yönetme ve hükmetme hali bugün bizi bu hale koydu. Herkes bir bütünün parçası olmak yerine bir bütünün kendisi olmak istedi. Arzu hali o kadar büyük bir tutsaklıktı ki insan için ancak bu tutsaklık görmezden gelinerek yaşanılabilirdi. Yani basit bir kaçış bu gün medeniyet denilen ve sana dayatılan her şeyi doğurdu.

Kimileri medeniyeti zaman içinde alkolle, uyuşturucuyla teknolojiyle siyasetle ya da politikayla açıklamaya çalıştı. Kimse karanlık suların karanlığını aydınlatmak isteyecek kadar ileri gitmek istemedi. Giz ve karanlık olmazsa yani açıklanabilecek bir şey aranacak ve bulunacak bir yol olmazsa hayatta kalmaya devam etmek gereksiz bir hal alırdı. O kadar gereksiz bir hale dönerdi ki yaşam insanın soyu tükenirdi. Kimse sevişmez, kimse üremez ve hatta kimse yemek yemezdi. Düzen yani tanımlanarak yaftalar yapıştırılan yaşam hali ortadan kalkardı.

Yüzüme maymun götü görüp utanmış taklidi yapan çocuk gibi bakmanın bir anlamı da gereği de yok. Zırvalamayı ve saçmalamayı kes artık. Sana düzden konuşurum işte. Olması gerektiğini söylediğin gibi! İnsanlar söyledikleri gerçeğe yakınsayınca neden şaşırırlar ve sözler boğazlarına takılır sanırsın? Herkesi yönetmek ve yönlendirmek için çok büyük bir akla, sihirli değneğe ya da paraya mı ihtiyacın var sanıyorsun? Safsataları ve safraları dayatılanları ve kabul etmen söylenenleri unut. Ben sana karanlık odanın kapısını açacağım. Bir zaman sonra sen de öğreneceksin ışığın bir bok işe yaramayıp sadece bir yanılsamadan ibaret olduğunu.

 Sözleri alt alta dizmek… Söylediğim kelimelerin içeriklerini ve anlamlarını sorarsın bana. Okuduğunu sandığın davranışlarımı anlatırsın. Etiketlersin. Diğerleri gibi. Onlardan öğrendiğin medeniyeti kendi aklının sınırlarınca genişletip bana dik durduğunu ve yenilmez olduğunu sanırsın. Ne kadar büyük ve görkemli bir şahsiyet olduğunu düşünmemi dünyanın kötülüklerle ve masumiyetten uzakta bir yer olduğunu hatırlamamı ve ahlakın gerekli olmadığını haykırırsın her zerrenle. Ne büyük bir saçmalığın içinde debelenip durduğunu anlar gibi görünürsün. Yaşamı kötüler, ölümü ulular ve hayatı kendine zehir etmek için her türlü çamuru atarsın üstüne.

Ne büyük bir enerji olduğunun içinde farkında mısın? Beylik laflardan anladığına göre söyleyeyim beylik lafların büyük sayılanlarından. Senin aklının hayatı anlama biçimi için gerekli olan enerji günümüzde önüne konulan atom bombası gibi. Küçücük bir parçayı ikiye bölebilmek için olan enerjinin büyüklüğü herkesi öldürebilir sanırsın. O ki bir zerrenin zerresini ikiye bölmek için gerekli olan enerjinin benim durduğum yeri değiştirmesi sence mümkün olur mu? Yani bir küçücük zerreyi ikiye bölebilmek için girdiğin çabanın ne kadar küçük bir çaba olduğunun farkında mısın? Fikirlerini anlatabilmek ve izaha kalmak için okuduğun fizik, bildiğin kimya ya da yaşadığın doğayı açıklayan her ne kadar bilim ve inanç varsa bir düşünce sistematiğini yıkabilmeye yeter mi? Gerçekten bunun geçerliliğini savunabilir misin kanının son zerresine kadar?

Emreden olabilmek için yakınsayacağın tahtın üstüne tanrıyı oturtunca ya da tanrısal bir varlık koyunca tanrı olabilir misin? Yani ilk önce bir tanrı yaratıp ardından ona bir koltuk yapıp, tanrıyı bir koltuğa oturttuktan sonra onu o koltuktan kaldırıp kendin oturmaya kalkacaksan tanrıya niye ihtiyacın var?

 Ben karanlık odanın kapısını açınca bilinen kelimelerle    bunu sana resmetmeye çalışırken tanrı ya da bilim seni  kurtarmayacak. Diğerlerinin içinden geçtiği hiçbir yol    seni aydınlığa çıkarmayacak. Dışardan bakanlar seni yitip gitmiş görecek karanlıkta. İçerideki haline gelince onu hiçbir zaman anlatamayacaksın. En basit haliyle bir halüsinasyon gördüğünü sanacaksın. Alamut kalesinin neferleri gibi cennet peşine düşeceksin.

Hayır, karanlıktaki aydınlıktan ya da ışık olmayan yerdeki parlaklıktan bahsetmiyorum sana. Hayır, hiç de bir şey vadetmiyorum sana. Düzce başına geleceklerden bahsediyorum. Bu şehirde üstü açık tur otobüslerinden birine binip şehir turu atacak değilsin. Aksine kapalı bir yer de hiç hareket etmeksizin boylu boyunca uzanıp yere tavana bakacaksın… Sanırsın ve aldanırsın. Bu halde bir şeyin tersi mümkün değil. Bu halde olasılıkların her biri istatistikteki hiçbir eğri dağılım modeliyle açıklanabilmez. İçindeki olanı sana anlatmak için hala bilim dilini kullanmamı beklemen büyük bir hatadır. Sadece tanrı kelamı gelen kelimelere sığınmamı bekleyen hallerden geçmemi beklemen de hatadır. 

Tansiyonu yüksek bir halden çıkıp bir melodi ile raks etmeye başlayacağın an gelene kadar kapının kilidini sana gösterebilmem mümkün değil. Ölüme yakınsar gibi olmalı halin. Hayattan hiç vazgeçmeden ölüme yakınsar bir halde toprağın kendisi ile konuşabilir bir halde olmalısın. Hiçbir zaman toprak olabilmeyi anlamadan ve toprağın kendisini anlamadan toprağı dinlemeye hazır bir hale koymalısın bedenini. Söyleyeceği ya da mırıldanacağı ne kadar ezgi, ritim ya da ahenksizlik varsa aynısı olmalısın gerektiğinde.

Susmak ve izah etmekten vazgeçmek, dinlemek ve önemsemeden önemsemek zor bir hal senin için. Yitip gitmeyi göze almak cesaret istemez. Yitip gitmeyi bilmen de gerekmez. Bu bir an kendiliğinden çıkar ortaya. Bütün zamanlarından başından beri bir andır sadece insanın henüz konuşabildiği. Sürekliliği yoktur bu sürek avının. Sadece basitçe bir sonu vardır. Şimdi ilk defa birileri sana yolun ve yolculuğun önemini anlatmayacak. Şimdi ilk defa biri bir yolun olmadığında yolun olmamasının yollarının en genişi olduğunu söyleyecek.

Eminim ki sen evleri yıkmak, ağaçları kesmek toprağın üzerine asfalt dökerek yeni bir yol açma haliyle fikirleşeceksin. Değil kardeşim, değil canım arkadaşım! Nasıl ki öz kardeşimin bile kardeşim olabilme hali mümkün değildir, senin anladığın şeyin olabilmesi de mümkün değildir.

Yolun olmaması yola ihtiyaç duymama halidir. Yolun tanımlı olmaması yola olan gereğin ortadan kalkmasıdır. Yol fikrinin kendisinin ortadan kalkmasına bağlı olmaksızın yolun olmamasıdır. Bu hal ki bir doğumda nefes almaya öğrenmen için birinin sana vurması ve senin canının yandığını haber vermek için ağzını açman ciğerlerine havanın dolması, ilk defa ciğerine dolan havanın senin ciğerini yaktığında daha çok bağırman sonra yanmaya alışman ve arkasından da yanma halini sürdürmendir.

Bu yol ki her an değişen hayatta değişimi görmen, anlaman kimi zaman karşı durman kimi zaman yanında olman ama başlangıçta nerede olduğunu asla unutmamandır. Bir an ki dursan sözümün üstüne anlayacaksın ki sözüm geldiğin geçmişe, anana babana ülkene konuştuğun dile ve seni diğerleri gibi tanımlayan sana dayanmaz. Bu sözler ki üstünde dans etmeyi öğrenmen gereken ancak ve ancak senin nasıl çalıştığını anlayamadığın aklına dayanır.  

Yana yana yaşarsın. Her nefes alışında ya yanarsın yaşmak için ya da yakarsın. Bu yüzden ki bütün tanımladıklarının hepsi ışığın yani yanmanın şeklinin yansıması üstüne kuruludur. Ben sana yanmadan yaşamanın kapısını açmaktan bahsediyorum. En kolay haliyle suyun altında insanın hiçbir hale gerek kalmadan nefes alabilmesinden bahsediyorum. İlle de bir şekille anlayacaksan. Yine de nefes alamamaktan bahsettiğimi unutma ama…

Bangır bangır bağırsan neden korktuğunu suratıma ben de bangır bangır bağırırım suratına korkunun ecele faydası olmadığını. Oyun için de oyun falan oynamam. Yüzüne söylerim.

Her şeyden önce bildiğin tüme yabancılaşmaya başlayacaksın önce. Zamandan ve mekândan bağımsız bir hale geleceksin. Bütün zamanın ışığa ve bütün mekânların ışığın miktarına göre şekillendiğini fark edeceksin. Dünyanın bütün dillerini ve bütün dinlerini bilir halde bulacaksın kendini. Kimin neyi neden yaptığını anlayacaksın. Bir çocuğun gözlerinden yaşamı anlayacaksın. Bir ermişin ruhundan geçeceksin. Hırsızlığın ve ahlaksızlığın bütün çağlarından geçeceksin önce.

Hepsi birden olacak. Birden gökyüzü senin için aydınlanmayacak. Birden bütün gerçeklik algında olan renkler ve ışık anlamını yitirecek. Herkesin neyi neden yaptığını biliyor olmak seni delicesine bir bilinmezciliğe çağıracak. Eğer kendini bilirsen öleceksin sanacaksın. Eğer başlangıç noktanı hatırlarsan hayatla tüm bağın kopacak sanacaksın.

Kalbinin ne kadar hızlı çarpabileceğine bütün tıp dünyası şaşıracak. Bir saniyede belki de milyonlarca defa sıkılıp gevşeyecek yüreğin. Bir saniyedeki bu hareketin sıklığını kimse anlamayacak bilinen şekliyle. Bir anda bir ucubenin bile olamayacağı kadar ucube olacaksın. Her hangi bir eylemde bulunmak; ister refleks olsun ister sistematik bir düşüncenin sonucu olsun mümkün olmayacak. Hatta kendini öyle bir kaybedeceksin ki bu halde dokunulacak bir duvar tutunacak bir ağaç parçası bulamayacaksın. Bir düşme halinin içinde düşmenin kendisinin ne olduğunu düşünmeden ve düşmeyi sürdürüp sürdürmemen önem teşkil etmeden hareketsizliğe geçeceksin hareketten. Senin istencinle şekillenen hiçbir edim ve hiçbir durum kalmayacak. Durmak ve yalnızca durmak hali bütün bedenini kaplar hale geldiğinde yorgunluktan telef hale gelmiş olacaksın. Bileceksin ki bütün hareket edilen hallerin tamamı durmak isteğini maskeleyecek.

Öyle bir maske ile yorgunluktan bitap düşmüş olacaksın ki zaman bu kadar büyük bir hızı ve bu kadar büyük bir dinginliği aynı anda barındırma halini yitirecek. Sen istesen de istemesen de düşüşün tamamlandığında kendini zamanın dışında bir yerde olmayan ya da bunca zaman boyunca olmadığına inandırılmış topraklarda bulacaksın kendini.

Buna benzer bir hikâyeyi vaat edilmiş toprak hikâyeleriyle karşılaştıracaksın. Bir an için tek olanın hiç olmayana ulaşma çabası olduğunu ve tümden gelimin de tüme varımın da mümkün olmadığını bir başka hal ile ancak yukarıdan ve tepeden bakınca anlamlı olduğunu düşüneceksin. Sen ki zamanın dışına çıktığından o an o kadar bitmez tükenmez bir zamansızlıkla seni sınayacak ki kendini bile bilmeyeceksin.

Konuşma isteği seni öyle bir hale koyacak ki var olmak ile konuşmak ya da en azından birinin sana doğru konuşması için yalvaracaksın. Kimse tek kelime etmeyecek o anda. Senin delirme eşiğini çoktan geçmiş olduğunu kabul edip üzerine çizgiyi çekecekler. Kimileri uyuşturucu yoksunluğu hali diyecek, kimileri şımarıklığını artık kaldıramadığını söyleyecek, kimileri bunca zamandır neredeysen oraya geri dön diye bağıracak yüzüne eylemleriyle. Ne gidecek bir yer bulacaksın ne de yapacak bir iş. Koynuna girmek için can atabileceğin annen bile sana sırtını dönecek.  

Ağlayamayacaksın. Gülemeyeceksin. Hayatın boyunca yüreğine sirayet eden bütün acı ve gerçeklik yüreğini sökercesine seni terk edip gitmek isteyecek her biri bir parçanı da yanına alarak. Ne izin vereceksin ne de gitmelerine engel olacaksın. Bir espri için ölecek kadar çaresizliğin içinde delirmemek için içinden sayacaksın. Bir iki üç dört beş altı. Tam sayı miktarı kadar tekrarlarsın edimi…

Güneşin kararmasına bağlı olmaksızın çökecek karanlık içine. Üstelik güneş dışarıda tüm güler yüzüyle dolaşmaya devam bile etse senin için karanlıkların kapılarına daha yaklaşamayacak kadar depreme salsa da seni yoluna devam edeceksin. Başka bir yolu yoktur çünkü karanlığın. Siyahtan geçerler ya da karadan ad çalar sanırlar çoğunlukla ama yoktur başka hiçbir hali. Bir kere içine girdi mi ya da içine girmeye yaklaştı mı anlamı seni sonsuza ve sonluluğa savurur aynı anda. Olmayan duvarlarla, olmayan korkularla savaş halinde bulursun kendini. Bilincinin anlayamadığı ne varsa bilinçaltın istemsizce cevap verir ve sen kendi içindeki karanlığın ne kadar yakınında yaşadığını fark edersin.

Şaşırmadığın tek hal belki de aydınlık teorisinin tek doğru hali budur. En uzakta sandığın şeyin ışık yanılsaması olabileceğini her daim aydınlık insanlar düşünürler. Karanlıktakiler ise mesafelerin olmadığını yani iki sözün arasında bir uçurumun da bir yokluk halininde birlikte ve aynı anda inşa edilebileceğini bilirler. Anlmaları gömerler ve anlama derdi olmadan yollarına devam eder gibi dururlar durdukları yerde. Aksi halde kendilerinin karanlığa karanlığın kendilerine nüfuzu mümkün olmaz.

Tarih döngüsünü yani bilinen tarih döngüsünü hızlıca gözünün önünden geçirirsin. Kişisel tarahinin yetmediğini anlaman iki saniyeden daha kısa sürdüğünden öğretilen ve araştırdığın insanlık tarihini gözünün önünden geçirirsin. Hezimete üç kala birkaç hal dikkatini çeker.

Neden hallerin doğurduğu sıkça karşılaşılan sorulardır. Bütün kalabalıklarda neden aynı ışıksız gözlerle bakan aynı takım elbiseli adamlar vardır. Bu işte bir yanlışlık olabilir mi dersin? Bu işte biri zamanın dışına çıkıp tarihin bütün çağlarında var olmayı başarmış olabilir mi dersin?

Ve ben ki bütün bunları düşünebilen, yazabilen ve sana anlatabilen adam olma hakkını nereden görürürm kendimde? Zamanın dışına çıkabilme yetisine sahip bir adam mıyım yoksa sadece tesadüf eseri zamanın dışına mı çıktım? Bir üçüncü hali kendin çürütecek kadar zekisin. Ben zamanın dışına çıkan adamların birine tanık olmuş olamam, zamana ayaklarımdan bağlıyken. Yani tanık olsam bile anlamam.

Peki ya bir üçüncü halin peşinde bunca zamandır bir teklikle dolaşan ve karanlığı kendi içlerinde barındıran bu insanlar hiç mi sezmez sanırsın karanlığın sınırını ve sınırsızlığını? Sana anlattıklarım sanki çocukluğunda dinlediğin seni ürperten masallardaki o devlere, o canilere, o kötü adamlara mı benzer sadece? Bütün karanlık ve kararlılığı sadece kötünün eline mi yaraşır?

Senin bilinen doğanda nötralizasyon sadece enerji için mi bir işlemdir? Yani birinin nötr hale geçmesi her daim bir hareketi ve bir düşünceyi içinde barındırmalı mıdır?

Kafan karışmaya başladıysa ve soruların tamamı sana manasız gelmeye başladıysa biraz daha yakına gelmen gerekiyor. Çünkü sana vadettiğim her ne ise ona yaklaşıyoruz demektir.

Soruların ve cevapsızlığın bir anlamı da sorduğun ve düşündüğün her şeyin daha önceden ifşa edilip edilmediği önemli olmaksızın birileri tarafından düşünülebilir olduğu haldir. Kimileri onları deli günlükleri diye yayınladı, kimileri bunun sadece yüzde onluk kısmını anlayıp resmini çizmeye kalktı. Kimileri hepinizi bu işten din adı altında korkutup kaçırmak için elinden gelenin en iyisini yaptı. Ancak ve ancak her seferinde kendi teorileri onları yerle yeksan etti. Evrim gibi! Yani düzenin içinde var olmaması gereken bireylerin her seferinde ve yeniden ortaya çıkışı gibi.  Sen gibi, ben gibi…

Yaklaş bana. Yakınlaş yeniden kendi sesine. Başıboşlukta hınzırca dolaşan bir karanlık halinin soluğunu ensen de hissetmekten korkacak hiçbir şey yok. Bil ki yok. İlla ki yok!

Git biraz uzan ve düşün. Biraz dinlen. Gerekirse tasfir için daha farklı bir yol deneyeceğiz. Bu girişimi yaptığımız damarın patlamak üzere. Bir sonraki zaman başka bir damardan tekrar anlatacağım bir hikayenin eksik üç parçasından birini. Korkma, artık istesen de istemesen de karanlığın sana nüfuz etmesi için sen çabalayacaksın…

 

 

 

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: