RSS

Etiket arşivi: morrisse

Zaman akıyor, iyi de nereye?

ıwish

Özlüyorum bazen seni. Yüreğimin soğumadığını bildiğim ender insanlardan birisin şu hayatta. Uzaktan durup süzüyorum seni öylece. Gözlerindeki masumiyeti yakalıyorum bir kediyi kucağına aldığında. Sonra gözlerinin yanındaki kırışıklıkları fark ediyorum. Çoğu gülümsemekten açılmış kaz ayaklarını. İçimi ısıtan sesin düşüyor bazen aklıma. Sonra anılar geçiyor uzun uzun aklımdan. Anılar diyorum o anıları ben tek başıma yaratmış olamam. Yine de sanırım artık o anılar yalnızca benim için kıymetli ve önemli…

Zaman kırılır bazen ve insanlar kalamazlar aynı yen içinde. Kollar kalır, ülkeler kalır hatta dünyalar kalır ama iki insan kimi zaman kalamaz aynı yenin içinde. Kılıç keser ya da kınını bir yerden sonra. Zaman içerisinde belki zamandan başka hiçbir şey değişmez ama zamanın değişimi bir türlü sana aklında kalan salınımın gerçek olduğuna inandırmaz seni. Zaman önde sen arkada kaldın sanırken zamanın gerisinde kalanlar düşer birer birer takvim yapraklarına iliştirilmiş bin bir öyküyle.

Böyle zamanlarda duygularım karışır benim. Hüzün mü yoksa mutsuzluk mu olduğunu bilmediğim bir yırtılmanın ardından filizlenen her yeni şeyi paylaştığım seni  istese de istemese de arar gözlerim. Sonra duraksayarak gülümserim kendime. Aramama gerek yok. Sormama gerek yok. O zaten… Gitti…

Bilirim kimi gidenlerin ardından geriye dönüşü yok gibi denklemler kurar insanlar. Zaman her zaman acımasız değildir aslında. Zaman kimi zaman unutur. Affeder. Korkar. Önemser. Geçer ve gider. Sonra hayıflanırken bulursun kendini bir yerlerde. Her şey gibi bunun da bedeli geçen giden zamanın asla geri gelmemesidir.

Ne kadar oldu bilmiyorum arkasından bir karaltı geçmeyen gülümsemeni görmeyeli. Ne kadar zaman geçip gitti bilmiyorum…  Artık söylediklerimden çok varlığımın ta kendisinin seni rahatsız ettiğini hissetmediğim bir anın tarihte nereye denk geldiğini hatırlamıyorum bile…

Sanırım ne yaparsam yapayım beklentisi yüksek biri olarak hiçbir zaman asgari müşterek de beklentilerine yanıt verenlerden olmadım. Sanırım yine eskisini getirip yenisini götürün kampanyalarıyla çoktan fabrikaların hurda depolarında tekrardan çeliğe dönüştürülmek için bekleyen o anı yığını arasında aldım yerimi…

Ben özlüyorum arada bir. Bazen bir anın bir ömre bedel olduğunu bilecek kadar yaşamış üç beş dostla denk geldiğimde seni soruyorlar bana. Çoğunlukla artık hayatında yerimin olmadığını söylerken buluyorum kendimi. Kapıyı yüzüme çarptığın günden beri sızlayan bir burunla ortada “aptal” yerine koyarak gezdirdiğiniz o günlere rağmen içimden atamadığım insaniyetim beni sana düşman olmayı bırak aramadığım her gün için bile cezalandırıyor bazen.

Yine de zaman akıyor. Zaman akıyor ve derenin suyunda yıkanan larvalar her gün biraz daha kurbağaya dönüyor. Görünüşte sevimliliklerini yitiriyorlar BELKİ ama yine de içlerinde bir yerde hala larva olmanın sesini duyuyorlar.

Bu özür değil. Yapmadığım hiçbir şey için özür dileyecek yerim yok. Bu sana da değil. Günün anlam ve önemi içerisinde bir gün şayet geriye dönüp bakmak istersen gelecekteki sana bir mektup bu belki. Neleri değiştirdiğinin ve neleri dinamitlediğini hatırlatmak belki…

Bir başka dost yüzlü ve kederli gülüşlü arkadaşımın da bana hatırlattığı gibi… “Yaptıkların değil yapmadıkların belirler bedelini. Hayat bir bedeller silsilesi… Vermeye alıştırdıklarını bırakırsan bir köşeye artık süpermarket reyonunda son kullanma tarihi geçmiş bir mısır gevreği kutusu gibi olursun. O kadar farkında olmazlar ki insanlar son kullanma tarihine göz atacak biri o kadar çıkmaz ki imha edilmen bile unutulur ve yaşamın uzunluğu içinde öğrendiğim kardeşim yüz yıllar sonra şayet son kullanma tarihi geçmiş ve hiç açılmamış bir kutu olmayı becerebilirsen, efsane olmasan da antika olursun ki bu da etrafında pervane dönmeleri için yeterli olur. Ne de olsa insan sadece değer verdiğinin yanında durur…”

Zaman akıyor iyi de nereye?

Reklamlar
 

Etiketler: , , , , , , , , , ,

Önerilere açık olmak…

Ruha hiç inanmadım ben. Ölünce ölürsün.Yaşarken de yaşarsın. Basittir hayat. Öleceğini bilmek kimi zaman hayatı zorlaştırsa da aslında kolaylaştırır. Alacağını sandığın bütün o önemli kararlar, kariyer basamakları, gelecek nesline bırakacağın bir ev, yani mirasın anlamını yitirir. Belki de yaşam denilen bütünün aslında kısa ve çoğunlukla geçiştirilen bir zaman aralığı olduğunu böylece anlarsın.

Hayır, bugün hayatımda benim için önemli olan kimseyi kaybetmedim. Sarhoş değilim! Aslında biraz sarhoş olsam bunları düşünmeye fırsatım olmaz. Rutin içinden dışarı bakarken bir rutin içinde debelenip durmakta olduğumun farkında da olsam hayat bana kabul edilebilir yönlerini sunmaya devam eder. Kendimi kandırırım. Yaşam bir amacı varmış gibi akar, gider ve elbet bitmesine yakın sancı ve gözyaşı yüreğini yoklar.

Farkında olmadan yaptıklarımın hayatımı yönlendirildiğini sandığım zamanlar oldu. Yaptığım seçimlerin sonuçlarına katlanamayacağımı düşündüğüm için hareket etmeden geçirdiğim günler de oldu. Hiç birinden zerre pişman değilim. Yalnız hayat bana bir ömürde deneyimlenemeyecek kadar çok olasılık sunmaktan hiç vazgeçmedi. Çoğunlukla kafamı çevirdim öte yana. Kafamı çevirdim ve görmezden geldim.

Şimdilerde hayatın iplerini elime almak için yaşadığım hayatın formunu değiştirmek adına çaba gösterir halde buldum kendimi. Farkında olmadan, hayat beni yakaladı parmak ucumdan.

Kim bilir belki de hayat sana zaten istediğini vermeye meyilliyken senin de yerinden kalkıp kısa yolculuklar yapman gereklidir. Bu aralar Trabzonluyum ben. Her gün toplamda 61 kilometre yol yapacak ve bundan da gocunmayacak haldeyim. Üstelik biliyorum su değil benzin yakıyor o araba. Peki, yol boyunca kurduğum hayallerin bedelini bu kadarıyla ödeyeceksem benim için sorun yok ortada. Hayal kurmak memlekette zaten normal insan işi değil! İlle de bir yerinden bedeli ödenmek zorunda…

Hayat basit. Ruha inanmadım hiç. Aşka inandım ben hep. Aşkla yapılan her işin eninde sonunda parladığına. Aşk için yola dökülmeye, aşk için yürümeye, aşk için hayatı baştan yaratmaya inandım. Fazlası bana hep zırva geldi.

kabakBelki de hayat bir ucundan sen tutunca öbür ucundan başkasının tutma ihtimalinin olduğu yegâne ip. Beline sarınca ipi, parmaklarını geçirince derisine o da sana yapıyor aynısını, kimi zaman şarabın içinde kimi zaman bir parça cevizle tatlının üstünde. Belki de istemeyi bilmek kadar vermeyi bilmek de gereklidir bu noktada…

Sana sözüm olsun! Hiçbir zaman konuşur gibi yazdığım metinlerin satır arasına hapsetmeyeceğim seni. Niyetim daha iyisini yapmak. Aranıp taranarak emek harcanarak bulunacaksın, hep istediğin gibi. Yine de istesem de istemesem bir karpuz kabuğu düşürülünce aklıma bir defaya mahsus geziniyorum ayaklarının değdiği suyun kenarında. Biliyorum her söylediğim biraz daha tereddüt yaratacak. Hep bir acaba ile yaşamak kolay değil. Kendimden biliyorum… Susuyorum şimdi…

İstersen farklı bir günü var etmek hep mümkün. Mesela bugün hayat sana nasıl bir sürpriz yapsa etrafındaki insanların varlığı ve yokluğu önemli olmaksızın gülümseye bilirsin? Sen bir düşün bunu, önerilere de tepkisiz kalma…

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , ,

Dare to Dream / Benim Ölüm Seni Gömer Adamım…

Benim ölüm seni gömer adamım. İçimdeki öfke bu yüzden! Hiçbir halta yaramayan yaşamında beni DareToDREAMkendinden aşağıda görmen sinirimi zıplatıyor.  Aslına bakarsan yaşamı sikime taktığım yok. Önüme geldiği gibi yaşıyorum. Senden tek farkım bu. Senden ya da diğerlerinden daha iyi miyim derdim değil bunlar.  Benim bildiğim ve sandığım sanırım senden ve geri kalan zırvalardan daha cesaretliyim.

Aklıma takılan herhangi bir sorunu çözmek için geçirdiğim zaman beni rahatsız etmiyor. Aslına bakarsan hayatı senden daha ciddiye alıyor olabilirim. Yine de bu önemsediğim anlamına gelmiyor. Sanırım mesele bu. Çok ciddiye aldığın herhangi bir şeyi önemsememeyi anlatamıyorum ben.

Sen mesela hayatın boyunca rahat edebilecek bir hayattan rahatsız olabilirsin. Bunu anlıyorum. Hatta anladığım kadarıyla bu durumda olan birinin taleplerinden de rahatsız olabiliyorsun. Önemli değil bunlar. Kendi ipinle kuşağın içinde kendine yer açma çabasından vazgeçince vazgeçtiğin bir şey olmuyor. Sadece kabullenmiş oluyorsun.

Yine ağır ve ağdalı dilim devrede. Yine beni anlamak için zerre çaba harcamadan sadece içine işleyen o duygudan kaçmak için delik bakınıyorsun etrafta. Keşke seni anladığım kadar kolay beni de anlasan.

Hayır neyi anlamadığını anlatmaya çalıştıkça delirecek gibi oluyorum bazen çabadan. Bu kadar çabayı bir oduna gösterseydim şu hayatta filizlenip gitmişti çoktan. Bu kadar çabaya rağmen anlamaman beni şaşırtmıyor. Ben her seferinde çabalayacak bir şey bulmama şaşıyorum çoğunlukla.

Hiçbir zaman kimseyle ile ilgili olmadı hayat. Öyle ortalıkta gezinen başarı öyküleriyle kandırılmayacak kadar zeki sayıyorum seni sonuçta. Hala yaşıyorsun, soluk alıp veriyorsun. Bu kadar aptal olamazsın değil mi ama…

Yine de tercih ettiğini düşündüğüm bu aptallıkla bütün bir hayatını geçireceğini düşünmek beni bir an için benden alıyor. O kadar öteliyorum ki kendimi, kendimi de tıpkı senin kendini saydığın kadar ortalama sayıyorum. Ortalama kırk çöp edince öleceğini bilen bir organizma olmama rağmen hayatın sonsuz ve kendini tekrarlayan loplarından birinde kendime güvenli sığınak ararken yakalıyorum kendimi.

Acı veriyor. İnsanın kendini tanımladığı bir güçten vazgeçip bir aptallığı dönem dönem kendi hayatta kalma savaşı içinde de yaptığını bilmek sana sadece beni şanslı gösteriyor. En azından dürtünün haz ve erdem olabileceğini düşünecek kadar ileri gidebiliyorsun. Bense kutsal metinlerin ve güçlü söylemlerin nasıl ortaya çıktığını anlamaktan geliyorum. Beni bu kadar yormaya hakkın yok.

Zaten eninde sonunda olacak olan olacaksa yani istesen de istemesen de gözünde küçültüp beni zararsız olarak etiketledikten sonra başına gelenin sana zarar verme ihtimali var mı? Bak hala okumaya devam ediyorsun. İnsan bilerek kendini zehirler mi?

İntihar büyük bir zehirlenme hazzı. Yaşam kadar inandırıcı ve yaşam kadar keskin! Her gün öleceğini bilerek yaşayan bir insan için mutlaka düşünülmesi gereken bir opsiyon. Elinin altında. Mutsuzluğuna son vermek senin ellerinde!

Bu akşam ölürüm beni kimse tutamaz sen bile tutamazsın yıldızlar tutamaz bir uçurum gibi düşerim gözlerinden gözlerin beni tutamaz sözlerinden etkilenip intihar etmeye kalkanlar oldu bu memlekette. Sen anlatamayacağın bir saçma depresyon duygusu için intiharı düşünmeye gerçekten meyilli misin?

Hayatında bir fark yaratmadan ölümde bir fark yaratacağını düşünmek zorbalık ve aynı anda terbiyesizlik ve küstahlık değil mi?

Düzden direkt söyleyince anlamayacak kadar geri zekâlı olduğunu bilmeseydim bu anlattıklarımı anlayacağını düşünecektim bir an için. İçim ürperdi. Böyle bir yüzü anlamasını istediğim insanlar böyle bir yüzle hayatlarını idame ettirmeye devam etmek için ne kadar istekli olabilirler ve nereye kadar böyle gider…

An itibariyle bu yüzden duruma müdahale etmekten vazgeçiyorum. Suyun akıp bulduğu yoldan muhtemelen hoşlanmayacağım. Hatta bu yolda yürümek çoğunlukla bana her zaman olduğu gibi yalnızlık ve acı verecek. Yine de bu yolda yürümekte tereddüt edemeyecek kadar fazla sayıda aynı deneyimi yaşadım ben. Kumarın kazanmak için değil kaybetmek için oynandığını bilecek kadar uzun zamandır kumar oynuyorum ben. Canım yandıkça, kaybettikçe yaşıyormuşum gibi geliyor bana.

O yüzden artık benim düşüncelerimin bir önemi sadece benim için var. Anladığım kadarıyla birey olmayı başarmaları için bireyleri teşvik etmenin onlar üstünde yıkıcı bir etkisi var. Birey olmayı başaramadıklarını kabul edip sonra birey olmaya çalışmak zorunda olduklarından duydukları rahatsızlık benim kullandığım dili acımasız sert ve kabul edilemez yapıyor.

Ne kadar dünyayı hala iyi ve kendinin farkında olan insanların bir adım öteye taşıyacaklarına dair inancım yıkılmamış olsa da iyi ve teşvik edildiklerini ve değer verildiklerini anlayacak insan sayısı ırkın geri kalanını kurtarmaya yetecek sayıya ulaşmadı.

Hayaller, hep vazgeçtiklerimiz…

 

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , ,

Esansiyel Tremor

Sessizlik delirtiyor beni. Damarlarımdan akan kanın sesini duyuyorum çoğunlukla. Müzik iyi gelmiyor. Bastırıyor içimden geçen kanın sesini. Bastırıyor ama susturmuyor. Herhangi birine saplanıp kalamamak için bir kuşun kanatlarını ayağına bağlayan iplik gibi davranıyor aklım… Kalbimi orta yerinden tutup göğüs kafesimin içine hapsediyor.

Oysa bir ses duysam… Gerçek bir ses… Dur orada! Bastır bütün egonu! Teslim olma! İyi de neden? Neden teslim olmayacakmışım? Neye teslim olmayacakmışım? Daha iyi hissetmek için ne yapmam gerekiyor? Damarlarımdan akan kanın ayak seslerini takip ediyorum. Dakikada aşağı yukarı 100 adım atıyor ve bir adım ilerlemiyor. Korkuyorum. Kendimin kendimi alt etmesinden çok korkuyorum.

dideralNereye gidersem gideyim, ne yaparsam yapayım kendim olmaktan vazgeçmeyeceğimi biliyorum. Kendim olmak öyle büyük bir şey değil. Bildiğimi sandığım kendim olmak çoğunlukla içimden geleni yapabilecek cesareti bulmak. Islık çalmak gece gece! Tırnaklarımı kesmek akşam ezanından sonra… Biriktirdiğim ayak tırnaklarımla dişlerimin arasında kalanları çıkarmaya çalışmak. Kendim olmak son derece irrasyonel ve rahatsız edici… Onaylanmamış ve sürümü eskimiş bir tedavi biçimi. İşe yarıyor ama moda değil. Hayat kurtarıyor ama para kazandırmıyor.

Hikayelere konu olmuyor kendim olmak. Bir akış tabelasına yazılabilecek, filmi çekilecek bir hikayeyi vermiyor kimseye. Hareketli sanat alanlarından birinde mutlu etmiyor yönetmenini. Gişede çuvallıyor.  Dakikada 98 ayak sesi saydım az önce. Sessiz ve kendi kendime… Bir bardak Jack Daniel’s bok varmış gibi aktı gırtlağımdan aşağı. Midemi bulduğu anda alkole teslim olup rahatladım. Anlıyorum artık. Alkoliğim ben. Hiçbir şeyi sevemeyen bünyem alkole artık direnmiyor.  Abartmaya gerek yok. Çok önemli bir vaka değil artık tanımlayınca diğerleri için biliyorum. Tatmin edilemeyen sevgi dürtüsünün üstünü örtmeyi beceriyor.  Bir de uykuya kolay geçmeyi… Biraz sızmak herkese iyi gelir mi bilmiyorum ama bana kesinlikle iyi geliyor.

Ellerimin uyuşmasını engelliyor ya da titremesini. Daha az titriyor ellerim artık. Gerçi  esansiyel tremor ne demek bilmeyenler için el titremesi genel olarak yoksunluk sendromu sonucu. Oysa benim alkolikliğimde nedenden başka bir şey değil.

Doktorlar tedavi masraflarının yapılan araştırmaları karşılamayacaklarını, altlarına Porsche çekemeyeceklerini bildiklerinden pek ilgilenmiyorlar bu konuyla. Şeker kadar yaygın değil, kanser gibi öldürücü de. Titriyorsun işte. Azer Bülbül’ün ruhu şad olsun.  Titriyoruz işte.

Saat 13:50. Ellerimde hafif bir ritim var an itibariyle. Klavyeye vurdukça gerginliği daha da artıyor. Doktorlar böyle zamanlarda bir kadeh şarap içmemin beni daha az rahatsız edeceğini söylüyor. Alkolikliği teşvik ediyorlar. Hristiyan mitolojisinden yola çıkarak hazırlanan 13 adım zamazingolarını psikiyatrlar bile tereddüt etmeden kullanıyorlar. Çok alkolik var dünyada. Birileri suya ulaşamazken ben esansiyel tremordan yakınıyorum. Hayat işte! Durduğun yere göre zemin renk değiştiriyor. Zoraki bukalemun hesabı.

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , ,

Sahil Kasabası ya da Tuz yaşamın anlamı…

ORHAN VELİÜşüdüm, yağmur yağınca üşürüm ben hep. İçim ürperir. Sanki benden bir şey çalar yağmur. Sıcak mesela. Ya da günahlarımı… Yalnız kalırım, çıplak ve çaresiz. İyi bir şey olduğunu söyler eskiler. Ama sevmezler toprak kokusuna güzel denmesini. Çekermiş söyleyeni içine. Sözde. Laf bunlar. Benimki gibi… Söyleyecek sözü olmayanların uydurdukları bir dolu deli saçması. Söyleyecek neyim yok ki saçmalıyorum şimdi.

Islak. Tenha. Yarı uyuşuk ve depresyonlu… Sanki hastalıklı ve bulaşıcı bu duruş… Kimse ama hiç kimseye anlatılamaz bir sıkıntı. İçimde, üzerimde, tepinen… Duran ve durduran… Öfke nöbetleri arasına sıkışıp kalmış bir sözde çocuk yüreği. Çırpındıkça batıyor muyum yoksa uyum mu sağlıyorum belli değil.

Yağmur. Rüzgâr. Gözyaşı. Elim kolum bağlı, bağdaş kurmuşum ve çok bilenlerin saltanatının yıkılması için sadece meditasyon yapıyorum. Saçmalıyorum ve derinlemesine düşünmeden yapıyorum ne yapıyorsam. Çok bulanıyor midem. Gemi su alıyor ve ben hala şarap testisi elimde, son derece aristokrat kemancı arıyorum. O bilindik notalı bilinmedik senfoni kulaklarımda çınlasın istiyorum.

Deniz koymadım adını, hayır suya da deymedi ayakları ve hatta Rum da değil kemancı. Ben de hiç işçi olmadım. Emekçi. Ekmek içi yemeği reddettim, mideme oturuyor diye. Ayaküstü ve beyhude ilişki yumaklarında dolanmaktan gelirken nasıl başlanır ki hayata…

Earthworm… Solucan yani benim ruhum. Her deliğe girip çıkar dünyada. Barınmak olmasa bir de derdi tasası. Ama yerleşmek ya adı… Yerleşik düzende masa etrafında karşılıklı içme sevdası ya da yaşam gailesi diye tutturduğu ruhumun…

İstifa etmeyi pek bilmem, daha ziyade istifade etmek benimkisi. Kanını emmek, kanı emilmişlerin –en azından bir kısmının- çocukluktan kalan özlemi… Güç ve ibrişim kuşları… İbrişim kuşları ölür mü güç gösterisinde bulunsam. Çocuk gibi bulut kovalasam uçurtmayla ve vursam hayatının anlamını sapanla.

HEMİNGAyrık otu, benzemiyor ne ebegümecine ne de pirpirime. Ne tadı ne de tuzu. Ve sahi aslında varılacak durak tuzdu ama mecazlarla boğuşmaktan, atladık keskin iyodu. Şimdi aklımda bir deniz kıyısı, kumsalsız, ötesinden berisinden araba geçen, içine girilmesi atalarımca yasaklanmış bir deniz kıyısı. Gri, oynak ve ne kadar başka gözle görmeyi denesem de hüzünlü. Eskilerin dilinde bir türkü, bir hikâye ucu bucağı olmayan su. Derdin ve rüyaların ona anlatıldığı, feraha kavuşturan yaşamın özütü.

Hani nefretten körelmiş gözlere basılan, kenarında yaşamayanların öğrenmek için kıyılarına indiği, melankoli kokan, yarı ateşli ama derde derman deniz kokusu. Amacın olmadan yürüdüğünde, yürümenin amacı olanları gördüğünde tebessümü dudaklarına deydiren o garip kimya. Hemingway olmayı çok isterdim. Hani kokuları ve tatları tarifin ustası… Ben değilim uzman, tasvir belki ama tarif… Nasıl bir duygudur ki o yüreğine serinlik verdikçe içindeki ateşi söndürdükçe ve hatta yeni doğru ateşleri körükledikçe varlığına bedellenir. Ve bilirim ki çok zordur liman kentlerinden ayrılmak.

Bir zaman adamın biri Londra Havası diye torbalar satarmış özlemden tutuşanlara uyanıkça, ama satılamaz ki denizin kokusu ve içine işleyen iyot çıkarılıp verilmez ki başka birine. Keşke rakı şişesine sığsa iyodun ve denizin o masum oyunu. Ve kolilere doldurup gönderebilsem uzak diyarlara.

Aklımda bir gün batımından kalan nefsi körelmiş güneş ve bir bardak buz gibi bira, çerezsiz ve patatessiz. Kimliğini hiç görmediğim insanların karaya çalan gözleri. Kara kokanların nefes depolaması deniz kenarında. Sanki ışığa uçan pervaneler gibi koşuşan kara adamları kadınları deniz kenarında.

Aklımda bir bahar akşamı; yüksekten uçan bir karabatak alçaktan uçan bir martı… Dengeler bahar yorgunluğu mesaisinde, sarhoşluk gibi. İlk sevinç ilk heyecan tuz gibi…

 mORRİSSe EseresE

2005

 

Etiketler: , , , , , , , , , , ,

Yağmura Katlanamıyorum çünkü…

 

Ne diyor bu kadın yağmur için. Katlanamıyormuş. Neymiş efendim ona eski güzel anıları anlatıyormuş. Laf! Hele hele bu yağmur penceresine vurduğunda o yağmur sesine hiç dayanamıyormuş. Peki neden dayanamıyormuş kadın? Çünkü onunla değilmişim. Oldu mu şimdi? Benim yüzümden yağmura katlanamayan bir kadına aşık olmak delilik mi hakikaten? Ya da beni bu kadar seven bir kadını hayal etmek gerçekten aşık olmanın tanımlarından biri mi? Aşk gerçekte aslında sevilmek istenme, arzulanmak istenme ihtiyacımızın bir yansıması mı yalnızca?

Ne diyordu kadın? Biz birlikteyken kendini bir sinek gibi hissediyormuş. Gerçi böyle söyleyince de kadını aşağılamış oldum. İnsan neden aşağılar sevdiğini? Ona aşağılık bir köpek yavrusuymuşçasına davranınca nasıl olur da sevgisini ispat ettiğini sanır? Daha önemlisi bu durumun mazoşist bir yanılsama hatta biraz da şiddet görme eğilimi olduğunu fark etmez? Aşık olmak demek aslında her şeyi olduğundan büyük görmek değil midir zaten gözünde ama kendini küçültmeden…

Neden ayrıyız peki? Neden ayrıldık galiba hiç düşünmedim. Beni bu kadar büyük seven bir kadını neden bıraktım hiçbir fikrim yok. Beki de bir kadın bu kadar büyük sevebilir beni diye çok korktum. Kaçtım belki de. Bazen senin gözünde büyüyen onca şey benim de gözümde büyüyor işte.

Sadece biz ayrıldığımız için, altında defalarca ruhlarımızı temize çektiğimiz ve çok önemsediğimiz o arınmışlık hissini karşı tarafta sürekli olarak hissettirmek ve tanrısallık katmak için kullandığımız yağmurun sesine dayanamayan bir kadına aşık olmaktan bahsediyoruz. Kolay değil bu işler öyle… pantolonun üstünden bakmaya benzemez.

Yağmura kendi penceresinden bakabilen ve buna katlanmadığı halde bunu kendi penceresi önünde yapan bir kadından bahsediyoruz. Nasıl baş edilir ki böyle bir akılla…

Düşünsene tıpkı ona yağmur sesinin bütün iyi anıları hatırlatması gibi sende bir anda aynı melodiyi fısıldıyor kulaklarına o muhteşem kadın sesi.

Ben olsam içimdeki bu sevgiyi birilerine bağırmak isterdim. Haykırmak isterdim boşluğa, pencere pervazıyla konuşurdum kim bilir. Hatırlıyor musun derdim, eski güzel günleri? Sanki her şey hatırlanırken gülünmesi gerektiği gibi gülerdim. Gözlerim akıtmamak için göz yaşlarını nereye sokacağını bilemezdi aynı anda. Anlardın sen o Adile Naşit kahkahası ardındaki hüznü ve acıyı…

Yine de konuşmaya devam etti kadın, yağmuru izlemekten sıkılıp pervazla vedalaşıp yatağa attı kendini. Bir an anlayamadı yatağın ne tarafında olduğunu. Yoksa adamın kafasını koyduğu yerde miydi? Adamın kafasının içinde olabilir miydi her şey?

Böyle seven kadın ve erkek gerçekten var olabilir miydi? Bir şarkıya söz olarak kısaltsam acaba kadın mı erkek mi seçilirdi? İşte bunlar hep “seks satar” gerçeğinin bir hikayede denenmesiydi.

CassandraWilson1I can’t stand the rain against my window
Bringing back sweet memories
I can’t stand the rain against my window
Now that you’re not here with me

When we were together, everything was so grand
Now that we’ve parted
There’s one sound that I just can’t stand, the rain

I can’t stand the rain against my window
Bringing back sweet memories
Hey, window pane do you remember how sweet it used to be?

Alone with the pillow, where his head used to lay
I know you’ve got some sweet memories
But like a window you ain’t got nothing to say

I can’t stand the rain against my window
Bringing back sweet memories
I can’t stand the rain against my window
Now that he’s not here with me

Alone with the pillow where his head used to lay
I know you’ve got sweet memories
But like a window you ain’t got nothing to say

Rain, rain, rain, rain, rain against my window

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , ,

Bir hediye… Elimden geldiğince…

Hayat gelip vurur durduk yere. Dün bana ne sormuştun halbuki… Bana bir şarkı yaz. En iyisi olması gerekmez demiştin. Nerede başladığını bilmediğim bir melodinin ortasından başladı sözlerin titremeye havada. Sanki bir müzik aletinden çıktığı film yapımcıları tarafından resimlerle anlatılmış o çok bilindik bir sahnenin ortasında nasıl bir şarkı yazacağımı düşündüm sana. Sanki arkamdan cümleri yazarken atlı koşturuyordu. İlk defa uyanmış bir bebek gibi yüreğim yüz altmış altı kez gümlüyordu bu gök kubbede. Aklıma bir türlü sana yazmam gereken şarkının güftesi ya da bestesi düşemiyordu. Sadece nakaratlarda dolanıp duruyordum. Soruyordum kendime gerçekten bu kadar önemli mi benim için diye soruyordum kendime. Bir şarkıyla ölümsüzleştirebileceğim kaaadarrr önemli miii beeenim için dddiye soruyooorrrdum…

Yazmaya devam ediyordum aralıksız. yazarken ,Yokluğunun bir tılsım gibi başka bir varlığa dönüşmesini izliyordum kağıtta. Keşke diyordum bir an yazarken yaşamış olduğum gibi yazmak zorunda kalmasam. Hatta gördüğüm gibi görmek, duyduğum gibi duymak , bildiğim gibi bilmek istemiyordum diyordum kendi kendime. Bir hikayede bir şarkıyla bir kadını ölümsüzleştirecek kadar bu kadını seviyormuydum diye soruyordum hala kendime. Aklımda bir fırtına anında gökyüzünün yıldızsızlığı geliyordu yüzünü düşünürken. Eğer yoksa yüreğimin orta yerinde bir karanlık kendiliğinden patlıyordu.

 Işığı emen bir patlama! Fiziksel olarak mümkün olmayan ancak bir hikayede tasvir edilen o büyük harmoni. Sanki sesler birbiri ardına arkası kesilmeden dizilecek. Mümkünüdü işte. Bir başka hayalini hayatın bir başka boyutunu hatta fiziksel olarak fizik ötesi çalışmalarda deneyimleyerek öğrendikleri o hal aslında bir yazarın en başından beri olmayı beklediği haldir.

Çoktur ve yoktur. İnanılır ve saygıyla bilinir. İnanılmaz ve fakat inkar edilemez. Yok edilemez sadece yok sayılabilir. Var edilemez sadece var edilebilir bir noktaya taşıyordu işte yaratanı. Bir kadınla yazmak arasındaki fark, varolması için varlığının tekrardan onaylanması gerekmiyordu. Aşık olmakla aşk olmak arasındaki fark kadir naif bu durum ne de olsa bütün kadın okurların zihninde.

Erkeklerse kendilerinin kalplerinin gücünü henüz keşfetmekteler bu satırlarla. Hayatları boyunca korkaklar gibi yaşayıp yürekli geçinen milyonlarından farklı olarak bütün bunları yazıyor olmanın aslında bir tanrısallık bildirgesi olduğunu maskelemek için neler yapmadılar ki bugüne kadar onlar kadınlar için.

Oysa şimdi bir kadın için yapabileceğim en basit şeyi yapmam gerekirken ruhum tutulmaya uğruyor sanki. Ne yapabilirim bir kadına herkese yaptığımdan farklısını yapmış olayım? İşte buydu bütün mesele…

damienNot: Yaratım sürecinde verdiği destek için farkında olmadığı saygıyı kendisine göstereceğim ama bir telif davasından ziyade ancak bir reklam kampayasında destek olabileceğim Damien Rice’a ve “9”albümünde emeği geçen herkese de ziyadesiyle ve sadece teşekkür ederim. Yaratımlarına şarkı sözleri uydurmak tamamen benim fikrimdi.

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: