RSS

Etiket arşivi: İzmir

Yeni Yılın İlerleyen Günleri arasında

donmuş kadınÖnce kandırılan kadınları düşündüm. Sabah sabah bunu düşünmek iyi gelmedi. Tarih boyunca erkeklerin altına yatan kadınlar sayesinde soyun devam ettiğini görmek daha da sıktı canımı.  Geçer dedim sonra. Soğuk gibi bu da mevsimlik! İçimi ısıtacak birkaç haber bakındım. Zamlar içimin dışıma en yakın noktasını zonklattı. Her an hemoroit adına kararlar verebilir, lazer cerrahisi ile bu dertlerimden kurtulabilirdim. Üstelik yürüyerek girdiğim klinikten yürüyerek çıkabilirdim. Tabii bu noktada doktorun dairesel dönüş halindeki bedenim ve morfin arasındaki korelasyondan para kazanacağını sanıyor olması gerekirdi. Bir hemoroit müdahalesine ancak yirmi günlük morfin dozlarını tek seferde verebilir yani 400 günlük dozu 20 günde bana zerk ederse mümkün olabilirdi. Bu nokta beygir bayıltan olarak çoktan tıp literatürüne girmişti ne de olsa.

holly lightHolly Light için yalvardım Yaratana. Yaradana olarak uluduğumdan yanımdaki yarı farsça bilen yarı Türkçe bilen arkadaşım kelimeyi böldü ikiye. “Yara” olarak alıp ilk kelimeyi acıttı canımı. Dana olarak alıp ikinci kelimeyi daha da acıtacaktı canımı ya Nedim’i çok severmiş saray şairlerinden. Birinci mısrada gömer, ikinci mısrada diriltilmiş adına naat düzdüklerini. “Göz” demekmiş “dana” Farsçada. Oldu mu şimdi “Yaratan” diyerek ululadığın basit bir “yara gözlemcisi.” İnsanların yaralarını gözetleyenlere “Tanrı” diyorlarmış. Aydınlandım. 700-800 yıl öncesi Avrupa’ya çevirdim yüzümü.

Genellikle Türkiye’den bahsederken Avrupa ve Amerika’nın  75 yıl gerisinden geldiğimiz rivayet edilir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti Çakma Aydınları da bunun böyle olmadığını I PHONE 5 ile birlikte ispatlayıp aramızda  teknoloji üretiminden kaynaklanan üretim planlamaları nedeniyle 6 Ay olduğunu bunun da “normal” kabul edilebileceğini söyler. Ne muamma. Kadına seçme seçilme hakkı 1936 yılında verildi ama 20 yüzyılın hangi tarihinde çıplaklığı elinden alındı bilmiyorum. Tekerrürü bilmem ama “Ahlak” her daim memleket!

arda2Dedim ya iyi bir fotoğraf istedim Holly Light’tan  bana “şehrine bak” dedi.  Kutsal Işık tayfına ayrılmıştı benim şehrimde. Bir başka şehirde bu kare taşlanmaya bedelken benim şehrimde bu kare az da olsa olağandı deniz kenarında. Kadifekale’de de normal olduğu sanılırdı ya da Limontepe’de veya Egekent’te. Değildi. Evka 3’te de değildi. Aliağa’da da. Menemen’de de. Foça burnunu biraz çıkardığından yırtardı. Kadın hep ağlardı bu fotoğraflarda. Gökyüzünden akardı yaşı. Fark edilmezdi. Sadece saf ve temiz kimi zaman kutsaldı o yağan. Hiç kadın yaşı olmadı. Sonra anladım ben de. Geride kalmak size gelen çıktıların Avrupa ya da Amerika ile arasındaki zaman farkı ile ilgili değil. Bugün laf çaktığınız ve dünyanın kontrolünü elinde tuttuğuna inandığınız o ırk hani şu lanetlenmiş ırk… Yahudi dölleri… O döllerin hiç bir önemi yok ve hakaret kabul etmiyorlar bu tanımlamayı. Nedeni basit aslında. Ata değil, Anaerkil onlar. Nazım’ın kadınları Orhan Veli’nin kadınları, 7 Kocalı Hürmüz, Saraydaki Hürrem, Asmalı Konaktaki Sümbül bütün kadınlar onlarda. Basit, nizami, pratik.

kanayanNe zaman sokak lambasının altında oturan bir çift görsem, İrlandalı değil Anadolu bağırlı olduğum aklıma geliyor.  Hiçbir ebemkuşağı altında “zenginlik” aramıyorum normal olarak.  Müjde Ar’ın başrolünü oynadığı bir filmle “ebemin kuşağının altından geçerek cinsiyet değiştirebiliyorum ben bu iklimde. Neyin kafasını yaşıyorum belli değil. Belli ki geçiş iklimlerinde ne Paris’in fracalasını yiyebiliyorum ne Şam’ın şekerini. Yine de francala arası şambali kadar naif duruyorum şu hayatta. Darısı başınıza.

Birkaç yüzyıl geriden de gelsem, hatta içim acısa kanasa yandaki resimdeki gibi yine de yüzümü çeviremiyorum bu saçı başı aklı kıçı biribirine karışmış iklimden, topraktan. Belki de başka bir dil bilmediğimden ya da bir başka dilin doğuşuna ve doğusuna tanık olmak mümkün olmadığından. Kim bilir algı bir gün hem doğu hem batı hem kadın hem erkek hem insan hem hayvan için düzelir bu topraklarda. Ama önce DTO ve BTU aynı anda!

Görseller:

1. Fotoğraf : Hasan Erdemir, Stockholm

1. Resim: Holly Light- Hasan Erdemir

2. Fotoğraf: Arda Yavuz, İzmir

2. Resim: Kanayan- Hasan Erdemir 

Reklamlar
 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

İnsan neden Trajediye ihtiyaç duyar?

alexandergrahambellTelefonlarla arası pek hoş değildi. Graham Bell ile pek sorunu yoktu aslında. Tarihsel bir kişilikti Graham Bell. Öngörü sahibiydi. Şu hayatta anlamı baştan sona değiştirecek olanı icat ettiğini bilse kabrinde mesut yatardı Graham.  Yine de Graham’ı bir adım ileri götüren ve emperyalist güçlerin etkisi altındaki cep telefonu üreticilerine sonuna kadar karşıydı. Biraz Marksizm’den dem vururdu arada bir Leninist olurdu. Kimi zaman Anarşiye tenezzül ettiği de olurdu ama Faşizme asla yüz vermezdi. Sözde.

Gerçekte bencil olan herkes kadar faşistti. Arzularının esiri olup, hayata salt kendi penceresinden bakıp Faşist olmamak mümkün değil ki… Anlaşılabilirdi bu çelişki. Faşist ideolojinin günlük rutine işlemiş haline arzu deniyor ne de olsa. Kiminin ki şelale kimininki tayyare! Normal biri olsa, eski moda işlerle uğraşmayı seven Morrisse arayıp sormazdı onu.

Morrisse ise enteresan sayılabilecek bir adamdı. Tabii kendi çapında… Bulunduğu çağın görkemi altında ezilmektense bilindik patikalardan geçmek ona güvenli gelirdi. Mesela söyleyeceklerini videoya kaydederek mesaj bırakmak yerine hala kâğıt kalem kullanırdı. Çocukluğunda gelişmiş ülkelerin sinemalarında görüp etkilendiği ne kadar klişe sahne varsa hayatının normali olmuştu. Ne yazık ki bilim ve teknoloji onun çocukluğunda olduğu gibi yavaş ilerlemiyordu. Şansızlık işte!

Hala telefondan mail bakmayan/bakamayan internetteki en son “in” olan sosyal paylaşım sitelerinden bihaber olan kaç kişi kalmıştı ki bu yüz yılda Morrisse’in bildiği… Ortadoğu’da neden savaştığını bilmeyen üç beş devletin askeri, birkaç eski moda dağ teröristi ve bir elin parmağını geçmeyecek kadar teknoloji komplo teoricileri… Bir de çıkardaşı: Borisse

give_peace_a_chanceHâlbuki Afrika’da açlıktan ölenlere çare bulunmuş, Amerika’nın yardım ve demokrasi vaat ettiği ülkelerin hepsinde çiçekler yeşermiş, telefon ile ofisten duşun sıcaklığını ayarlayabilmek mümkün olmuştu. Fidel Castro edebiyata göçmüş, kansere aşı bulunmuştu. Televizyona çıkan doktorlar sağlık için haftada üç defa seks yapmayı mutlak önerir olmuştu. Çağa ayak uyduramayan birinin çıkardaşı olma ihtimali ise; çağın teknoloji gereçleriyle ancak hesaplanabilirdi. Sonuçsa; mutlak görmezden gelinecek kadar küçük bir olasılıktı.

Gerçekçi olmak gerekirse fazla teknoloji kullanımından mustarip her birey gibi o da özüne yani aklına güvenmeyi seçmişti.  Kâğıt kalem yardımıyla kendine hatırlatmalar yazardı.  Aklının yitirilen özelliklerini yeniden kazanmaya çalışan ender uyanmışlardandı Morrisse. Yani gerçek bir eski modaydı.

Böyle bir çağda televizyon kumandasının altına, buzdolabının üstüne ya da kapının karşısındaki aynaya not bırakmak olsa olsa bir halüsinasyonla açıklanabilirdi normalde.  İkisinin yolları bu anlamsızlık yüzünden kesişmişti. Şu dünyada çıkardaş olan üç beş kişiden ikisiydi onlar.

Morrisse, Borisse’i aradığında muhtemelen küçücük odasında olacağını biliyordu. Biraz mahmurlaşmış bir ses tonu ile yorgan altından kendine ses vereceğini de. Yine de bu durumla ilgilenmiyordu. Morrisse için önemli olan kaleme alacağı yeni öykünün ne miktarda trajedi içereceğiydi. Anlamak için mütalaa şarttı.  Bolca eleştirirdi Borisse. İşi eleştirmek ve sonrasında cesaretlendirmekti. Aklındaki hikâyenin trajedi miktarını belirlemekse hayatındaki en büyük dertti o an için. Kafası karışmış bir halde aradı Borisse’i.

–          Selamünaleyküm birader!

–          Aleykümselam birader!

–          Napan?

–          Hayatı yakalamaya çalışıyorum. Sen ne yapıyorsun?

–          Film mi izliyorsun yine?

keyboardKonuşma biçiminden Borisse her zaman olduğu gibi Morrisse’in kısa kesmeyeceğini anladı. Uzandığı yerden ayak başparmağı ile masa üstü bilgisayarının hala kablolu olan klavyesindeki boşluk tuşuna dokundu. Filmi telefonun ekranında Morrisse’in adını görür görmez durdurmamış olmasına küfretti. Geçiştirdi Morrisse’in sorusunu.

–          He ya

–          Hayat dışarıda oğlum öğrenemedin mi?

–          Ben de içerideyim işte. Film izleyerek tutuyorum ucundan…

–          Konulu mu?

civciv çıkacakKötü esprilerin ya da kullanımdan kalkmış kalıpların piriydi Morrisse. Bulundukları yüzyıldan bir öncekine uzanan tarihsel saçmalamalarda bulunuyordu yine. Borisse’in aklıysa filmdeydi. Tekrarlarla kısa kesmeye çalışıyordu konuşmayı. Bell’e yine saydırıyordu içinden.

–          Konulu, konulu…

–          Trajedi mi?

–          Yok değil.

–          Bak ne diyeceğim sana

Evet; sebebi ziyareti belli olan ama yine de çok uzayan kız isteme klişeleri kadar zor giriyordu Morrisse konuya. Bu seferlik kısa sürmüştü gerçi. Borisse’in hala filme devam edecek kadar istenci varken konuya girmişti. Olgunlaşıyordu herhalde.

–          Ha, de bakalım.

–          Bizim Aktör var ya

–          Ee…

–          İşte Pazar günü eniştesi balığa çıkmış. Malum fırtına. Denizi çok severdi biliyorsun, deniz almış rahmetliyi…

Biraz duraksadıktan sonra devam etti Morrisse. Duraklamaların kelimelerin etkisini arttığına dair algısını hangi filmlerden edinmişti kim bilir.

–          Aktör’ün ablası da altı buçuk aylık hamileymiş.

–          Ben trajedi izlemiyorum birader.

–          Anladım onu. Sevmezsin de zaten trajedileri. Haberin olsun istedim o ayrı belki ararsın.

–          İyi ya ararım bir ara.

Her zamanki gibi Morrisse’in derdi kendiyleydi. Bir başkasının trajedisinde bile kendine dert edinecek bir yer bulabilirdi. “De edatı” onun bu halini sıkılıkla ele veren yinelemesiydi.

–       De mesele o değil.

–       Nedir o mesele.

–      Şimdi bak; dört ayrı yerden anlatılabilir bir hikâye bu aslında. Sağlam da trajedi bir taraftan… Tam dizi senaryosu!

–       Mal mısın sen?

–       Ya tamam Aktör konuşmaz benle hayatındaki tek gerçekliği, hikâyesini, çaldım diye. De sanatçının önlenemez farkındalığı işte!

Saçmalama konusunda kimse Morrisse’in eline su dökemezdi Borisse’e göre. Yine de küfür kaşınmak konusunda da aynı anda pek girişken olabiliyordu. Film izleme şevki iyiden iyiye kırılıyordu Borisse’in.

–          Bir siktir git Morrisse ya.

–          Akşam ne yapacaksın? Gelsene rakı içelim!

yetmezama“Yetmez ama evet”: Karşısındakini bezdirene kadar sürecek olan monologların en çekilmeziydi. Eninde sonunda bildiğini okuyacaktı Morrisse. Her şeye rağmen onay isteyecekti birinden. Olmayan vicdanı ancak bu şekilde saflığa tekabül ediyordu kendi zihinde.

–          Yemezler, günaha son çağrı bu!

–          Evet, öyle! De geçen sefer iyi geldi bana.

–          Nasıl iyi geldi?

–          İşte şofben takılacak, kapı kilidi filan yaptırılacak, pazarlık eden biri lazım!

moneymanBorisse bu saçma bahanelerin ve anlamsız isteklerin ortasında sıkılıyordu. Sadece daha ekonomik olduğu için katlanıyordu Morrisse’e. Yapabileceği daha iyi bir ikinci seçeneği yoktu. Evde kalıp hafta sonu sessizliğinde ve bunalmışlığında pineklese ruhu dar alanda kısa paslaşacaktı kendinle.

 Çaresizlik zor işti. Yine de kendini bu hale sokan birini kıvrandırmadan teslim olursa “yaşama” ihanet etmiş olurdu.

–          Bok yeme otur, yazmayacaksan geleceğim…

Morrisse derin bir sessizliğin içinde aklıyla boğuştuktan sonra;

–          Kesin yapmam öyle bir şey. Başkasının trajedisini çalmam.

Büyük laflar ettiğinde Morrisse, golü doksan çakıp fileleri havalandırmak kaçınılmazdı Borisse için. Gizliden güldüğü izlenimi yaratarak;

–          Kendininkini mi anlatacaksın?

Gol yiyen amatör takımlar gibi gol atma hevesine kapılırdı Morrisse. Her seferinde. Yediği golleri görmezden gelerek atılırdı söze Morrisse. Hep.

–          Manyak mısın oğlum sen? Cesaret sahibi miyim o kadar? Akşam gel konuşuruz.

–          Tamam gelirim.

–          Hadi sana hayırlı günler. Allah iniş takımlarına zeval vermesin. Barış seninle olsun.

–          Barış seninle de olsun.

Telefonu kapattığı anda Borisse kaldığı yerden filmini izlemeye devam etti. Senkronu bozulmuştu. Ne de olsa bir filmin arasına hayatındaki film karakterlerden biri, yine her zaman olduğu gibi, zırt diye girmişti. Makul olmayan ne varsa Morrisse’in karakteriydi Borisse’e göre. Yine de sadece bu bile Morrisse’i diğerlerinden çok daha makul bir hale getiriyordu görüşmek için. Normal algısının kırılıp kırılıp tekrardan onarıldığını izlemek en az bir aksiyon filmi izlemek kadar keyifliydi. Her zaman tercih edilebilir değildi ama zaman zaman rutini kırmaya iyi gelirdi.

İki günlük bir hafta sonu mesaisinin ortasında bulacağını biliyordu kendini. Cuma akşamı rakı içilecekti. Kafası şişecekti. Cumartesi desen Dionosfer’in oğlunun bir yaş doğum günü partisine gidecekti. Hani şu Morrisse’i başka bir doğum günü partisi için eleştirdiği partilerden birine. Aynı haltı daha makul bir gözle görmeye çalışıp kendini kandıracağını bile bile.

oficeFilmi bitiremeyip Morrisse’e küfür ederek yerinden kalktı. Ailesiyle birlikte yaşamanın avantajlarından en sevdiğini kullandı. Buzdolabındaki hazır yemeklerden atıştırdı. 40 yaşına merdiven dayamış her delikanlı gibi o da durumun kontrol edilemez hale gelmesinden çok sıkılmıştı. Allahtan plaza insanları gibi davranmak zorunda değildi. En azından…

Evin içinde insani ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra, kış aylarında yolda kendini ifşa eden çantasını hazırlamaya başladı. Soğuk evlerin vazgeçilmezi hırkasını, tütün tabakasını, mp3 çalarını, şarj aletini, modern zamanların baş belası telefonunu çantasına yerleştirdi. Son anda tütün tabakasını açtı. Neredeyse boştu. Hiçbir halta yaramayan çalışma masasının ikinci çekmecesini açtı. Hali hazırda tütün stoku da bitmişti. Mecburen yaşadığı toprakların vergi sistemine küfür etti. Bir paket içilebilir sigaranın bu kadar pahalı olması insanı emeğe yöneltiyordu. 171 defa küfür etti.

Telefon açtı tekrar Morrisse’e.

–          Geçerken beni Kıbrıs Şehitlerinin girişinden alsana, tütün almam lazım.

Morrisse kıvırmak için her yolu denese de insani yanı ağır bastı. Bütün gün oturduğu iş yerinden bütün gece oturacağı atölyeye giderken, yolu trafik belasıyla uzatmak derdinde değildi. Yine de tamam dedi Borisse’e. Ne de olsa Kıbrıs’ta şehit düşen o gencecik askerlere saygısı sonsuzdu. Huzur içinde yatsınlardı. Vatan bölünmezdi.

Yolları birbirine bağlandığında akşamüstü altıydı saat. Cehennem zebanilerinden kurtulmuş şehrin diğer insanları gibi onlar da hızla işlerinden evlerine gitmeye çalışan diğerleri ile aynı kara yolunu kullanıyordu. Bir deredeki her su zerreciğinin birbiri ile aynı sanılması gibi onlar da işinden çıkıp evin yolunu tutan diğerleri ile aynı trafik stersine sahiplerdi. Çoğunlukla izlediklerine yükledikleri anlam diğerleriyle bağdaşmasa da izleneceklerin hepsi tek kanaldan naklen yayınlanıyordu. Zapping hakkı yoktu.

–          Medeniyetin en belirgin özelliği söz verdiğin saatte gelmektir.

–          Medeni Karpuz’um ben

–          Belli.

–          Trafik vardı, benzin yoktu

–          Vırvır dırdır, medeniyetsizsin işte

–          Medeniyet sizsiniz Türkiye.

–          Bayma.

–          Tavuk var, rakı var, makarna var.

–          İyi

–          İyi

Savaş ve Barış gibi birbirini andıran ve aynı anda alakası olmayan kahramanlarımız atölyeye doğru ilerlerken menzillerine ilk önce baz istasyonu iniltisi ardından telefonun sesi girdi.

–          Telefon çalıyor, açsana.

–          Bell ağabey büyük adam ama ben dağınım be usta, bulsam telefonu açacağım.

–          Aha işte burada!

–          Işık seninle olsun, nasılsın iyi misin?

Telefondaki ses;

–          İyiyim, konuştuğumuz gibi akşam misafir gelmiyor, gel beraber film izleyelim.

Morrisse;

–          Ya ben can sıkıntıma çare buldum aslında. Şimdi senin durumun muallaktı ya hani, Borisse’i aradım ben de, rakı içelim dedik beraber, siz de gelsenize…

Telefondaki ses;

–          Ben bir beyime sorayım şimdi. Öyle kendi başına dul kadınlar gibi hareket edemem ki..

–          İyi ya sen sor. Siz karar verene kadar biz çoktan kelleyi koltuğa alırız.

1.Senkronun Sonu, 2. Senkronun Başı

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Bir Vapur Hikayesi

A model of a Neanderthal man in a German museumPasaportun tahta iskelesinde vapur bekleyen kızlara baktım. Gıcırt gıcırt. Bunca sivri topuğun erkekliğime batmasından korkuyorum. Tahta kurusu gibi adamım. Görünmüyorum ama kaşındırıyorum. Onda üç. İyi bir rakam. Vapura otuz kadın binse 9 vasat üstü kadın yapar.

Umutla vapura bindim, koltukların arasında bilet kontrolü yapan bir görevli gibi dolaştım. Nereye gitti  lan bu kadınlar. Kafamın içinde aniden bir kedi belirdi.  hasmına saldıran bir sesti,  ince ince kükredi. Beynimin duvarları tırmalandı. Şakaklarımı tuttum bir koltuğa serildim.

Migren bir doğaüstü yaratıktır. Doğmakla unutulmamış bir intikam gibi. Önceki hayatlardan getirilen kan davası.

Taşıyıcı öldüğünde o, ıslak toprağın içinde çürüyen bedende sakince yeni görev yerini bekler. yüz yıl sürse de bekler. Randevularına geç kalmaz. Raporlarını aksatmaz.

Recep’in elleri böyle yaba gibiydi. Yürürken avuçları hep dışa dışa bakardı. Avuçlarında bizim göremediğimiz  gözler var arkasını kolluyor derdi hamza. Adımlarını diz boyu karın içinde atar gibi, kavgaya gider gibi atardı. Belki orangutan, belki ayakta durmaya alışık  bir çeşit ayı gibi yürürdü yani.  Bigün siyasi hasımları kıskanmışlar karizmasını -o avuçları dışa dışa bakan adamı- kemiklerini kırana kadar dövmüşler. Şehir dışında bir tarla kenarına bırakmışlar öldü diye. Sene 1974. Korkmuşlar çünkü ondan. Ama ölmemiş. İnatçı mıymış yoksa kollanmış bir yaratık mıymış bilmiyorum. Dayak yiye yiye öğrenmiş politikayı. Sonra Cassius Clay bir Muhammed Aliye dönüşüvermiş.

Yorgun kafamı vapurun güvertesini çevreleyen korkuluğa koydum. Başımı düşündüm. Başbakanımı düşündüm. İkisi de dövüle dövüle yoğruldu gibi geldi bana. Saçmalık mı.  güneşin doğuşu batışı bile saçmalık oğlum dedim kendime.

Aklıma bir şarkı geldi söyledim. Karışık iş vesselam deli dolu yazar kalem. Yazdığı da nedir ki ! Bir sürü ipe sapa gelmez kelam. Bırak gitsin. Bırak gitsin.

Bebeğim gerçekten benimle olmak istemez misin.

Plaza kadınları gökdelenler kadar ulaşılmaz endamlarıyla süzülüp kanatlanıyorlar etrafımda. Bir gevreğim olaydı da ufak lokmalara bölüp bölüp besleyeydim sizi.

Migren başımda Recep karşımda. Şarkılar dilimde. Karşıyakaya doğru. Mutsuzum ama keyfim yerinde.  Yeterince genç olanlarının gözlerinde hep aynı parıltı. Ah o parıltı. Çılgın bir elmas gibi parıldayan. Yaşama sevincinin dünyanın gizli bahçelerindeki meyveleri. Sonra ne oluyor da sönüyor o parıltı dedim avuçları dışa dışa bakana. Erkekler mi söndürüyor yoksa yine kadınlar mı. Zaman mı yoksa hayal kırıklığı mı ? Pişmandım sorduklarıma. Recep ters ters baktı. Evet gemilerde talim var Recep abi. Ağrıdan ağırlaşan başımı yas tutar gibi koydum Recep abinin Avuçlarına. dışa dışa bakan Recep ittirince başım basket topu gibi zıpladı.

Recep abi ayağa kalktı. Vapur sallandı. Pasaporttan konağa ağır ağır akan vapurun korkuluklarına yanaştı. Harita önünde Vaat sunan bir belediye başkanı adayı gibi sol elini kaldırdı. -Bir erkeğin isteyip de yapabileceği bir dünya aşağı yukarı böyle dedi.  konak meydanındaki eski devasa binaları, kaledeki gecekonduları karataştaki çarpık apartmanları gösterip gösterip.  Gördüğünüz gibi. Elini indirdi.
-Bir kadının isteyebileceği dünya ise mümkün değildir dedi. Yoktur. Kybele ana ne der bu işe bilmem ama olamaz da.

Genç kızlar yine de isteyebilecekleri bir dünyayı yaratabileceklerine inanırlar. Hayal, umut ve gücün parıltısıdır o gözlerindeki. Sırayla sönerler. Bazen bir erkek söndürür onu bazen kadın bazen de bir çocuk.

Gözlerim buğulandı. Çivilendim kaldım tahta koltuğa.

Yahu sen nasıl bi adamsın dedim Recep. ayı gibisin ama ince bi adamsın.
-ben insan değilim dedi. Güldüm. Baktım yüzüne o gülmüyo.

-Neandertalim evlat ben, dedi çok önemli bir sırrını açıklar gibi ufka gözleri dalarak. -Neandertal mi kalmış yahu, dedim.

-Az kaldık ama varız dedi. O hikaye size anlatıldığı gibi değil.

Hikaye: Dionosfer Henry

Görsel : A model of a Neanderthal man in a German museum; Photograph Jochen TackAlamy

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

10 Kasım 2012 İzmir Üstüne…

Atatürk İzmir

Yukarıdaki linkte 10 Kasım 2012 günü İzmir’de 2400 kişi ile gerçekleştirilen Atatürk Portresinin nasıl yapıldığını gösteren bir çalışma var. Tabii görüntünün altına da Kenan Doğulu’nun yıllar önce “cover” yaptığı “10. yıl Marşı”. Eğer görüntülere göz attıktan sonra tekrar bloga göz atmaya devam ediyorsanız 2012 yılı Türkiye Cumhuriyeti izlenimlerini aktaracağım size.

Öncelikli olarak bir noktayı belirtmeden geçemeyeceğim, bir resmi okumak için resmin içinde olmamanız gerekir, o gün orada bu portreyi oluşturanlardan biri ben değilim. Dolayısıyla bu resmin anlattıkları ve ülkenin benim gözümden gerçekleri olacak biraz da izlenimlerim.

Portrenin oluşturulması için seçilen yer ” Ege Denizi Kıyısı”. Hatırlatılmak istenen mesaj muhtemelen Gazi’nin önderliğinde düşmanı denize döken Aziz Türk Milletinin o yüce ruhunu tekrardan hayata geçirmesi. Üstüne düşen vazifeyi yapmak için savaşmak yerine “oy kullanması”. Siyasetin de kendi içinde bir “savaş” olduğu. Tabii bu güzergah ve bu biçim ister istemez yine “militarist” hayranlığı da ayan beyan öne seriyor. Ergenekon ve benzeri operasyona da gönderme yapıyor.

Bu yapılmak istenin karşısında ise geniş kitlelerce okunan mesajın nasıl taba tabana zıt olduğunu göstermekte yarar var. Öncelikle “Kemalist Devrim” bir kıyı şehrine sıkışmış. “Kemalist Devrimin” tamamının denize dökülmesine ramak kalmış. Hatta son direnen 2400 kişi dünyanın dikkatini çekmek için beyhude bir çaba içerisinde olsa da başlangıçta hedeflenen her adım harfiyen yerine getirilmiş. Üstünde durulması gereken bir kalabalık değil ve yerleşke seçtikleri yere gömülmeleri an meselesi.

Tabii resmin mesajı sadece bu da değil. Uzun zamandır kitleleri anlamadığı ve zümrü partisi olan Cumhuriyetin medar-ı iftiharı Cumhuriyet Halk Partisi ilk defa “ilgi” çekebilecek bir kalabalığa sadece 2400 kişilik bir eyleme imza atıyor. Bu eylem şekil yönünden 40 yaşını aşmış kişilerin tercih edeceği bir eylem değil zira sokakta. Yani zümre partisinin bugüne kadar aşağıladığı, hakir gördüğü ya da ötekileştirdiği yerde. Dolayısıyla “Biz halkı iyi anlıyoruz ve hatadan dönüyoruz, sokaklara dönmeye hazırız” mesajı veriyor İktidar sahiplerine. “Milyonlara gerek yok, 2400 kişiyi örgütleyip kitleleri arkamdan sürükleyebilirim” diyor. Üstelik çağrışımları askeri de olsa bunu ilk defa “sivil inisiyatif” ile birlikte gerçekleştiriyor.

Bu noktada resmin karşında enteresan bir pozisyon açılıyor. Daha önce özgürlükten bahsedenlerin bir bayramı kutlatmama çabası 11 gün önce ilk defa iktidar partisine geniş tabanlı bir muhalefetin yükselmesine neden olunca tüm valiliklere ve kaymakamlıklara anma töreni serbestisi yazılı emir olarak gidiyor. İktidarın sahibi dış gezisi beklendiği üzere uzatarak o gün “ortalıkta” görünmüyor, gerilim nispi oranda azaltılıp yapılan eylemin etkisi aşağıya çekiliyor. Bu çabalar yapılan “sanatın” ( ki bu portre işi aslında siyasetten daha öte sanatın yeni alanı olanı performans olarak değerlendirilse gelecek için daha iyi olacaktır) tüm dünyada kendi gündemleri ardından ilk başlık olarak haber servisi yapılmasını sağlıyor. Dolaylı olarak “dış mihraklara” gönderilen anlamlı mesaj “iktidar sahibinin elini bir anlamda güçlendirirken bir anlamda zayıflatıyor.”

Tabii bu işin “performans” olarak değerlendirilmesi ve sosyolojik olarak yorumlanmasını ben tek başıma sağlayamam ancak saatte 100 km hızla doğuya doğru 5 saat 47 dakika ilerlendiğinde ulaşılan şehir Ankara’ya ve bütün Anadolu’ya mesaj göndermek  Cumhuriyet’in İzmir’ine düşüyor. Zamanında   İstanbul Selanik arası 587 kilometrelik mesafenin benzer uzaklığından bu sefer 8 kilometre daha yakınından.

Merkezi yönetimlerin yarıçapları üstüne bir başka zaman kafa patlama sözü vererek, resimle, filmle ve diğerleri ile kendi başınıza bırakıyorum sizi. Unutmayın her koşul altında hepiniz birer ötekisiniz, birer bireysiniz ve öncelikle yalnızsınız dostlarım tıpkı İbrahim Tatlıses gibi…

(NOT: Bu konu üzerine derinlemesine ve detaylı çalışmanın tamamına ulaşmak  isteyenler twitter üstünden @yamukdurus ‘a isteklerini gönderebilir ya da facebook üzerinden Yamuk Duruş sayfasından taleplerini iletebilirler.)
 

Etiketler: , , , , , , , , , , , ,

Şehirden Slogan Manzaraları…

Çoğunlukla insanları anlamakta zorlanan bir tip değilim. Buna rağmen bazılarını anlamakta bir hayli zorlanıyorum. Hayatımda herhangi birinin inancını sorgulamadım. İnanan inanır, inanmayan inanmaz. Hayatımda herhangi birinin cebindeki parayı sorgulamadım. Olan biten para benim cebimde değilse benimle ilgisi olmadığını düşündüm. ( Siyasete girmeyelim okuyucu, bahis olunan o an mevcut olan para)

Gel gör ki bu sabah şehrimin sokaklarında gezinen araba arakası yazısı ve tabi yazının konumlanma biçimine hasta oldum. Plakayı özellikle kapatıyorum ama bir bilen bu arkadaşın neye inandığını ya da ne demeye çalıştığını söyleyebilir mi lütfen zira AUDI inanmak için fazla materyalistik değil mi? Ya da AUDI kutsandı da benim mi haberim yok? İşte Foto:

Madem şehirde mesaj kaygısı ile gezip suya sabuna dokunmadan haber değeri taşıyanlar var, o zaman suya sabuna dokunanlara da buradan bir saygı duruşu ile çalışmalarını paylaşayım bari. İşte şehrimin sokaklarını süsleyen bir kaç “grafiti”, mecburen yazıldıkları duvarda bir badana darbesi ile silinme kaderinin tecellisini beklemekteler…

1. Kentine Mukayyet OL!

2. Namusum ve Şerefim Üstüne Rant İçerim

3. Şehri Polis Değil Biz Koruruz

4. Antikapitalist Öğrenciler

5.  Kentsel Dönüşüm ( Az önce aldığım bilgiye göre bir başka sokakta bu çalışmanın altına “Geri Dönüşüm Muhteşem Olacak!” notu düşmüşler)

Hangisinin siz olduğu ya da hangisinin doğru olduğu beni zerre kadar ilgilendirmiyor zira sapla saman karıştırmak sadece dost meclislerindeki işim. Yalnızca hatırlatmak istedim bugün 8 Kasım 2012.

 

Etiketler: , , , , , , , , ,

Bölüm 2 Et Pazarı

ay bu çocuk ne komik. gözleri kısık kısık. gülümsemeye zorlarken kendini. gülme dedim sana. yeter yahu. aa bak bu malatyalıymış. niye söylerler ki memleketlerini. tuttum birini karşıma aldım dedim bak bacım dinle. birey dedim ezik ezik. aile var, devlet var, polis var sonra. mmm. sonra bir de pezevenk var. sakızını alnıma yapıştırdı. beynimin en güzel yerine. kızdım ama güzel de durdu. sevdim bu kadını.
bir çukurun içinde 4 milyon nüfus. içler dışlar çarptım. 2 milyon penis. bu nüfus işi çok midemi bulandırdı. çukurdan dolayı. savulup çıktım çukurların toplaştığı kışlanın avlusundan. güneş varmış neyse ki. kara deliklerden uzağız değil mi. demir kapısından çıktım kainatın. en fazla bir kere kusmuşumdur ayaklarına güzel kentimin. iki olsun istemedim amirim.
uzun yolları öğretmişti eski sevgilim. deri montu, yırtık kotuyla hızlı hızlı yürürdü. sinirli sinirli. yanında hep bir suç işlemiş gibi hissederdim kendimi. yetişmek için peşinden, özür dilemek için. bi dakka bayan. bi saniye. felek çan eğrisi gibi. vazgeçtim marjinal eğri gibi. iyi olduğunda kötüleşmeye başlıyor herşey. doydukça anlamsızlaşıyor. midem bulanıyor arkadaş. midem bulanıyor.
rüzgarın tonla oyuncağı var. birinin kalın beyaz kaşları var. einstein gibi anlamlı anlamlı bakar. sürekli bi şeyleri anlatmaya çalışır gibi. sanki izafiyeti bulamamışız da anlatmaya çalışırmış gibi. ya da bulduğumuzun izafiyet olmadığını. işte bu oyuncak bi gün. koltuğun arkasına gövdesi sıkışmış. kafası diğer oyuncakların arasından bana doğru ööyle bakıyo. hayrola hayri dedim bi şey mi var. yok abi dedi baktım öyle. hayri söyle oğlum var bişey dedim.
abi dedi üstüme vazife değil ama yeme şu tırnaklarını. allah sana can vermiş, bir karı bir ev, bir araba bir de evlat vermiş. ne diye yersin güzel tırnacıklarını be güzel abim. (muhacir mı çingene mi bu hayri) yavaşça, hayriyle göz temasımı kesmeden elimi terliğe götürdüm. yavaşça ama. en güzeli dedim mırıldanarak hiç doğmamış olmak. keyfini çıkarsana pezevenk. sanane elalelim penisinden çukurundan. yerleştirdim yüzüne yüzüne. sen einstein değil bildiğin işçi emeklisiymişsin hayri dedim. hayri bozmadı istifini. özür diledim sonra. öpüştük koklaştık.

Hep meydanlara varırım. Ne zaman böyle hızlı hızlı yürüsem. Adı Basmane kendisi hasmane bir meydan işte. Şehrin sakat dehlizlere açılan kollarıyla vantuzlar seni. Ortasında dünyanın ne kadar çirkin olduğunu anlatmaya çalışan metal bir küre var. Dünyaymış bu sözümona. Ahtapotun çirkin kafası gibi. Altındaki havuz içinde bir fıskiye, suları dünyaya ulaştırmaya çalışıyor. Cevdet dedim sen razı oldun mu bu işe. Cevdet meydanda simitçi. İyi çocuk ama biraz safça. Menenjit dediler. Her boka menenjit diyorlar zaten. -Neye abi- dedi. Okyanuslardan boşalmış onca suyu fıskiyeyle dünyaya geri göndermeye- dedim. Ne kadar yağmur yağsa küreye, sel olmuyor. Yağmur havadan değil yerden yağıyor ya ondan. Hepsi havuza geri dönüyor. Ben de razı değilim abi dedi. Bilir bilmez. Cebimden bi onluk çıkarıp uzattım aldı, baktı paraya. Şimdi razı mısın dedim. Değilim dedi. Ters ters bakınca ben -ama razıymış gibi yapabilirim- dedi. Güzeel dedim hepimizin yaptığı bu. razıymışız gibi yapıyoruz. Çıkardım bi onluk daha verdim. Bak dedim şimdi. Tüm meydanı dolaşacaksın herkese razı olduğunu söyleyeceksin. Birkaç saniye yüzüme baktı. Otobüs yazıhanelerinin önünde ipsiz sapsız dolaşan insanlara, çorbacıdaki garsona, müşterilere, otellerin olduğu sokaktan çıkan sarışın kadına baktı. yapamam abi dedi. verdi parayı geri. -yağmurun yerden yağmasına razı değilim- dedi. O kadar. lanet olası gerizekalı, bu yüzden fakirsin işte. paraya saygı duymuyorsun- dedim. bir şey demedi. bi yumruk sallar dediydim ama hiçbir şey demedi. Arkamı dönüp yürüdüm. Belediye binasının köşesini dönecekken koştu arkamdan abi dedi tamam söyleyeceğim.

işçi meydanında da bunalıp yönümü denize verdim. geniş, ağaçlıklı bilmem ne paşa bulvarından pırıl pırıl yanan maviliğe doğru sürdüm atımı. herkes işinde gücünde. önümden yanımdan geçenler oluyor. seviyorum lan sizi insancıklar. zorundalık yaratıkları. parmağımı burun deliğinden içeri sokup kurcalıyorum. unuttuğum bir şeyleri hatırlamaya çalışmak gibi. heh. buluyorum sonunda hikayeyi. ama denize varınca anlatacağım sana. yok sabredemem şimdi oraya kadar. iyisi mi anlatayım şimdi.

Adam cansız mankenlerin arasında kendini asmış. Biliyorum bu tribi. Benim de ağırlaşan kafamı söküp yerine manken kafası yerleştirdiğim bir öyküm vardı. Adam tüm vücudunu yük görmüş kendine. Cansızlar dünyasına hızlı geçiş istemiş. Yine de adamın sualtı fotoğrafçısı olduğu düşünüldüğünde ölümü için derinleri seçmemesine anlam veremedim. Neden intihar etmiş diye sormuyorum. ben bu nedenlerden korkuyorum çünkü. nedenler çeşit çeşit gözükebilir. aslolan doğuştan getirilen bir saplantı, gen ya da eh işte kaderdir. İntihar geninin bulunduğuyla ilgili haberler okumuştum ama şu an için erken. şüpheci yaklaşıyorum. Yaklaşıyorum evet sonunda birşeylere yaklaşıyorum. Herneyse. kişi ölümünü yanında taşır. Uygun bir bunalımda çantasından çıkarır. Yani intihar tepkisel değil etkisel hatta itkisel birşeydir. İntihar büyük bir cesaret gerektirdiği için yaşamdan korkanların değil kendisini aşırı güçlü hissedenlerin itkisidir.  Ancak kendisini güçlü sananlar herşeyden sorumlu tutar kendini. Tüm olasılıkları kontrol etmeleri mümkünmüş gibi.

Yaşama sevinciyle kurulmuş kentler istiyorum. Köleliği mümkün kılmaktan başka birşeye yaramayan bu kentleri değil. İkiçeşmeliğin arka sokaklarında bodrum katındaki atölyeden mimar kemalettindeki mağazalara takım elbise taşıyan bu iki kürt çocuğunun omuzlarına astıkları demirden pantolonlar ceketler değil irice bir av hayvanı sarksın kaldırıma. Yaklaşan ziyafet için hazırlık. Tüm kent çeşit çeşit etlerin, hamur işlerinin, sebzelerin, tatlıların yeneceği rakı, şarap, bira yurtta ne yetişiyorsa damıtılarak ya da  kaynatılarak hazırlanmış içkilerin içildiği şölen yemeğine hazırlanıyor. Herkes elinden ne geliyorsa yapıyor sofrayı daha zenginleştirmek için. Yemek vakti herkes istediğinden istediği kadar yiyor. Sonra müzik ve dans başlıyor. Dionuma bin şükür.

(Yazan: Dionosfer Henry Görsel, İzmir’in Eski Zamanları, Tepecik)

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , ,

Kahvaltı Masasında gelen Azeri Telefon

Sabah kalktığımızda acıktığımızı hissettik. O gün bir arkadaşımızın evinde kalıyorduk. Her sabah hissettiğimiz açlığın bitmesi için ev sahibinin uyanması,  onun da tıpkı bizim gibi acıkmış olması gerekirdi. Aksi halde herhangi bir şey yemek bizim için mümkün değildi. Bir süre evin içinde dolaştık. Sonra masanın üstündeki kahveyi gördük. Bir an için ne kadar mutlu olduğumuzun tasviri mümkün değildi. Mutluluğumuzun nedeni kahveyi bulmamız değildi. Kahvenin yanındaki şeker okkası doluydu! Kahve yapıp içine şeker katarak bir süre de olsa açlığımızı hafifletebilirdik. Belki de o zamana kadar ev sahibi uyanır, bizler de açlığımızdan kurtulabilirdik.

Ev sahibi uykudan uyandığında pek bir suratsız pek bir keyifsizdi. Belki de uyandığında evin yanında kurulan pazardan yiyecek bir şeyler almış olmamızı bir de kahvaltıyı hazırlamamızı beklerdi bizden. O bize evini açmıştı biz de ona kahvaltı hazırlayabilirdik. Evin sahibinin ne düşündüğünü kestirme gayretindeydik.

Ev sahibinin bilmediği,  bizim bu ülkeye yeni gelmiş olduğumuzdu.Bu şehri ilk defa görmüştük. Hiçbir şekilde evinin yanında Pazar olduğunu bilmiyorduk. Bilseydik; cebimizdeki son parayla ona da kendimize de  mükellef bir kahvaltı sofrası kurardık elbet. Yine de o bizim ne kadar iyi niyetli olduğumuzu  ve bu şehri bilmediğimizi anlamadı. Beş karış  suratla bize adeta işkence etti.

Biz ellerimizi nereye koyalım, ayaklarımızı nasıl saklayalım, pantolonunun içindeki bacağımızın üçüncüsü sol tarafa mı düşsün sağ tarafa mı düşsün hiç bilemedik. Bildik ki biz ev sahibini koyduk kötü bir hale yalnızca. Çok üzüldük, çok sıkıldık. Yine de bizim sıkıntımız ev sahibinin yüzünün gülmesine hiç yetmedi.

Sonra ev sahibimiz kendi kendine düşünüp kendi kendine konuşarak çıktı dışarı. Biz evde bir an yalnız kalmaya dayanmanın ne demek olduğunu o zaman anladık. Aradan biraz zaman geçti. Biz anladık ki kapının deliğinden bir anahtar sokarlar içeri. Biz çok korktuk ve bilemedik ki kim içeri girmek istedi. Sonra biz arka odalardan birine saklandık. Meğer gelen ev sahibiymiş. Biz aslında ev sahibinin kendinden çok korkuyormuşuz.

indirİçeri girdikten sonra ev sahibi sıra ile seslendi her birimizin adını. Biz seslenin ev sahibimiz olduğunu anlayınca korkumuz bir an için geçti. Sonra yavaşça çıktık her birimiz saklandığımız odadan.  Onu görünce anladık ki o da bizim gibi açlık hissetmiş ve gidip yemek için öteberi almış. Biz hem çok mutlu olduk karnımızın açlığı biteceği için hem de anladık ki ev sahibinin o kötü hali bizimle ilgili değil meğer açlıkla ilgiliymiş.

Biz ev sahibi ile aynı anda açlık hissettiğimiz için anladık ki ev sahibi ve biz birbirimize çok benzeriz. Biz sandık ki bu ülke ve bu şehir aynı bizim geldiğimiz yere benzer. İçimiz ferahladı, yüreğimizin sıkışıklığı rahatladı.

Bu rahatlık ve karnımızın açlığı ile mutfağa girip ev sahibine yardım ettik. Çeşit çeşit peynirler, domates, salatalık, yumurta, sucuk ve birkaç şey daha almıştı ev sahibimiz. Biz ona yardıma başlayınca onun da yüzünün şekli değişmeye başladı. Anladık ki birlikte bir şey yapmayı çok severdi ev sahibimiz. Bu hal bizi çok mutlu eyledi çünkü bizim geldiğimiz yerde de biz birlikte bir şeyleri yapmayı çok severdik.

Ben masanın kurulmasını yaptım. Ev sahibimiz yemekleri hazır hale getirdi. Benimle birlikte gelen arkadaşım hem ev sahibimize hem de bana çokça yardım etti. Sanki üçümüz içinde en çok acıkan oydu da o yüzden hepimizin işini hızlıca halletmemizi isterdi.

Ev sahibimizle beraber yemek yemek için masada toplandık. Livanları yani bardakları getiren arkadaşım bizden farklı hazırlanan çayı doldurdu. Çayları bizim geldiğimiz yerden farklı yaparlardı ama olsun ne çıkardı. Çay içmek konusunda benzerdik hepimiz bizim geldiğimiz yere. Bu hal bile bizi mutlu etmeye, bizim kendimizi iyi hissetmemize yeterdi.

Yemekler bittikten sonra ev sahibimiz dedi ki hem yorgunluk hem de keyif için bir Türk kahvesi içelim. Biz bilmedik kahveye neden bu adamlar anlam yüklerlerdi. Biz kahveyi hep içerdik canımız istediği zaman. Gerek yoktu ki kahvenin üstüne bir mana vuralım. Gerek yoktu ki kahve için mana vurmaya ki olaydı bir bahanemiz. Yine de kahve içecektik ve bu bile fazlaca görmeli fazlaca iyi bir haldi.

Kahveleri yaparken ev sahibimizi izledik. Baktık ki ev sahibimiz kahvenin kabaran kısmını bütün ki fincanlara eşit halde dağıtıp kahvenin cezvesini vurdu ikinci defa ateşe. Biz kahveyi tekçe pişirirdik. Ev sahibimiz bu işin neden gördü bir türlü anlayamadık. Sonra ev sahibimiz anlattı bize Türk kahvesi nasıl yapılır.

O dedi ki bize Türk kahvesi bir içecek değildir diğer kahveler gibi gerek ki pişirilsin. Türk kahvesi bir içecekti ki gerek ateşe vurulsun, yavaşça kabartılsın. Yani kabına sığmaz hale konsun. Ev sahibimiz bu kaba sığmaz halin paylaşılmasını muhabbetin ve zevkin paylaşılması olarak anlattı bize. Biz yine anlamadık ki o kabaran kısım ne işe yarardı ki biz onu paylaşalım. Bu kahvenin pişirilme hali aynı benzerdi yakışıklı bir erkekle sevişmek isteyen kadın ve erkeklerin hallerini. Yine de biz eyleyemedik ki bu durumdan keyif alalım. Bu durumda ev sahibimiz gerek ki sikini vururdu her birimize.

Biz hepimiz çok yorgunduk. İstemedik ki ev sahibimizle sevişelim, onu memnun edelim. Yine de sesimizi çıkarmadan yavaş yavaş içtik bize verdiği fincanların içindeki kahveyi.

Sonra bulaşıkları yani yemeğimizin kaplarını temiz eylemek için onları yıkadık. İstemedik ki ev sahibimiz çok yorulsun, istemedik ki ev sahibimiz çabuk sıkılsın bizden. Bizim gidecek yerimiz yoktu ve biz mecburduk ev sahibimiz bizim onun evinde kalışımızdan memnun ola.

Çok zor günler geçirdik efendim o evde. Ne hal ki kendimizi düşünsek bir defa hep ev sahibimizi düşündük bin defa. Sonra kendi aramızda düşündük, konuştuk çokça. Eğer ki biz düşünseydik kendi ülkemizde geleceği ve başkalarını bu kadar fazla gerek kalır mıydı ki biz gidelim başka ülkeye?

Ne zaman ki biz bunları düşündük ya konuştuk kendi aramızda kendi dilimizde, bu dil ki ev sahibimizin anlamadığı, ev sahibimiz hemen olurdu bir melek. Hiç ki suratı kötü halde bakmazdı bize. Hiç ki kötü tek laf çıkmazdı ağzından.Sonra biz mecburen öğrendik ki ev sahibimizle bu yolla geçinelim. İşte o günkü öğrendik ev sahibimiz ancak böyle bize iyi görünür, biz de her gün konuşmaya başladık kendi dilimizde ki bu ülke ve ev sahibimizin halleri kötü hallerdir diye. Bu konuşmalar sayesinde şimdi biz otuz yıldır ev sahibimizin ülkesinde barınırdık ve hala ilk günden beri aynı evde yaşardık.

Sizin gittiğiniz ülkelerde durum nasıldır efendim? Biz kendimizi kurtardık koyduk kendimizi bir iyi hale. Siz gittiğiniz ülkelerde keyfiniz yerinizdedir? Siz iyisiniz efendim ya yok? Merak ederiz biz efendim bütün bu olan bitenlerden farklı mıdır haliniz. Tez cevap verebilirsiniz efendim?

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: