RSS

Etiket arşivi: siyaset

Berkin Elvan’ın ardından “Burakcan Karamanoğlu” ve “Ahmet Küçüktağ”

Bugün 13 Mart 2014. Bugün bildiğim kadarıyla hiçbir kanlı eylemin ya da İstiklal Marşı’nın kabul günü değil. Bugün 269 günün ardından on beş yaşındaki bir çocuğu toprağa verdiğimiz gün de değil. Ama o ne de öyle? Bugün çeşitli nedenlerle birbirimizi suçlamamız için daha yeni daha büyük ve daha keskin sebeplerimiz var!

ahmet küçüktağDün gece görevi başında bir polis memuru 1984 doğumlu ve taze evli bir “insan” olan “Ahmet Küçüktağ” geçirdiği kalp krizi sonrası yaşama gözlerini kapattı. İnternette yer alan haberlere göre Elazığlı ve 8 aylık evli. Ben Elazığlıların çoğunlukla Alevi mi yoksa Sunni mi olduğunu bilmiyorum, sosyolog değilim ve işin aslı umurumda filan da değil. Ayrıca polis memurlarının araç kullanırken nasıl kalp krizi geçirdiğini de bilemem, adli tıp uzmanı değilim üstelik nedeninin kesin olarak “gösterici şiddeti” olmadığını bilmek dışında içimi rahatlatan bir şey de yok!

Bir üniforma diğerinden evla olmadığı gibi bir can da diğerinden evla değildir. Gösterilere katılan birçok arkadaşım bana kızacak biliyorum; ancak bir başka ülkeyle girilen bir savaş dışında, hak arayışında maksadını aşan taraflar yüzünden, işini yapan ya da hakkını arayan herhangi bir bireyin ölümüne sessiz kalacak olmaktır bizi bitirecek olan.

Hayatım boyunca kolluk kuvvetlerini pek haz ettiğim söylenemez, kişisel nedenlerle silah taşıyanın üniforması olması benim gözümde silah taşımayı normal kılmıyor ancak evine ekmek götürmek için polis olmak zorunda kalan ve sizlerden farklı düşünmeyen arkadaşlarım var benim. Tıpkı yönetimden haz eden ve yönetme biçimini onaylayan ve üniforma giymeyen arkadaşlarımın da olduğu gibi.

Olay Tunceli’de olduğundan ve polis teşkilatı kendi içindeki katili teslim etmediğinden muhtemelen memleketi Elazığ’da toprağa verilecek olan Ahmet Küçüktağ’ın cenazesine devlet erki geniş katılım gösterecektir. Halkımız da mutlaka “görev şehidine” sahip çıkacaktır. Allah gani gani rahmet eylesin 30 yaşında yitirdiğimiz Ahmet Küçüktağ’a. Mekânı cennet olsun.

burakcan 3Ha bitti mi? Hayır bitmedi. Aynı gece yer, gündüz cenaze kaldırılan Okmeydanı, İstanbul. Yeni (!) na’şımız Burakcan Karamanoğlu. Giresunlu, 20’lerinin başında muhtemelen sağ görüşlü bir kardeşim. Nereli olduğunun önemi olmadığı gibi siyasi görüşü de umurumda değil. Bu sefer polisin hedefi değil çok şükür! Daha beteri, göstericilerin arasındaki anlaşmazlığın namlusunun ucunda o varmış! Bütün gün omuz omuza birlikte yürünmüş bir cenaze törenin ardından gecenin çökmesiyle birlikte fısıltı gazetesinin kirli, insanı insana kırdıran cümleleri yüzünden bir genç daha düştü soğuk taşın üstüne.

Allah gani gani rahmet eylesin nedensiz yitirdiğimiz Burakcan Karamanoğlu’a. Mekânı cennet olsun. Muhtemelen onun cenazesi de kendi ırkını pek önemseyenlerce sahip çıkılacak, büyük şehirde olmanın avantajıyla kitlesel bir alt ırkçılığa dönüştürülecek ve buna uygun olarak defnedilecektir.

Yüzyıllardır kitleleri ölüleri üstünden bölen, gözyaşını bile paylaşamayan, içselleştiremeyen, bir insana etnik kimliği, dini, siyasi inancı, rengi, dili üzerinden bakan, bizlerin bu ülkedeki ölümler üzerinde hiç mi suçu yok?

Bence artık oylarımızla seçtiğimiz, siyasi görüş olarak desteklediğimiz, etnik kimlik olarak ait hissettiğimiz hiçbir şeyin önemi kalmamıştır. Bizim “iktidar” ya da “muhalefetin” “sert, ayrıştırıcı, bizi bizden soğutan cümlelerine” ihtiyacımız yok! 30 Martta yerel yöneticileri seçer, işimize gücümüze bakarız. Bize düşen bu ülkede Her gün patır patır sanki kum torbasıymışçasına kaybettiğimiz insanlara ne ve kim olduğuna bakmadan sahip çıkmak ve bu konuyu sahiplenmeye çalışan her siyasi görüşe kulak tıkamak!

Ben her sabah yeni bir ölüm haberiyle uyanmak istemeyen sade vatandaş! Sesimi duyan var mı? Orada bir yerde vicdan var mı?

Korkuyor muyum? Evet her gün vicdanımın körelmesinden, duyduklarımdan etkilenmekten, ölülere taraf olmaktan, ölümü taraflaştırmaktan, birlikte yaşanabilecek bir ülkeden git gide uzaklaşıyor olmaktan çok korkuyorum. İstesek de istemesek de cebimizde aynı ülkeye ait nüfus cüzdanını taşıyoruz. Bu ülke tek başına kimsenin egemenliğinde değil! Herkesin önünde eşit olduğu adaletin tesis edilmeyeceğinden korkuyorum.

İnsanların, insan ölümünü görmezden gelmesini normalleştirmesinden korkuyorum. 21. Yüzyılda tarih öncesi çağlardaki gibi güçlünün gücüyle ezme derdinde olan bir anlayışın sonunda alınacak olan intikamdan korkuyorum. Ben iktidardan ve dönüşen muhalefetin tüm taraflarından korkuyorum.

Kimsenin ölümden korkmadığı ve kimsenin ölüme saygı duymadığı bir ülkede orman yasaları geçerlidir ve sakatlanan avdır ormanda! Her yeni gün sakatlanan vicdanımızla bizi birbirimizin önüne atanlara paye vermeye devam edeceğimizden çok korkuyorum! Yaşamayı da yaşatmayı da çok seviyorum, bu inanın bana kötü bir şey değil, sadece hatırlamanız gerekiyor…

Reklamlar
 
 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

ADSIZ ÇAYKOLİKLER DERNEĞİ

potrait

Yazın son günleriydi daha. Hava henüz serinlemeye meyil etmemişti. Harareti gidermek için anne limonatası içilen, sokaklarında toz eksik olsun diye kapılarının önü sulanan, herkesin birbirini tanıdığı, özlemi kurulan sıcak sahil kasabalarının birinde olma hayali kurulan ya da şehir olma vaadi ile kandırılan kasabalardan birinde değildi üstelik. Şehir olmakla kasaba kalmak arasına sıkışıp kalmış Orta Doğunun nasıl adlandırılacağı belli olmayan kıraç, ağaçlardan ve doğadan nasibini almamış, kargacık burgacık evlerinin arasında betondan bir kentte çay içip her zamanki gibi hiçbir şey yapmıyordu.

Kentlerin bulunduğu iklimin yazgısının insana sirayet etmesinin vücut bulmuş haliydi, iki ayaklı. Her konuda söyleyecek sözü vardı. Yan masada hararetle devam eden Crack ve opium tartışmasına ne amaçla dahil olduğunu kendisi de bilmiyordu. Yine de hep aynı yöntemle bulurdu doğru adamları.

“Zamanın ötesine geçmekle, mekanda asılı kalmak aynı şey değil.”

“Tembellik hakkı için yeterli değil ama sağlam argüman!”

“Ne alakası var? Ben asılı kalmak istemiyorum. Yerimden kalksam…”

“Yerinden kalksan devrim olur biliyoruz. Sen çayını iç devrim gençlerin işi…”

“İyi de biz daha yirmi altı…”

“Evet, evet biz daha yirmi altısında yaşlanmış, Aborjinlerin dünyaya hükmetmesi gerektiğine inanan, kendi etnik kökenimizin kurbanı, bütün dünyaya hükmedeceksek uçmayı ön koşul koymuş büyük crackseverler birliğinin opiuma da saygı duyan naif bireyleriz.”

“Sözümün içine sıçmasan olmaz değil mi?”

“Temel yolculuk oturmaktır. Dünyayı ayakta duranlar değil oturanlar yönetir. Sen hiç ayakta duran ve nutuk atmayan bir CEO’nun gücünü bilir misin?”

“Evet, iyi bilirim. Önce sana şartların koşulların uygun olmadığından bahseder. Gözlerini, İnsan Kaynakları Departmanının Doktoralı ve en az çift dil bilen dolgun maaşlı züppesinden aldığı akılla gözlerinden çekmez. Yollarımızı ayırmamızın benim için ne büyük bir fırsat olduğunu söylerken yavaşça ve büyük bir güvenle sırtına yaslanır. Ve haklısın oturur yalnızca”

 “Ben de bundan bahsediyorum. Telaş görünür mü senin gibi gözlerinde?”

“Telaş?”

“İşte bağımlılığın sana verdiği şu telaşsız telaş hali gibi telaş mı?”

“Hayır ötekisi…”

“Öteki ötekisi mi?”

İşte  “ Öteki öteki mi?” sorusuna tepkisiz kalamamıştı. Yazdı, sıcaktı. Bitmek bilmeyen uzun günlerin ardından huzur içinde hiçbir şey yapmadan oturmanın bile artık mümkün olmadığı yirmi birinci yüzyılın ilk yıllarıydı daha. Dayanamadı bütün bunların orasında. Kim bilir belki de sadece uzun zamandır konuşmamıştı.  Çevik sayılabilecek bir hamleyle konuşmaya dahil olurken sandalyesini konuşmayı sürdüreceğini belirtir gibi onlardan tarafa çevirdi.

“Hayır öteki öteki değil. Bu öteki diğerlerinden daha yeni sanırım. Ne kadar oldu icat edileli?”

Bir anlık duraklamadan sonra sanki hiçbir şey olmamış gibi devam ettiler konuşmaya.

“Ne kadar zamandır tanışıyoruz? Beş mi?”

“Tahmini altı yıl yirmi sekiz gün ve beş dakika evet.”

“Bak bunu sevmiyorum ben. Bazen iki buçuk dakika bizi dinleyen her kimse sana aptal muamelesi yaparak benden tarafa çıkıyor. Yine bilmiyor ki sana aptal muamelesi yaparak benden tarafa çıkmak beni senden daha aptal biri yapıyor. Bu durumda kendisi de aptal sıfatı yapıştırarak çıktığı yırtık dondan iki defa daha aptal oluyor.”

“Nasıl?”

“Basit aslında. Ben aşağı yukarı altı yıl yirmi sekiz gün ve yedi dakikadır seninle vakit geçiyorsam bir şekilde bir aptal anlaşabilecek kadar aptalım demektir. Bu da sana tahammül edeni en az senin kadar aptal yapar. Bu durumda bana koltuk çıkan şu adamı da daha fazla aptal yapar çünkü o kendi aptallığını ‘zeka’ gibi algılıyordur. Bir çeşit iletişim kurma beceresi ya da…”

Sandalyesini biraz daha yaklaştırarak, sigara yakmak için ara verilen o anda bir cümle daha söylemesi gerektiğini biliyordu. Ne de olsa öyle ya da böyle istediği olmuştu. İki kişilik bir konuşmanın içine girmek için üçüncü konuşan olmak kadar konuşulmak da bir yöntemdi. Sıkıcı sıcak bir öğleden sonrada gözleri işini doğru yapsaydı 14 yaşındaki çırakla göz göze gelip bir tavşankanı isterdi ama yine de kendinden bekleneni yapmayı seçti.

“Birinin sana destek çıkması bile paranoyakça düşünülmeye ve üstünde durulmaya değer yani, enteresan. Fikir söylemek için nereden izin alınıyor siz de? Siz nasıl tanıştınız ki? Ortak arkadaşla mı?”

İkili derin bir nefes aldı makineler tarafından üretilmemiş tok tütünlü sigaralarından. Bir süre birbirlerine baktıktan sonra, sustular bir süre. İki duman arasındaki suskunluğa saygı göstermek bu toprakların adeti değildi. İki duman arasına bir savaş, bir kavga hatta bir hain sığardı. Üçü de böyle değildi.

“ Tanışmak isteyen biri var galiba. Tanışmak mı istiyor sence gerçekten?”

“Sanmıyorum, muhabbetşinaz bir tip değil daha çok kaynaksızlığından kurtulmak gibi derdi.”

“Nasıl yani? Sadece zamanı yavaşlatabilme halimiz ona da bulaşsın diye bize katlanacak kadar çaresiz mi? İnsan böyle bir çaresizlikle yaşayabilir mi?”

“Düpedüz bağımlı bu! Hayır, gerçekten anlamıyorum. Hayatı kendilerine eziyet haline nasıl getiriyorlar? Ben mesela, benim gibi biriyle tanışıp ne yaparım ki? Bütün hayatım bir masada geçti benim. Senle ya da senden önceki senlerle! Şimdi senin yerine göz dikmiş biri var. Ne halt edeceksin?”

pipoman“Top ben de mi yani? Bütün bu konuşmaların hepsi benimle mi ilgili?”

“Ne yani hiç tanımadığımız biri ile mi ilgili olacaktı? Son zamanlarda aramızda ciddi bir gerilim var farkında değil misin?”

“Evet son zamanlarda sen magazin programlarından çıkma bir üslupla konuşuyorsun. Ne gerilimi var aramızda? Sevgili miyiz biz ki aramızda kaynağı belirsiz gerilim olacak? Aldatıyor muyum yoksa seni?”

“Her şey böyle değil mi seni için. Hakim üslupla ilgili bir fikrin varsa hemen konuşmayı üslubun bildiğin zeminine çekiyorsun?”

“Magazinsel olduğunu inkar ediyorsun yani?”

“17. yüzyıl Romantikleri kadar magazinsel benim bu ara üslubum evet. Yine de tarihin daha eski çağlarında kimi metinlerde de rastlamak mümkün.”

“Kadeş Antlaşması?”

“Olabilir. Evet, ilk barış anlaşması da temelde Romantik Dönemin ilk eseri sayılabilir.”

“ Gerilim bitti anlaşılan?”

“Evet, uzun zamandır aramızda olan gerilimi tatlıya bağladık bir antlaşmaya sanırım. Kalkalım mı?”

“Neden, nereye gideceğiz ya da nereye yetişeceğiz ki?”

Konu hareket etmeye kadar gelip dayanmışken, bir anda sessizlik yine sardı konuşanları. Susup, konuya önce dahil olup sonra koltuğunu konuşmanın seyrine göre çoktan yavaş yavaş geri alana gelince o yan masadaki eski tarihli gazetelerden birini almış, tarihten çıkıp gelip tekerrür etmekte beis görmeyen olaylara göz atıyordu.

“İnsanlar neden bu kadar çabuk pes eder?”

“Gitmekten mi bahsediyoruz hala?”

“Hayır. Aslında tam olarak bu dertleri başımıza açan adamdan bahsediyoruz. İlk başta hedefi konuşmaya dahil olmakken şimdi bir köşede oturmuş, sanki her şeyi o başlatmamış gibi gazete okuyor.”

“İyi de adama salak dedin.”

“Değişmez ki kendime de salak dedim.”

“Magazinsel gerilim sıkılma?”

“Saçmalama.”

“Öğren artık insan saçmalayabilen tek yaratık şu hayatta.”

“Gitmek istemiyorsun yani. Açıkça söylesene.”

“Çok yalnızız be.”

“Evet öleceğiz yalnızlıktan. Yemezler. Oyun mu istiyorsun?”

“Kısmen.”

“Kısmen?”

“Evet kısmen.”

“İyi, iyi, iyi…”

“İyi.”

yeraltı bahçesiGazete sayfalarını okumaya çalışıyordu artık. Yan masanın muhabbeti yine kendine dönünce aynı hatayı ikinci defa yapmayacağını söylüyordu kendi kendine. Tarihin başından beri kendi kendine ayın hatayı yapmayacağını söyleyen her insan kadar irade sahibiydi. Gözleriyle yaptığı kaçamak bakışlardan birinde yakalandı en nihayetinde. Ego herkesi oltaya getirebilen tek yemdi.

“Demedim mi?

“Neyi demedin mi?”

“Bak işte ilgilenmiyor gibi yapıp kısmi de olsa bizi yönlendirebileceğini sanıyordu ama yakalandı.”

“Yani?”

“Bizi kalkmaktan alı koyacak kadar güçlü zanlımca”

“Hani zincirlerimizden başka bir şey yoktu kurtulacak? Zincir manyağı mı olduk yoksa bir manyağın bizi kükremiş sel gibi bendimizi çiğneyip aşmamızdan alı koymasına göz mü yumacağız?”

“Siyaset?”

“Evet fazla mesaj kaygılı oldu ben de fark ettim.”

“Sıkma canını öğreneceksin.”

“Nasıl yapıyorsun bunu?”

“Kaç yıl geçti bir fikrin olmadı mı daha?”

“Çay?”

“Sıkıldım, gidelim buralardan!”

“Hemen şu anda?”

“Fark eder mi?”

“Bilmem, etmez mi?”

“Hiç etmeyebilir duruma göre. Kaç çay içtin?”

“Ben çay içmem. Hiç içmedim hayatım boyunca. Müptela olmaktan hep korktum.”

“Tamam, bu sefer ben öderim. Bir dahakiler senden.”

Hesabı ödemeye niyetlenen yavaşça kalktı masadan. Bu sırada yan masada oturan ve konuşmaya dahil olma gafletinde bulunan yavaşça gazeteyi katladı. Hesabı ödemeye kalkanın geçeceği köşeye doğru gazeteyi fırlattı. Gazeteyi almak için hamle yapınca elinden düşen para için herhangi bir girişimde bulunmadı. Gazeteyle beraber kasaya doğru gitti. Hesabı ödedi. Tuvalete girdi. Çıktığında elinde gazete yoktu. Oturdukları masaya doğru ilerledi.

“Kalkalım mı?”

“Neymiş?

“Crack bu sefer.”

“Hadi gidelim o zaman, geç kalıyoruz.”

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Hayır kararım kesin, bugün siyaset konuşmayacağım.

Hayır, siyaset konuşmayacağım. Bugün siyasi bir varlık olarak hayatıma devam etmek istemiyorum. Açlık grevleriyle bilinen sona ilerleyenleri üzülerek izlemek dışında yapabileceğim tek şey üstünden yirmi yıl geçtikten sonra bir başka “ileri demokrasi” çığırtkanına oy vererek bugünü yargılamalarını beklemek olacak. Geçmişimi yargılamak için oy vererek ya da biat ederek tepeme çıkardığım kişinin  o gün benim de orada olduğumu unutarak “ötekileştirdiği” herkese zulmetmesini de tıpkı bugün olanlar gibi elim kolum bağlı izleyeceğim.

Sürekli olarak değişen dönüşen teknoloji ile ileri giden ülkenin evlatlarından biri olarak, sistematik olarak sesi az çıkan ya da iktidara uzak herkesin haysiyetinin, şahsiyetinin, haklarının hiçe sayılmasına alıştığım için tepki verecek bir şey bulamıyorum. Viski içenlerle imam hatibe gidenler arasında temelde fark görmüyorum. “Yaşıyor herkes” işine geldiği gibi. Ülkeye diş geçirebildiği kadar. Nefreti içine yaldızlı harflerle işleyerek.

Hayır, siyaset konuşmayacağım bugün. “Dinsiz etiketi” üstüne yapışmış biri olarak bir dine mensup olanların birbirlerini neden yediğini anlamıyorum çünkü. Suriye’de “Müslümanın”, “Müslümanı” öldürmesine yardım ve yataklık edenlerle,  devletin “Müslüman” olması gerektiğini söyleyenler aynı kişiler. Maskelerinin ardında gizli kalmaya çalıştıkça, yüzlerini tam ortasından iki bölen o çatlakla hala kandırmaya çalışıyorlar kitleleri. Kızmıyorum onlara, hatta anlıyorum onları. Psikolojik olarak rahatsız olduklarını, içlerinde dinmek bilmeyen bir sadistlik ve hatta mazoşistlik olduğunu biliyorum. Bilimin onlara  bir şekliyle iyi geleceğini de… Yine de maskelerinin ardından kendi yüzlerini belli eden, sürekli olarak hastalıklarının semptomlarını sergileyenleri görmezden gelen kitleleri anlamıyorum. (Bir delinin kuyuya attığı taşın kırk akıllı tarafından bile çıkarılamayacağı tecrübe ile sabitken – Basit bir halk değişi üstelik, anonim-) O kitlelerin toplu halde yaşadığı akıl tutulması için sosyal olarak uydurulmuş bilimlerin herhangi bir çaresi olduğunu düşünmüyorum. Ve evet ben yığınlardan ziyade bireyi en çok da kendimi önemsiyorum utanmadan.

Hayır bugün siyaset yapmayacağım. İlerlemenin ön sıralarında yer alması gereken üniversitelere altılı ganyanla yerleşen öğrencilerin hali ortada. Birlikte bindiğimiz (eski kızıl ülke çağrışımını ancak elli yıl sonra yıkabildiğimiz)  ucuz ulaşım aracı trende elinde gazete, haftalık ya da aylık dergi veya kitap hatta ders kitabı geçtim pdf ders notu geçtim teksir… daha geçemedim hiç biri yok. Olmayacak! Okumanın aptallık olduğu bir nesil daha yetişecek. Aydın geçinenlerin okumadan aydınlandığı, hiç okumayana az bile sayılmayacak kadar okuyarak çattığı bu topraklarda aydınlanmak ancak on bin de iki kişinin kendi çabasıyla gelecek. Kimi zaman Dionysos’un zevki sefası maskesinde kimi zaman Apollo’nun samimiyetinde ama ancak bireysel çabalarla olacak.

Hayır bugün siyaset konuşmayacağım. Bir arada yaşamanın yolunun diğerine nefes alma hakkı tanımayan basit parazit ya da virüs formuna saygı göstermiyorum. Mutualist yaşamayı tek zincirli bakteriler bile becerirken çift sarmal DNA taşıyan, kendi tarihini yanlı ya da yansız yazan “insan”ın bu hazımsızlığı ve yeteneksizliği midemi bulandırıyor. Becerilerinin arasına hayatta kalmak için diğerini yok etmek gerektiğini alan ve sonrası ile ilgilenmeyen türün oluşturduğu bir alt iklim orta şiddette bir fırtınaya ancak dayanır. Daha kuvvetlileri geldiğinde dışarıdan ilk kaçacak delik arayacak olanlar “hayatta kalmak için öldürenler” olacaktır.

Hayır bugün siyaset konuşmayacağım. Hiç canım istemiyor. İçimden gelmiyor “üçüncü sayfa haberi” sıfatını toplumun üstüne yapıştıranlar. Kendilerinin de en ufak bir miras davasında, toplum baskısında, kişisel çıkarda ya da durup dururken o sayfaya malzeme olacağını bilen insanların tepeden bakışı ve acımasızlığını çekmiyor canım. Tecavüze uğrayan, kendi kızını doğrayan, ağanın bokunun üstüne bok yapmaktan korkan, o resimde trafikte parçalanmış adam sensin, uyan! Kötü bir rüyaydı yüreğinin içinde olan!

Hayır, bugün siyaset konuşmayacağım. Elimde değil, kış gelince, marduk yaklaşınca, merkür geriye gidince, satürnle uranüs ters açı yapınca, hali hazırda olan iç ve dış savaşın adı konmadığında, KDV’ye söğüş artışı yapıldıkça, Avrupa’ya gitmek için vize sırasında, Suriye’den kaçanların geldiklerine nasıl pişman olduklarını büyük şehirlerdeki taşlama atölyelerinde gördükçe, benzin alırken, bir kutu biraya dört lira verirken, DASK ne diye soran bir yaşlı teyzeyi görünce, karnım acıkınca ya da tokken açın halinden hala anlamaya çalışırken içim dışıma çıkıyor. Midem ağzıma geliyor. Böyle zamanlarda O ses Türkiye’ye konuk olan Hürrem’in tek ölmeyen başrol oyuncusu Polat Alemdar ile aralarında bir benzerlik olabilir mi diye düşünürken kendimi yakalayınca Fringe’in bitip bitmeyeceğini düşünmeye sevk ediyorum kendimi şehirli bir aydın olarak.

Hayır kararım kesin, bugün siyaset konuşmayacağım.

Görsel Bilgileri : 

I. Görsel : Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkında, Hasan Erdemir

II.Görsel:  Zaman , Hasan Erdemir

III: Görsel: Son Tango, Hasan Erdemir

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: