RSS

Etiket arşivi: kadın

Bir hediye… Elimden geldiğince…

Hayat gelip vurur durduk yere. Dün bana ne sormuştun halbuki… Bana bir şarkı yaz. En iyisi olması gerekmez demiştin. Nerede başladığını bilmediğim bir melodinin ortasından başladı sözlerin titremeye havada. Sanki bir müzik aletinden çıktığı film yapımcıları tarafından resimlerle anlatılmış o çok bilindik bir sahnenin ortasında nasıl bir şarkı yazacağımı düşündüm sana. Sanki arkamdan cümleri yazarken atlı koşturuyordu. İlk defa uyanmış bir bebek gibi yüreğim yüz altmış altı kez gümlüyordu bu gök kubbede. Aklıma bir türlü sana yazmam gereken şarkının güftesi ya da bestesi düşemiyordu. Sadece nakaratlarda dolanıp duruyordum. Soruyordum kendime gerçekten bu kadar önemli mi benim için diye soruyordum kendime. Bir şarkıyla ölümsüzleştirebileceğim kaaadarrr önemli miii beeenim için dddiye soruyooorrrdum…

Yazmaya devam ediyordum aralıksız. yazarken ,Yokluğunun bir tılsım gibi başka bir varlığa dönüşmesini izliyordum kağıtta. Keşke diyordum bir an yazarken yaşamış olduğum gibi yazmak zorunda kalmasam. Hatta gördüğüm gibi görmek, duyduğum gibi duymak , bildiğim gibi bilmek istemiyordum diyordum kendi kendime. Bir hikayede bir şarkıyla bir kadını ölümsüzleştirecek kadar bu kadını seviyormuydum diye soruyordum hala kendime. Aklımda bir fırtına anında gökyüzünün yıldızsızlığı geliyordu yüzünü düşünürken. Eğer yoksa yüreğimin orta yerinde bir karanlık kendiliğinden patlıyordu.

 Işığı emen bir patlama! Fiziksel olarak mümkün olmayan ancak bir hikayede tasvir edilen o büyük harmoni. Sanki sesler birbiri ardına arkası kesilmeden dizilecek. Mümkünüdü işte. Bir başka hayalini hayatın bir başka boyutunu hatta fiziksel olarak fizik ötesi çalışmalarda deneyimleyerek öğrendikleri o hal aslında bir yazarın en başından beri olmayı beklediği haldir.

Çoktur ve yoktur. İnanılır ve saygıyla bilinir. İnanılmaz ve fakat inkar edilemez. Yok edilemez sadece yok sayılabilir. Var edilemez sadece var edilebilir bir noktaya taşıyordu işte yaratanı. Bir kadınla yazmak arasındaki fark, varolması için varlığının tekrardan onaylanması gerekmiyordu. Aşık olmakla aşk olmak arasındaki fark kadir naif bu durum ne de olsa bütün kadın okurların zihninde.

Erkeklerse kendilerinin kalplerinin gücünü henüz keşfetmekteler bu satırlarla. Hayatları boyunca korkaklar gibi yaşayıp yürekli geçinen milyonlarından farklı olarak bütün bunları yazıyor olmanın aslında bir tanrısallık bildirgesi olduğunu maskelemek için neler yapmadılar ki bugüne kadar onlar kadınlar için.

Oysa şimdi bir kadın için yapabileceğim en basit şeyi yapmam gerekirken ruhum tutulmaya uğruyor sanki. Ne yapabilirim bir kadına herkese yaptığımdan farklısını yapmış olayım? İşte buydu bütün mesele…

damienNot: Yaratım sürecinde verdiği destek için farkında olmadığı saygıyı kendisine göstereceğim ama bir telif davasından ziyade ancak bir reklam kampayasında destek olabileceğim Damien Rice’a ve “9”albümünde emeği geçen herkese de ziyadesiyle ve sadece teşekkür ederim. Yaratımlarına şarkı sözleri uydurmak tamamen benim fikrimdi.

Reklamlar
 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , ,

Köy Meydanındaki Terzi Muhittin Heykelinin Hikayesi

tailor_1xTerziydi bizimkisi. Yüzden fazla iş yaptıktan sonra çocukluktan kalma bilgilerini kullanarak para kazanma derdine düşmüştü yine. Neye el attıysa bugüne kadar hiç birinde dikiş tutturamamıştı. Ya erken girmişti, erken başlamıştı işlere ya da geç kalmıştı. Hiçbir zaman hiçbir işte başarı nedir tadamamıştı.

Çocukluktan beri tasarım yapmayı, renkli kumaşları, kadınları ve pek tabi özellikle çıplak kadınları severdi.  Kadınlarla çalışmak isterdi. Tabii bir de çalışacağı işte başarısız olacak olsa bile gönlünü eğlendirmeyi de isterdi. Ne birikmiş üç beş kuruş parası ne de babasının ona güveni vardı. Yapacak çok fazla şeyi yoktu. Mecbur bir bankadan kredi çekti.

Bankalar iş batıran adamları severdi. Bilirlerdi böyle adamlar eninde sonunda bankaya çalışırdı. Ne kadar kazanırsa kazansın, en sonunda faizlerini ve borçlarını ödemek için bankaya koşmak zorundaydı.

Aklınca hızlıca para kazanıp bu işlerden sıyrılmak istese de oyunun kurgusu ölçüsüzce para harcayan biri için daha ilk başından belliydi. Batacaktı.

Hayatında hiçbir işi düzenli yapmamıştı. Adabı muaşeretten nasibini almamıştı. Herkese istediği gibi davranmayı kendinde hak görür, sonrasında da ortaya çıkan durumla baş etmek yerine bir köşeye kıvrılıp uyumayı ya da meyhane masalarında alkolün ardına sığınıp gözyaşı dökerek özre benzer cümlecikler kurmayı tercih ederdi. Hayatı; kendisi ve etrafındakiler için ölçüsüzce zorlaştığının farkında değildi.

Yaşamak aslında ölçü ile bağ kurmak gerektirirdi. Sınırlar yani ölçü içinde her şeyi yapmak ve her şeyden kaçmak mümkün ve kolaydı. Yalnız sınırların dışında ölçüyü kaçırarak bir iş gördüğünde durum değişirdi. Bu sefer geçtiğin sınır, aştığın ya da altında kaldığın ölçü seni canından bezdirebilirdi. Hatta yaşamı katlanılmaz kılardı.

Bizim yeni terzimizin haberi olsa da görmezden geldiği bu durum defalarca başına gelmiş ancak hiç birinden, dünyada tek başına yaşamadığı ve karşı taraf için bir ölçünün bulunduğu savını çıkaramamıştı. Kendi olmakla övünen adam, karşı tarafın kendisi olmasına izin vermediğini, hatta karşı tarafın kendinden hızla uzaklaşmaya başladığını, hiçbir zaman fark etmezdi.

Zaten sonuçlar dışında bir şeyle pek de ilgilenmezdi. Batmadığı sürece batmamıştı, korkulacak bir şey yoktu. Aşığı onu terk etmediği sürece yalnız değildi. Yalnızlıkla ilgili düşüncelere ihtiyacı yoktu. Kısaca başına gelenin ayak seslerini görmezden gelip başına gelince işin içinden çıkamamak onun hayatta deneyimleyip, buna rağmen hiçbir şey öğrenemediği, yegâne istikrarlı işiydi.

Terzilik işinin aslı ölçüp biçmek olunca babası da etrafındaki diğer insanlar da bir an için umutla dolmuştu. Bunca zaman boyunca hayatın öğrettiğine direnmişti ama bu sefer belki mezura kullanmak, kumaşı doğru şekilde işlemek için defalarca ölçmek zorunda kalmak belki ona bir şeyleri doğru yapmayı öğretirdi. İnsanlar ne kadar kolay umut eder hale dönüyorlardı!

olcuTerzihaneyi ilk açtığı andan itibaren ölçüp biçme işlerinden anlayan bir çırak tuttu kendine. Bütün kesme biçme işlerini yapmak için de eli maharetli bir başka çırak aldı yanına. Tek yaptığı mezurayı nazikçe kendisine gelip üst baş diktirmek isteyen kadınların göğüs çevresinde, karın çevresinde, baldır çevresinde dolayarak ölçüm yapmaktı. Derdi de zaten bütün kadınların normalde asla başka bir adama göstermeyeceği hallerini yakından hatta bir nefesi paylaşarak görmek ve bu görüntülerden haz almaktı.

Hayatı oldum bittim sonsuz bir haz algısı üstüne kuruluydu. Şimdi ilk defa yaptığı işten büyük haz da alıyordu. Her gün farklı bir tenden farklı bir terden etkileniyordu. Etrafında olan biten başka hiçbir şey onu ilgilendirmiyordu. Sadece kadınların ne konuşmak istedikleri konusunda bilgi sahibi olmak için uğraşıp didiniyordu.

Arada bir taşa çarptığı da oluyordu gerçi. Çok beğendiği bir kadın hayatın diğer anlamlarından bahsederdi ya da baştan savma işleri için onunla kavga ederdi. Yine de sonun başında olduğunun farkında değildi. Ödemediği bir sürü borcu nedeniyle kimse kumaş vermez olmuştu ona. Sonrasında kesip biçme işini de ölçüleri not etme işini de çıraklara bıraktığından, yarım yamalak bitirilen işlerden para da alamaz olmuştu. Zaman için kimsenin bedenin etrafına mezura bile dolayamaz hale gelmişti.

Sonunda yüz birinci işinden hatta kendi zevklerinin tamamından olmuştu. Hayatta her şey bir ölçü yani bir bedeldi. Kimi bedellerin parasını ödeyip geçebilirdiniz ancak insanların yani ederi olmayanların bedelleri olmazdı. Yalnızca onları kaybetmenin ve sonunda kendini kaybetmenin bir bedeli olabilirdi. Ona da çağımızda söylenen yegâne tanım da ölçüsüzlüktü.

artistik çizim siluetiÖğrenir miydi bizim terzi, sanırım onun hayatı tıpkı aidiyeti gibi öğrenmenin, geliştirmenin, savaşmanın, üretmenin ve en önemlisi bu hallerle ile uğraşanların karşısında saygı göstermenin üstüne kurulu değildi. Gerekli miydi bu işler? Bilmem ye kürküm ye diye takım elbise giyip dolanmıyorsa ortalıkta, kendine saygı gösterilmesini istemiyorsa ya da herhangi bir işe başlamayı değil aynı zaman da bitirmeyi de öğrenmek istemiyorsa önemli olmayabilirdi ölçü onun hayatında.

İnsan her şeyi ister ancak başkasının da işin içinde olduğu hayatta bedel ödemezse, saygı duymazsa, biraz da çalışmazsa sadece ölçüsüzce isteyen biri olmaktan farklı algılanmazdı. Sonunda onunda lakabı bu kaldı dost meclislerinde. “Ölçüsüz”

Bildiği bilmediği herkes onu ölçüsüz diye çağırsa da insanların dinamikleri karşı tarafı anlama üstüne kurulu değil ve kendi güdülerini ortak bir sesle gerçekleştirmek üstüne kuruluydu. Ölçüsüzlüğü sonrasındaki hiçbir tavrı artık ona masumiyetini geri vermiyordu. Kaybettiği masumiyet gözlerinden kayıp gidince de ölçüsüzlüğü zaman içinde insanlar için mide bulandırıcı ve uzak durulması gereken bir hale geldi.

Sınırlar koydular önce. Tavır koydular. Yine de sınır da ölçü de bilmeye niyeti olmadığını bildiklerinden sessizce mezarına doğru giden yolun önünden çekilmeye başladılar. Varlığına tahammül etmekte zorlananlar nasıl olsa yokluğuna alışırlardı.

Yalnızlık ve ölçüsüzlük birleşince ve gece geç inince, sabah erken olmayınca çok yoruldu bütün zamanlarda. O kadar yoruldu ki bir şey yapmadan kalbi artık atmaktan vazgeçti.

Bir zaman sonra uygun bulunan dini bir ritüel uydurulup şanına yakışır bir adama yapılması gereken en muzır şeyi yaptı geride kalanlar da. Hayatta hiç durmadığı gibi ölçüleri kendisine tam uygun dik bir mezara gömdüler onu. Taşmamayı da taşmayı da mezarında öğrenirler sandılar ama insanların kabul etmediğini doğa kabul eder miydi? Daha ilk yağmurda toprak bağrından söküp köy meydanın ortasına bıraktı cesedini.

İşte bu karşımızda esas duruşta dikilen heykelin hikâyesi bu! Ölçü ve ölçüsüzlük sadece lafın gelişi…

 

 

Morrisse Eserese

2012-03-27

 

 

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Kadın ve Ayakkabı üstüne bir yalanlama…

Hiç anlamamıştı çocukluktan beri, yeni olana duyulan hayranlığı. Bayram sabahlarında çocukların giydiği yeni ayakkabılarıyla aralarında kurduğu bağı kuramamıştı hiç. Zaten bayramları da anlamazdı. Herkesin kutladığı o bayramlar annesinin söylediğine göre onların bayramları değildi. Kendi bayramlarına gelince o bayramlarda yeni olmak tutulacak iş değildi. Bayram eski bir şeydi. Eski halde devam eden bir duygunun ya da düşüncenin tezahürüydü hayatında.

WalkingHerkesin ellerinin yosun koktuğu bir kasabada yaşardı. Yolları çamurdan ve yağmurun sürükleyip bıraktıklarından geçilmezdi. Yine de ayakkabı giymeyi hiç sevmedi. Ayakları yere değmeyince bir yanı eksik yaralı ve yetimdi. Toprağa dokunma hissini ortadan kaldıran; sözde ayağını boktan, taştan topraktan koruyan ayakkabıları insan neden severdi? Sorup dururdu bu soruyu kendine. Ne insanları anlardı ne de insanlar onu. Yine de kavga etmezdi ayakkabı gibi basit bir mesele için…

Zaman içinde etrafındaki herkes onun yalınayak gezip tozmasına alışmıştı. Yine de o, zaman zaman ayaklarını saklamak ve korumak gereğini duyan insanları anlamakta güçlük çekerdi. Sıkıntılı bir işti ayakkabı giymek. Kalabalık bir odaya girdiğinde herkesi aynı anda memnun etmeye çalışan birinin yüz ifadesi gibi sakil dururdu. Çok bulaşmasa da çok düşünmese de zaman içinde ayakkabıyı kabul etti. Ayakkabı giymeyi değil ama ayakkabı fikrinin kendisini kabul etti.

İnsanların istekleri ve korunmak için seçtikleri yöntemler çok çeşitliydi. Çağlar boyu imparatorluklar yönetenlerin, doğayı yönetenlerin ayakkabı gibi basit bir şey için mi kalplerini kırmak gerekli miydi şimdi? Onlar da özünde yalınayak ve sahip oldukları ayaklarla barışık yaşamaya karşı değillerdi ne de olsa. Öğrenmişti.  Evlerinde, kumsallarda hatta kimi çöpten arındırılmış çimenliklerde, sokaklarda doktorlar yalınayak yürüyerek enerjilerini dengelemelerini bile önerirdi.

Bir umudu vardı yani. Çıplaklık, yalınlık olduğu gibi olanı saklamak ve yetinmekle bir gün barışabilirdi herkes. Çoğunluğun barışmasını beklemiyordu gerçi ama yine de etrafındaki üç beş kişi, ayaklarını kırık cam parçalarından, çerden çöpten koruyarak yürümekten vazgeçse, ayakları yere bastığında aynı dünyanın üstünde yürüdüklerini hatırlarsa belki de daha mutlu olurdu.

5406Mutsuz değildi. Huzursuz değildi. Sözlerinin arkasında duran, biraz çatlak diye geçiştirilen genellikle bohemlikle tarifsiz mutluluk arasındaki salıncağa yerleşmiş bipolar olabilirdi. Kimin ne etiketlediği ile çok derdi yoktu. “Ayaklarımı kimse ayakkabıya sokması için baskı yapmasın!”, şiarı buydu.

Az zamanda büyük işler başarıp sesiyle insanları büyülemeye başlayınca yani herkes ayaklarının çıplaklığından geçip yüzüne bakıp sesine kulak kesilince bir zaman sonra ayaklarının çıplaklığı sadece zaman zaman işletilen bir alametifarikası oldu. Artık herkes onu muhteşem sesinle hatırlıyor, kimse kolay kolay ayaklarının çıplaklığından bahsetmiyordu.  Sesi ayaklarına sanki görünmez bir ayakkabı giydirmişti.

Sesinin geldiği yer topraktan aldığı güçten başkası değildi. Ayaklarını vurduğu toprağın bütün hallerini her an her saniye olan dünyadaki bütün değişimleri hissedebildiği için seslere dünyanın ritmi ile basabiliyordu. Ne zaman bir yerde bir ana ağlasa, bir deprem olsa, bir bayram olsa ya da hiçbir şey olmasa sesi ve şarkıyı icra etme tavrı değişirdi. Yine de bu tavırlardaki değişim bütün tedbirlere rağmen herkesçe anlaşılıyordu.

Genellikle dünyada uzun zamandır durduğu yer üç aşağı beş yukarı böyle iken trikotaj fabrikasının daimi en çalışkan elemanı kader basmalık kumaşları üretmek için canla başla çalışıyordu. Âşık olmuştu.

Red Shoes For Valentine DayDünyanın en düz, en kendi halinde olan adamlarından birine âşık olmuştu. Şişmanın tekiydi adam. Dişleri sarıydı. Gözlüklüydü. Dünyanın hallerine ilimle de irfanla da kafa yormaz onun yerine sezgileri, aklı ve bildiği her şeyi püre halinde servis edilen bir sebze çorbasına çevirirdi. Çorbanın çorba olduğunu bildiğiniz sürece adam dünyanın en kolay adamıydı. Çorbanın içindekileri sorgulamaya ya da anlamaya çalıştığınızda dünyanın en ipe sapa gelmez adamı oluverirdi.

Bu adamın o düzlüğe karşın tek korkutucu tarafı vardı.  Ayakkabı fetişistiydi.

Bin bir türlü yalvarıyordu her seferinde kadına. Yüksek ökçeli, kırmızı deriden ayakkabılar giymesini istiyor, o ayakkabılar ile üstünde yürümesi için adeta yalvarıyordu. Birçok dinden birçok insan görmüştü Tanrıya yalvarıp yakaran. Hiç birinin içinde adamın hali kadar içteni yoktu.

Dayanamadı doğanın sesine kulak tıkamayı bilmeyen kadın. Bütün isteksizliğine rağmen, çekeceği onca acıya ve acemiliğine rağmen giydi adamın yatak odasına getirdiği ayakkabıları.

Ayakkabıları giydi ve adamın üstünde dengede durmaya çalıştı. Adeta onu sağır eden bir çığlık yükseldi adamın ruhundan. Ayakları adamın ruhundan gelen titreşimleri ayakkabıya rağmen hissedebiliyordu. Adamın hayatı boyunca çektiği acı, kadının bütün ömrünce topraktan hissettiği acı kadardı neredeyse. Yalnız bir farkı vardı. Kadının yaşadığı tüm hayatı boyunca hissettiklerinin tamamını aynı anda duymak gibiydi.

Hızlıca adamın üstünden inip ayağındaki ayakkabıları çıkartmak istedi. Hayatı boyunca ayakkabı giymemiş olduğundan sivri burunlu, yüksek topuklu daracık kırmızı ayakkabının içinde sıkışıp kalmıştı ayağı. Ayağı şişmiş, yeni deri kendini salmadığından ayakkabıyı ayağından çıkarmayı becerememişti.

Adam ne oldu diye sorarken ayakkabıyı çıkarmaya çalışan kadın bir taraftan bağırıp çağırıyordu. En azından kendisi öyle olduğunu sanıyordu. Ayakkabıyı ayağına geçirdiği o andan itibaren etraftaki herkesi büyüleyen sesi çıkmıyordu.

Adam, durumun farkına varmış fakat kadına onu duyamadığını söylemekten çok korkmuştu. Bir an için ayakkabıyı kendi çıkarmayı denedi adam. Ayakkabı ayaktan ayrılmamak için adeta direniyordu. Saatlerce uğraştılar ayakkabıyı ayağından çıkarabilmek için. Saatler birbiri ardına geçip gidiyordu. Neredeyse bir gündür sesi soluğu çıkmayan ve bunun farkında olmayan kadının ayağından da o kırmızı yüksek topuklu deri ayakkabılar da çıkmamıştı.

barefoodGünler birbiri ardına geçti. Ne çareler ne yöntemler dendilerse kadının ayağındakilerini çıkarmayı başaramadılar. İşte o karşıda gördüğün üstü başı pejmürde halde dolanan ama ayağındaki kırmızı ayakkabıların parlaklığını yüz metre öteden fark ettiğin teyzenin hikayesi bu kızım. Bu bayram paramız olmadığı için sana ayakkabı alamadık, umarım bunun için çok fazla üzülmezsin.

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Makası verin üçüncü ayağınıza! Sormayın artık fotoğraf nereden kesilir ne halt edilir!

Bir sabah yataktan kalktığında kasıklarının altında ve verimli topraklarının hemen yanı başında bir ateş hissetti kadın. Mevsimlerden yazdı. Havanın sıcaklığı sanki apış arasındaki ateşe güneşin ayak uydurması gibi geldi bir an.

Ne yapacağını bilmiyordu. Bir zamanlar okulda sınıf arkadaşı porno dergi getirdiğinde içine işleyen ateş sanki bu sefer harekete geçip içinin ta derinliklerinden çıktı. İlk önce yavaşça bütün vücudunun ateşini yükseltti. Sadece ve sadece teninin hararetini yükseltseydi içinin ateşi, yüzünden okunacak şekilde yanaklarını ala çalmasaydı belki normal zamanda yaptıklarını yapardı kadın. Her zaman giydiği gibi mayosunu giyerdi. Sırtına havlusunu alıp deniz kenarında alırdı soluğu.

Bugünün diğer günlerden farkı sadece yataktan büyük bir ateşle uyanmasıydı. Eğer mayoyu giymeye çalışsa belki kasık tüylerinden birini mayoya sıkıştırırdı. Acı ile haz arasındaki o ince çizgi o sabah geçilirdi. Hatta o ateşi söndürecek bir yol bulmak için vücudunun bütün hareketlerini kontrol etmekten vazgeçer, kızışmış dişi köpeğin ruh haliyle bütün erkek köpeklere kuyruk sallardı.

Doğada olan bu hal insanlar arasında olunca nasıl olsa doğal karşılanırdı. Yine de bütün gün bu ateşin geçmeyeceğini, ateşin ferinin yüzünden anlaşılacağını sanarak o gün normal kılıkta çıkmak istemedi dışarı. Hoşlanmadığı ama peşinden ayrılmayan o çocuk gelirse hayır diyememekten korkardı.

O çocuğun fikri aklına düşünce içindeki ateş daha da arttı. Yanakları artık aldan daha al ateşi alevden daha alevdi. Elleri yavaşça bacak arasına dokunduğunda kendi ıslaklığının ateşi söndürmek yerine tıpkı petrol gibi ateşi daha da harlattığını fark etti. Elini çekmeye çalıştı hızlıca. O ne kadar hızlı bu işi görmeye çalışsa da eli bir türlü ona itaat etmiyordu. Yavaşça yerini aldı eli bedeninin yanında.

Hızlıca bir çare düşündü. Belki üst üste kıyafetler giyse, belki kendi güzelliğini ve ateşini kendinden saklasa bu hal onu terk ederdi. Yazın sıcağında o kadar kıyafeti üst üste giyinmek onun terletmiş, terlemek az da olsa onun ateşini düşürmüştü. Yalnız şimdi de teri kokuyordu kendine. Dışarı terinin kokusu çıkmasın diye bir kat daha giydi üstüne.

irNAnnesini el kadar bikini ile babasını avuç içi kadar bir şortla kahvaltı masasında oturur buldu mutfakta. Gözlerini bir an olsun yukarı kaldırmadan hızlıca kahvaltı yaptı. Annesi halinin ne olduğunu hasta olup olmadığı sordu. Cevap veremedi. Babası gül yüzünden bir buse istedi. Yüzünü daha sıkı örttü. İlk başlarda içinde olan ateş artmış fakat yaktığı yer değişmişti. Utanıyordu galiba.

Yiyemediği yemeğe devam edemedi. Hızlıca kendini dışarı attı. Üstüne başına herkesin tuhaf baktığını fark ettikçe içindeki utancı bastırmak ve içinde sabahtan beri sönmeyen ateşi söndürmek için hızlıca deniz kenarına attı kendini.

-İşte 1971 yılında İran’ın deniz kenarı şehirlerinden birinde bu fotoğrafı çektiğimde ben sanırdım ki çıplaklığa düzülen çeşit çeşit güzellemeye muhalefet etmek için çekmiştim bu fotoğrafı. Meğer insanların içinin ateşi önce kendilerine sonra etraflarına zarar verirmiş. Bir anı fotoğrafla ölümsüzleştirirken neyi ölümsüzleştirdiğimi hiç anlamamışım. Özür dilerim.

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

The Bride Wore Black – La mariee etait en noir – Siyah Gelinlik

the bride wore blackFrançois Truffaut ve yönetmenliği konusunda herkes bir şeyler biliyordur eminim. Hata o kadar iyi biliyordur ki çeşitli kaynaklarda yer alan eksik bilgileri bile tamamlamışlardır. Neyse konumuz “çakma entelektüellerimiz” ya da “acınası yaşam formları” değil. Asıl konumuz yukarıdaki video aracılığı ile hatırlayacağınız ya da ilginizin uyanacağı film.Kadınlar ve nelere kadir oldukları konusunda gördüklerimden sonra bu filmin ya da dayandığı kitabın erkek aklı olmadığını bildikten sonra kendime tekrar sordum.

“İnsanlar neden trajediye ihtiyaç duyar?”

“Kadınlar kendi eliyle neden trajedi dağıtır etrafına?”

Yakın zamanda bu soru üstüne bir hikaye paylaşacağım sizlerle ve evet trajedinin bütün ögelerini barındıracak içinde!

Gerçeklerden gerçeküstücülükle kaçmayı başaramayan, biraz okumuş ama olanaksızlıklarla ya da tembelliğiyle  vazgeçmiş kadınlara “aşık” mı denir yoksa “trajedi üstadı mı?”

Sert olduğunun farkındayım ama bu soruyu da aşağıdaki videoyu izleyerek ve sesi mümkünse biraz açarak sorun kendinize. İçeriden ses geliyorsa hemen çevirin ekran yüzünüzü başka bir yere. Facebook ya da TV iyi gelebilir böyle anlarda. Zaten sığınacak kahvesi ve falı olan kadınlar sadece “Orta Doğuda”

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Yeni Yılın İlerleyen Günleri arasında

donmuş kadınÖnce kandırılan kadınları düşündüm. Sabah sabah bunu düşünmek iyi gelmedi. Tarih boyunca erkeklerin altına yatan kadınlar sayesinde soyun devam ettiğini görmek daha da sıktı canımı.  Geçer dedim sonra. Soğuk gibi bu da mevsimlik! İçimi ısıtacak birkaç haber bakındım. Zamlar içimin dışıma en yakın noktasını zonklattı. Her an hemoroit adına kararlar verebilir, lazer cerrahisi ile bu dertlerimden kurtulabilirdim. Üstelik yürüyerek girdiğim klinikten yürüyerek çıkabilirdim. Tabii bu noktada doktorun dairesel dönüş halindeki bedenim ve morfin arasındaki korelasyondan para kazanacağını sanıyor olması gerekirdi. Bir hemoroit müdahalesine ancak yirmi günlük morfin dozlarını tek seferde verebilir yani 400 günlük dozu 20 günde bana zerk ederse mümkün olabilirdi. Bu nokta beygir bayıltan olarak çoktan tıp literatürüne girmişti ne de olsa.

holly lightHolly Light için yalvardım Yaratana. Yaradana olarak uluduğumdan yanımdaki yarı farsça bilen yarı Türkçe bilen arkadaşım kelimeyi böldü ikiye. “Yara” olarak alıp ilk kelimeyi acıttı canımı. Dana olarak alıp ikinci kelimeyi daha da acıtacaktı canımı ya Nedim’i çok severmiş saray şairlerinden. Birinci mısrada gömer, ikinci mısrada diriltilmiş adına naat düzdüklerini. “Göz” demekmiş “dana” Farsçada. Oldu mu şimdi “Yaratan” diyerek ululadığın basit bir “yara gözlemcisi.” İnsanların yaralarını gözetleyenlere “Tanrı” diyorlarmış. Aydınlandım. 700-800 yıl öncesi Avrupa’ya çevirdim yüzümü.

Genellikle Türkiye’den bahsederken Avrupa ve Amerika’nın  75 yıl gerisinden geldiğimiz rivayet edilir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti Çakma Aydınları da bunun böyle olmadığını I PHONE 5 ile birlikte ispatlayıp aramızda  teknoloji üretiminden kaynaklanan üretim planlamaları nedeniyle 6 Ay olduğunu bunun da “normal” kabul edilebileceğini söyler. Ne muamma. Kadına seçme seçilme hakkı 1936 yılında verildi ama 20 yüzyılın hangi tarihinde çıplaklığı elinden alındı bilmiyorum. Tekerrürü bilmem ama “Ahlak” her daim memleket!

arda2Dedim ya iyi bir fotoğraf istedim Holly Light’tan  bana “şehrine bak” dedi.  Kutsal Işık tayfına ayrılmıştı benim şehrimde. Bir başka şehirde bu kare taşlanmaya bedelken benim şehrimde bu kare az da olsa olağandı deniz kenarında. Kadifekale’de de normal olduğu sanılırdı ya da Limontepe’de veya Egekent’te. Değildi. Evka 3’te de değildi. Aliağa’da da. Menemen’de de. Foça burnunu biraz çıkardığından yırtardı. Kadın hep ağlardı bu fotoğraflarda. Gökyüzünden akardı yaşı. Fark edilmezdi. Sadece saf ve temiz kimi zaman kutsaldı o yağan. Hiç kadın yaşı olmadı. Sonra anladım ben de. Geride kalmak size gelen çıktıların Avrupa ya da Amerika ile arasındaki zaman farkı ile ilgili değil. Bugün laf çaktığınız ve dünyanın kontrolünü elinde tuttuğuna inandığınız o ırk hani şu lanetlenmiş ırk… Yahudi dölleri… O döllerin hiç bir önemi yok ve hakaret kabul etmiyorlar bu tanımlamayı. Nedeni basit aslında. Ata değil, Anaerkil onlar. Nazım’ın kadınları Orhan Veli’nin kadınları, 7 Kocalı Hürmüz, Saraydaki Hürrem, Asmalı Konaktaki Sümbül bütün kadınlar onlarda. Basit, nizami, pratik.

kanayanNe zaman sokak lambasının altında oturan bir çift görsem, İrlandalı değil Anadolu bağırlı olduğum aklıma geliyor.  Hiçbir ebemkuşağı altında “zenginlik” aramıyorum normal olarak.  Müjde Ar’ın başrolünü oynadığı bir filmle “ebemin kuşağının altından geçerek cinsiyet değiştirebiliyorum ben bu iklimde. Neyin kafasını yaşıyorum belli değil. Belli ki geçiş iklimlerinde ne Paris’in fracalasını yiyebiliyorum ne Şam’ın şekerini. Yine de francala arası şambali kadar naif duruyorum şu hayatta. Darısı başınıza.

Birkaç yüzyıl geriden de gelsem, hatta içim acısa kanasa yandaki resimdeki gibi yine de yüzümü çeviremiyorum bu saçı başı aklı kıçı biribirine karışmış iklimden, topraktan. Belki de başka bir dil bilmediğimden ya da bir başka dilin doğuşuna ve doğusuna tanık olmak mümkün olmadığından. Kim bilir algı bir gün hem doğu hem batı hem kadın hem erkek hem insan hem hayvan için düzelir bu topraklarda. Ama önce DTO ve BTU aynı anda!

Görseller:

1. Fotoğraf : Hasan Erdemir, Stockholm

1. Resim: Holly Light- Hasan Erdemir

2. Fotoğraf: Arda Yavuz, İzmir

2. Resim: Kanayan- Hasan Erdemir 

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Kadınlar Ne İster

Bölüm 1: Kalçama dövmesini yaptırdım

Yazdıklarıma sürreal bir tabloya bakar gibi bakacaksınız. Paragraflar Alman kriptosu gibidir. Biraz İngiliz olacaksınız. sonra benim adamlarım ve kadınlarım var. Heykeltıraş gibi hayattan oyduğum.  Bunlara putunuzmuş gibi davranacaksınız…”

Uyuz olduğunu belli etmemeye çalışarak kağıdı geri verdi. İyi okudun mu dedi beriki. Okudum dedi güzel olmuş. Bitirince tekrar okursun. İçinden acı acı güldü. Hıhı tabi dedi. Bu kentteki insanlara bir türlü alışamamıştı. Her gün tanıştığı insanlarla ilgili bir gariplik yaşıyordu. Birçoğu hangi zamanda yaşadığını bilmiyordu. Emre gibi birçoğu da kendisini çok üstünmüş gibi hissediyordu. Ara sıra hoşuna giden çocuklar çıkıyordu karşısına ama bu insanları tanıdıkça korkuyordu. Emre ile ilk tanıştığında hoşlanmıştı. Kitap filan yazmış, ödülleri varmış, geleceğin büyük yazarı olacakmış dediydi güler tanıştırmadan önce.

Kibirliymiş, küstahmış, kamburu çıkmaya saçları dökülmeye başlamış, çok konuşan, hep abartan, yalan söylemeye meyilli ve umursamazmış tüm bunları söylememişti. Birkaç gün içinde anladı.

Emre’nin  babası albay emeklisiydi. Saddamın oğlu uday gibi büyütülmüştü. Bir yanında şımartılmış bir özgüven öbür yanında baskı altında yalana dolanan bir korkak. Ve bu ikisini bir güzel ambalajlayan yakışıklı bir yüz.

Memleketinde tanıdığı çocuklar böyle değildi. Daha cahil olmanın getirdiği bir şey mi bilmem ama şiddetlerinde bir toprak kokusu vardı.

Okuldan sonra sevdiği erkekle nişanlanmış, iş yaşamı başlayınca nişanlısı terketmişti. kader, bir dönemin kapandığını yeni dönemin farklı bir senaryoya açılması gerektiğine hüküm vermişti.  Aldatıldığından şüphe ediyordu. Uzun bir işsizlik döneminden sonra nişanlısının Kastamonuya tayini çıkınca aralarında başlayan soğukluk anlamsız tartışmalarla büyümüştü.

Şüphe Etmiyordu aslında emindi. Başka biri olmasa da aldatmaktı bunun adı. Bu ayrılık ve intikam duygusu, yıllardır müstakbel kocasına sakladığı güzelliğini tüm dünya için parıldatmasına vesile oldu. Belki de yaşı  ilerlediği, en kısa zamanda makul bir erkekle evlenip çocuk yapma içgüdüsünden. Saçlarını boyattı. Makyajı keşfetti. Yeni elbiseler edindi.

Emek eşitlik ve sosyalizm. Marx engels ve lenin. Ne geçti ki elime dedi yıllarca.  cop sızısı gaz yanığı sicil kayıtları. Bırak eşitliği bu değerlere birlikte inandıkları adam bile basmıştı tekmeyi. Bundan böyle Max factor mark & Spencer ve topuklu ayakkabılar. Kitaplığa değil gardropa çalışacaktı. İlk iş bir kredi kartı edindi.

Kendine güvenen, bakımlı, akıllı ve cesur bir metropol kadını olacaktı.

-:-  -:-  -:-  -:-

Çatlak bir arkadaşı vardı adı tuğba. Kocası dövüyor diye judoya gidiyordu. Adam ressam. Artık dövemeyince  terketmiş bunu. Dövemediğin kadın senin değildir demiş. Ressam karısını döver mi yahu dediydim. Hem de çok pis dövüyormuş.  Fotoğraflarını gösterdi. Karısının bedenindeki morlukları tabloya yansıtmaya çalışmış hayvan. Bir gün sevişirken çimdiklediği kalçasında beliren ilginç lekeyle başlamış herşey. İstediği çürük ten morunu yakalayıncaya kadar denemiş çeşitli yolları. Gözaltı morluğu kaba et morluğu kanlı morluk içkanamalı morluk ödemli morluk kangren morluğu… Hayli zengin bir mor kartelaya ulaşmış anlayacağınız. Tuğba ne mi yapmış. Önceleri haz duymuş. Ayol aşk bu aşk. Sadizm mazoşizm ve dışavurumculuk.  Birgün büyük bir ressam olacağına inandığı kocasının tablolarında resmedilmek de cabası. Sonra bir gün bunun sapık kocası ‘Sanat hayatımdaki mor dönemi kapatıyorum’ demiş.  ‘Şimdi morötesine geçme zamanı’. Sonrasını anlatmadı. Ama iş judoya kadar gittiyse siz düşünün neler olduğunu. Judoda biraz ilerleyince Ben de senin resmini yapmak istiyorum demiş bir gün. Adam olmaz demiş. Sen resim yapmayı bilmiyorsun. Dövmeyi öğrendim resim yapmayı da öğrenirim demiş. Birbirlerinin resimlerini yapmak için tekme tokat kavga eden çıplak bir çift düşünün. Ya da düşünmeyin neden böyle iğrenç birşeyi düşünesiniz ki.

Erkeklerle bir türlü seviyeli bir arkadaşlık kuramadım deryacım demişti. Suç biraz da sendeymiş diyemedi. Tuğba biraz şımarık büyütülmüştü belli ki. Biraz da deliydi işte. Eski kocasının Küçükyalıda salonunu atölye olarak kullandığı evinde yaşıyordu.  Kocası evi terkettikten sonra, bak o günü de anlatmadı hiç,  gören olmamış. Kızım hiç mi merak etmedin adamı. Ya intihar ettiyse. Yok etmemiş eminmiş o biliyomuş nerde olduğunu.

Bölüm 2 : Maviye bulanmış

Sorunla karşılaşmadan sorunu nasıl çözeceğini düşünen insan aptaldır dedi. Bir düşünür söylemiş. Karşı çıktım önce. Kolay mı süpermen olmak. Galiba Tuğba’nın atölyeye gidiyorduk. Arabaya binmiştik. Ben atölyenin bulunduğu sokakta park yeri bulmayı umduğumu söylemiştim.  Kafamın içinde bulutlar pamuk pamuk. Gözlerim yorgunluktan bulanık. Dilimde naneli bir şeker ortası delik. Dikiş makinası gibi kullanıyorum otomobili. Bir elimi büronun bulunduğu ara sokağın başına diğerini ana caddeye koyuyorum. Makine çalışmaya başlıyor ve kırıştırmadan Hilton’un yan sokağı altımızdan akıp gidiyor Pike çekiyorum. Dikiz aynasından arkaya bakıyorum. Eskisinden güzel oluyor. Ben zaten hangi yoldan gitsem o yol eskisinden güzel olur. Bugün pike yarın reçme. İcabında kaneviçe ve bilumum kasnak işleri. Fevzi paşaya kadar gidiyoruz böyle. Paşa deyince bi Zeki müreni biliriz dediydi. Kim oğlum bu Fevzi dedim dersaneden çıkan cıvıldak kız sürüsüne. Adına bakılırsa çirkin biri dedi biri. Anne alalım bu balonları. Ne şekerlermiş renk renk. Anne neden ağlıyorsun.

Makine saat kulesiyle deniz arasındaki yırtıkları da yamayarak küçük yalının dar sokaklarına çıktı. Overlok makinesi ayağınıza geldi. Halı kenarı paspas kenarı yol kenarı. İtina ile park edilir. 5 dakikada terkedilir. Mutlulukla indik makineden.

Bu zeka meselesi hacı dedim apartmanın hela taşı döşeli, dar ve küf kokulu merdivenlerini çıkarken.  Sorunu ne kadar hızlı çözersen o kadar zeka sahibisin. Sırf akıl yetmez bunun için. hırs, kurnazlık ve sempati becerisi de lazım. Bir çok insan problem çözme konusunda beceri sahibi değil aslında. çözüm için uğraşmaktansa cezaya katlanmayı tercih ederler. Mukadderat. Kader böyle. Yapacak bişey var mı filan derler.  Haa bak cezadan, acıdan bezmiş olanlar panik atak olabilir.  Sorun gözükmeden çareler düşünür. Kentliler böyledir. Stresle evrimleşir bu maymunlar.  Soluk soluğa kaldım.  kapıyı çalarken bir elimle de saçlarımı düzelttim. Aşık mısın sen bu kıza dedi Serdar.  Bilmiyorum dedim ya sen. O da bilmediğini söyledi. Piç. Kapıyı açınca Tuğba’ya söyleyecektim bunu. Kapı açılınca unuttum. Bu kimin kapısı bu kimin karısı. Onu gördüğümde Gözlerim kusur aradı. boyu kısa. Esmerler zaten tipim değil. Dudakları ince. Göğüsler desen hmm. İçimdeki hayvanı zor tutuyorum. Kız şaşkın biz şaşkın. Tuğba nerde. Bakkala kadar gitti. Biz giderdik. Sen kimsin. Ben arkadaşıyım derya. Bak şimdi derya. Sen bana böyle esrarlı esrarlı bakınca aklıma dün uydurduğum dadaist şarkı geldi. Derya gülünce daha güzelmiş dedi araya girdi serdar. Arap taşşağı. Kızın yanında tövbe tövbe. Sesimi temizledim.  Boğazımı temizledim önce.

-Maviye bulanmış vajinalar yaşar okyanusun derinlerinde. Ve suyu yalayıp geçer “ben istesem var ya” monologları. Tavuk mu sikiyonuz olum dedi Kaptan. Yok kaptan dedim bu sefer eminim bana baktı Hatun.

-:-  -:-  -:-  -:-

Derya sevdi bizi bak hep gülüyor dedi serdar. İterek uzaklaştırdım onu aramızdan. Sen çık çatıya anteni kontrol et. Merdivenlerde başka insanların soluk sesleri duyuldu. Bozuk otomatın yaydığı sürpriz karanlık içinden Tuğba girdi içeri gülen deryaya ve bana baktı. Tanıştınız mı dedi soğuk bir sesle. Ben Fırat dedim elimi uzattım. Derya da elini uzattı. Tuttum öptüm elini. Tuğba hoşt dedi. Serdar sen de Tuğba’nın elini öp. Olaylar böyle gelişip gitsin işte. Yavaşça yere eğilip giymek üzere olduğu terliği eline alan Tuğba ‘beni bunu kullanmaya mecbur bırakmayın’ dedi. Serdar’la ben korktuk. Elimi bırakmak istememesine rağmen deryanın elini salıverdim. Tuğba’nın gözlerinin içine bakarak ben de yere eğildim. Taş arar gibi yaptım. Böyle yapınca korkuturum sandım. Tuğba köpek değilmiş. Serdar yarım bıraktığı resmini bulmuş işe koyulmuştu bile. Ben de boynumu eğip oturdum salonun bir köşesine. Okuldayken daha naziktin. Bizim fakülteden çıkıp her öğlen sizin kantine yürürdüm. Yürümek iyi gelir insana. Renkli güzel bir gözlükle yürüdün mü tek kanallı tv seyreder gibi olur insan. Mesela mavi gözlüğümle ben hep okyanusları görürdüm. Sen hep sevgililerini anlatırdın. O zaman tiksindiydim işte kadınlarla uzun uzun sohbet etmekten. Dostluğumuzu bozmayalım Fırat, sevgilim olan erkekleri öldürüyorum ben işte demiştin. Hay hay demiştim karadulum çatal karam, sevişmeyen sevgililer olalım. Aslında o kadar da derin bir karar değildi benim için. O ara sanıyorum adetli bir gününde aldığım koku seninle mesafeli bir uzaklıkta kalmamız gerektiğini söylemişti bana. Sonraları da kilo almaya başladın zaten. Dostluğumuz böylelikle pekişti de pekişti. Buna rağmen sen evlenince nedense kıskandım. Boşanınca da sevindim. Judo mu manyak mısın kızım sen.

-:-  -:-  -:-  -:-

Derya ne kadar güzel bir isim anlamı ne. Hangi burçtansın. Haftasonu hep birlikte karaburuna kaçalım mı ? İşte böyle sağlı sollu çalışıyordum. Bence bugün arabiatta soslu spagetti yapalım yanına da güzel bir kırmızı şarap. Mideye çalış oğlum mideye. Deryanın sevgilisi var Fırat, boşa uğraşma. Olsun belki ayrılmak istiyordur. Hayır yeni birlikte olmaya başladılar. Voltaj dalgalanması.  İçimdeki ampul yavaş yavaş söndü tekrar yandı. Derya neden hep gülüyor. Gülme Derya gülme bak izzeti nefsim tehlikede. Gururumu paspas yaptım senin minik ayakların için. Sonra ne oldu o uğursuz kelimeler çıktı ağzımdan. Tuğba aşık mısın sen bu kıza ! Çamaşır makinesi sıkmaya geçti. Narin bedenim hızla dönen bu dünyanın orta yerinde çalkındı durdu. İyice yıkandığıma karar verildiğinde bir el, böyle tombulca bir tuğba eli, beni merdiven boşluğundan alıp sokaktaki çamaşır leğenine koydu. Yoo dedim yoo beni kötü emellerinize alet edip fırlatıp atamazsınız. O zaman Serdar’ı da atın. Bekledim kapının önünde.  yan apartmanın balkonunda kadınlar cins cins bakıyorlar. Çok seviyor beni dedim ondan. Biri belli belli dedi. Ne belli lan dedim. Tuğba cama çıktı. Elinde telefonum. Ararım bak polisi. Baktım camda Derya,  hala gülüyor. Aa Tuğba da gülüyo. Barıştık mı o zaman. Sonra baktım tüm kadınlar gülüyor. Sen de gül artık anneciğim neyin eksik. Sen de gül.

-:-  -:-  -:-  -:-

Tanışmadık ama biliyorum herifi. Uzun boylu irice kıvırcık saçlı. Düğünde beyaz damatlık giyince kutup ayısı gibi olmuş dediydim kızdıydı Tuğba.

Nesli tükenme tehlikesi geçiren kutup ayısı çifti kültürpark nikah dairesinde evlendi. Törende çiftin şahitliklerini adını bilmediğim bir bedeviyle Tuğbanın dayısı yaptı. Çift balayı için kuzey Sibirya’da şirin bir buzul kasabasını tercih etti. Biz de çiftimize mutluluklar dileyecektik ki baktık ayrılmışlar.

-:-  -:-  -:-  -:-

İşte ben hala bu harap izmir sokağındaki evin her saat perdelerini aralar havaya bakar dururum kar yağıyor mu diye.  Yağar da o kardanadam evine döner mi. Döner de şövalesi başında yabancı bir erkek, elinde yüzünde morluklar…

 

(Kısa Hikaye: Dionosfer Henry, Resimler: Morrisse Eserese)

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: