RSS

Etiket arşivi: İstiklal

İstiklal

Nerelerden çıkıp geldiği belli olmayan yüzlerce insan sanki kanala aktarılıp hız kazandırılmış su gibi akıyor bu sokakta. Gerçi buraya sokak demek hata! Kelimenin sözlük karşılığı ile içine karıştığım pek birbirine benzemiyor. Panayır yeri desem, panayırların halleri gelecek seksen öncesi doğanların gözünün önüne. Bayramlar gelecek. Gülen çocuklar gelecek, kahkahalar çınlayacak onların kulaklarında. Panayır yeri de doğru benzetme değil.

Keşmekeş desem, mahşer yeri desem hepsi kalabalığı tanımlayacak en sonunda. Ne sokağın hali kalacak gözünüzün önünde ne de sokak halleri. Oysaki sadece bu tarafı yetmez anlatmaya. En iyisi mi ben gördüklerimi anlatayım size.

Sokağın sınırını belirleyen sağlı sollu sıralanmış hatta sanki hapishane duvarları gibi binalar var. Tabii hapishaneler için duvarlar bu kadar birbirinden farklı değildir.  Arada uzanıp giden benim sokak dediğim eskilerin  “Cadde-i Kebir”,  “Büyük Cadde”,  “Grande Rue de Pera” dedikleri bu yeri geçebilmenin tek mantıklı yolu yürümektir. Kimileri size Arzuların Tramvaycasından bahsedecek olursa da sanırım görmezden gelmeniz en hayırlısı zira ne etrafı anlayabilmek için ne de hızlı olmak için kullanılacak yöntem değil tramvay.

Sokakta yürürken sağınızda solunuzda yükselen binaların belirgin bir üslubu olduğunu sanıyorsunuz bir an için. İşin gerçeği ne sokaktaki kalabalığın ne de sokağın kendisinin belirli bir üslubu yok. Üslup sandığınız şey aklınızın size oynadığı oyundan fazlası değil. Siz kendinize neyi yakın görüyorsanız ya da neden nefret ediyorsanız onlar çıkıyor gözünüzün önüne.

Önce karşıdan göğüs uçları belirgin bir oğlan çocuğu geliyor, hemen arkasında siyahlar içinde sadece gözleri görünen bir kadın bebek arabasıyla vitrinlere baka baka ilerliyor. Boynuna poşu bağlamış, entelektüellikleri gözlüklerinden ya da giydikleri pantolonun renginden okunana bir grup geçiyor yanımdan. Alışveriş torbalarını yanındaki adam taşıtan bir kadın “Fifi’yi” zapt etmeye çalışıyor.  Topuklu ayakkabılar, pahalı bir modelin imitasyon çantasını herkesin gözüne sokabilmek için kuğu boynuna dönmüş bir kol ile “Fifi’yi” zapt etmek bir hayli zor onun için.

Kalabalığın içinden gördüklerimi bir kenara bırakıp sokak cazının geldiği yöne doğru çeviriyorum yüzümü. Bir grup genç  “?” ile ileride ne açılacağına dair merak uyandırmayı hesaplayan bir dükkânın önünü mesken tutmuş müzik yapıyor. Etraflarına toplanan kalabalığın yaptığı yorumlar arasından bir iki tanesi ilginç gelince müziği dinlemeyi bir tarafa bırakıp yorumlara kabartıyorum kulağımı.

“İngiliz Turistler parasız kalınca bilet parası için çalıp söylemeye başladılar herhalde, Yazık!”

“Çok güzel ya! Elemanlar çalıp söyleyerek Avrupa’yı geziyorlarmış. Dün konuştum Cathrine’le. Ya bu şarkıyı söyleyen kızın adın Cathrine işte…”

“Bizim millet de bir enteresan. On adım geride adam babalar gibi kemençe çalıyor kimse bakmıyor yüzüne. Buradaki kalabalığa bak bir! Batı özentisiyiz deyince kızıyorsunuz sonra!”

“ Şu ortada dolanan kız çocuğu hangisinin acaba? Kadınlara bak hiç biri doğum yapmış gibi durmuyor”

 “ Belediye bu müzik rezaletini yasaklamamış mıydı? Bunlar Gavur diye mi göz yumuyor zabıta? “

“ Belki de üç beş gün sonrasının ZAZ’ını dinliyoruz oğlum. Kızın sesi süper! Çeksene şunların videosunu”

Yorumların hızı ve alakasızlığı başımı döndürünce yavaşça ve mümkün olan en az temasla kalabalığı yarıp açık trompet kutusuna cebimdeki bozukların bir kısmını bırakıyorum.

Yürüdüğüm kıta teoride Avrupa olsa da Asya dillerinin yadsınmaz hakimiyetine alıştırmaya çalışıyorum kulağımı. Üç beş adım attıktan sonra memleket sevdalılarının haberini önceden verdiği Karadeniz aksanlı Raple Karadeniz Türküsü arası ezgileri dinliyorum bir süre. İnsanların neden bu noktayı pas geçtiğini durur durmaz anlıyorum. Yanlış mevki seçimi!

İnsanların hiç biri kanaatimce kanalizasyon kokusuna …………. (noktalı yerleri kendine göre bir isimle doldur) için bile katlanmaz. 3. Bölgenin 1500. Kanal ıslah çalışmasının tam karşısını çalış söylemek için seçen yurdumun biricik sokak sanatçılarını pas geçiyorum.

Kalabalığın içinde birkaç defa okyanus görmüş ama parmağını sokmamış biri olarak dalga sörfü yapmaya devam ediyorum. İnsanların göz hizasından biraz daha yukarı kaldırarak boynumu neon lambaların sokağa göz kırpışlarını izliyorum.  Giysi, iç çamaşırı, aksesuar, bijuteri, kundura-çanta dükkânlarının, neredeyse her türlü damağa ve bütçeye hitap eden çabuk yemek (fast food) büfelerinin, küresel lokanta zincirleri, balık lokantaları veya muhallebiciler, tatlıcılar börekçiler gibi geleneksel tatlara uzanan lokantaların, meyhanelerin, türkü evlerinin, fasıl mekanlarının, rock barların, striptiz kulüpleri veya eşcinsel barlarının, tiyatro, sinema, kitabevleri ve sanat galerilerinin ve tabi bankaların sokakla bütünleşirken kendi tarzını yaratmaya çalışan muhteşem tabelaları ile göz göze gelince insanların gözünün içine bakarak yürümeyi daha keyifli buluyorum.  Bütün tabelaların sokağa uyum sağlamak için gösterdiği fazladan çaba ve birbirleri ile uyumunu aklımın bir köşesine yazmayı ihmal etmiyorum.

İnsanları tabelaların ardından incelemeye başlayınca eskisinden biraz daha güzel geliyorlar gözüme. Ne zaman bu sokağı arşınlasam, çirkin olmanın, çirkinleşmeye çalışmanın, zevkten nasibini almamanın burada olmanın koşulu olduğunu hissediyorum. Gerçi zevksizlik ve çirkinlik kombinasyonu içinde insanların tamamı etrafına bakarak kendinden daha emin yürüyor sokakta. Sanırım dışarıdan gelebilecek olan saldırıları bertaraf etmeye çalışma psikolojisi bu. Yine de zevksiz ve çirkin oldukları gerçeğini değiştirmiyor.

Sakalları saçlarına karışmış ve son moda zevk sahibi berberlerin elinden çıkmış gibi gezinen ergenler, renklerin uyumları ve uyumsuzlukları hakkında hiçbir fikirleri olmadığına dair bahse girebileceğim kadınlar benim için sokağın %51’i.

Ülkenin yaratmak yerine kopyalama kültürünü sonuna kadar içselleştirmiş bu insanların üzerinde 1950’lilerden itibaren “Milenyuma” kadar her türlü zamana ait kıyafet bulmak mümkün. Milenyumdan beri süre gelen ve artarak hayatımızı zindana çeviren eskiye özlem – ki genellikle teknolojinin önce kalabalıklaştırıp sonra yalnızlaştırdığı bireylerin boş zamanlarında fazla eski video klip izlemelerinden kaynaklanıyor bu durum bence- adeta üstüne doğru yürüyor insanın.

Bir başka yüzde elli bir grubu: Beyaz Yakalılar, İbneler, Oyuncular, Sanatçılar, Yan Kesiciler, Torbacılar, Tombalacılar, Turistler ve Telaşlılar.  Birbiriyle iç içe geçmiş bu çok sayıda gruptan sürekli bir yüzde elli bir bulmak mümkün. Neredeyse her şeyi bulmak mümkün sokakta ama “ gerçek zenginleri” değil.

Tüketim üstüne kurulu düzen ve bu düzen sayesinde zenginleşenler, şehrin deniz görmeyen, bohemliğe, depresyona ve aynı zamanda aksiyona yatkın bu sokaklarını gezmek için pek tercih etmezler. Bir şekilde hayatını burada geçirip sıçrama yöntemiyle sınıf atlayanlar da dost meclislerinde bu sokaktan olsa olsa turistik tesis kurma hayalleri için bahsediyorlar.  Yine bir başka yüzde yakaladık bu sefer sokakta bu sebepten ötürü. Öteki başlığı altındaki %99.95.

Sokağın karmaşık yapısıyla beraber sıcak aklımı karıştırmaya başlayınca yürüdüğüm yolu kesen ara sokaklardan birine çeviriyorum yönümü. Biraz soluklanmak bu arada biraz da nikotinden nasibi almak için kapısının önünde masa olan bir yer arıyorum uzun süre. Ara sokaklar birbirini kesip ben yer yön kavramımı iyice kaybedince camiinin karşısındaki “Beyaz Zambak Hijyen Belgeli” bir kafede yorgunluk ve bıkkınlık molası veriyorum. Bazen yürümek can sıkıcı olabiliyor. Hele amaç sadece yürümekse…

Yanı başımdaki masada sevgilisine bir önceki gecenin hesabını telefon aracılığı ile soran bir kadın var. Arkamdaki masada ortak arkadaşlarını çekiştiren kalabalık gruptaki kimseyi tanımadığım için mutlu oluyorum. Bir an sonra oturmak için seçtiğim bu kafede çeşitli dillerde kahve, el, tarot, su, bakla veya Ebdeced falına bakılmadığı anlıyorum. Cami manzarasının fal işini bozduğunu düşünerek iki kahve molası arası bir bira istiyorum garson kızdan.

Dışarıda oturup bir şey içmenin özellikle de alkol tüketmenin akıllıca olup olmadığını gözden geçirmeye ve emin olmaya çalışıyorum. Ramazan ayında akşam ezanı saatinde caminin karşında bira içmek gerçekten akıllıca mı değil mi kestiremiyorum. Tedirginliğimden kendim de rahatsız oluyorum. Belki de bu yüzden iki yudumda bitiriyorum birayı. Ezan okunmaya başladığı sırada “Smoking Kills” yazan sigara paketini üstümdeki koruyucu pelerin sayıyorum, sessizliğimle beraber.  “Arabesk” filminden hareketle kimsenin bana “Ramazanı” göstermesini istememek sanırım normal bir tepkidir diye kendi kendime söylenirken bir kahve daha içmeye karar veriyorum.

Bir kahve, bir bira bir kahve… Bu kadar sıvı tüketince ister istemez tuvaletin yolunu tutuyorum. Her zaman olduğu gibi kafede merdivenle mesai yaptıktan sonra tuvaletin önüne geliyorum ve kalıveriyorum tuvaletin kapısının önünde. Kapıda kocaman bir slogan asılı, poster boyutunda:

“ Dream as you never die, live as you leave tomorrow”

Çok çeşitli çevirilerini ya da benzer ama farklı içerikle dindeki yerini bildiğim bu cümlenin nasıl olup da tuvaletin kapısında poster olduğunu düşünmeyi bir tarafa bırakıp sıkışan mesanemi rahatlatmak için içeri giriyorum.

Dışarı ve yukarı çıktığımda kafenin işletmecisi, mesul müdürü, oğlu ya da en azından bilgi sahibi birini arayıp merakımı gidermeye çalışınca durum iyice karmaşıklaşıyor. Ben durumun arkadaşındaki felsefeyi anlamaya çalışırken, meğer kapının üstündeki boya tutmayan çatlaklar istemişler posterin üstüne. Şaşkınlığımı gizleyip, sokağa en kestirme nasıl çıkacağımı sorup, hesap ödeyip ayrılıyorum kafeden. Sokağın bu ne olduğu belli olmayan hallerinin ara sokaklara kadar nüfuz etmiş olduğunun farkına varıp kaldığım yerden devam ediyorum sokağı arşınlamaya.

Elindeki profesyonel kameraları kuş bakışı kalabalık görüntüleri yakalamak için kullanan birkaç sinema aşığı ile kesişiyor yolum. Sokaktaki sinema âşıklarının yirmi birinci yüzyılı yakalayamaması ayrı utanç! Ellerindeki teknolojik donanım her ne kadar bu yüzyıla ait olsa da kafaların büyük çoğunluğu hala yetmişlerin toplumsal gerçekçiliğine takılıp kamış. Sinemacılar da sokağın gereksiz ve hatta çoğunlukla boğulma sebebi aktivistleri gibi.

“ Orta Doğuda ve Türkiye’de tek yol devamlı devrim” yazan aktivitstlerin yazdıkları ve yaptıkları l geçen yüzyıldan kalma metodolojiye takılıp kalmış. Genellikle gençlerden oluşan bu grup ya Türkiye’de ve Orta Doğu da sürekli olanın ne olduğunun farkında değiller ya da 68 kuşağının masallarına fazla inanıyorlar.

BP’nin kendini aklama çabası “Green Peace” ya da WWF veya Unicef’le ileride CV’lerine “Sosyal Sorumluluk” ekleyecek bu gençlerin hallerini anladığım kadar net anlamıyorum sinemacıların hallerini. Altı nokta körler derneğinin düzgün kaldırım talebine biber gazı ve copla cevap veren çevik kuvvet   sakinliği hakim bünyeye.  Üsten kuşbaşı hızlandırılmış siyah beyaz ya da sarı ve/veya kırmızı filtreli insan kalabalığı çekerek dünyayı anlatma klişesini değiştirmeyen sinemacılardan, sosyal sorumluluk peşinde olanlardan, dayak yiyenlerden, orospuluk yapanlardan, yan kesicilerden de turistlerden de bir beklentim yok. Beklentisi olmayan bir adamın yavaş yavaş eziyet halini alan yürüyüşü bu yalnızca ve varılacak hedefi olmayan yürüyüşlerin kaderi ya moladan geri dönmeyen bir yayaya sahiptir olmaktır ya da istemeden bir hedefe varmaktır.

Nasıl ki bu yüzyılda her şey normalleşme ve anormalleşme arasında salınıp durdukça anlam yerinde durmayı beceremiyorsa ben de başladığım yolu bitirmeyi becermek istemiyorum zira bir tamamlanmışlık hissi beni bu zaman mekan diliminden başka bir yere ışınlayabilir.  Eskilerin dediğine şapka çıkararak tüketilmişi tüketme derdinden vazgeçiyorum en sonunda. Ne demişti o eskiler…

“Ya İstiklal, Ya Ölüm!”

Reklamlar
 

Etiketler: , , , , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: