RSS

Etiket arşivi: kısa hikaye

Esansiyel Tremor

Sessizlik delirtiyor beni. Damarlarımdan akan kanın sesini duyuyorum çoğunlukla. Müzik iyi gelmiyor. Bastırıyor içimden geçen kanın sesini. Bastırıyor ama susturmuyor. Herhangi birine saplanıp kalamamak için bir kuşun kanatlarını ayağına bağlayan iplik gibi davranıyor aklım… Kalbimi orta yerinden tutup göğüs kafesimin içine hapsediyor.

Oysa bir ses duysam… Gerçek bir ses… Dur orada! Bastır bütün egonu! Teslim olma! İyi de neden? Neden teslim olmayacakmışım? Neye teslim olmayacakmışım? Daha iyi hissetmek için ne yapmam gerekiyor? Damarlarımdan akan kanın ayak seslerini takip ediyorum. Dakikada aşağı yukarı 100 adım atıyor ve bir adım ilerlemiyor. Korkuyorum. Kendimin kendimi alt etmesinden çok korkuyorum.

dideralNereye gidersem gideyim, ne yaparsam yapayım kendim olmaktan vazgeçmeyeceğimi biliyorum. Kendim olmak öyle büyük bir şey değil. Bildiğimi sandığım kendim olmak çoğunlukla içimden geleni yapabilecek cesareti bulmak. Islık çalmak gece gece! Tırnaklarımı kesmek akşam ezanından sonra… Biriktirdiğim ayak tırnaklarımla dişlerimin arasında kalanları çıkarmaya çalışmak. Kendim olmak son derece irrasyonel ve rahatsız edici… Onaylanmamış ve sürümü eskimiş bir tedavi biçimi. İşe yarıyor ama moda değil. Hayat kurtarıyor ama para kazandırmıyor.

Hikayelere konu olmuyor kendim olmak. Bir akış tabelasına yazılabilecek, filmi çekilecek bir hikayeyi vermiyor kimseye. Hareketli sanat alanlarından birinde mutlu etmiyor yönetmenini. Gişede çuvallıyor.  Dakikada 98 ayak sesi saydım az önce. Sessiz ve kendi kendime… Bir bardak Jack Daniel’s bok varmış gibi aktı gırtlağımdan aşağı. Midemi bulduğu anda alkole teslim olup rahatladım. Anlıyorum artık. Alkoliğim ben. Hiçbir şeyi sevemeyen bünyem alkole artık direnmiyor.  Abartmaya gerek yok. Çok önemli bir vaka değil artık tanımlayınca diğerleri için biliyorum. Tatmin edilemeyen sevgi dürtüsünün üstünü örtmeyi beceriyor.  Bir de uykuya kolay geçmeyi… Biraz sızmak herkese iyi gelir mi bilmiyorum ama bana kesinlikle iyi geliyor.

Ellerimin uyuşmasını engelliyor ya da titremesini. Daha az titriyor ellerim artık. Gerçi  esansiyel tremor ne demek bilmeyenler için el titremesi genel olarak yoksunluk sendromu sonucu. Oysa benim alkolikliğimde nedenden başka bir şey değil.

Doktorlar tedavi masraflarının yapılan araştırmaları karşılamayacaklarını, altlarına Porsche çekemeyeceklerini bildiklerinden pek ilgilenmiyorlar bu konuyla. Şeker kadar yaygın değil, kanser gibi öldürücü de. Titriyorsun işte. Azer Bülbül’ün ruhu şad olsun.  Titriyoruz işte.

Saat 13:50. Ellerimde hafif bir ritim var an itibariyle. Klavyeye vurdukça gerginliği daha da artıyor. Doktorlar böyle zamanlarda bir kadeh şarap içmemin beni daha az rahatsız edeceğini söylüyor. Alkolikliği teşvik ediyorlar. Hristiyan mitolojisinden yola çıkarak hazırlanan 13 adım zamazingolarını psikiyatrlar bile tereddüt etmeden kullanıyorlar. Çok alkolik var dünyada. Birileri suya ulaşamazken ben esansiyel tremordan yakınıyorum. Hayat işte! Durduğun yere göre zemin renk değiştiriyor. Zoraki bukalemun hesabı.

Reklamlar
 

Etiketler: , , , , , , , , , , , ,

Sahil Kasabası ya da Tuz yaşamın anlamı…

ORHAN VELİÜşüdüm, yağmur yağınca üşürüm ben hep. İçim ürperir. Sanki benden bir şey çalar yağmur. Sıcak mesela. Ya da günahlarımı… Yalnız kalırım, çıplak ve çaresiz. İyi bir şey olduğunu söyler eskiler. Ama sevmezler toprak kokusuna güzel denmesini. Çekermiş söyleyeni içine. Sözde. Laf bunlar. Benimki gibi… Söyleyecek sözü olmayanların uydurdukları bir dolu deli saçması. Söyleyecek neyim yok ki saçmalıyorum şimdi.

Islak. Tenha. Yarı uyuşuk ve depresyonlu… Sanki hastalıklı ve bulaşıcı bu duruş… Kimse ama hiç kimseye anlatılamaz bir sıkıntı. İçimde, üzerimde, tepinen… Duran ve durduran… Öfke nöbetleri arasına sıkışıp kalmış bir sözde çocuk yüreği. Çırpındıkça batıyor muyum yoksa uyum mu sağlıyorum belli değil.

Yağmur. Rüzgâr. Gözyaşı. Elim kolum bağlı, bağdaş kurmuşum ve çok bilenlerin saltanatının yıkılması için sadece meditasyon yapıyorum. Saçmalıyorum ve derinlemesine düşünmeden yapıyorum ne yapıyorsam. Çok bulanıyor midem. Gemi su alıyor ve ben hala şarap testisi elimde, son derece aristokrat kemancı arıyorum. O bilindik notalı bilinmedik senfoni kulaklarımda çınlasın istiyorum.

Deniz koymadım adını, hayır suya da deymedi ayakları ve hatta Rum da değil kemancı. Ben de hiç işçi olmadım. Emekçi. Ekmek içi yemeği reddettim, mideme oturuyor diye. Ayaküstü ve beyhude ilişki yumaklarında dolanmaktan gelirken nasıl başlanır ki hayata…

Earthworm… Solucan yani benim ruhum. Her deliğe girip çıkar dünyada. Barınmak olmasa bir de derdi tasası. Ama yerleşmek ya adı… Yerleşik düzende masa etrafında karşılıklı içme sevdası ya da yaşam gailesi diye tutturduğu ruhumun…

İstifa etmeyi pek bilmem, daha ziyade istifade etmek benimkisi. Kanını emmek, kanı emilmişlerin –en azından bir kısmının- çocukluktan kalan özlemi… Güç ve ibrişim kuşları… İbrişim kuşları ölür mü güç gösterisinde bulunsam. Çocuk gibi bulut kovalasam uçurtmayla ve vursam hayatının anlamını sapanla.

HEMİNGAyrık otu, benzemiyor ne ebegümecine ne de pirpirime. Ne tadı ne de tuzu. Ve sahi aslında varılacak durak tuzdu ama mecazlarla boğuşmaktan, atladık keskin iyodu. Şimdi aklımda bir deniz kıyısı, kumsalsız, ötesinden berisinden araba geçen, içine girilmesi atalarımca yasaklanmış bir deniz kıyısı. Gri, oynak ve ne kadar başka gözle görmeyi denesem de hüzünlü. Eskilerin dilinde bir türkü, bir hikâye ucu bucağı olmayan su. Derdin ve rüyaların ona anlatıldığı, feraha kavuşturan yaşamın özütü.

Hani nefretten körelmiş gözlere basılan, kenarında yaşamayanların öğrenmek için kıyılarına indiği, melankoli kokan, yarı ateşli ama derde derman deniz kokusu. Amacın olmadan yürüdüğünde, yürümenin amacı olanları gördüğünde tebessümü dudaklarına deydiren o garip kimya. Hemingway olmayı çok isterdim. Hani kokuları ve tatları tarifin ustası… Ben değilim uzman, tasvir belki ama tarif… Nasıl bir duygudur ki o yüreğine serinlik verdikçe içindeki ateşi söndürdükçe ve hatta yeni doğru ateşleri körükledikçe varlığına bedellenir. Ve bilirim ki çok zordur liman kentlerinden ayrılmak.

Bir zaman adamın biri Londra Havası diye torbalar satarmış özlemden tutuşanlara uyanıkça, ama satılamaz ki denizin kokusu ve içine işleyen iyot çıkarılıp verilmez ki başka birine. Keşke rakı şişesine sığsa iyodun ve denizin o masum oyunu. Ve kolilere doldurup gönderebilsem uzak diyarlara.

Aklımda bir gün batımından kalan nefsi körelmiş güneş ve bir bardak buz gibi bira, çerezsiz ve patatessiz. Kimliğini hiç görmediğim insanların karaya çalan gözleri. Kara kokanların nefes depolaması deniz kenarında. Sanki ışığa uçan pervaneler gibi koşuşan kara adamları kadınları deniz kenarında.

Aklımda bir bahar akşamı; yüksekten uçan bir karabatak alçaktan uçan bir martı… Dengeler bahar yorgunluğu mesaisinde, sarhoşluk gibi. İlk sevinç ilk heyecan tuz gibi…

 mORRİSSe EseresE

2005

 

Etiketler: , , , , , , , , , , ,

“Güya” yazamıyorum ben…

FileGüya iyi bir adam değilim. Güya. Ne tuhaf tınlar insanın kulağında bu kelime. Elini, ayağını birbirine dolaştırır. Genellikle bir sürü bahane gelir ardından. Tuhaf sesinle eş tınlayan sıfatlar dizisi. Neden sorusu da dinleyenin içindedir bu sırada. Sözde bir diyaloğun içinde birbirinden habersiz ve mesnetsiz iki insan kafası aynı anda.

“Böyle şeyleri herkes biliyor. Özel ve önemli ne olabilir ki bunu yazmakta.” “Böyle değil mi hakikaten?” Herkesin bildiğini ve aynı anda inkâr ettiğini hatırlatmak küstahlık mesela! Değil mi? Ya da güya küstahlık?

Bak oldu işte. Güya ile biten cümlelerine tekrar geri döndüm. Suratındaki kasabı ölmüş dükkân kedisi ifadesini sevmiyorum. İstemiyorum, nesnelerin dünyasında bu kadar yer dolduran biri ile aynı rakı masasını paylaşmak. Kendi maskem düştü. Çırılçıplak kaldım. Önemsemiyorum ama umursuyor gibi yapmak zorundayım. Bir arkadaşımın etini kemiğini bile bile yiyemem ya. Ahlaklıyım güya…

Yalan. Ahlaksız olduğum için güya kelimesinin esiriyim ben. İkiyüzlü olduğum için değil. Dürüst ve ahlaksız olduğum için. “Bir Sırp Filmi” izlerken topluma en çok vurulmak istenen sahnede mastürbasyon yaparım. Normaldir benim için. Her şey olduğu kadardır ya da. Sevimli tınlayıp tınlamaması umurumda değil. Evet, itiraf ediyorum. Güya ahlaksızım “Bir Sırp Filmini” izlerken mastürbasyon yaptığım için.

a-serbian-film_Sen ne yaptın? O akşam sevgilinle sevişemedin mi? Hatta 2010 yılının o kötü akşamında o filmi izlediğinden beri sevişmekle ilgili problemin mi var? Ne kadar anti demokratik ve ne kadar sığ bir romantizm bu böyle? Akşam inleyen ya da inleme taklidini yedirten sen değil miydin? Ya da en azından dün orgazm taklidi yapabildiğiyle övünen…

Sert söylemleri olanları değil, yasak kelimeleri sıklıkla kullananları seviyoruz. İçten içe. Kendi itiraflarımızı okumak kadar sarsıcı ve haz verici! Zevkin doruklarında olmak kötü ise zevkin suçu ne değil mi ama…

Ama öyle. Eğlenmeyi keşfeden insanoğlunun henüz birlikte ve karşılıklı oynamayı inatla reddettiği basit ve çıplak histeri! Bu da medeniyetin önündeki engel işte! Oğlunun doğum gününü videosu ile kaydedip arkadaşlarına Facebook’tan Youtube linkini gönderen o iyi aile çocuğu ile “gerçek film” izlemek isteyen ve “pornonun yeniden doğuşunu” kurgulayan, izleten ve çeken arasındaki “gerçeklik farkını” söylesene bana hadi bir çırpıda. Ahlakla ilgili hiçbir cümle kurmadan! Yüksek ahlaka ve yaşamın kutsallığına bulaşmadan…

Yaşam kutsal değil! Öğrenin artık şunu. Bu dünya üzerindeki her iki ayaklı mahlûk eşit değil. Hatta kimileri daha da eşit değil. Fantezi dünyalarınızda, oturduğunuz kafelerde, gösterişli yemeklerde konuştuğunuz o eşitlik sizin farazi bir güven habitatında var olmanızı sağlayan güdü. Yani, yalan!

Nereden mi biliyorum? Yalanları en çabuk fark edenler, uygulayıcılarıdır çünkü. Bir işi en iyi uygulayıcıları bilir. Bu yüzden olacak yalanları fark edenleri de masum kabul etmemek gerekir gibi bir şey söylemişti adamın biri. Haklıydı da. İfşa ettiği her gerçekle gün ışığından uzaklaşır yalancılar. Çünkü bir yalancı ancak daha büyük bir değer ya da daha büyük bir pot için elini bilerek ve isteyerek açık etmeyi seçer. Örnek ister misiniz? İstemeyin! O kadar aptalsanız şayet; beni okumayı sürdürmenizin bir ehemmiyeti yok benim için. Çünkü o küçük beyinli insanla yani safi kelimelerin gücünü güya anlamayan ve anlamazdan gelenlere verebilecek hiçbir şeyim yok benim.

Küstahım güya. Bu beni güçlü yapan halüsinasyon! Her şeyi yapabilme iktidarı. 13 yaş ergenliği. Bilmem. Kimilerinin içindeki çocuk küstah geliyor hayata. O içimizdeki veledi zina kitaplarının bir yazarı belki “beatnic” ile karşınıza çıkmıştır. Ve belki psikolojinin ana atar damarı içindeki çocuk ve içinizdeki seks sandığınız kadar birbirinden ayrı iki kavram değildir. İçinizdeki çocuk da belki beş yaşında elma şekeri ile mutlu olmamış biridir belki. Şu klişe Türk filmlerinde bir başka çocuğun eşeğinin üstünde tepinmek isteyen o kötü çocuk belki de sizin içinizdeki çocuğun tam karşılığıdır.

Yani mayalama evresinin daha en başında tanrı ya da aileniz çuvallamıştır belki de. Yine bu belkiler bir güya doğurabilir yetişkin evrenizde. Kim bilir hiç kimseye ihtiyacı olmadan yaşamı sürdürebileceğini bilmek, bir ezberin tersten bozuluşudur ve bozuluş beraberinde bir gerçeklik kırılmasını getirebilir. Ve mutlaka her varsayımın gerçekleştiği ile hareket eden filozoflar, her varsayımı ispatlamaya çalışan bilim insanları gibi bir algınız yoksa bunun sonuçlarının –her şeyin sonucunun olduğu gibi – ölüme çıkacağını bilirsiniz.

İçiniz ürperir. Bu ürperiş, “Bir Sırp Filminden” bilmeden bir babaya oğluna tecavüz ettirmek gibi basit ve sert bir kurgudan daha yalın ve mutlaka daha güçlü olmalıdır. Yine de evrim buna ve ölümün bu keskinliğine paye vermeyecek kadar kuralları katı belirlenmiş bir sistem gibi çalışmaya devam eder. Evrimi; bilim için muazzam, din için korkunç yapan dışarıya çıkamayacağınız bir sistemin tasarlanabileceğine insanın şaşkınlığıdır.

alimİnsanın her koşuluyla düalist geldiği yeryüzünde iki seçeneği tek basamağa indiren ve aslında sürekliliğin olmadığını, zaman boyutunun; bizim anladığımız ve yeni yeni farklı şekilde anlamaya çalıştığımız zaman boyutunun olmadığını, yineler durur size. Süreklilik uç uca eklenmiş insan yaşamının medeniyet başlığı altında kesintisiz devam ettiğini kurguladığınız ve bu kurguya inandığınız sürece vardır. Zaman yoktur. Süreklilik yoktur. Tutarlılık yoktur. Bu sizi nihilist bile yapmaz üstelik.

Çok bilen olmak. Güya derttir. Değildir aslında. Bildiklerini kendine saklayıp ortaya çıktığında verdikleri tepki tahmin edilebilir oluyorsa senin için;  yönetilebilir bir haldedir durum. Ne de olsa yönetilebilir bir halde olmayan her durumun sonu çatlak bir testiyle büyük bir havuzu doldurmaya çalışmak kadar ironiktir. Sorusu size matematiğin yönetimi hakkında bilgi vermek için tasarlanırken, yanlış olan bir şeyi sürekli tekrar ederek bir doğruya ya da bir hedefe ulaşılabileceğini size anlatır bilinçaltından. Yani dibi delik bir havuza doldurmaya çalışmak delilik değildir. Bunu sorgulamamak da normaldir. Eğitim sistemi üstendeki ayrık otu da benim. Güya, adını koyduğum için.

Düşünce tarihimde, tarihimi şekillendiren kimse yok. Birden fazla kaynaktan birden farklı açıyı aynı sayfada harmanlayacak kadar geri çekilip sonrasında da bir hikâye oluşturacak kadar delirebiliyorum çoğunlukla. Yine de bu beni tembel yapıyor güya. Ne de olsa her şeyden uzaklaşmak için kaçmak yerine gitmelerini bekleyerek bir köşede oturmak arasındaki farkı anlayabilecek bir zekâ biçimine rastlanamadı henüz doğada. Elbet popüler kültürün içinde tembellik hakkı ile ilgili zırvalardan bahsedildi velakin hareket özgürlüğü tanımanın eylemsizliği getirebilmesine anlam yükleyen çıkmadı. Ne de olsa özgürlük ve hareket; aslında olmayan bir yalanla ya da daha kısaca zamanla tanımlıydı. Hep.

İnandığın yalanın kurgusu içine yeni bir boyut ya da bakış açısı girdiğinde yalanın şekillenmesi ve pek tabii yalanın gelişmesinin ve duruma uygun olarak tekrar tasarlanması yüksek dozda bir yeterlilik sınavından geçmeyi ve sindirim sisteminin atıl elemanlarını tekrar kullanabilmeyi gerektiriyor. İşte bu nedenler kör bağırsak hala işlevini yerine getiremiyor günümün insanında. Ve belki bu nedenle sadece körelmiş bir evrim atığı gibi algılanıyor. Bir sonraki evrim basamağının en önemli organı olduğu kavranmak, anlaşılmak ve değerlendirilmek istemiyor. Kör bağırsak içinde olduğun labirentin çıkışı olmadığı hatta artık girişe de ulaşamayacağının sert ispatı sinema ekranında.  Maruz kaldığın her acıyı onayladığın için önemsemen gibi. Yani tecavüze maruz kalacağını bilmek gibi! Çırpınmanın hiç önemi yok!

Rational Logo

Kaçınılmaz olanın rasyonel olması gerekiyor. Ancak bu şekilde hayat anlamlı kalıyor insan için. Kaçınılmaz olanın olasılıklarından her zaman bir tanesi görmezden geliniyor. İnatla ve ısrarla! İrrasyonel olan! Genellemeyen! Başına geleceği farz edilemeyen! Yine evrimin ve aklın çağırdığı neyse o geliyor başına. Her seferinde. Aklına gelen, getirmek istemediğin halde aklına gelen!

rationalO çok yetenekli Trendsetterlar ya da psikiyatrlar hani şu herkese koşulsuz önereceğin veya iktidar sahiplerinin senden farkını öğrenmek istersen ahlaki çöküşün içinde yer alması gerektiğine inandığın yüzsüzlük ve dürüstlük başlıklı makaleyi tekrar öğren. Psikiyatrların teflon olma ve stresten arınma için önerilerini tekrar oku. Hangileri sana daha tutarlı ve gerçeğe daha uygun gelecek? Zor olan soruyu sormaktan ziyade kendin için cevaplamaktır çoğunlukla…

Elinden geldiği kadar aslında olmayan zamana, bu zamana bağlı oluşturduğun problemlere ve bu problemlerin çözümsüzlüğüne dair ölmek üstüne kurgulanmış hayatı anlamaya çalışmaya ve toprakta oynamaya devam edebilirsin. Ben ölmek için yaşayan, bunun için kaybetmeyi seçen adamları anlamak üstüne başka bir başlık altında daha güvenli hissedeceğim kendimi bir süre. Senin sandığının aksine, aktaran olmaktaki yeteneğim beni daha kolay kavrayan ve daha yoğun anlatan bir adama çevirdiği için bile özel ve önemli bir adam olarak kalacağım ben herkesin hayatında uzunca bir süre. Üstelik bununla zerre kadar ilgilenmesem ve bu durumun sonuçlarını yönetmek için en ufak bir hamle yapmaya gereksinim duymasam bile.

Bu da beni güya kazanmakla ile kaybetmek arasındaki savaşın dışına çıkarmış olacak ve zaman ile ilgili kaygısızlığımın insanlara sirayetini görme ihtimalini hayatıma sokacak. Ne yaparsın, eskilerin söylediği gibi, umut dünyası işte…

 
Yorum yapın

Yazan: Şubat 10, 2013 in Kubar or mumbar

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Kendime Rağmen…

suicide-preventionGeçmiş… Sıklıkla karşıma alıp konuştuğum, ya da karşılaştığım bir dost değil kendisi… Yüzünü görmek istemediğim nefret ettiğim bir düşman da… Barışığımdır geçmişimle ben birçok şeyin aksine… Benimdir en nihayetinde… eni konu sahip çıkmaktan başka çıkar yol göremem… Benle vardır, benle yok olacaktır… Nereye gitsem bırakmaz peşimi… Parçadır benden, parçamdır…

Böyle nitelerdim hep geçmişi… Ancak bu cümleleri kendime milyon kez tekrar ettikten sonra onunla yaşayabilir, nefes alabilir hale geldim… Kaçmak… Hanginiz kaç defa bırakarak, kaçarak yeni bir hayat kurdu bilemem, ama bugün itibariyle ben yine yenisine gebe olmak zorundayım… Şu ana kadar hayatımda olanların tamamı geride kaldı sanıyordum… Ta ki sırtıma dokunan elinin sahibinin sesiyle irkilene kadar…

“Bu sen misin Morrisse, hiç değişmemişsin iyisin değil mi?”

Uzun zaman geçmiş üstünden, söylesene hiç değişmez mi insan… Değiştim dönüştüm ben de işte… Senin bildiğin aciz, zavallı, yapayalnız adam değil işte… Tekrardan kurdum bütün hayatımı… Sevmediğim deyimdeki gibi tırnaklarımla kazıdım ben bu seferki başlangıcı… Orada karşıma dikilmek zorunda mıydın? Görmezden gelseydin… Yok saysaydın… Yok saydıklarımı suratıma vurmasaydın…

Suicide (1)Hayır, eski bir gönül defteri değil karşıma çıkan.  Nefret ettiğim ya da sevdiğim biri de değil… Şahsiyetinde yüzleştiğim, rafa kaldırdığım, unuttuğumu unuttuğum her şeyi hatırladım bu gün… Acı çektim… Rüyam habercisiymiş olacakların… Göçük altında kalmaktan neden korkar dururmuşum hepsini öğrendim bugün…

Dönemler vardır iyisiyle, kötüsüyle sana ait… Bir hayata devam edebilmek uğruna yok saydığın, üstünü kapattığın… Katlayıp kaldırdığın… Herkes de var mıdır bilmem ama ben de var bir tane… Uzun zaman önceye dair… Bugün kulaklarımda çınlayan bir merhaba ve iyisin de mi cümlesindeki ‘de’nin üstündeki vurgu… İkisinin toplamı bir filmin şeridi… O kadar… O kadarla kalsa…

Ben hayatımda bir kere vazgeçtim yaşamaktan… Öyle intihar etme safsatalarına falan pabuç bırakmadan… Bilirim ki ölümü isteyebileceğin en şiddetli anda intihar etme eylemini gerçekleştirecek gücün bile yoktur…

SUICIDEHer ne varsa büyük saydığın, her kim varsa tanıdığın; yalvarırsın, seni öldürsün diye… Ölüm artık öyle bir kaçınılmaz sondur ki… Buna karşılık elin ayağın tutmaz haldedir. Yapabileceğin tek şey nefes alıp verme refleksine direnmeye çalışmaktan öte değildir… Vazgeçip intihar edenler ve sona gitmeyi becerenler bu yazıdan tenzil edilmiştir. Ama biline ki ölümü istemek de tükenmişliğin  son haddidir ve yoktur dermanın son noktayı koymak için. Uyumak ve uyanmamak… Tek düşündüğün ruhunun bedenini görmesidir yukarıdan… Sonrası azap, mutluluk, huzur, acı, keder veya ne haltsa önemli değildir. Bitmelidir bu yaşam. Kilitlenme durumu bundan ibarettir.

Hayatım boyunca ölüm sevici oldum ben… Gidenleri sevdim… Bitenleri sevdim… Ölüme akıl dâhilinde yakın durmayı sevdim… Ölmeden ölümü bilmeye çalışmayı sevdim… Yaşamaktan vaz geçmeden ölümü bilmeyi istedim durdum… Ve hayatım boyunca yalnız bir kez ölmek istedim… İntihar etmek değil… Saf katıksız bir ölüm duygusu bu… Ölmek için birine muhtaç olma durumu… Ciğerim sönsün ve şişmesin istedim bir defa…

evolutıonAnılarımı paylaşıp işi biyografiye dökecek değilim… Bu durumu gören bilen, kiminin ev arkadaşı dediği cinsten bir zat-ı muhteremdi bugün karşıma dikilen… Bütün o istek kabarması.. Bütün o sanrılar… Yaşanmışlığımın içindeki bütün o git-gel gözümün önünden geçti… Haykıramadım karşımdakine… Kendime rağmen yaşıyorum ben…

Kendime rağmen…

Sabah yataktan kazımıyorlar artık beni… Damarlarımda delik açacak yeri şıp diye buluyor doktorlar… Saatlerce uyuyarak geçirmiyorum günlerimi… Haftanın günlerini karıştırmıyorum üç günden fazla süren uykusuzluklarımla… Hem iyileştim ben artık… Kesilmiyor bölünmüyor günüm on altı, on yedi parçaya…

Üstünden çok sene geçti bana dair, acısıyla tatlısıyla…  Hayatımın bir bölümünü hiç yaşamamış değilim ki…

Var ettim kendimi… Kendime rağmen… Yok değilim artık… Merak etmiyorum ölümü artık… Biliyorum, ölümü ben…

Ağır bir depresyon nöbeti falan değildi hem tepemde gezinip duran… Yoktu çaresi bana kadar… Üstesinden geldim ben… Şimdi neye hayretin?  Hala hayatta olduğuma dair mi… Niye istiyorsun ki iyi olmamı…

suicide-astuces-300x200Telefonumu verdim arkadaşa… Artık o da benim yaşadığım şehirde yaşayacakmış… “Bir şeye ihtiyacın olursa ara” dedim kendime rağmen…  Aklımdan geçenleri hiç söylemedim… Tekrar gömdüm tarihe bana ait ne varsa… Tekrar canımı yakmama izin vermeden, tekrar devam ettim kaldığım yerden çayımı yudumlamaya…

Güçlü biri hiç olmadım ben, tek başarım yaşamak kendime rağmen… Tek sıkıntım izlemek insanlara rağmen… Şimdi bensem, buradaysam hayattaysam… Hepsi kendime rağmen… Hepsi kendim için… Gerisi vesaire…

Çarşamba, Nisan 5, 2006

Morrisse Eserese 

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , ,

Soru Girizgahı…

Sana da olur bazen, biliyorum. Mevsim bir başkasına yerini bırakmak üzeredir. Kimileri hala içinde bulunduğumuz mevsimin tadını çıkarma derdindedir. Kimse kimseyle göz göze gelmek istemez. Son dakikaya sıkışan işlerin altında yüreğin ezilir. Güneş elini de çekse, yağmur da yağsa bilirsin aslında bu  gözle gördüğün değişime ayak uydurma çabasının bedenini hırpalamasından başka bir şey değildir. Yine de sen de tıpkı benim gibi görmezden gelip başka dertlere yormayı tercih edersin. Değişime ayak uydurmak yaş aldıkça güçleşir ne de olsa.

Söylenirsin. Söylendikçe altında ezildiğin yük artar. Yükünü arttırdığını fark etmezsin. Memleket yazıları, gençlik özlemi, ilk aşk ferahlatıcı konu başlıkları olarak sana el sallıyor sanırsın. Yanılırsın. İçinin yükünü hafifletecek olan onlar da değildir. Şu hayatta rutine binen her şey adamı öldürür. Ölüm her şeyin maceranın da rutinin de sonudur. Sonudur ve sonucu değildir. Geç de olsa idrak etmeye başladığında saçlarının beyaza kesmesi kendini avutmaya çalıştığının ispatından başka bir şey değildir. Bilirsin, görmezden gelmeyi tercih edersin. Gençlik aklın başında olması gereken çağ değildir. Bu yüzden ne zaman senin bu yaşındaki olgunluğuna erişmeye can atan bir genç görsen iç geçirirsin. “Tadını çıkar” dersin, “ıskalama hayatı” dersin. Dersin de denmekle olmayacağını dersini almış biri olarak bilirsin. Bu nasihat evresinin hemen öncesidir ve babanın ya da annenin silueti ve gölgesi üstünde dolanmaya başlamıştır.

Umutla ve mutlulukla ilgili kaygıların azaldığından gençliğine göre daha umutlu ve daha az üzgün geçirdiğin zamanların kıymetini bilmediğini senden yaşça daha büyükler işte tam bu zaman fısıldamaya başlar kulağına. Belki böylece anlarsın dünyanın en yaşlı adamı değilsen her yaşında senden daha yaşlı birileri mutlaka kendi akıllarını sana sunma derdinde olacaklardır. Zaten yeteri kadar yaşlandığında da kurdun kocama hali başına gelecektir. Hayatın boyunca sürekli duyduğun nasihat ve ihtarları belki bu yüzden çok büyük bir istekle konuşmaya başlarsın farkında olmadan.

Her mevsim geçişinde şiddetlenerek artan bu durumda “depresyon” ve “melankoli” iyi seyirlikler olabilir ruhunun monitöründe ama yine de bilirsin. Ayaklarında kalmamaya doğru yol alan derman ansızın çekip gittiğinde burada hangi mevsim olacaktır. Sonu belli bir hayatın sonucunu değiştirmek adına çabalayıp durduğun bu hayat seni ne kadar tatmin etmiştir? Keşkelerden ve teknolojiden ve imkanlardan arındırılmış kaç anın tadını çıkardın ya da kaç anı bıraktın etrafındakilerin belleğinde? Ne de olsa hayat sen sona gidince devam ederken zamanını uzatma biçimlerinden biri de başkalarının anılarında yaşamaktır!

Sen ben gibi adamlar için bu önemli değildir. Herkes iz bırakma derdindeyken sen ben gibi adamlar içinin sıkıntısından kurtulmak için daha fazla içer. İçmek gibi mevsimsel depresyon, yaşlanma ve hayıflanma arasında bir bahane ihtiyacı bulunursa yalnızlığını yok eden diğerlerine uygun bir başlığı seçmen zor olmayacaktır. Bunca zaman içinde iyi bildiğin “Kaybedenler Kulübü” ve “Beat Kuşağı” popüler kültür olduğundan beri “sıkılmak” modern zamanların en büyük klişesi ve normalidir. Sen ben gibi hiçler içinse “uygulamalı matematik teorisinin” kamerasız filmidir.

Dediğim gibi aslında perşembe günü iş çıkışın da başlayan ve yürek daralması olarak tabir ettiği bu duyguyla baş etmek için her cuma yaptığımdan vazgeçip bu cuma sokaklarda ıslık çalarak dolaşmak ve biraz “sıvı cesaret” alma derdinde aradım seni. Lafı fazla dolaştırma derdinde de değilim ama telefonun bitmek bilmez “bedava dakikaları” için birinin bir şey yapması gerekiyordu. Telefon benim olunca akşama bir “bar fly” ile görüşüp görüşmeyeceğini merak edip seni aradım. Kötü mü ettim?

*********************************************************************************************************************************

* Görsel Bilgisi:http://fineartamerica.com/featured/bar-fly-7-3d–harry-weisburd.html

Harry Wiesburd – Bar Fly 7 3D – Painting- Watercolor On Canvas

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: