RSS

Etiket arşivi: hikaye

Köy Meydanındaki Terzi Muhittin Heykelinin Hikayesi

tailor_1xTerziydi bizimkisi. Yüzden fazla iş yaptıktan sonra çocukluktan kalma bilgilerini kullanarak para kazanma derdine düşmüştü yine. Neye el attıysa bugüne kadar hiç birinde dikiş tutturamamıştı. Ya erken girmişti, erken başlamıştı işlere ya da geç kalmıştı. Hiçbir zaman hiçbir işte başarı nedir tadamamıştı.

Çocukluktan beri tasarım yapmayı, renkli kumaşları, kadınları ve pek tabi özellikle çıplak kadınları severdi.  Kadınlarla çalışmak isterdi. Tabii bir de çalışacağı işte başarısız olacak olsa bile gönlünü eğlendirmeyi de isterdi. Ne birikmiş üç beş kuruş parası ne de babasının ona güveni vardı. Yapacak çok fazla şeyi yoktu. Mecbur bir bankadan kredi çekti.

Bankalar iş batıran adamları severdi. Bilirlerdi böyle adamlar eninde sonunda bankaya çalışırdı. Ne kadar kazanırsa kazansın, en sonunda faizlerini ve borçlarını ödemek için bankaya koşmak zorundaydı.

Aklınca hızlıca para kazanıp bu işlerden sıyrılmak istese de oyunun kurgusu ölçüsüzce para harcayan biri için daha ilk başından belliydi. Batacaktı.

Hayatında hiçbir işi düzenli yapmamıştı. Adabı muaşeretten nasibini almamıştı. Herkese istediği gibi davranmayı kendinde hak görür, sonrasında da ortaya çıkan durumla baş etmek yerine bir köşeye kıvrılıp uyumayı ya da meyhane masalarında alkolün ardına sığınıp gözyaşı dökerek özre benzer cümlecikler kurmayı tercih ederdi. Hayatı; kendisi ve etrafındakiler için ölçüsüzce zorlaştığının farkında değildi.

Yaşamak aslında ölçü ile bağ kurmak gerektirirdi. Sınırlar yani ölçü içinde her şeyi yapmak ve her şeyden kaçmak mümkün ve kolaydı. Yalnız sınırların dışında ölçüyü kaçırarak bir iş gördüğünde durum değişirdi. Bu sefer geçtiğin sınır, aştığın ya da altında kaldığın ölçü seni canından bezdirebilirdi. Hatta yaşamı katlanılmaz kılardı.

Bizim yeni terzimizin haberi olsa da görmezden geldiği bu durum defalarca başına gelmiş ancak hiç birinden, dünyada tek başına yaşamadığı ve karşı taraf için bir ölçünün bulunduğu savını çıkaramamıştı. Kendi olmakla övünen adam, karşı tarafın kendisi olmasına izin vermediğini, hatta karşı tarafın kendinden hızla uzaklaşmaya başladığını, hiçbir zaman fark etmezdi.

Zaten sonuçlar dışında bir şeyle pek de ilgilenmezdi. Batmadığı sürece batmamıştı, korkulacak bir şey yoktu. Aşığı onu terk etmediği sürece yalnız değildi. Yalnızlıkla ilgili düşüncelere ihtiyacı yoktu. Kısaca başına gelenin ayak seslerini görmezden gelip başına gelince işin içinden çıkamamak onun hayatta deneyimleyip, buna rağmen hiçbir şey öğrenemediği, yegâne istikrarlı işiydi.

Terzilik işinin aslı ölçüp biçmek olunca babası da etrafındaki diğer insanlar da bir an için umutla dolmuştu. Bunca zaman boyunca hayatın öğrettiğine direnmişti ama bu sefer belki mezura kullanmak, kumaşı doğru şekilde işlemek için defalarca ölçmek zorunda kalmak belki ona bir şeyleri doğru yapmayı öğretirdi. İnsanlar ne kadar kolay umut eder hale dönüyorlardı!

olcuTerzihaneyi ilk açtığı andan itibaren ölçüp biçme işlerinden anlayan bir çırak tuttu kendine. Bütün kesme biçme işlerini yapmak için de eli maharetli bir başka çırak aldı yanına. Tek yaptığı mezurayı nazikçe kendisine gelip üst baş diktirmek isteyen kadınların göğüs çevresinde, karın çevresinde, baldır çevresinde dolayarak ölçüm yapmaktı. Derdi de zaten bütün kadınların normalde asla başka bir adama göstermeyeceği hallerini yakından hatta bir nefesi paylaşarak görmek ve bu görüntülerden haz almaktı.

Hayatı oldum bittim sonsuz bir haz algısı üstüne kuruluydu. Şimdi ilk defa yaptığı işten büyük haz da alıyordu. Her gün farklı bir tenden farklı bir terden etkileniyordu. Etrafında olan biten başka hiçbir şey onu ilgilendirmiyordu. Sadece kadınların ne konuşmak istedikleri konusunda bilgi sahibi olmak için uğraşıp didiniyordu.

Arada bir taşa çarptığı da oluyordu gerçi. Çok beğendiği bir kadın hayatın diğer anlamlarından bahsederdi ya da baştan savma işleri için onunla kavga ederdi. Yine de sonun başında olduğunun farkında değildi. Ödemediği bir sürü borcu nedeniyle kimse kumaş vermez olmuştu ona. Sonrasında kesip biçme işini de ölçüleri not etme işini de çıraklara bıraktığından, yarım yamalak bitirilen işlerden para da alamaz olmuştu. Zaman için kimsenin bedenin etrafına mezura bile dolayamaz hale gelmişti.

Sonunda yüz birinci işinden hatta kendi zevklerinin tamamından olmuştu. Hayatta her şey bir ölçü yani bir bedeldi. Kimi bedellerin parasını ödeyip geçebilirdiniz ancak insanların yani ederi olmayanların bedelleri olmazdı. Yalnızca onları kaybetmenin ve sonunda kendini kaybetmenin bir bedeli olabilirdi. Ona da çağımızda söylenen yegâne tanım da ölçüsüzlüktü.

artistik çizim siluetiÖğrenir miydi bizim terzi, sanırım onun hayatı tıpkı aidiyeti gibi öğrenmenin, geliştirmenin, savaşmanın, üretmenin ve en önemlisi bu hallerle ile uğraşanların karşısında saygı göstermenin üstüne kurulu değildi. Gerekli miydi bu işler? Bilmem ye kürküm ye diye takım elbise giyip dolanmıyorsa ortalıkta, kendine saygı gösterilmesini istemiyorsa ya da herhangi bir işe başlamayı değil aynı zaman da bitirmeyi de öğrenmek istemiyorsa önemli olmayabilirdi ölçü onun hayatında.

İnsan her şeyi ister ancak başkasının da işin içinde olduğu hayatta bedel ödemezse, saygı duymazsa, biraz da çalışmazsa sadece ölçüsüzce isteyen biri olmaktan farklı algılanmazdı. Sonunda onunda lakabı bu kaldı dost meclislerinde. “Ölçüsüz”

Bildiği bilmediği herkes onu ölçüsüz diye çağırsa da insanların dinamikleri karşı tarafı anlama üstüne kurulu değil ve kendi güdülerini ortak bir sesle gerçekleştirmek üstüne kuruluydu. Ölçüsüzlüğü sonrasındaki hiçbir tavrı artık ona masumiyetini geri vermiyordu. Kaybettiği masumiyet gözlerinden kayıp gidince de ölçüsüzlüğü zaman içinde insanlar için mide bulandırıcı ve uzak durulması gereken bir hale geldi.

Sınırlar koydular önce. Tavır koydular. Yine de sınır da ölçü de bilmeye niyeti olmadığını bildiklerinden sessizce mezarına doğru giden yolun önünden çekilmeye başladılar. Varlığına tahammül etmekte zorlananlar nasıl olsa yokluğuna alışırlardı.

Yalnızlık ve ölçüsüzlük birleşince ve gece geç inince, sabah erken olmayınca çok yoruldu bütün zamanlarda. O kadar yoruldu ki bir şey yapmadan kalbi artık atmaktan vazgeçti.

Bir zaman sonra uygun bulunan dini bir ritüel uydurulup şanına yakışır bir adama yapılması gereken en muzır şeyi yaptı geride kalanlar da. Hayatta hiç durmadığı gibi ölçüleri kendisine tam uygun dik bir mezara gömdüler onu. Taşmamayı da taşmayı da mezarında öğrenirler sandılar ama insanların kabul etmediğini doğa kabul eder miydi? Daha ilk yağmurda toprak bağrından söküp köy meydanın ortasına bıraktı cesedini.

İşte bu karşımızda esas duruşta dikilen heykelin hikâyesi bu! Ölçü ve ölçüsüzlük sadece lafın gelişi…

 

 

Morrisse Eserese

2012-03-27

 

 

Reklamlar
 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Anlatıcı – Dinleyici

Uzun bir sessizliğin ardından nihayet birer ikişer kelimeler dökülmeye başladı ağzından. Sözcükleri söze dönmesin diye pek bir uğraşı içine girmişti. Kendince önemsediği hali anlatmaya kendi şeklinin yetmediği anlarda genellikle susmayı tercih ederdi. Yine de bu sefer şanslıydı karşısında oturan. Uzun bir bekleyişten sonra kendi haline sıkılmaktan daha fazla karşı tarafın haline sıkıldığından ağzından kelimeler dökülmeye başladı.

Sabırla bekleyen sabırla dinledi. Her tacizi ve her eleştiriye kulaklarını tıkadı. İstedi ki dinleyen anlatanın kurulumunu ve görüşünü doğru şekilde anlayabilsin. Yine yetmemişti sessizliği ve sabrı. Bu dinleyenin işi ezelden beri hep zor olmuştu.

İlk zamanlarda kimselerin konuşmasına izin vermezdi dinleyen. İlk zamanlarda büyük büyük sözler etmenin büyük iş görmek olduğunu düşünürdü. Sonra zaman için yaşadıkları ile birlikte biraz törpülendi bu söz söyleme işi. Büyük sözler söylemek yerine sözler söylemeye başladı. Bir süre sözlerle birlikte yaşamayı öğrendi, büyüklerden yırtmıştı işte.

Sonra zaman kendince bir hızda ilerledi dinleyen için. Hayatı boyunca yazın ardından kış gelirdi arada baharı atlayarak. Bulunduğu coğrafya arada kalanlara pek sıcak bakmazdı.   Şimdilerde büyük söz söylemek yerine sözler söylemekle yetinmek ona baharı bilmek gibi geldi. Mutlu oldu hiç deneyimlemediği bir şeyi öğrenecek bir yol bulduğu için.

Uzun zaman ötesini berisini aramadan yetindi bu mutlulukla. İşleri tıkırındaydı. Hayat istediğini vermek için göz kırpıyor gibi geliyordu ona. İçinde büyük bir ümit, şakaklarına henüz düşmemiş akların heyecanı ve isteği ile kavruluyordu. Önemli işlere soyunacak biri sayıyordu kendini. Dünyayı değiştirecekti belki de…

Bir çok dostu arkadaşı tanışı olmasına rağmen anlatıcı kadar entelektüel ve sıkı çalışan bir çevreden gelmiyordu. Kendi yalnızlığı ile karanlıkta yolunu bulmaya çalışıyordu bir süredir. Yine de denemekten ve çabalamaktan asla vazgeçmiyordu. Her gördüğü rüyayı gerçek sayarak devam ediyordu yoluna. Herkesin ve her biçimin önemini ve hakkını vermeye çalışıyordu aklınca.

İtalya’dan yardım yetişti bir süre sonra imdadına. Hikâyeleri kurma biçimini, sözleri küçültmeyi ve azaltmayı oradan öğrenmeye başlamıştı. Bir dinleyicinin anlattığı bir başka hikâyeden kendine sözler barındırmayan anlamlar çıkarmak derdine düşmemişti. Biçimdi dinleyicinin konuştukları kendince. Her ne kadar biçim konuşmalarının içinde içeriğe zaman zaman kafası takılsa da görmezden gelmeye çalışıyordu içeriği.

İçeriğin büyük sayıldığı post modern ve anlamı yazan dışında kimseyi bağlamayan ne kadar çöp varsa uzak durmaya çalışıyordu. Kişinin kendine dönmesi basit bir unutkanlıkla ya da ufak bir dikkatsizlikle olabilirdi. Çok çalışıyordu bu hallerden birine deşmemek için. Zamanı ıskalamak demekti bu etrafındaki herkes için. Aynı mekânda aynı zamana bağlı olmadan iletişim kurmaya çalışmak demekti. Nasıl bir yol bulup nasıl bir şekle döneceğini bilmediği yazma işinde şekillenme süreci son hızla devam ediyordu.

Korkularıyla yüzleşmeden devam edemeyeceğini anladı. Post modern akımın içeriği yücelten ve şekli görmezden gelen büyüsüne kaptırdı kendini. Sözler yavaş yavaş geri dönüyordu anlattığı hikâyelere. Paralel zamanlardan dik zamanlara göndermeler yaparken buluyordu kendini her seferinde. Bir yerde içerik ve biçim arasında öylece sıkışıp kalmıştı. Nefes alamıyordu.

Aradığı doğru olan şekil ya da önemli olan içerik değildi. Aradığı kendini huzura yazıyı da forma sokacak biçim ve içerik dengesiydi. Bir türlü tam olmadığını biliyordu yaptığı işin. Bir türlü nerenin eksik kaldığını bulamıyordu. Kendine bakarken adeta kör oluyordu. Neyi neden yaptığının hesapları içinde kendini boğuyordu.

Hayat ile yazıcı olmak arasında kalanların bu yollardan geçtiğini söyledi anlatıcı. Yazıcı olmayı bir tarafa bırakıp, neden sonuç ilişkilerini sadece sözcüklerle kurması gerekip gerekmediğine dair kuşku düşürdü dinleyicinin içine. Bu kuşku ilk defa dinleyicinin aklına biçim ve içerik ile ilgili belli belirsiz bir şekil düşürmüştü.

Uzun zamandır haybeye yaptıkları konuşmaların hangisinin biçime hangisinin içeriğe yönelik olduğu kristal berraklığında gözüktü dinleyicinin gözüne. Yine de kendince haklı gerekçeleri olacak yine kendince bu duruma karşı çıkacaktı anlatıcının söylediğine göre. Yazıcı olmaktan bir an olsun dinleyici olmaya geçen bir adamdan fazlası değildi en nihayetinde anlatıcıya göre.

Dinleyici uzun zamandır aradığı denklemin çözümünün ne olduğunu bulduğu için keyifliydi. Dinleyici ile ortak bir dili paylaşmadıklarından yani aynı anadil ailesinden gelen dilleri bile konuşmadıklarından anlaştıkları bir üçüncü dildeki çeviri ve mana hataları yüzünden savrulmuştu bunca zamandır boşlukta. Boşu boşuna geçen onca zamana ve konuşmaya takıldı aklı bir süre.

Aklının ve hafızasının yettiği kadar nerelerde hangi komik durumlara düştüğünü buldu. Nerelerde şakaları ciddiye aldığını fark etti. Sonra kendi ciddiyet için yalvarmaya başladığında aslında manadan değil biçimden konuştuklarını anladı. Sanki her şey yavaş ve uzun bir trenin ufukta kaybolmaya kadar giden hareketlerini takip ediyordu. Katarlara ayrılmıştı konuşmaklar, fikirler, espriler, gülümsemeler ve ağlaşmalar. Hepsi şimdi yerli yerine oturmuştu dinleyen için.

Uzun zamandır uyumadığı kadar iyi bir uyku demekti bu dinleyici için. Huzur içinde geçecek bir mesai süresi demekti. Hem dinleyici anlamanın dışında ikinci defa imdadına koşan ve menşei İtalya olan yardımla şimdi her şeyi daha da berrak görecekti.

Söz söylemekle, öykü yazmak arasındaki farkı anlamıştı. Zaten başından beri anlamaya çalıştığı bu ikisi arasındaki biçimsel farktı. Başından beri yaptığı hata manayı, biçimi, öyküyü, destanı, makaleleri yani biçimleri ve özleri birbirine karıştırmaktı.

Çok okumak lazım diye iç geçirdi dinleyici. Bütün bu iyi şeyler olurken dinleyici için hayat biraz farklı akıyordu konuşan için.

Konuşmasının eninde sonunda yanlış anlaşılacağını düşünüyordu konuşan. Karşı tarafta uzun zamandır konuşmalarını anlayabilecek kapasiteye sahip kimse yoktu. Yabancı bir ülkeye kaçıp gelmişlerdi. Hayatları yeteri kadar zor geçmişti. Burada olan bitenlerin saçmalığı ile boğuşacak enerjisi yoktu.

Sorular sormayı çok seven bir adam vardı. Önceleri soru sormak yerine biliyorum derdi bu adam. Bolca her cümleyi biliyorum ile keser anlamsızlaştırır ya da önemsemez görünürdü. Bu konuda bir iki defa uyarmıştı onu. Birkaç yüz defa uyarıldıktan sonra adam biliyorum demeyi bırakmış bu sefer daha da kötü bir huy edinmişti. Sorular soruyordu. Biçimle ilgili yaptıkları konuşmalarının ortasında mana ile ilgili konulara girmek için sorular sorardı. Tuhaf haldi doğrusu. Bu kadar enerjisi olan bu kadar donanımlı hale gelebilmeyi öyle ya da böyle başarmış bir adam bu kadar basit hataları nasıl yapardı? Bu hataları yapan adamın yanlış anlama ihtimalini bile bile konuşacak bir şey bulmak istemiyordu anlatıcı.

Şarap şişeleri bir doldu bir boşaldı. Oturdukları oda duman altı oldu. Her ikisi içinde farklı açılardan zor bir konuşma olacaktı. Yine de denemekten bir şey kaybetmezlerdi ya da en fazla yolları ayrılır bir daha birbirini görmezlerdi.

Anlatıcı konuşmasını bitirip uyumak için izin istediğinde yorgunluktan bitap haldeydi. Anlattıklarını anlamış mıydı karşısındaki ve anlattıklarına gerek var mıydı emin değildi. Hafızası ile övünen dinleyici ise bir taşla üç kuş vurmuştu. Biçim ile içerik arasında sıkışıp kalan kendi ruhunu nefes alacak bir düzlüğe çıkarmayı başarmıştı sonunda.  Yazıda kendi durduğu yeri, kendi yapmak istediklerini ve kendi gerçeklerini hatırlamıştı. Belki de en önemlisi anlamasa bile zevk aldığı konuşmaların anladığı ve terine oturttuğu haliyle daha keyifli gelmesiydi.

 

Ne olursa olsun ne anlatan konuşacakları bittiğinde kendi yerindeydi ne de dinleyen eskisi gibi bir yürek heyecanı ve dikkat silsilesi içinde yaşamak zorundaydı. İkisi de paylarına düşeni kendilerine almışlar ve hiçbir zaman bunu tekrar konuşmamak adına kendilerine söz vermişlerdi.

 

Etiketler: , , , , , , , , , ,

Çaresizim Çaresiz…

Yola çıkarken sonunda başına gelecekleri bilmek erdem falan değildir. Uzak görüşlü olmak da değildir. Ne kadar çabalarsan çabala kaybedeceğini kabullenmek ve bir köşede oturup hiçbir şey yapmadan zamanın geçmesini beklemek de değildir. Başından bildiğin hiçbir şeyi sonuna kadar unutamamaktır sadece.

İnsanlara zaman çok kolay geçer. Zaman ve götürdükleri! Kendilerinden çalınanlardan ayrı yaşamaya alışıktır insanlık. Sadece zor ve uzun yollar kat etmeleri gerekir sindirmek için o kadar. Zor ve uzun yollardan geçmezlerse sonunu kesin bildikleri düşleri kırılmaz. Her daim bir umut kalır. Her daim gözden akmaya hazır bir çift gözyaşı kalır gözde. İnsan bu kadar büyük bir yükle bir arada yaşamak yerine yükünden kurtulmayı tercih eder. Her zaman ve her koşulda!

Dün yola çıktığımda nerede şimdi neredeyim? Gözlerimden çıkan ateş ile birlikte oturduğum koltuğa geri döndüm. Hiçbir şey istediğim gibi olmadı. Daha ilk başından kendimden biliyordum aslında. Midem mesela sağlam değildi. Kesin kusardım o kadar içmeye… Kustum. Aklım ne yaparsam yapayım başımdan gitmezdi mesela. Neler yapmayı denemek istedim. Hiç birine cesaret edemedim. Hiçbir şey yapmadan ve yapmış gibi bozguna uğramış halde geri döndüm. Büyük bir pişmanlık ve akmayan yüreğime yük iki damla gözyaşı ile. Başladığım koltuğa oturdum. Düşünüyordum. Hayat gerçekten bu kadar yalnız ve yanlış olabilir miydi bir adam için?

Geçenlerde bir masalda dinlemiştim benim gibi bir adamın hikâyesini. Kimse ama kimse adamın ne hallerine ne de aklının sağlığına güvenmezmiş. Demem o ki kimse adamı almazmış ciddiye. Ne yaparsa yapsın, ne söylerse söylesin adamın içine kaçmış bir ucube gözünü gösterirmiş kelimelerinin ardından. Adam ne söyleyecek olsa yüreğinden çıkan ucube gözlerini karşı tarafın gözlerine dikince herkes gülmeye başlarmış. Başlarda adam feci bozulmuş bu duruma. Gel zaman git zaman adamın yakın arkadaşlarından biri bir gerçeği fısıldamış adamın kulağına.

Eğer demiş içindeki ucubeyi gösterecek kadar içinle barışıksan neden tamamen ucubeye dönmezsin? Neden sadece kendin olmak varken her önüne gelen ile karşındaki olmaya kalkarsın? Senin yaptığın işi yapmak için milyonlarca para harcar insanlar! Psikiyatrlara giderler! Azı afyon çoğu narkotik bağımlısıdır! Herkes gibi içinin dışında olamadığı bir hayatı seçerek neden kendine eziyet etmek istersin?

Arkadaşı kulağına zehrini akıtır akıtmaz aklı karışmış herkesi güldüren adamın. Arkadaşı diye yanında gezdiği adamın sözleri doğruysa yeryüzünde herkes acı içinde kıvranıyor demekmiş. Adam düşünmüş uzun uzun. İlk önce çingeneler gelmiş aklına. Çingeneler ve onların ölümle dans edişleri… Sonra hırsızlar kasabası düşmüş adamın aklına. Diğer hırsızlardan kibarlıkla çalma sanatını öğrendikleri yerler düşmüş. Sonraları yalnızlar rıhtımı, serkeşler hanı ve nice yerlerde öğrendiği nice zanaatın ustaları gelmiş aklına bir an gülümseyecek olmuş. Sonra yutkunmuş arkadaşının sözlerini hatırlayıp.

Ne kadar yalan söyleyebilir insanlık diye düşünmüş bir süre etrafta… Bütün insanlar demiş kendi kendine… Bütün insanlar mutluluk ve huzur yalanı mı söyler birbirine? Bütün insanlar birbirinin gözünün içine bakıp yalan söylerken ahlaktan, hayattan, felsefeden ve en önemlisi sevgiden mi bahsederler birbirine. Bu kadar açken insanların yürekleri sevgiye nasıl büyük bir ego ile sevgiyi yerden yere vururlar sinsice? Nasıl bir akılsızlığın oyunudur ki bu soruları sormazlar kendilerine?

Çok zorlanmış adam bir an. Anlamış ki etrafındaki herkesin kendine güldüğü hal aslında herkesin kendine ağladığı halmiş. Herkes onunla dalga geçerken içinde biriken öfkeyi, yalnızlığı ve gözyaşını bastırmak derdindeymiş.  Yani herkesin adamın halindeymiş de kime adamın halinde olduğunun bilinmesini istemezmiş.

Gizli bir anlaşma ya da genel kabul görmüş ahlak ilkesi gibiymiş adamın hali. Asla ve asla biri diğerine söylemezmiş halden anladığını. Anladığını fısıldarsa kulağına karşısındaki anlarmış kendinin yüreğinin içindeki ateşi susturamadığını. Anlatmak demek kendini itiraf etmek demekmiş kendine.

Kimse durduk oturduk yere kendini ifşa edip adamın haline düşecek kadar aklını kaçırmamış daha dağa. O dağdaki suları öküz içmedikçe dağ öküze binip kaçmadıkça, öküz ölüp toprağa karışmadıkça dağ dağlığından vazgeçemezmiş.

Büyük bir yalan üstüne kurulu küçük bir anlaşmaymış bu. Adam doğarken okumamış ve imzalamamış sadece. Meğer bütün anneler çocuklarını doğurduktan sonra çaresizce inkâr edenler masasına gidip çocuklarının kaydını yaptırırmış. Adamın annesi doğumda ölüp babası da yabancı uyruklu olunca adamın kaydını yaptıran da adama durumu anlatan da olmamış.

Bütün gerçekliği ve bütün çıplaklığı ile ortada öylece kalakalmış adam. Gözlerine büyük bir yalnızlık oturmuş. Sözlerinin içine büyük bir karamsarlık çökmüş. Adamın hali günden güne kötüye giderken, etrafındaki herkes de gülmekten kırılıyormuş. Adamın içindeki dayanılmaz hal nefes almasına izin vermediğinde, etrafındakiler nefessizce gülmekten harap olmuşlar.

İşte bugünlerden bir tanesinde adamın kulağına arkadaşı o sözleri fısıldayınca adamın aklı iyiden iyiye karışmış. Gözlerinin yuvalarında biriken ve gözyaşını dışarı salamayan ateş bir anda ortalığı iyiden iyiye ısıtmaya başlamış. Adam durduk oturduk yere ortada hiçbir şey yokken etrafındaki herkesin haline üzülmeye ve acımaya başlamış.

O kadar yüce gönüllü bir adammış ki aslında etrafındakilerden bir tanesinin gözünden düşecek tek damla yaşa ağırlığınca kendinden verirmiş. O kadar ağlarmış ki etrafındakiler adam bir türlü iyileşmeye zaman bulamazmış. Yine de tüm gücünle etrafındaki herkesin yaralarına merhem olmaya çalışmaya devam edermiş.

İnsanların yüzüne güldüğünü unuturmuş. İnsanların kendi de dâhil hiç kimseyi sevmediğini görmezden gelirmiş. İnsanların içindeki bitmek bilmez öfkeyi sinesine çeker orada soğutmaya çalışırmış. Cehennem azabı ile hayatını resmetseler cehennem azabı adamın içindeki ateşin yanında sadece bir kibrit alevi gibi kalırmış.

Gel zaman git zaman bu adam bir gün bütün bu yüke kendi yalnızlığı ile barışsa da dayanamaz olmuş. İnsanlar gibi etraftaki herkesin yüzüne bakıp yalan söylemeyi de bilmediğinden adamın halinin bitaplığı günden güne artmaktaymış. Bütün cesareti ile önüne çıkanlardan birini bir biçimde sevmeye çalışmış.

Herkesin her şeyi yanlış anladığı bir yüzyılda sevgisi nasıl yanlış anlaşılmasın? Adamın başına gelenlerin içinde bir halden fazlası olmasa adam haline nasıl dayansın? İster istemez sevdiğine anlatmaya başlamış kendi yüreğinin yangınını. Başına gelen halin nasıl bir ilacı olduğunu sormuş. Başının okşanmasını isteyen bir kedi yavrusu gibiymiş hali. Biraz fazla okşasalar hazdan ayakları yerden kesilir biraz az okşasalar yetmezmiş. Anlatmış sevdiğine halini. Bütün gerçekliği ile ve bütün çıplaklığıyla…

Adamın yediği kazıklardan belki de teki ve en önemlisi buymuş hayatta. Kendini hayatta nereye koyacağını bilmezken, avurtlarının arası yangın yeri gibi yanarken, hem yüreğinin hem de kasıklarının ateşini söndürmek istemiş. Yalnız kasıklarının ateşi sönmese bile aklının ateşi sönerse belki hayat kolay olurmuş onun için. Öyle sanmış öyle davranmış olduğu gibi.

Sevdiceği, hayatını adayabileceği ama tereddütlerinden kurtulması gereken adamın halini bir türlü anlayamamış. En sonunda adamın bütün sırsızlığını ve yalnızlığını yanına alıp sırtını dönmüş adama.

Başlangıçta yüreğinde sadece anlama dair olan yangının yanına bir de aklının bir kısmını çalıp giden kadının yokluğu düşmüş. Adam bitmek bir efkârın içinde debelenip durdukça batmayı bile beceremiyormuş toprağa. Hani toprak bile kabul etmedi derler ya belki de o hesapmış adamın içine düştüğü hal.

İstese de istemese de kabul eder görünmüş kadının gidişini, yalnızlığını çalışını. Sonraları yüreği iyiden iyiye daralmış. Nefes alamaz olmuş kulağına gerçekleri fısıldayan arkadaşının yanında. Heybesini yüklenip sırtına kendine sevecek yeni bir şey ve aklının kayıp parçasının yerine bir şeyler koyabilecek birini aramış.

Sevmeyi ve sevgi ile birlikte yarenliğini beceremediyse şayet arkadaşlığı dostluğu ahretlik olmayı da beceremeyecek değilmiş ya… Keşke sandığı gibi olsaymış adamın hali! Keşke her şeyini birden ortaya döküp ayaklar altında ezilmesine izin vermeseymiş. Yine de yazgısını belirleyen basit bir unutkanlıkken kendisinin hiçbir şeyi unutamıyor olması ve aklınca kendine göre hatırladıklarının arasında bağ kurmaya çalışması arasında adamın içindeki ucube günden güne daha da güçlenmeye yüzünü göstermekten daha fazlasını yapmaya başlamış adama.

Kimileri adamın artık akıl sağlığının hiç yerinde olmadığını düşünmüşler. Kimilerine göre adamın hali artık hastanelik seviyesine çoktan gelmiş. Kendilerini ağızlarıyla adamın halini aşağılayan yürekleri ile adamın halini anlayan haldeki insanlar için topluca gidecek bir yer olmadığına inandırmak için çok fazla uğraştıktan sonra adamı güvenilir sayılabilecek bir adamın evinin arka odasında misafir olmaya ikna etmişler.

Adama bu misafirliğin kısa süre için olacağını ya da bu misafirlikten kendilerinin hiç keyif almadığını söylememek için yüklüce bir ödeme almışlar bakıcılar diğerlerinden. Bu ödeme onları kendi garabet ülkelerinden çıkarıp adamın bakıcısı haline gelecekleri başka bir ülkeye getirmiş.

Bu arada adamın halinin kötülüğünün farkında olan ailesi görmezden gelirlerse düzeleceği yanılgısına çoktan girmişler. Adamın ölmüş anasının akrabaları adama biraz sempati duymayı başarabilselermiş çocukluğunda belki adam bu halde olmazmış ama yine de zerre pişmanlık duymadan seyirci olmanın rahatını seçmişler. Adamın babasının ailesine gelince onlar için adam zaten potansiyel miras bölücü, aç ve doymak bilmez bir gırtlaktan başka bir şey değilmiş. Onlar da daha ilk günden sırtlarını dönmüşler adama.

Bu bakıcılık kisvesini kendi ülkelerinden kaçmak için kabul eden adamın arkadaşı olduğunu sandığı paralı bakıcılarsa aslında adamın bir an önce kendi isteği ile çekip gitmesi için adamın gözünün içine bakarlarmış. Adam delinin tekiymiş en nihayetinde. Ait olmadıkları bir kültürün daha akıllısı ile geçinmekte zorlanırken delisi ile baş etmek zorunda kalmak ülkelerinde hayatta kalmaya çalışmaktan betermiş. Yine de adam yılmadan usanmadan umut bağlamaya devam etmiş bakıcılarına, olan bitenlerden ve dünyadaki her türlü hile ve hurdadan habersiz.

Elinden geldiğince hem kendi hem de onların istediği gibi bir ara adama dönüşmeye zorlamış kendini. Bir yüksek egodan aşağılık gözlerinden yaşların ne zaman akacağı belli olmayan, yüreğinin içinde kaç korkuya kaç acıya yer kaldığını bilemeyen bir adama dönüştüğünde bakıcılar artık neredeyse amaçlarına ulaşmak üzereymiş.    

Adam günden güne umutsuzluk ve gözyaşına gark olunca en sonunda insanların ondan alacak parçası kalmayınca bir çöp tenekesinin arkasında cenin pozisyonunda cesedini bulmuşlar bir sabah. Elinde kollarında tırnakları ile kazdığı tek sözcük varmış. “Sevgi.”

İşte o adam hikâye olmaktan çıkıp ben olmaya dönüştüğünde yani yolları ayırmakla ayırmamak arasında delirmek üzere olan birine dönüştüğümde bu adamın çaresizce oradan oraya savruluşu geldi aklıma. Nereye baksa yaşamaktan anladığını gerçekleştirebilecek hiçbir oda, hiçbir insan ve hiçbir akıl olmadığını söyledim sonra kendi kendime.

Okuduğum kitabı bir tarafa bıraktım. Pencereden dışarı uzun soluklu bir gökyüzü ağlama seremonisi izlemenin iyi olacağını düşündüm. Gözyaşlarımı silemeden önce bir kez daha usulca kapıya doğru kabarttım kulağımı.

Bakıcılara misafir geldiğinden beri beni boşlamışlar, arka odada ne yaptığımı kontrole bile gelme gereği duymamışlardı. Hayat ne hayattı ama. Herkes birbirine yalan söyleyerek yaşardı. Kimse beni sevmezdi ve yokluğumu fark etmeyeceklerdi.

Aksi bir duygu ile yaşamayı bilmeseydim, daha önceden intiharı bilmeyen mi olurdum? Bilmem evet de desen hayır da gerçek denediğim. Ve aradan yüzyıllar geçse de yine de denemeden duramayacağım. Bu ülkede beni hayatta tutmak için babamın yaptıklarını başkası yapsaydı çoktan aziz derlerdi ona… Yine de kimsenin istemediği kimsenin sevmediği biri olarak 13 yıl yaşamayı becerdim. Daha fazlası da olsa eksiği de olsa ne fark eder ki…

Hikâyedeki ucube gibiyim ben de. Kimsenin yanında keyif almadığı, herkesin katlandığı kimsenin okşayan, mutlu ve sevgi dolu gözlerle bakmadığı o adam gibi hissediyorum şimdi. Biri çıkıp dese gözlerini gözlerimin içine dikip mesela… Duymak istiyorum önemli bir adam olduğumu.. Sevildiğimi ve önemsendiğimi… İyi bir adam olduğumu söylese mesela…

Yalancıların içinde gezip, kendilerini inkâr eden insanlardan alt tarafı benim için bir yalan söylemelerini istesem çok mu şey istemiş olurum? Yalan da olsa duymak istemiş olmak çok mu çaresiz yapar beni…  

Çaresizim. Çaresiz…

  

 
2 Yorum

Yazan: Mart 11, 2012 in Denemeler, Morrisse Eserese

 

Etiketler: , , , , , , , , , , ,

Hafta sona Ermeden…

Hayat dünyanın en komik olan şekillerine aynı anda girebiliyor. Biraz önce basitçe istediğim bir programın hatta uzun zamandır istediğim bir programın istediğim şekilde sonuçlanmayacağını öğrendim. Aslına bakarsan program gerçekleşse bile istediğim olmayacaktı çünkü eninde sonunda olacak olan belliydi. Ben hayal kırıklığı ve elimde hiçbir şey olmadan geri dönecektim. Aşkın doğası kaybetmenin üstüne kuruludur ne de olsa. Hayat aşkın bir yanılsaması ne de olsa.

Yok, öyle üzülecek süzülecek değilim. Yapacak bir şey yoksa yapacak bir şey yoktur. Beklemek ve istemekten başka seçeneğim yoktu hayatta. Her zaman başıma gelen bundan farklı olmayacaktı. Yine farklı değildi.

Her zaman bir umut vardı. Her zaman bir umudun içinde yok olmak vardı. O yüzden hiçbir şey yolunda gitmese bile hayat sana sadece beklentini karşılamak için bile olsa şans sunardı. Telefonum çaldı. Çocukluğumdaki umutsuzluk beni kurtarmaya gelmişti.

Size çok benzeyen her şeyi yüz metre öteden neden tanırsınız bilir misiniz? Hepimiz aynı umutsuzluğun içinde debelenip dururuz da ondan. Aynı umutsuzluktur bizleri birbirimize düşman da eden âşık da. Yapacak bir şey yok çünkü umutsuzluğu paylaşmaktan başka bu dünyada.

Korkularının yüzünden okunduğu bir adama ya da kadına dönerseniz yüzünüzü onu kullanmayın. İntiharına giden yolun taşlarını ayaklarınızla çekip almayın altından. İntihar bile edemeyecek kadar umutsuzluğa sürüklemeyin kimseyi. İnanın kimse o kadar kötü değil ve siz basitçe bir oyun oynamıyorsunuz birinin hayatına dair. Düpedüz bir kumardı bu.

Kendi eliyle telefonu açıp size verir. Sizin yerinize sahip olduğunuz her şeyi korumaya kalkar. Sizin için her şeyden vazgeçer yine de tek söz söylemez size. Siz dalgacı bir halde onun bu halinin farkındasınızdır ya da değilsinizdir. Bilmediğiniz bir halin bilinmeyen bir gözyaşında nefes alıp verdiğinizi bilebilmeniz mümkün değildir.

Siz kendi hayatınızı onun ne düşündüğünün farkında olmadan sukut ve huzur içinde geçirirken bu halin bozulmasıyla ilgili ne söyleseniz üstüne alınır. Ne yaparsanız aksini yaptığınızı düşünür. İşiniz onu görmezden gelecek kadar kolay değildir ancak işiniz onu anlamak da değildir.

Kendi haline bırakırsanız en küçük rüzgârla başa çıkamaz sandığınız o biçare aslında dünyanın en güçlü adamıdır mesela. Yoksa nasıl bu yaşına kadar geldi sanırsınız bu aptallıkla… Sadece şansla mı?

Belki de şansla gelmiştir dünyaya. Belki gerçekten korkusuzca korkuları ile yüzleşerek. Belki sadece durarak ve bekleyerek. Yine de hangisinden geçerek gelirse gelsin karşınıza önemi yoktur hiç birinin. Sizin yanınızda kendi hayatının bile önemi yoktur. Yaşamak istediklerinin, yaşayamadıklarının, dokunmak istediklerinin ya da dokunamadıklarının… O dünyanın en uzak yerinin kendi sırtı olduğunu bilir. İki ayrı kültürün aynı nefes ile farklı sazlara ses verebileceğini bilir. Arzu halini sadece kuru fasulye ve pilav ile geçiştirmeyi de bilir.

Herkesin ona acıması, herkesin onu yalnız bırakmaktan korkması gerektiğini de yalnız olduğunu da bilir. Korkmayın siz onun korkularından. Varlığınızın bedeli onun hayatta kalmasının teminatı gibidir onun için. Yorulmadan ve hiçbir dakikayı düşünerek geçirmeden kendi çıplak elleriyle kendi hayatını düzenler.

Çok yorulur, çok acı çeker. Benzemez gerçi acıları yaşamla sınanmaktan, ölümle tehdit edilmekten geçenlerin yollarına. Benzemez hayatta kalmak için her cambazlığı hırsızlığı ya da yanlışı göze alanların acılarına.

Hiçbir zaman hayata bedellenen bir aşk bir diğerinin üstüne bulaşamayacak kadar göz önünde olmaz. O gözler ki aşkın içinden çıkıp kaşı tarafın yüreğinin en derin yerine oturmadıkça yani yalnızlık ve ölümsüzlük bir devamsızlıkla ve kısa bir solukla sınanmadıkça anlatmaya değer bir hikâyeye dönüşmez.

Biri size âşık olduğu zaman korkmayın. Biri sizi sevdiğini söyleyemediğinde korkmayın. Biri ne yaparsanız yapın gidemiyorsa korkmayın. Biri ayrı duramıyorsa korkmayın. Biri çok konuşup sizinle hiçbir şey söyleyemiyorsa korkmayın. Kendine itiraf edemiyorsa korkmayın.

Üzülmeyin çocukça hallerine. Üzülmeyin gün görmemişliğine mürekkep yalamamışlığına. Üzülmeyin sizin hakkınızdaki yargılarına. Ne olursa olsun affedecektir bir süre. Yüreğini yerinden çekip alsanız sormayacaktır neden diye. Korkmayın, acımayın ve anlamaya ve kullanmaya çalışmayın yeter. Becerebiliyorsanız şayet sadece sevin. Sahip çıkın gözünde yeniden uyanmaya çalışan ışığa.

O ışık sizden hiçbir zaman bir şey isteme cesareti bulamayacaktır. Hiçbir zaman korkuları ile ışık arasında seçim yapmayacaktır. Öyle duracaktır her zaman durduğu yerde kendi halince…

 

 
 

Etiketler: , , , , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: