RSS

Etiket arşivi: morrisse eserese

Adsız Kadın Üstüne Başlıksız Yazı…

“Kimi tek bir kurşunla, kimi onlarca bıçak darbesiyle, kimi de boğazı kesilerek çocuklarının gözleri önünde hunharca katledildi. Aylarca tuvalette esir edilen de vardı aralarında, yaşarken ölenler de. Her biri eşti, anneydi, kadındı. Ancak hepsinin kaderi aynıydı; hepsi şiddet kurbanıydı. Gördükleri şiddet sonucu hayatını kaybeden bu kadınlar, Zeytinburnu Belediyesi’nin, AKDEM (Aile Kadın Destekleme ve Engelliler Merkezi) çatısı altında hayata geçirdiği “8 Mart 8 Kadın” projesiyle ünlü isimlerde yeniden can buldu.

Kim kim oldu :

-Hülya Avşar – Ayşe Paşalı

-Berguzer Korel – Melek Karaaslan

-Nur Fettahoğlu – Gülşah Sarcan

-Burcu Esmersoy – Şefika Etik

-Dolunay Soysert – Meral Tahta

-Meltem Cumbul – Ceylan Soysal 

-Ezgi Mola – Selma Civek

-Songül Öden – Mehtap Civelek”

 

femenHer sene 8 Mart yaklaştıkça içim sıkılıyor. Biliyorum yine Kadınlar yalnızca bir gün için tıpkı 23 Nisanlarda koltuğa oturtulan çocuklar gibi açık bir alaya maruz kalacak, ertesi gün hatta tıpkı 2012 yılı gibi aynı gün öldüresiye dövülecek, namusa konu edilecek, işkence görecek veya gözlerini kapatacak hayata.

Bizler de duyarlı insanlar olarak şiddete maruz kalmış, ölmüş kadınlara adanan işleri görüp kendi kendimizi temize çekeceğiz. Ala memleketin kendine ikiyüzlülüğü altında ezilmeden, kendi kızlarımızı, kendi analarımızı, kendi eşlerimizi hatta kendimizi düşünmeden devam edeceğiz yaşamaya.

Geçen sene bugünlerde söyledim, yıllarca bedenine jilet vuran Müslüm Gürses hayranlarının kadınlarını dövdüğünü sandık. Sonra anladık ki son 10 yılda hepimiz Müslüm Gürses dinliyormuşuz. Yani bir başka değişle hepimiz kadına şiddet gösterip sonrasında da haklılık karinesi yaratıyormuşuz. Tabii bu cümlelerden Müslüm Gürses’i seçip geri kalanını görmezden gelmek kolay olacak, adamın günahı yok sadece toprağın sesi oldu. Bizim günahımız çok, sesimiz böyle çıkıyor.

Sizlere Avrupa’dan bahsedenlere de kanmayın. Orada da şiddet kamufle edilmiş halde hali hazırda mevcut. Gözleri kapatıp, kulakları tıkamak insanlığın ortak suçu!

İnsan insanın kurdudur, kadın kadının daha fazla!

İnsan insanın kurdudur, erkek kadının daha fazla!

İnsan insanın kurdudur, güçlü güçsüzü daha fazla!

İnsan insanın kurdudur, kral soytarıyı daha fazla!

Ne derlerse desinler, eğitim ve öğretim, ekonomik koşullar, gücün ve iktidarın sarhoşluğu, başka bedeni ve başka kararı sahiplenmeye kalkma… Dön aynaya bak ve yüzleş, önce kendinle sonra kadınla. Dünyanın değişmez bir düzeni olduğunu sanıyorsan, haklı olabilirsin. Yine de düzenin şeklinin değiştirilebileceğini gördün. Artık kölelik yok, maaşlı çalışmak var mesela.

Yeteri kadar direnirsen zamanı tutmaya ihtiyacın kalmaz, tam yeri tam zamanı olur…

Geçen Sene bu zamanlar  “8 Mart Dünya Kadınlar Günü” diyerek başlık atmıştım. Bu sene ne diyeceğimi hala kesitirebilmiş değilim. Yazının sonuna geldiğimiz halde.  Ne İtaatkar Kadınlar Kulübü (Malezya) ne  “Kadın ve Ayakkabı üstüne bir yalanlama…” ne de “Kadınlar Ne İster” başlıklarını 8 Marttan farklı bir tarihte atmış olmak kendimi temiz hissetmeme yetmiyor. Belki bir yerlerde bir şey söyelemek mümkün olur, bir şey yapmak mümkün olur… Kendimize Rağmen…

 

Reklamlar
 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

“Güya” yazamıyorum ben…

FileGüya iyi bir adam değilim. Güya. Ne tuhaf tınlar insanın kulağında bu kelime. Elini, ayağını birbirine dolaştırır. Genellikle bir sürü bahane gelir ardından. Tuhaf sesinle eş tınlayan sıfatlar dizisi. Neden sorusu da dinleyenin içindedir bu sırada. Sözde bir diyaloğun içinde birbirinden habersiz ve mesnetsiz iki insan kafası aynı anda.

“Böyle şeyleri herkes biliyor. Özel ve önemli ne olabilir ki bunu yazmakta.” “Böyle değil mi hakikaten?” Herkesin bildiğini ve aynı anda inkâr ettiğini hatırlatmak küstahlık mesela! Değil mi? Ya da güya küstahlık?

Bak oldu işte. Güya ile biten cümlelerine tekrar geri döndüm. Suratındaki kasabı ölmüş dükkân kedisi ifadesini sevmiyorum. İstemiyorum, nesnelerin dünyasında bu kadar yer dolduran biri ile aynı rakı masasını paylaşmak. Kendi maskem düştü. Çırılçıplak kaldım. Önemsemiyorum ama umursuyor gibi yapmak zorundayım. Bir arkadaşımın etini kemiğini bile bile yiyemem ya. Ahlaklıyım güya…

Yalan. Ahlaksız olduğum için güya kelimesinin esiriyim ben. İkiyüzlü olduğum için değil. Dürüst ve ahlaksız olduğum için. “Bir Sırp Filmi” izlerken topluma en çok vurulmak istenen sahnede mastürbasyon yaparım. Normaldir benim için. Her şey olduğu kadardır ya da. Sevimli tınlayıp tınlamaması umurumda değil. Evet, itiraf ediyorum. Güya ahlaksızım “Bir Sırp Filmini” izlerken mastürbasyon yaptığım için.

a-serbian-film_Sen ne yaptın? O akşam sevgilinle sevişemedin mi? Hatta 2010 yılının o kötü akşamında o filmi izlediğinden beri sevişmekle ilgili problemin mi var? Ne kadar anti demokratik ve ne kadar sığ bir romantizm bu böyle? Akşam inleyen ya da inleme taklidini yedirten sen değil miydin? Ya da en azından dün orgazm taklidi yapabildiğiyle övünen…

Sert söylemleri olanları değil, yasak kelimeleri sıklıkla kullananları seviyoruz. İçten içe. Kendi itiraflarımızı okumak kadar sarsıcı ve haz verici! Zevkin doruklarında olmak kötü ise zevkin suçu ne değil mi ama…

Ama öyle. Eğlenmeyi keşfeden insanoğlunun henüz birlikte ve karşılıklı oynamayı inatla reddettiği basit ve çıplak histeri! Bu da medeniyetin önündeki engel işte! Oğlunun doğum gününü videosu ile kaydedip arkadaşlarına Facebook’tan Youtube linkini gönderen o iyi aile çocuğu ile “gerçek film” izlemek isteyen ve “pornonun yeniden doğuşunu” kurgulayan, izleten ve çeken arasındaki “gerçeklik farkını” söylesene bana hadi bir çırpıda. Ahlakla ilgili hiçbir cümle kurmadan! Yüksek ahlaka ve yaşamın kutsallığına bulaşmadan…

Yaşam kutsal değil! Öğrenin artık şunu. Bu dünya üzerindeki her iki ayaklı mahlûk eşit değil. Hatta kimileri daha da eşit değil. Fantezi dünyalarınızda, oturduğunuz kafelerde, gösterişli yemeklerde konuştuğunuz o eşitlik sizin farazi bir güven habitatında var olmanızı sağlayan güdü. Yani, yalan!

Nereden mi biliyorum? Yalanları en çabuk fark edenler, uygulayıcılarıdır çünkü. Bir işi en iyi uygulayıcıları bilir. Bu yüzden olacak yalanları fark edenleri de masum kabul etmemek gerekir gibi bir şey söylemişti adamın biri. Haklıydı da. İfşa ettiği her gerçekle gün ışığından uzaklaşır yalancılar. Çünkü bir yalancı ancak daha büyük bir değer ya da daha büyük bir pot için elini bilerek ve isteyerek açık etmeyi seçer. Örnek ister misiniz? İstemeyin! O kadar aptalsanız şayet; beni okumayı sürdürmenizin bir ehemmiyeti yok benim için. Çünkü o küçük beyinli insanla yani safi kelimelerin gücünü güya anlamayan ve anlamazdan gelenlere verebilecek hiçbir şeyim yok benim.

Küstahım güya. Bu beni güçlü yapan halüsinasyon! Her şeyi yapabilme iktidarı. 13 yaş ergenliği. Bilmem. Kimilerinin içindeki çocuk küstah geliyor hayata. O içimizdeki veledi zina kitaplarının bir yazarı belki “beatnic” ile karşınıza çıkmıştır. Ve belki psikolojinin ana atar damarı içindeki çocuk ve içinizdeki seks sandığınız kadar birbirinden ayrı iki kavram değildir. İçinizdeki çocuk da belki beş yaşında elma şekeri ile mutlu olmamış biridir belki. Şu klişe Türk filmlerinde bir başka çocuğun eşeğinin üstünde tepinmek isteyen o kötü çocuk belki de sizin içinizdeki çocuğun tam karşılığıdır.

Yani mayalama evresinin daha en başında tanrı ya da aileniz çuvallamıştır belki de. Yine bu belkiler bir güya doğurabilir yetişkin evrenizde. Kim bilir hiç kimseye ihtiyacı olmadan yaşamı sürdürebileceğini bilmek, bir ezberin tersten bozuluşudur ve bozuluş beraberinde bir gerçeklik kırılmasını getirebilir. Ve mutlaka her varsayımın gerçekleştiği ile hareket eden filozoflar, her varsayımı ispatlamaya çalışan bilim insanları gibi bir algınız yoksa bunun sonuçlarının –her şeyin sonucunun olduğu gibi – ölüme çıkacağını bilirsiniz.

İçiniz ürperir. Bu ürperiş, “Bir Sırp Filminden” bilmeden bir babaya oğluna tecavüz ettirmek gibi basit ve sert bir kurgudan daha yalın ve mutlaka daha güçlü olmalıdır. Yine de evrim buna ve ölümün bu keskinliğine paye vermeyecek kadar kuralları katı belirlenmiş bir sistem gibi çalışmaya devam eder. Evrimi; bilim için muazzam, din için korkunç yapan dışarıya çıkamayacağınız bir sistemin tasarlanabileceğine insanın şaşkınlığıdır.

alimİnsanın her koşuluyla düalist geldiği yeryüzünde iki seçeneği tek basamağa indiren ve aslında sürekliliğin olmadığını, zaman boyutunun; bizim anladığımız ve yeni yeni farklı şekilde anlamaya çalıştığımız zaman boyutunun olmadığını, yineler durur size. Süreklilik uç uca eklenmiş insan yaşamının medeniyet başlığı altında kesintisiz devam ettiğini kurguladığınız ve bu kurguya inandığınız sürece vardır. Zaman yoktur. Süreklilik yoktur. Tutarlılık yoktur. Bu sizi nihilist bile yapmaz üstelik.

Çok bilen olmak. Güya derttir. Değildir aslında. Bildiklerini kendine saklayıp ortaya çıktığında verdikleri tepki tahmin edilebilir oluyorsa senin için;  yönetilebilir bir haldedir durum. Ne de olsa yönetilebilir bir halde olmayan her durumun sonu çatlak bir testiyle büyük bir havuzu doldurmaya çalışmak kadar ironiktir. Sorusu size matematiğin yönetimi hakkında bilgi vermek için tasarlanırken, yanlış olan bir şeyi sürekli tekrar ederek bir doğruya ya da bir hedefe ulaşılabileceğini size anlatır bilinçaltından. Yani dibi delik bir havuza doldurmaya çalışmak delilik değildir. Bunu sorgulamamak da normaldir. Eğitim sistemi üstendeki ayrık otu da benim. Güya, adını koyduğum için.

Düşünce tarihimde, tarihimi şekillendiren kimse yok. Birden fazla kaynaktan birden farklı açıyı aynı sayfada harmanlayacak kadar geri çekilip sonrasında da bir hikâye oluşturacak kadar delirebiliyorum çoğunlukla. Yine de bu beni tembel yapıyor güya. Ne de olsa her şeyden uzaklaşmak için kaçmak yerine gitmelerini bekleyerek bir köşede oturmak arasındaki farkı anlayabilecek bir zekâ biçimine rastlanamadı henüz doğada. Elbet popüler kültürün içinde tembellik hakkı ile ilgili zırvalardan bahsedildi velakin hareket özgürlüğü tanımanın eylemsizliği getirebilmesine anlam yükleyen çıkmadı. Ne de olsa özgürlük ve hareket; aslında olmayan bir yalanla ya da daha kısaca zamanla tanımlıydı. Hep.

İnandığın yalanın kurgusu içine yeni bir boyut ya da bakış açısı girdiğinde yalanın şekillenmesi ve pek tabii yalanın gelişmesinin ve duruma uygun olarak tekrar tasarlanması yüksek dozda bir yeterlilik sınavından geçmeyi ve sindirim sisteminin atıl elemanlarını tekrar kullanabilmeyi gerektiriyor. İşte bu nedenler kör bağırsak hala işlevini yerine getiremiyor günümün insanında. Ve belki bu nedenle sadece körelmiş bir evrim atığı gibi algılanıyor. Bir sonraki evrim basamağının en önemli organı olduğu kavranmak, anlaşılmak ve değerlendirilmek istemiyor. Kör bağırsak içinde olduğun labirentin çıkışı olmadığı hatta artık girişe de ulaşamayacağının sert ispatı sinema ekranında.  Maruz kaldığın her acıyı onayladığın için önemsemen gibi. Yani tecavüze maruz kalacağını bilmek gibi! Çırpınmanın hiç önemi yok!

Rational Logo

Kaçınılmaz olanın rasyonel olması gerekiyor. Ancak bu şekilde hayat anlamlı kalıyor insan için. Kaçınılmaz olanın olasılıklarından her zaman bir tanesi görmezden geliniyor. İnatla ve ısrarla! İrrasyonel olan! Genellemeyen! Başına geleceği farz edilemeyen! Yine evrimin ve aklın çağırdığı neyse o geliyor başına. Her seferinde. Aklına gelen, getirmek istemediğin halde aklına gelen!

rationalO çok yetenekli Trendsetterlar ya da psikiyatrlar hani şu herkese koşulsuz önereceğin veya iktidar sahiplerinin senden farkını öğrenmek istersen ahlaki çöküşün içinde yer alması gerektiğine inandığın yüzsüzlük ve dürüstlük başlıklı makaleyi tekrar öğren. Psikiyatrların teflon olma ve stresten arınma için önerilerini tekrar oku. Hangileri sana daha tutarlı ve gerçeğe daha uygun gelecek? Zor olan soruyu sormaktan ziyade kendin için cevaplamaktır çoğunlukla…

Elinden geldiği kadar aslında olmayan zamana, bu zamana bağlı oluşturduğun problemlere ve bu problemlerin çözümsüzlüğüne dair ölmek üstüne kurgulanmış hayatı anlamaya çalışmaya ve toprakta oynamaya devam edebilirsin. Ben ölmek için yaşayan, bunun için kaybetmeyi seçen adamları anlamak üstüne başka bir başlık altında daha güvenli hissedeceğim kendimi bir süre. Senin sandığının aksine, aktaran olmaktaki yeteneğim beni daha kolay kavrayan ve daha yoğun anlatan bir adama çevirdiği için bile özel ve önemli bir adam olarak kalacağım ben herkesin hayatında uzunca bir süre. Üstelik bununla zerre kadar ilgilenmesem ve bu durumun sonuçlarını yönetmek için en ufak bir hamle yapmaya gereksinim duymasam bile.

Bu da beni güya kazanmakla ile kaybetmek arasındaki savaşın dışına çıkarmış olacak ve zaman ile ilgili kaygısızlığımın insanlara sirayetini görme ihtimalini hayatıma sokacak. Ne yaparsın, eskilerin söylediği gibi, umut dünyası işte…

 
Yorum yapın

Yazan: Şubat 10, 2013 in Kubar or mumbar

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Diğerlerinden daha az Zaman Talebi…

evolutıonYetmez bazen. O da biliyordu. Yetmez bazen. Nedeni olmaz. Yeterlilik kişinin alışkanlık eşiği gibi yükselir. Hayatta normal olmak yetmez bazen. Farklı olmak için gösterilecek renkli tüy yüzünde taşıdığın karizma kadardır. Karizma sizin sandığınız gibi klark çeken bir adamın yüzündeki ifade değildir. 122 santimetrelik bir cücenin palyaço makyajlı yüzü de değildir karizma. Biraz kendin olabilmektir belki ama o da yetmez. Kendin olduğunu sandığın kişinin en önemli özelliği “güven” olmalıdır. Kendine duyduğu güven. Urbanın önemi yok. Yüzünün şeklinin. Zamanın ve yalnızlığının önemi yok.

they-had-no-choice-yvonne-ayoubKendine güveniyorsan, istemesen de karizmatiksindir. Güven patlaması yaşıyorsan şayet muhtemelen şaklabanısındır bütün muhabbetlerin. Şaklabanlığın bir sonraki adımı ise deliliktir. Bir kere deli yaftasını yedin mi artık her şeyde özgürsündür. Cesaret sahibi olmana gerek yoktur. Ya da yaptığın için bir açıklama gereksinimi hissetmezsin. Karşı taraf alacağı cevabı kestiremediğinden soru sormaz. İnsanlar duymak istedikleri cevaplar için soru sorarlar. Cevabını bilmediği şeyleri öğrenmek için soru sormaktan fazlası gerekir. Fantezidir günlük hayatta bu durum. Ahlakçı ve muhafazakâr toplumlarda bilinmeyenin sorularını sormak için gerekli olan güç sırdır, cesaret değil.

Beynin çalışma politikası her ne kadar farklı okunsa da inanmak üstüne kuruludur. Bildiğine inanmak. Yok, öyle mükemmeliyetçilik başlığı altında işlenen ilahi bir inanıştan bahsetmiyorum. Karşınıza din eksenli inancı çıkararak senelerce sizi asıl büyük problemden uzak tutmayı başardılar. Ateistleri inançsız adettiler. Normaldi, tanrı tabusu altına asıl soruyu saklamak herkes için en güvenli yoldu. Bu yüzden kuyuya taş atmak ben ve benim gibi ucubelere düştü. Onlar ucubelik maskesini ya da halini o kadar içlerine sindirdiler ve o kadar fazla dışarıda kaldılar ki istemden ölen ve öldüren oldular. Askerler, gerillalar devlet, toplum öldürmek için sıraya girdi bu ucubeleri. Ne akla hizmetse hala türlerinin sonu gelmedi. Belki de evrimin devamlılığını sağlayan temel, ulusalcıların devrime ve devlete yaklaşımıyla aynı temelde buluşuyor olduğu içindi. Kim bilir. Bütün bunların hiçbir önemi yoktur.

Yetmeyen çoğunlukla, anlattıklarınızın arasındaki bağı renkli kalemlere, satır aralarına ya da bir sözlüğe bakmadan anlayabilecek birine duyulan ihtiyacın ölçülemez oluşudur. Birileri kalkıp sizi aptal yerine koyan basit hikâyelerle hareketlerin arasında küstahça zamanınızı çaldığını söyleyerek bunu yaptığınızda gösterdiğiniz hoş görü ile safi kelimelerle, düş anlamlarla ve tabii gerçek anlamlarla yaptığında gösterdiğiniz reaksiyon aynı değildir. Metnin içinde kendini düşünmek bir şekliyle interaktif olmanın edebiyatta ilk karşınıza çıkmış halidir. Ve pek tabi asla fabllar kadar popüler değildir.

yetinmekİnsan kendinin aptal olduğu bir seviyede kavrayış gösterdiğinde ya da bir başka deyişle genel kanı oluştuğunda kendilerini güvende hissederler. Bu güvenlik zaafı, düşünce evrimin hız belirleyicisidir. Hayal gücünün önündeki takozdur. Genellikle hümanist bir edayla ve önemsediğini söyleyen bir tavırla karşınıza çıkar. Zordur bu tavrın görmezden gelinmesi. Ve pek tabii bu tavrın karşında “uç” kabul edilecek tepkilerin bir kısmı “underground” olarak verilmiştir. Gerçi “underground” olabilmek en az “merkezi” kabul edilmek kadar zordur. Sistemin tersi konusunda ihtisas sahibi olmakla sistem konusunda ihtisas sahibi olmak arasında farksızlık vardır. Bu farksızlık sizi bir şekilde tanımlanmış bir kalıba oyuncu eder. Kendinize güvenme biçiminizse ya da bir başka deyişle hayatı kavrama biçimiminiz de genellikle bu seçimin tarafını oluşturur. Bu okuduğunuzu düz kelimelerle anlamak sadece 1 A4 kadar zamanınızı alır. Bu fikri yaymak derdinde olanların “sistem” tarafı ya da “anti sistem” tarafı bunu öykü şiir deneme halinde tercih eder. Sulandırılarak anlatılan, okuyucuyu küçük gören, seviyeyi Amerikan Reklam seviyesi olan 13 yaşa indiren yayın organları, yayın evleri ve pek güzide yöneticileri ile baş etmek de yetinememenin başka bir biçimidir.

Tarafı olamayanların hayalleri vardır, umutları yoktur. Ütopyaları oluştururlar, anti ütopyaların hakkını verirler ama asla umut tacirliğine soyunmazlar, kendileri için bile. Bu yol zor bir yol değildir. Sadece ayak izleri biraz daha seyrek görülen, gelişimini şose veya otoban olarak sürdürmemiş bir patikadır. Yol kenarındaki bir dal yardımıyla atınızın nalına kaçan taş, gerekliyse çıkarılabilir. El yordamıdır. Tek değildir ama kişisel bir keşiftir. Bu noktada kişisel gelişim kitaplarındaki pembe tablolarının tonunu yakalamak neredeyse imkânsızdır.

aristokrasiBatının nötr ses tonu ile hasta bilgilendirme konuşması yapan bir doktorun kalpsiz görüntüsü doğunun ermiş ve aynı zamanda anladığını hissettiren duygusal mimiklerini aynı anda taşıyabilmek demektir. Gerekli olan bu şekil, bu durumda olanı ucube tanımlar. Ve ancak bu noktada iki yoldan fazlasının olası olduğunu söyleme cesaretini gösterene dokunulmaz. Bu artık toplumun 13 yaşında kavrayabileceği bir yaşam boyutu değildir. 13 yaş bağımlılığın ve bağlılığın sorgulandığı ergenliğin başıdır ve bu başlangıç eğer tamamlanırsa, sistem devamlılığını – anti sistemi bile yaratmış, bununla savaşmış ve hatta sonrasında bu durumu normalleştirmiş devasa bir sistemden bahsediyoruz.- sağlayamaz. Bu sağlanamayan süreklilik beraberinde dinozor kaderi getirir insanın başına.

Yine insanın ve diğer her canlının ölmek için yaşama tutunmak zorunda olması can sıkıcı olmaktan çok yalın bir gerçekliktir. Bu nedenle insanın bir gün yetinebileceğini ya da sınırını aşmayacağını düşünerek bir devlet kurgulamak ve toplum oluşturmak sanıldığı kadar normal değildir. Bilakis deliliğin ta kendisidir.

married-with-childrenAnlatmıştım ona. Bildiğini anlatmak kadar aşağılık bir yapmıştım ama işe yaradı. İmzalaması gereken evrakları imzaladı. Kendine sorduğu soruları yüksek sesle ben ona sorunca düşünceler âleminde bir gezintiye çıkarak beni tek başıma bırakıp gitti burada. Cuma olmasa başka bir diziyi seçerdim ama Cuma nostalji günüm. “Married With Children” izleyerek geçmiş Amerikan aile durum komedilerine duyduğum zaafı tatmin ediyorum. Hayatımın şu andaki tek sorunsalı hayvan sever olduğum halde toleransız olmaktan kendimi alamadığımdan komşumun köpeğini vursam kendi içimdeki ahlaksal dilemmadan fazlası ile cezalandırılır mıyım bu ülkede?

Morrisse Eserese

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Kendime Rağmen…

suicide-preventionGeçmiş… Sıklıkla karşıma alıp konuştuğum, ya da karşılaştığım bir dost değil kendisi… Yüzünü görmek istemediğim nefret ettiğim bir düşman da… Barışığımdır geçmişimle ben birçok şeyin aksine… Benimdir en nihayetinde… eni konu sahip çıkmaktan başka çıkar yol göremem… Benle vardır, benle yok olacaktır… Nereye gitsem bırakmaz peşimi… Parçadır benden, parçamdır…

Böyle nitelerdim hep geçmişi… Ancak bu cümleleri kendime milyon kez tekrar ettikten sonra onunla yaşayabilir, nefes alabilir hale geldim… Kaçmak… Hanginiz kaç defa bırakarak, kaçarak yeni bir hayat kurdu bilemem, ama bugün itibariyle ben yine yenisine gebe olmak zorundayım… Şu ana kadar hayatımda olanların tamamı geride kaldı sanıyordum… Ta ki sırtıma dokunan elinin sahibinin sesiyle irkilene kadar…

“Bu sen misin Morrisse, hiç değişmemişsin iyisin değil mi?”

Uzun zaman geçmiş üstünden, söylesene hiç değişmez mi insan… Değiştim dönüştüm ben de işte… Senin bildiğin aciz, zavallı, yapayalnız adam değil işte… Tekrardan kurdum bütün hayatımı… Sevmediğim deyimdeki gibi tırnaklarımla kazıdım ben bu seferki başlangıcı… Orada karşıma dikilmek zorunda mıydın? Görmezden gelseydin… Yok saysaydın… Yok saydıklarımı suratıma vurmasaydın…

Suicide (1)Hayır, eski bir gönül defteri değil karşıma çıkan.  Nefret ettiğim ya da sevdiğim biri de değil… Şahsiyetinde yüzleştiğim, rafa kaldırdığım, unuttuğumu unuttuğum her şeyi hatırladım bu gün… Acı çektim… Rüyam habercisiymiş olacakların… Göçük altında kalmaktan neden korkar dururmuşum hepsini öğrendim bugün…

Dönemler vardır iyisiyle, kötüsüyle sana ait… Bir hayata devam edebilmek uğruna yok saydığın, üstünü kapattığın… Katlayıp kaldırdığın… Herkes de var mıdır bilmem ama ben de var bir tane… Uzun zaman önceye dair… Bugün kulaklarımda çınlayan bir merhaba ve iyisin de mi cümlesindeki ‘de’nin üstündeki vurgu… İkisinin toplamı bir filmin şeridi… O kadar… O kadarla kalsa…

Ben hayatımda bir kere vazgeçtim yaşamaktan… Öyle intihar etme safsatalarına falan pabuç bırakmadan… Bilirim ki ölümü isteyebileceğin en şiddetli anda intihar etme eylemini gerçekleştirecek gücün bile yoktur…

SUICIDEHer ne varsa büyük saydığın, her kim varsa tanıdığın; yalvarırsın, seni öldürsün diye… Ölüm artık öyle bir kaçınılmaz sondur ki… Buna karşılık elin ayağın tutmaz haldedir. Yapabileceğin tek şey nefes alıp verme refleksine direnmeye çalışmaktan öte değildir… Vazgeçip intihar edenler ve sona gitmeyi becerenler bu yazıdan tenzil edilmiştir. Ama biline ki ölümü istemek de tükenmişliğin  son haddidir ve yoktur dermanın son noktayı koymak için. Uyumak ve uyanmamak… Tek düşündüğün ruhunun bedenini görmesidir yukarıdan… Sonrası azap, mutluluk, huzur, acı, keder veya ne haltsa önemli değildir. Bitmelidir bu yaşam. Kilitlenme durumu bundan ibarettir.

Hayatım boyunca ölüm sevici oldum ben… Gidenleri sevdim… Bitenleri sevdim… Ölüme akıl dâhilinde yakın durmayı sevdim… Ölmeden ölümü bilmeye çalışmayı sevdim… Yaşamaktan vaz geçmeden ölümü bilmeyi istedim durdum… Ve hayatım boyunca yalnız bir kez ölmek istedim… İntihar etmek değil… Saf katıksız bir ölüm duygusu bu… Ölmek için birine muhtaç olma durumu… Ciğerim sönsün ve şişmesin istedim bir defa…

evolutıonAnılarımı paylaşıp işi biyografiye dökecek değilim… Bu durumu gören bilen, kiminin ev arkadaşı dediği cinsten bir zat-ı muhteremdi bugün karşıma dikilen… Bütün o istek kabarması.. Bütün o sanrılar… Yaşanmışlığımın içindeki bütün o git-gel gözümün önünden geçti… Haykıramadım karşımdakine… Kendime rağmen yaşıyorum ben…

Kendime rağmen…

Sabah yataktan kazımıyorlar artık beni… Damarlarımda delik açacak yeri şıp diye buluyor doktorlar… Saatlerce uyuyarak geçirmiyorum günlerimi… Haftanın günlerini karıştırmıyorum üç günden fazla süren uykusuzluklarımla… Hem iyileştim ben artık… Kesilmiyor bölünmüyor günüm on altı, on yedi parçaya…

Üstünden çok sene geçti bana dair, acısıyla tatlısıyla…  Hayatımın bir bölümünü hiç yaşamamış değilim ki…

Var ettim kendimi… Kendime rağmen… Yok değilim artık… Merak etmiyorum ölümü artık… Biliyorum, ölümü ben…

Ağır bir depresyon nöbeti falan değildi hem tepemde gezinip duran… Yoktu çaresi bana kadar… Üstesinden geldim ben… Şimdi neye hayretin?  Hala hayatta olduğuma dair mi… Niye istiyorsun ki iyi olmamı…

suicide-astuces-300x200Telefonumu verdim arkadaşa… Artık o da benim yaşadığım şehirde yaşayacakmış… “Bir şeye ihtiyacın olursa ara” dedim kendime rağmen…  Aklımdan geçenleri hiç söylemedim… Tekrar gömdüm tarihe bana ait ne varsa… Tekrar canımı yakmama izin vermeden, tekrar devam ettim kaldığım yerden çayımı yudumlamaya…

Güçlü biri hiç olmadım ben, tek başarım yaşamak kendime rağmen… Tek sıkıntım izlemek insanlara rağmen… Şimdi bensem, buradaysam hayattaysam… Hepsi kendime rağmen… Hepsi kendim için… Gerisi vesaire…

Çarşamba, Nisan 5, 2006

Morrisse Eserese 

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , ,

Cennet Yolculuğu…

Her daim bir cennet aradım ben. Elimden geldiğince, aklım ve yüreğim yettiğince cennetin peşinden koştum. Bu; sizlere masallarda tasvir edilen, dinlerde anlatılan değil. Bu cennet, bir televizyon kanalı mahallesi de değil.

Sıcak ve samimi dost sohbetlerine kulak kesilmeyi sever insan. Öyle midir? Kendini gerçekleştireceğin ya da amacına ulaşacağın yegâne an sıcak masallarda sırtının pohpohtan ağrımasına mı denk gelir? Kim bilir belki de hayatı senin aldığın kadar ciddiye alan yoktur. Ciddiye alıp yaşamayı öğrenen…

Devletler hayatları ciddiye alandan korkar. Asamadılar belki ama acının en büyüğünü yaşattılar Nazım’a. Devletleri kuran insanların hiç mi suçu yok şu örnekte? Ciddiyeti kendi erkinden çıkarıp, deliliği normal hale getireceksin önce. Sonra eksikliği, tuhaflığı ve hatta kendin olmamayı sana dikte ederek var olsun diye kurulmuş devlete biat edeceksin. İkili delilik halinde devletin insana ve geçmişe sirayetine küfür edeceksin sonra. İyi mi böyle?

geminiNe saçma tam bir kendinden öncekinin yarattığı paradoks ve kaosla baş edememe durumu! Korkunç ironi. Yazarken kamburun ağrıyacak şimdi! Utanmasa böbreklerin patlayacak! Ara vermek lazım, hayata…

Şiddetli bir yaşamı seçmeme eğilimi olan bizim gibi bipolarların, şizofreni müptelalarının yaşama hakkı olmalı şu evrende! Barınabilmeli ve varlığımızla insanlığı ve insanları onurlandırmalıyız. Peki, kolay mı zıtlıkları barındırırken?

Denemek belki de kolay ya da zor olandan daha farklı bir algı. Denedim ben. Yine de denemek ve kaybetmek hoşuma gitmedi.

Tabii çok normal; artık hayatını tanımadığın bir burcun etkisiyle yaşıyorsun. Koçsun artık sen. Koçumsun benim.

Bir sik-tirip aklımın içinden anı olarak fırlamayı ve beni gülümsetmeyi bırakırsan devam etmek istiyorum anlattıklarıma. Koç muyum, tek olamayan ikiz miyim ve çoğul ekil ile tamamen anlamsızlaştırılır mıyım emin değilim.  Bu da demek oluyor ki orta yaş krizinin tam başındayım. Yani ölmekten korkmamaya cesaretim kalmadı.

Normal tabi bu durum… Şimdi el yordamıyla yaşarken hayatı çocuk gibisin. Gelişeceksin, hatta bir ara ergenleşeceksin yeniden ama eninde sonunda koç olmayı öğreneceksin. Koçumsun sen benim.

Kaybolsan görüş alanımın içinden, gitsen uzaklara… Gerçekten. İki yıl tarot bakınca gerçekleri fark etmiş olamaz insan. Asker kaçtığında 25 yaşındaydın ve tam olarak 17 yaşında bir veledin evinde gizliyordun hayatını, hatırlıyor musun? Veledin ve yalanlarının evinde hem de. Üstelik bu veledin hayatını, çıplak gerçeklerle bilen, üstünde test edilmiş, onaylanmış yazan bir adamsın sen. Korkunç bir deneyde kaybetme arzusu ile yanıp tutuşarak âşık olduğumu zannettiğim o anlarda sen vardın. Ve pek tabi yanımda olduğun anlardan sonra hayatına devam ederken geliştin yinelendin ve farkına vardın zekâmın. Şimdi sadece farkına vardığın ve benim üstüne mislisiyle fazlasını koyduğum o saçma ana geri dönmeyi reddediyorum. Mümkünse sen sükût içinde benim karın ağrımı dinle ve sesini fazla yükseltme.

koçBelki de bana, yaşam; her gerçekliğin deneyimlenmesi gibi geliyor. Belki de ne kadar olasılık varsa aklının aldığı, fark ettiğin ve hatta uğruna değişimin kendisiyle başa çıkmayı öğrendiğin ne kadar fazla olasılık gerçekleşirse yaşamış oluyorsun. Öyle sanıyorum. Tek tip bir hikâye ile mutlu son peşinde kaçmaktan daha güvenli de olabilir bu. Ya da benim gibilerin toplum içinde rahat yaşaması içindir.

Salt bu gerçeklikle bile başlı başına yeterliyken sen şimdi kalkıp bu durumla baş edemediğimi ima edecek cesaret ve cüreti buluyorsan şayet bu sadece benim aklımdaki bu sorulara herhangi bir yanıt bulamamış olduğum gibi durumu farksızlık noktasına taşıyacak kadar kendimden geçmemle alakalı olabilir. Evet, sen fark ediyorsun, ben yüzümde taşıyorum ve sorguluyorum. Uyan! Geri kalan herkes kadar okuma yapmayı biliyorsun sadece. Henüz profesyonel değilsin. Şimdi biz sadece bir halk otobüsünde – ki ay sonunu getirme derdim olmasaydı zordu bu karşılaşma- akşamın serin saatlerinde karşılaştık ve sen benimle geçirdiğin zamanlarda farklı olarak astrolojiye merak sardın diye insan yüzünü okumada kendini kudretli mi addediyorsun?

Bu öfke ve bu hırsı anlıyorum ben. Bu öfke ve bu hırs daha ilk başında benim kendimi tanımakla ilgili dertlerimin olduğu zamanlara ait duygular. Ve pek tabi her öfke nöbeti gibi, kendini yerle yeksan edici… Taşıyıcı kolonlarının çürük olduğunu bildiğin bir odaya evim demek kadar aşağılayıcı. Yine de kendini kandırmayı bir çocuğun sadece 4 aylıkken öğrendiğini varsayarak söylemeliyim ki sen sadece…

Yeter benimle oynama daha fazla. Bana benimle ilgili tahminlerde, tespitlerde bulunma. Sana sorduracak hale gelen yüzümü küçümseyip aşağılama. Ben her şeyden önce ve sonra babasını öldürebileceğini annesine ima etmiş bir geri zekâlıyım. Gücümün sınırının farkında olmadığımdan insanın üstünde oluşturduğum sosyal baskının farkında değilim. Hele bu durumun benim güç değneğim olduğunu kavrayamadığımdan kendimi sefil çaresiz yalnız ve yüz üstü bırakılmış hissetmekten bahsetmeyi hiç istemiyorum. Ben gitmeye kalkmışsam, beni durdurmayan sizlerin hiç mi suçu yok bu hikâyede?

Aslında haklısın insanı yetiştireni belirler. Yine de o yetiştirenlerden bağımsız bir şansının daha olmasını bir nedeni var. Yani 18 yaşının üstünden tam 12 yıl geçmiş. Olduğun ve deneyimlediğin kişiden rahatsızsan şayet bunu değiştirmek için bir şansın var. Yüce rabbim bunu astrolojiyle bize açık seçik göstermiş. Sen bunun daha önce farkındayken şimdi bunu reddederek nereye varmaya çalışıyorsun?

Durağıma geldik. Benim inmem lazım. İyi akşamlar. Bir ara yine görüşelim.

Morrisse Esesere

Görseller: Salvador Dali Zodiac Signs

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Yeniden 1999 – Gelmeyecek…

vapur

Son vapur ayrılır limandan. Sen hala bekliyorsun elinde bir demet çiçekle…Gözlerinin buğusunda kaybolmuş, düşlerinin katığı…Bir yürek dolusu sevgi başınla uğurladığın….Kafanı inletip duran mantığının sesi bastırmaya çalışsa da yüreğinin çığlıklarını, vapurun düdüğü tekrar dolduruyor gözlerini…

Bekleyip de varamadığın, isteyip de alamadığın bir kadının gözlerinin içindeki tebessüm …

Şimdi yüzündeki cenaze arabası görmüş çocuğun korkusundan, sızısından öte değil. Gözünün etrafındaki o nem ne kum tanesinden, ne de vapurun ardında bıraktığı esintiden…

Elindeki buketin ağır ağır yere düşmesi, çiçeklerin fizik kurallarına uyma zorunluluğuyla bir tek kez yukarı hareket edip sonra dağılması…

Kafanın karışıklığı arasında, yerdeki çiçekleri çiğneyip geçerken, içine sinen nikotin sessizliğin o çığlıklı ezgisiyle yankılanıyor kalbin : “Gelmeyecek…”

Morrisse Eserese – 1999

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , ,

Susmak ve Sessiz Kalmak…(Kulak Üstüne Bir Hikaye)

Kelimenin kendisinin kelimenin anlamını bozduğu çok ender hal vardır. Dışarıdan geçen arabanın sesi sessizliği bozmasaydı şayet fark eder miydi bu hali bilmiyordu adam. Sessizlikle ilgili fikirleri her an her saniye değişiyordu.  Çok gürültülü bir yerdeyken hemen daha sakin daha sessiz bir yerlerde olmak isterdi. Seslerin olmadığı bir yerde hemen konuşarak ya da müzik dinleyerek sessizliği bozmak derdinde olurdu. Sanırım biraz ses iyiydi onun için.  Belki biraz ses ve biraz nefes yeterliydi. Tıpkı o azıcık aşım kaygısız başım halleriydi onun hayata bakışı. Sevmezdi fazla insanı da sevmezdi insansızlığı da. Sevmezdi melodisizliği de çok yüksek sesle müziği de.

Yani günümüzün liberal ekonomisinin özeti onun sessizlikle ilgili durumunun tasviriydi. Hali hazırda para ile sessizlik satın alınabiliyordu ama parasız hiçbir şey olmadığı gibi sessizlik de olamıyordu. Tuhaf bir yerde durmak demekti onun için sessizlik.

Annesi ve babası küçükken ölmüştü. Yalnız büyümedi, çocuk yetiştirme yurtlarına da düşmedi. Dilsiz babaannesi büyüttü onu. Anne babası ölmeseydi de evin içinde hiçbir zaman konuşma sesi olmayacaktı. Annesi de babası da ailenin geri kalanları gibi dilsizdi, ondan farklı olarak. Bir tek konuşabilen oydu. Yine de konuşmayı çok geç öğrendi. Evin içinde sesini taklit edeceği kimse olmayınca sesleri taklit etmeyi ancak okula başladıktan sonra öğrendi.

Evinin içinde hiçbir zaman tam sessizlik yoktu. Konuşma ile anlaşmak mümkün olmadığından sağlam olan gözleri ve kulakları ile anlaşırlardı çoğu zaman. Bu da çok fazla ses demekti. Çok fazla ses ve çok fazla gölge oyunu… Diğer evlerdeki gürültü miktarını bir kabul edersek onun evindeki gürültü patırtı beşten kesin fazlaydı.

Child covering his ears with his hands.Çocukluğundan ergenliğine geçerken ona bakan babaannesini kaybedince tek başına kaldı. Sanırım yalnızlıkla sessizlik arasındaki fark onun hayatında tam bu zaman diliminde gerçekleşti. Çoğunlukla insanların baş edemedikleri duygu yalnızlıktı, sessizlik değildi. Yine de insanın bir ses bir nefese muhtaç olması cümlesi atasözü ise bunun altında mutlaka bir gerçeklik vardır. İlk başından beri evinde varlığı ve yokluğu bir nefes olunca ve nefes ortadan kalkınca o da alıştı yalnızlığına ama sessizlikle bir türlü baş edemiyordu.

Evde olduğu her an ya bir müzik, ya bir film ya televizyon ya radyo kesin açık olurdu. Odadan odaya geçerken ışıkları yakmazdı ama sesi yanında taşırdı. Sanki ses onun varlığının ispatı gibiydi. Kendine kendini hatırlattığı elindeki en önemli şeydi. Ses duvarlardan yankılanarak geri geldikçe evinin büyüklüğünü ve küçüklüğünü anlıyor, ses evin içinde dolaştıkça düşünmesi daha kolaylaşıyordu.

Çıt çıkarılmadan yapılan sınavlardan rahatsız oluyor, biri kalemini düşürdüğünde, hapşırdığında yani bir an için sessizlik bozulduğunda hep mutlu oluyordu. Uzun bir sessizlik haline tahammül etmesi mümkün değildi.

silenceYine de insan zaman içinde ruhsal arayışın içine girip kendince zorlu olanlarla baş etmeye kalkıyordu. Deliydi dünyadaki insanlar. Bizim karakterimizin de evi dünya olunca, oda sessizlikle ilgili bu hassasiyetinden kurtulmak derdindeydi. Uzak doğu dinlerine merak salıp, meditasyon, transandantal meditasyon, yoga ve Buda öğretisini öğrenmeye çalışması sanırım onun için ilerlemenin; geri kalan bizler için de eziyetin başıydı. Uzunca bir süre kendini Buda rahibi sandıktan sonra huzuru bulmak ve inzivaya çekilmek için Tibet’e doğru yola çıktı.  Dünyadaki herkesin bir şeyle öyle ya da böyle derdi vardı. Şimdi bir adam sessizliğe tahammül edemiyor diye Tibet’e kadar gidip sessizliğe tahammül etmeyi öğrenmeli miydi? Bize göre başından beri çok ileri gitmişti ama o ileri gitmenin ilerlemek olduğunu varsayıp Tibet’e doğru yola çıktı.

Uzunca bir süreyi Tibet’te geçirip aramızda döndükten sonra yüzünde mimikleri olmayan sessizliğini çok az bozan bir adama dönüşmüştü. Sanırım Tibet’te de sessizliğin ne olduğunu iyi anlayamamış sadece susmayı öğrenip dönmüştü. İnsanın kendi sesini çıkarmayınca ortalığın sessizliğe gömüldüğünü sanması nasıl Tibet öğretisi olurdu? Biz hiç anlam veremedik. Yine de fazla sesimizi yükseltmedik olan bitene.

Zaman içinde daha az görüştük. O sessizliği yalnızlık ve az konuşmak olarak anlamaya devam etti. Bir türlü her şeyin sesi olduğuna ve tam sessizliğin ancak sağırlıkta mümkün olduğuna, bu halde bile duymanın gerçekleştiğini ancak verinin işlenmediğini, anlayamıyordu. Biz yine anlatmadan ve üstelik herhangi bir şekilde onu yanlış anlamadan, sessizlikle ilgili durduğu yere saygı gösterdik.

earBunca zaman boyunca hiç birimiz aslında Sessizlik ile ilgili tek laf etmedik, tek tartışmaya girmedik. Ta ki bu sabaha kadar!  Bu sabah hepimizi evine toplayıp insanın tam sessizliğe ancak kırk beş dakika dayanabildiğini bir gazete haberinden okuyana kadar. Deliye dönmüş bir halde hepimize bunun doğru olup olmadığını sorduğunda bir an için büyük bir sessizlik oldu. Sanırım onunla birlikte geçirdiğimiz zamanların içinde ilk defa sessizliğin ne olduğunu ona anlatabilmek için sessiz kalmayı denedik hepimiz bir süre. Daha sonra arkadaşlarımdan bir tanesi sağırların sürekli halüsinasyon duyup duyamayacağını sordu.  O sessizlik anından sonra sağırlık ve tam sessizlik sanırım bizimkinin aklında tam olarak oturdu.

Hayatı boyunca yanlış anladığı sessizlik, suskunluk ve konuşmama hali en sonunda birbirinden ayrılmış, bizimkisi gazete gördüğü odada hayatının geri kalanını geçirmek üzere yola çıkmıştı.

Morrisse Eserese

Not: Hikayeye kaynaklık eden Gazete Haberi Linki (Hürriyet) : Dünyadaki en sessiz yere ne kadar dayanabilirsiniz?
 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: