RSS

Etiket arşivi: rakı

İnsan neden Trajediye ihtiyaç duyar?

alexandergrahambellTelefonlarla arası pek hoş değildi. Graham Bell ile pek sorunu yoktu aslında. Tarihsel bir kişilikti Graham Bell. Öngörü sahibiydi. Şu hayatta anlamı baştan sona değiştirecek olanı icat ettiğini bilse kabrinde mesut yatardı Graham.  Yine de Graham’ı bir adım ileri götüren ve emperyalist güçlerin etkisi altındaki cep telefonu üreticilerine sonuna kadar karşıydı. Biraz Marksizm’den dem vururdu arada bir Leninist olurdu. Kimi zaman Anarşiye tenezzül ettiği de olurdu ama Faşizme asla yüz vermezdi. Sözde.

Gerçekte bencil olan herkes kadar faşistti. Arzularının esiri olup, hayata salt kendi penceresinden bakıp Faşist olmamak mümkün değil ki… Anlaşılabilirdi bu çelişki. Faşist ideolojinin günlük rutine işlemiş haline arzu deniyor ne de olsa. Kiminin ki şelale kimininki tayyare! Normal biri olsa, eski moda işlerle uğraşmayı seven Morrisse arayıp sormazdı onu.

Morrisse ise enteresan sayılabilecek bir adamdı. Tabii kendi çapında… Bulunduğu çağın görkemi altında ezilmektense bilindik patikalardan geçmek ona güvenli gelirdi. Mesela söyleyeceklerini videoya kaydederek mesaj bırakmak yerine hala kâğıt kalem kullanırdı. Çocukluğunda gelişmiş ülkelerin sinemalarında görüp etkilendiği ne kadar klişe sahne varsa hayatının normali olmuştu. Ne yazık ki bilim ve teknoloji onun çocukluğunda olduğu gibi yavaş ilerlemiyordu. Şansızlık işte!

Hala telefondan mail bakmayan/bakamayan internetteki en son “in” olan sosyal paylaşım sitelerinden bihaber olan kaç kişi kalmıştı ki bu yüz yılda Morrisse’in bildiği… Ortadoğu’da neden savaştığını bilmeyen üç beş devletin askeri, birkaç eski moda dağ teröristi ve bir elin parmağını geçmeyecek kadar teknoloji komplo teoricileri… Bir de çıkardaşı: Borisse

give_peace_a_chanceHâlbuki Afrika’da açlıktan ölenlere çare bulunmuş, Amerika’nın yardım ve demokrasi vaat ettiği ülkelerin hepsinde çiçekler yeşermiş, telefon ile ofisten duşun sıcaklığını ayarlayabilmek mümkün olmuştu. Fidel Castro edebiyata göçmüş, kansere aşı bulunmuştu. Televizyona çıkan doktorlar sağlık için haftada üç defa seks yapmayı mutlak önerir olmuştu. Çağa ayak uyduramayan birinin çıkardaşı olma ihtimali ise; çağın teknoloji gereçleriyle ancak hesaplanabilirdi. Sonuçsa; mutlak görmezden gelinecek kadar küçük bir olasılıktı.

Gerçekçi olmak gerekirse fazla teknoloji kullanımından mustarip her birey gibi o da özüne yani aklına güvenmeyi seçmişti.  Kâğıt kalem yardımıyla kendine hatırlatmalar yazardı.  Aklının yitirilen özelliklerini yeniden kazanmaya çalışan ender uyanmışlardandı Morrisse. Yani gerçek bir eski modaydı.

Böyle bir çağda televizyon kumandasının altına, buzdolabının üstüne ya da kapının karşısındaki aynaya not bırakmak olsa olsa bir halüsinasyonla açıklanabilirdi normalde.  İkisinin yolları bu anlamsızlık yüzünden kesişmişti. Şu dünyada çıkardaş olan üç beş kişiden ikisiydi onlar.

Morrisse, Borisse’i aradığında muhtemelen küçücük odasında olacağını biliyordu. Biraz mahmurlaşmış bir ses tonu ile yorgan altından kendine ses vereceğini de. Yine de bu durumla ilgilenmiyordu. Morrisse için önemli olan kaleme alacağı yeni öykünün ne miktarda trajedi içereceğiydi. Anlamak için mütalaa şarttı.  Bolca eleştirirdi Borisse. İşi eleştirmek ve sonrasında cesaretlendirmekti. Aklındaki hikâyenin trajedi miktarını belirlemekse hayatındaki en büyük dertti o an için. Kafası karışmış bir halde aradı Borisse’i.

–          Selamünaleyküm birader!

–          Aleykümselam birader!

–          Napan?

–          Hayatı yakalamaya çalışıyorum. Sen ne yapıyorsun?

–          Film mi izliyorsun yine?

keyboardKonuşma biçiminden Borisse her zaman olduğu gibi Morrisse’in kısa kesmeyeceğini anladı. Uzandığı yerden ayak başparmağı ile masa üstü bilgisayarının hala kablolu olan klavyesindeki boşluk tuşuna dokundu. Filmi telefonun ekranında Morrisse’in adını görür görmez durdurmamış olmasına küfretti. Geçiştirdi Morrisse’in sorusunu.

–          He ya

–          Hayat dışarıda oğlum öğrenemedin mi?

–          Ben de içerideyim işte. Film izleyerek tutuyorum ucundan…

–          Konulu mu?

civciv çıkacakKötü esprilerin ya da kullanımdan kalkmış kalıpların piriydi Morrisse. Bulundukları yüzyıldan bir öncekine uzanan tarihsel saçmalamalarda bulunuyordu yine. Borisse’in aklıysa filmdeydi. Tekrarlarla kısa kesmeye çalışıyordu konuşmayı. Bell’e yine saydırıyordu içinden.

–          Konulu, konulu…

–          Trajedi mi?

–          Yok değil.

–          Bak ne diyeceğim sana

Evet; sebebi ziyareti belli olan ama yine de çok uzayan kız isteme klişeleri kadar zor giriyordu Morrisse konuya. Bu seferlik kısa sürmüştü gerçi. Borisse’in hala filme devam edecek kadar istenci varken konuya girmişti. Olgunlaşıyordu herhalde.

–          Ha, de bakalım.

–          Bizim Aktör var ya

–          Ee…

–          İşte Pazar günü eniştesi balığa çıkmış. Malum fırtına. Denizi çok severdi biliyorsun, deniz almış rahmetliyi…

Biraz duraksadıktan sonra devam etti Morrisse. Duraklamaların kelimelerin etkisini arttığına dair algısını hangi filmlerden edinmişti kim bilir.

–          Aktör’ün ablası da altı buçuk aylık hamileymiş.

–          Ben trajedi izlemiyorum birader.

–          Anladım onu. Sevmezsin de zaten trajedileri. Haberin olsun istedim o ayrı belki ararsın.

–          İyi ya ararım bir ara.

Her zamanki gibi Morrisse’in derdi kendiyleydi. Bir başkasının trajedisinde bile kendine dert edinecek bir yer bulabilirdi. “De edatı” onun bu halini sıkılıkla ele veren yinelemesiydi.

–       De mesele o değil.

–       Nedir o mesele.

–      Şimdi bak; dört ayrı yerden anlatılabilir bir hikâye bu aslında. Sağlam da trajedi bir taraftan… Tam dizi senaryosu!

–       Mal mısın sen?

–       Ya tamam Aktör konuşmaz benle hayatındaki tek gerçekliği, hikâyesini, çaldım diye. De sanatçının önlenemez farkındalığı işte!

Saçmalama konusunda kimse Morrisse’in eline su dökemezdi Borisse’e göre. Yine de küfür kaşınmak konusunda da aynı anda pek girişken olabiliyordu. Film izleme şevki iyiden iyiye kırılıyordu Borisse’in.

–          Bir siktir git Morrisse ya.

–          Akşam ne yapacaksın? Gelsene rakı içelim!

yetmezama“Yetmez ama evet”: Karşısındakini bezdirene kadar sürecek olan monologların en çekilmeziydi. Eninde sonunda bildiğini okuyacaktı Morrisse. Her şeye rağmen onay isteyecekti birinden. Olmayan vicdanı ancak bu şekilde saflığa tekabül ediyordu kendi zihinde.

–          Yemezler, günaha son çağrı bu!

–          Evet, öyle! De geçen sefer iyi geldi bana.

–          Nasıl iyi geldi?

–          İşte şofben takılacak, kapı kilidi filan yaptırılacak, pazarlık eden biri lazım!

moneymanBorisse bu saçma bahanelerin ve anlamsız isteklerin ortasında sıkılıyordu. Sadece daha ekonomik olduğu için katlanıyordu Morrisse’e. Yapabileceği daha iyi bir ikinci seçeneği yoktu. Evde kalıp hafta sonu sessizliğinde ve bunalmışlığında pineklese ruhu dar alanda kısa paslaşacaktı kendinle.

 Çaresizlik zor işti. Yine de kendini bu hale sokan birini kıvrandırmadan teslim olursa “yaşama” ihanet etmiş olurdu.

–          Bok yeme otur, yazmayacaksan geleceğim…

Morrisse derin bir sessizliğin içinde aklıyla boğuştuktan sonra;

–          Kesin yapmam öyle bir şey. Başkasının trajedisini çalmam.

Büyük laflar ettiğinde Morrisse, golü doksan çakıp fileleri havalandırmak kaçınılmazdı Borisse için. Gizliden güldüğü izlenimi yaratarak;

–          Kendininkini mi anlatacaksın?

Gol yiyen amatör takımlar gibi gol atma hevesine kapılırdı Morrisse. Her seferinde. Yediği golleri görmezden gelerek atılırdı söze Morrisse. Hep.

–          Manyak mısın oğlum sen? Cesaret sahibi miyim o kadar? Akşam gel konuşuruz.

–          Tamam gelirim.

–          Hadi sana hayırlı günler. Allah iniş takımlarına zeval vermesin. Barış seninle olsun.

–          Barış seninle de olsun.

Telefonu kapattığı anda Borisse kaldığı yerden filmini izlemeye devam etti. Senkronu bozulmuştu. Ne de olsa bir filmin arasına hayatındaki film karakterlerden biri, yine her zaman olduğu gibi, zırt diye girmişti. Makul olmayan ne varsa Morrisse’in karakteriydi Borisse’e göre. Yine de sadece bu bile Morrisse’i diğerlerinden çok daha makul bir hale getiriyordu görüşmek için. Normal algısının kırılıp kırılıp tekrardan onarıldığını izlemek en az bir aksiyon filmi izlemek kadar keyifliydi. Her zaman tercih edilebilir değildi ama zaman zaman rutini kırmaya iyi gelirdi.

İki günlük bir hafta sonu mesaisinin ortasında bulacağını biliyordu kendini. Cuma akşamı rakı içilecekti. Kafası şişecekti. Cumartesi desen Dionosfer’in oğlunun bir yaş doğum günü partisine gidecekti. Hani şu Morrisse’i başka bir doğum günü partisi için eleştirdiği partilerden birine. Aynı haltı daha makul bir gözle görmeye çalışıp kendini kandıracağını bile bile.

oficeFilmi bitiremeyip Morrisse’e küfür ederek yerinden kalktı. Ailesiyle birlikte yaşamanın avantajlarından en sevdiğini kullandı. Buzdolabındaki hazır yemeklerden atıştırdı. 40 yaşına merdiven dayamış her delikanlı gibi o da durumun kontrol edilemez hale gelmesinden çok sıkılmıştı. Allahtan plaza insanları gibi davranmak zorunda değildi. En azından…

Evin içinde insani ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra, kış aylarında yolda kendini ifşa eden çantasını hazırlamaya başladı. Soğuk evlerin vazgeçilmezi hırkasını, tütün tabakasını, mp3 çalarını, şarj aletini, modern zamanların baş belası telefonunu çantasına yerleştirdi. Son anda tütün tabakasını açtı. Neredeyse boştu. Hiçbir halta yaramayan çalışma masasının ikinci çekmecesini açtı. Hali hazırda tütün stoku da bitmişti. Mecburen yaşadığı toprakların vergi sistemine küfür etti. Bir paket içilebilir sigaranın bu kadar pahalı olması insanı emeğe yöneltiyordu. 171 defa küfür etti.

Telefon açtı tekrar Morrisse’e.

–          Geçerken beni Kıbrıs Şehitlerinin girişinden alsana, tütün almam lazım.

Morrisse kıvırmak için her yolu denese de insani yanı ağır bastı. Bütün gün oturduğu iş yerinden bütün gece oturacağı atölyeye giderken, yolu trafik belasıyla uzatmak derdinde değildi. Yine de tamam dedi Borisse’e. Ne de olsa Kıbrıs’ta şehit düşen o gencecik askerlere saygısı sonsuzdu. Huzur içinde yatsınlardı. Vatan bölünmezdi.

Yolları birbirine bağlandığında akşamüstü altıydı saat. Cehennem zebanilerinden kurtulmuş şehrin diğer insanları gibi onlar da hızla işlerinden evlerine gitmeye çalışan diğerleri ile aynı kara yolunu kullanıyordu. Bir deredeki her su zerreciğinin birbiri ile aynı sanılması gibi onlar da işinden çıkıp evin yolunu tutan diğerleri ile aynı trafik stersine sahiplerdi. Çoğunlukla izlediklerine yükledikleri anlam diğerleriyle bağdaşmasa da izleneceklerin hepsi tek kanaldan naklen yayınlanıyordu. Zapping hakkı yoktu.

–          Medeniyetin en belirgin özelliği söz verdiğin saatte gelmektir.

–          Medeni Karpuz’um ben

–          Belli.

–          Trafik vardı, benzin yoktu

–          Vırvır dırdır, medeniyetsizsin işte

–          Medeniyet sizsiniz Türkiye.

–          Bayma.

–          Tavuk var, rakı var, makarna var.

–          İyi

–          İyi

Savaş ve Barış gibi birbirini andıran ve aynı anda alakası olmayan kahramanlarımız atölyeye doğru ilerlerken menzillerine ilk önce baz istasyonu iniltisi ardından telefonun sesi girdi.

–          Telefon çalıyor, açsana.

–          Bell ağabey büyük adam ama ben dağınım be usta, bulsam telefonu açacağım.

–          Aha işte burada!

–          Işık seninle olsun, nasılsın iyi misin?

Telefondaki ses;

–          İyiyim, konuştuğumuz gibi akşam misafir gelmiyor, gel beraber film izleyelim.

Morrisse;

–          Ya ben can sıkıntıma çare buldum aslında. Şimdi senin durumun muallaktı ya hani, Borisse’i aradım ben de, rakı içelim dedik beraber, siz de gelsenize…

Telefondaki ses;

–          Ben bir beyime sorayım şimdi. Öyle kendi başına dul kadınlar gibi hareket edemem ki..

–          İyi ya sen sor. Siz karar verene kadar biz çoktan kelleyi koltuğa alırız.

1.Senkronun Sonu, 2. Senkronun Başı

Reklamlar
 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Bölüm 1 Tüy-telek

Bölüm 1 Tüy-telek

bakterilerini etrafına saçarak yaşıyor, bunu çevrenize yayılan kokudan anlıyorsunuz. radyasyon gibi bir şey. gideli uzun zaman olsa da koku sayaçlarım titreşimler alıyor. cüssesi çok büyük ve siyah. tarih öncesinden kalma bir yaratık gibi. yok ne korkcam. ama komodo ejderi gibi bişey bu hacı. ısırığı acıtmıyo ama bakterilerini dişlediği etinden vücuduna yayarak bir kaç gün ölmeni izliyo. sonra gözlerini kapatmadan seni öperek güzel sözlerle yiyor adamım. neyse hızla uzaklaştım o sandalyeden.

tahmin ettiğimden zor bir gündü. hava güneşliydi ama yine gittim evine. kapıyı açtı. yarım kalan resmimi sordum. sattım dedi. neden sattın dedim. alıcısı çıktı sattım dedi. kaç paraya sattın dedim. ancak boya masraflarını karşıladı dedi. aslında sattığına sevindim. günlerdir o resim için tasarladığım kuş tüyünü arıyorum. iki kuş ölüsü gördüm. biri rüzgarı parkta yürütürken maki benzeri bir bitkinin altında kedilerce katledilmiş güvercin, diğeri işyerinin karşısında pasajların arasındaki ağacın altında yatan garip bir kuş. saka kuşu gibi tüyleri alacalı. peki neden almadın tüylerini. bakterilerden hep onlardan. pis. mikrop. bulaşıcı hastalık. yaşlandıkça hastalık korkusunun artması gibi bir şey. karton kutu parçası üzerine suluboya. tabloda her nasılsa kuş oluştu. tepedeki yırtığın altında. yırtığı tıpkı bir güneş gibi göstermek için biraz burhan doğançay tarzı uyguladım. diğer küçük yırtıklarla yuvarladım. kuş bu yırtığın tam altında uçuyordu. kanadı yırtık güneşi kapatsın istedim. üç boyut gelsin diye de, biraz da artislik olsun diye buna tüy bulacağım dedim. tamam dedi koy oraya. tüyü bul, sonra gelince tamamlarsın. tamam dedim.

tüyü o bulmuşmuş da, takmışmış, koyu koyu boyalarla baldırını boyayıp uçurmuşmuş tablomu. piç. ama sevindim. bu gözlerim beni çekemediğini, üstünlüğümü kıskandığını bir kez daha gördü onun. bu kulaklarım duydu. duymadı aslında ne duyacak ki. bu götüm. hepsini uydurdu.

sokağa çıktım. nefes aldım. cigaradan çekilen duman gibi derin bir nefes. salmadım bayırdan aşağı inene kadar. yukardan aldığım nefesi aşağıda saldım. taşıdım bakterileri mikropları kentin çukuruna hep.

sonra gel dedi. çıplak kadınlar var. seni öpmek istiyorlar. olmaz dedim ben evliyim. öpmem kadınları. gel benim kıçımı öp dedi. onu sormam lazım dedim. çok güldü. ben de güldüm. sen de gülsene. piç

gel oğlan git oğlan. şarap kırmızı, bira sarı, rakı beyaz, absent yeşil. ispirto da mavi. ne çok rengini içtik bu dünyanın. oluk oluk kant aktı. ruhsuz piç. bilimsel bir şey değil bu kesinlikle dedi. Demiş ben doğmadan yıllar önce. ama var işte her birinin ruhu var. şarabın var romantik bişey oluyosun. pis bakterili ağzında bir dal gül. sevişmek için her tür köleliğe hazır. küçük çükünü derin çukurlara yuvarlama ruhu. biranın var. şişman uysal bir kedi gibi. tüm gün uyuyup ölmeyi bekliyosun. zararı yok bekle. rakının var. onu zaten biliyosun. kanat kaslarını şişiriyor durduk yere. diz çökmüş çıplak bacaklarının önüne, böyle dalgalı uzun sarı saçlarından kavramışsın bir elinle. o çalışıyor önünde, sen herşeye hakimsin. roma kralı gibi, olana da olasılığına da hakimsin. var oğlu var işte. mavinin, kırmızının, sarının, tavşanın, akrabai taallukatın her birinin ruhu var.

ben diyorum bunları kovalayalım. sen diyorsun kıçın açıkta kalmış. kalmadı ben bıraktım.

bu kadınlar dediği de balıklarmış. akvaryumda renk renk. tanıdığı en seksi kadınların isimlerini koymuş zavallılara. sen bunları sikmek için mi besliyon dedim. yok yemek için dedi. iğrençsin dedim. ne kadar et çıkacak bunlardan. para vereyim git tepeciğe et lazımsa dedim. çakma sarışın et pazarı.

( Yazan: Dionosfer Henry, Görsel: İbrahim Çallı – Ada’da Sandal Sefası)

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Gerçek Pazartesi Sendromu

Aslında hayat istemediğin kadar kolay olabilirdi. Dün gece benim rakı masamda oturmayı becerebilenlerden olsaydın mesela hayat için umudun bitmemiş olabilirdi. Mesela Yeşim Salkım ve ailesinin “Kadınca” adlı dergiye sessizlik yeminini bozması şaşırtırdı seni çünkü sessizlik yemini etmen gerekecek haltları bile yesen yeri ve zamanı geldiğinde ilgili kişiye çatır çatır söylerdin içindekileri. Bunun için hem kendin hem de kızın sanki kocanla birlikteymiş gibi görünen fotoğraflar çektirip yeni doğmuş çocuğunu kocanın kucağına verme gereği duymazdın. Yani başka bir değişle konuşulmak için konuşmazdın.

Konuşmak istesen mesela işsizlik, ABD’nin düşen kredi notu, ekonominin berbat sinyalleri olmazdı konu. Bilirdin çünkü bir düzenin parçaları hakkında konuşmak en az düzene ait olmak kadar rahatsız edicidir. Buna rağmen düzenin unutturduğu insanlığın hakkında konuşurdun mesela. Afrika’da açlıktan, susuzluktan ve ilaçsızlıktan ölen insanları konuşurdun. Kendi ülkendeki çadır dershaneden çıkan üniversite sınavı birincisini konuşurdun. “…TA-25 endeksi günü yüzde 6.99 düşüşle, TA-100 endeksi ise yüzde 7.20 düşüşle günü kapattı. Yaklaşık 300 bin kişi hayat pahalılığını protesto için cumartesi geçesi sokaklara dökülürken, İsrail tarihinin en büyük protesto gösterilerine sahne oldu…” gibi haberleri okuduğundaki surat ifaden değişmezdi ama.

Bütün bir gece rakı masasında mesaiye kaldım dün akşam. Ellerimden zaman kayıp geçti usulca. Masada beni yalnız bırakmayan gerçek insanlar vardı. Etten kemikten, duygudan düşünceden, gözyaşından ve kahkahadan yapılma gerçek insanlar. Hani genelde saçma sapan oyunlar oynayan ve ülke yönettiklerini sanan beyefendilerin, hanımefendilerin sahip olmadıkları için ülkeler yıktığı gerçek insanlar. İç dünyası tatmin olmuş ve hırstan arınmışlar yönetimde olabilseydi son 1000 yıldır halimiz nice olurdu? Pazartesi sabahı görmeyi isteyeceğim bir rüya belki de bu, pazartesi sendromu yerine, kim bilir…

 

Etiketler: , , , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: