RSS

Etiket arşivi: tepecik

Bölüm 2 Et Pazarı

ay bu çocuk ne komik. gözleri kısık kısık. gülümsemeye zorlarken kendini. gülme dedim sana. yeter yahu. aa bak bu malatyalıymış. niye söylerler ki memleketlerini. tuttum birini karşıma aldım dedim bak bacım dinle. birey dedim ezik ezik. aile var, devlet var, polis var sonra. mmm. sonra bir de pezevenk var. sakızını alnıma yapıştırdı. beynimin en güzel yerine. kızdım ama güzel de durdu. sevdim bu kadını.
bir çukurun içinde 4 milyon nüfus. içler dışlar çarptım. 2 milyon penis. bu nüfus işi çok midemi bulandırdı. çukurdan dolayı. savulup çıktım çukurların toplaştığı kışlanın avlusundan. güneş varmış neyse ki. kara deliklerden uzağız değil mi. demir kapısından çıktım kainatın. en fazla bir kere kusmuşumdur ayaklarına güzel kentimin. iki olsun istemedim amirim.
uzun yolları öğretmişti eski sevgilim. deri montu, yırtık kotuyla hızlı hızlı yürürdü. sinirli sinirli. yanında hep bir suç işlemiş gibi hissederdim kendimi. yetişmek için peşinden, özür dilemek için. bi dakka bayan. bi saniye. felek çan eğrisi gibi. vazgeçtim marjinal eğri gibi. iyi olduğunda kötüleşmeye başlıyor herşey. doydukça anlamsızlaşıyor. midem bulanıyor arkadaş. midem bulanıyor.
rüzgarın tonla oyuncağı var. birinin kalın beyaz kaşları var. einstein gibi anlamlı anlamlı bakar. sürekli bi şeyleri anlatmaya çalışır gibi. sanki izafiyeti bulamamışız da anlatmaya çalışırmış gibi. ya da bulduğumuzun izafiyet olmadığını. işte bu oyuncak bi gün. koltuğun arkasına gövdesi sıkışmış. kafası diğer oyuncakların arasından bana doğru ööyle bakıyo. hayrola hayri dedim bi şey mi var. yok abi dedi baktım öyle. hayri söyle oğlum var bişey dedim.
abi dedi üstüme vazife değil ama yeme şu tırnaklarını. allah sana can vermiş, bir karı bir ev, bir araba bir de evlat vermiş. ne diye yersin güzel tırnacıklarını be güzel abim. (muhacir mı çingene mi bu hayri) yavaşça, hayriyle göz temasımı kesmeden elimi terliğe götürdüm. yavaşça ama. en güzeli dedim mırıldanarak hiç doğmamış olmak. keyfini çıkarsana pezevenk. sanane elalelim penisinden çukurundan. yerleştirdim yüzüne yüzüne. sen einstein değil bildiğin işçi emeklisiymişsin hayri dedim. hayri bozmadı istifini. özür diledim sonra. öpüştük koklaştık.

Hep meydanlara varırım. Ne zaman böyle hızlı hızlı yürüsem. Adı Basmane kendisi hasmane bir meydan işte. Şehrin sakat dehlizlere açılan kollarıyla vantuzlar seni. Ortasında dünyanın ne kadar çirkin olduğunu anlatmaya çalışan metal bir küre var. Dünyaymış bu sözümona. Ahtapotun çirkin kafası gibi. Altındaki havuz içinde bir fıskiye, suları dünyaya ulaştırmaya çalışıyor. Cevdet dedim sen razı oldun mu bu işe. Cevdet meydanda simitçi. İyi çocuk ama biraz safça. Menenjit dediler. Her boka menenjit diyorlar zaten. -Neye abi- dedi. Okyanuslardan boşalmış onca suyu fıskiyeyle dünyaya geri göndermeye- dedim. Ne kadar yağmur yağsa küreye, sel olmuyor. Yağmur havadan değil yerden yağıyor ya ondan. Hepsi havuza geri dönüyor. Ben de razı değilim abi dedi. Bilir bilmez. Cebimden bi onluk çıkarıp uzattım aldı, baktı paraya. Şimdi razı mısın dedim. Değilim dedi. Ters ters bakınca ben -ama razıymış gibi yapabilirim- dedi. Güzeel dedim hepimizin yaptığı bu. razıymışız gibi yapıyoruz. Çıkardım bi onluk daha verdim. Bak dedim şimdi. Tüm meydanı dolaşacaksın herkese razı olduğunu söyleyeceksin. Birkaç saniye yüzüme baktı. Otobüs yazıhanelerinin önünde ipsiz sapsız dolaşan insanlara, çorbacıdaki garsona, müşterilere, otellerin olduğu sokaktan çıkan sarışın kadına baktı. yapamam abi dedi. verdi parayı geri. -yağmurun yerden yağmasına razı değilim- dedi. O kadar. lanet olası gerizekalı, bu yüzden fakirsin işte. paraya saygı duymuyorsun- dedim. bir şey demedi. bi yumruk sallar dediydim ama hiçbir şey demedi. Arkamı dönüp yürüdüm. Belediye binasının köşesini dönecekken koştu arkamdan abi dedi tamam söyleyeceğim.

işçi meydanında da bunalıp yönümü denize verdim. geniş, ağaçlıklı bilmem ne paşa bulvarından pırıl pırıl yanan maviliğe doğru sürdüm atımı. herkes işinde gücünde. önümden yanımdan geçenler oluyor. seviyorum lan sizi insancıklar. zorundalık yaratıkları. parmağımı burun deliğinden içeri sokup kurcalıyorum. unuttuğum bir şeyleri hatırlamaya çalışmak gibi. heh. buluyorum sonunda hikayeyi. ama denize varınca anlatacağım sana. yok sabredemem şimdi oraya kadar. iyisi mi anlatayım şimdi.

Adam cansız mankenlerin arasında kendini asmış. Biliyorum bu tribi. Benim de ağırlaşan kafamı söküp yerine manken kafası yerleştirdiğim bir öyküm vardı. Adam tüm vücudunu yük görmüş kendine. Cansızlar dünyasına hızlı geçiş istemiş. Yine de adamın sualtı fotoğrafçısı olduğu düşünüldüğünde ölümü için derinleri seçmemesine anlam veremedim. Neden intihar etmiş diye sormuyorum. ben bu nedenlerden korkuyorum çünkü. nedenler çeşit çeşit gözükebilir. aslolan doğuştan getirilen bir saplantı, gen ya da eh işte kaderdir. İntihar geninin bulunduğuyla ilgili haberler okumuştum ama şu an için erken. şüpheci yaklaşıyorum. Yaklaşıyorum evet sonunda birşeylere yaklaşıyorum. Herneyse. kişi ölümünü yanında taşır. Uygun bir bunalımda çantasından çıkarır. Yani intihar tepkisel değil etkisel hatta itkisel birşeydir. İntihar büyük bir cesaret gerektirdiği için yaşamdan korkanların değil kendisini aşırı güçlü hissedenlerin itkisidir.  Ancak kendisini güçlü sananlar herşeyden sorumlu tutar kendini. Tüm olasılıkları kontrol etmeleri mümkünmüş gibi.

Yaşama sevinciyle kurulmuş kentler istiyorum. Köleliği mümkün kılmaktan başka birşeye yaramayan bu kentleri değil. İkiçeşmeliğin arka sokaklarında bodrum katındaki atölyeden mimar kemalettindeki mağazalara takım elbise taşıyan bu iki kürt çocuğunun omuzlarına astıkları demirden pantolonlar ceketler değil irice bir av hayvanı sarksın kaldırıma. Yaklaşan ziyafet için hazırlık. Tüm kent çeşit çeşit etlerin, hamur işlerinin, sebzelerin, tatlıların yeneceği rakı, şarap, bira yurtta ne yetişiyorsa damıtılarak ya da  kaynatılarak hazırlanmış içkilerin içildiği şölen yemeğine hazırlanıyor. Herkes elinden ne geliyorsa yapıyor sofrayı daha zenginleştirmek için. Yemek vakti herkes istediğinden istediği kadar yiyor. Sonra müzik ve dans başlıyor. Dionuma bin şükür.

(Yazan: Dionosfer Henry Görsel, İzmir’in Eski Zamanları, Tepecik)

Reklamlar
 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , ,

Bölüm 1 Tüy-telek

Bölüm 1 Tüy-telek

bakterilerini etrafına saçarak yaşıyor, bunu çevrenize yayılan kokudan anlıyorsunuz. radyasyon gibi bir şey. gideli uzun zaman olsa da koku sayaçlarım titreşimler alıyor. cüssesi çok büyük ve siyah. tarih öncesinden kalma bir yaratık gibi. yok ne korkcam. ama komodo ejderi gibi bişey bu hacı. ısırığı acıtmıyo ama bakterilerini dişlediği etinden vücuduna yayarak bir kaç gün ölmeni izliyo. sonra gözlerini kapatmadan seni öperek güzel sözlerle yiyor adamım. neyse hızla uzaklaştım o sandalyeden.

tahmin ettiğimden zor bir gündü. hava güneşliydi ama yine gittim evine. kapıyı açtı. yarım kalan resmimi sordum. sattım dedi. neden sattın dedim. alıcısı çıktı sattım dedi. kaç paraya sattın dedim. ancak boya masraflarını karşıladı dedi. aslında sattığına sevindim. günlerdir o resim için tasarladığım kuş tüyünü arıyorum. iki kuş ölüsü gördüm. biri rüzgarı parkta yürütürken maki benzeri bir bitkinin altında kedilerce katledilmiş güvercin, diğeri işyerinin karşısında pasajların arasındaki ağacın altında yatan garip bir kuş. saka kuşu gibi tüyleri alacalı. peki neden almadın tüylerini. bakterilerden hep onlardan. pis. mikrop. bulaşıcı hastalık. yaşlandıkça hastalık korkusunun artması gibi bir şey. karton kutu parçası üzerine suluboya. tabloda her nasılsa kuş oluştu. tepedeki yırtığın altında. yırtığı tıpkı bir güneş gibi göstermek için biraz burhan doğançay tarzı uyguladım. diğer küçük yırtıklarla yuvarladım. kuş bu yırtığın tam altında uçuyordu. kanadı yırtık güneşi kapatsın istedim. üç boyut gelsin diye de, biraz da artislik olsun diye buna tüy bulacağım dedim. tamam dedi koy oraya. tüyü bul, sonra gelince tamamlarsın. tamam dedim.

tüyü o bulmuşmuş da, takmışmış, koyu koyu boyalarla baldırını boyayıp uçurmuşmuş tablomu. piç. ama sevindim. bu gözlerim beni çekemediğini, üstünlüğümü kıskandığını bir kez daha gördü onun. bu kulaklarım duydu. duymadı aslında ne duyacak ki. bu götüm. hepsini uydurdu.

sokağa çıktım. nefes aldım. cigaradan çekilen duman gibi derin bir nefes. salmadım bayırdan aşağı inene kadar. yukardan aldığım nefesi aşağıda saldım. taşıdım bakterileri mikropları kentin çukuruna hep.

sonra gel dedi. çıplak kadınlar var. seni öpmek istiyorlar. olmaz dedim ben evliyim. öpmem kadınları. gel benim kıçımı öp dedi. onu sormam lazım dedim. çok güldü. ben de güldüm. sen de gülsene. piç

gel oğlan git oğlan. şarap kırmızı, bira sarı, rakı beyaz, absent yeşil. ispirto da mavi. ne çok rengini içtik bu dünyanın. oluk oluk kant aktı. ruhsuz piç. bilimsel bir şey değil bu kesinlikle dedi. Demiş ben doğmadan yıllar önce. ama var işte her birinin ruhu var. şarabın var romantik bişey oluyosun. pis bakterili ağzında bir dal gül. sevişmek için her tür köleliğe hazır. küçük çükünü derin çukurlara yuvarlama ruhu. biranın var. şişman uysal bir kedi gibi. tüm gün uyuyup ölmeyi bekliyosun. zararı yok bekle. rakının var. onu zaten biliyosun. kanat kaslarını şişiriyor durduk yere. diz çökmüş çıplak bacaklarının önüne, böyle dalgalı uzun sarı saçlarından kavramışsın bir elinle. o çalışıyor önünde, sen herşeye hakimsin. roma kralı gibi, olana da olasılığına da hakimsin. var oğlu var işte. mavinin, kırmızının, sarının, tavşanın, akrabai taallukatın her birinin ruhu var.

ben diyorum bunları kovalayalım. sen diyorsun kıçın açıkta kalmış. kalmadı ben bıraktım.

bu kadınlar dediği de balıklarmış. akvaryumda renk renk. tanıdığı en seksi kadınların isimlerini koymuş zavallılara. sen bunları sikmek için mi besliyon dedim. yok yemek için dedi. iğrençsin dedim. ne kadar et çıkacak bunlardan. para vereyim git tepeciğe et lazımsa dedim. çakma sarışın et pazarı.

( Yazan: Dionosfer Henry, Görsel: İbrahim Çallı – Ada’da Sandal Sefası)

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: