RSS

Etiket arşivi: Terör

Grup Sevk Bağımlısı

Bırakmak istiyorum. Benim bir hayatım var. Ama bırakamıyorum. Ne zaman bağımlılık oldu bende bilmiyorum. Önceleri farketmemiştim. İhtiyaçlardan doğan bir alışkanlık demiştim. Sonra hiç ihtiyacım olmadığı halde yine istediğimi farkettim. İzinli bir günümdü. Evde miskin miskin oturmayı düşünüyordum. Ya da ne bileyim yürüyüş filan yapmayı. Erken kalkmıştım. Güzel bir kahvaltı sofrası kurup televizyonu açtım. Aptal magazin programlarına baktım. En leş olanlarından birini seçtim. Hangi futbolcunun hangi mankene çaktığını anlatıyordu. Bi dakka az önceki kanalda bu mankenle başka bi futbolcunun adı geçiyordu. Emin olmak için internette araştırma yaptım. Sucuklu yumurtamın soğuması uğruna bu minik şekerli kutuya kimin çomağını daldırdığını öğrenmeliydim. Başka başka isimler çıktı. O futbolcuyla başka mankenler. O mankenle başka holding varislerinin isimleri. Kafam karıştı. Yoksa dedim. Büyük bir grup seks partisi mi var. bizim bilmediğimiz. Aslında herkes herkesle. Loş geniş bir salonda. bir voleybol sahası örneğin. böyle bir grup magazin karakteri. durmadan sevişiyorlar. karanlık odadaki fil hikayesi. Flaş patladığı sırada kim kimin kucağındaysa haber öyle çıkıyor. bu fil dediğin devasa bir hortum. Başka bir objektifte başka kucaklar. Olayı çözmenin verdiği rahatlıkla kahvaltıma devam ettim. Domates gibi görünen kırmızı, salatalık gibi görünen yeşil şeye batırdım çatalımı. Sırf alıştığımız için yiyoruz şunları. 5-10 yıl önceki lezzetlerini arıyoruz. Ama bulamıyoruz. Sonraki kuşaklar muhtemelen artık yemeyecek böyle şeyleri. ne gereği var ki. loş voleybol salonu geldi aklıma sahanın içinde kurtçuklar gibi kıvırdana kıvırdana sevişen yüzü aşkın kişi. midem bulandı. Bakkala gitmeye üşendiğim için dün akşam eve gelirken aldığım gazeteyi açtım. ”Bi sigarada var bu kadar çeşit bi de gazetede” demişti bakkal. Adı Özgür. Ama sadece adı Özgür. Sabah açıyor dükkanı geceyarısı kapatıyor. Gofretlerin bisküvilerin salçaların renkli renkli ambalajların arasında mutsuz bir yüz İdeolojik gazeteleri bir kenara bırakıp orta sulu gazetelere baktım. Hangisini alsam dedim özgüre. özgür en çok şunu alıyorlar dedi. Ona baktım bir de diğerine baktım. ikisi de renkliydi, baskıları güzeldi.birinci sayfa güzellerini karşılaştırmaya karar verdim. ikisi de güzeldi. sonunda çok mantıklı bir hareket yaptım. özgüre dedim aç kantarı, tartacağız. elektronik tartıda tarttım en ağır olanını aldım. bilinçli tüketici olmak başka bir şey. eve dönerken gram başına ne kadar ödediğimi, ne kadar kar ettiğimi hesapladım. mutlu oldum.

otobusGazeteyi ekleriyle birlikte masanın üzerine yayıp tek tek incelemeye başladım. İnfaz, terör, operasyon, cinayet… az sonra karnımda bir ağrının başladığını hissettim. sucuk mu dokundu yoksa o plastik domatesler mi diye düşündüm. kahve içtim, soda içtim geçmedi. bir ilaç aldım. ateşimin çıktığını hissediyordum ama vücudum soğuktu. bir şeyin yoksunluğunu yaşıyordum. sanki birşeyleri acilen tüketmeliydim. ama yiyecek bir şey değildi bu. tiryakisi olmadığım halde çekmecelerin birinde sakladığım sigaralardan bir tane çıkardım. parmaklarımın arasına aldım. yaktım içime çektim. işe yaramadı. sıtmanın kelebek kanatları vücudumda pır pır dönüyordu. Hastaneye gitmeliydim. giyinip sokağa çıktım. yağmur yağıyordu. taksi ya da dolmuşa binmek varken otobüs beklemeye karar verdim. neden otobüs beklediğimi bilmiyordum ama bekliyordum işte. titrememin biraz dindiğini hissettim. otobüs durağı iyi gelmişti. az sonra bir otobüs geldi. kalabalık, tıkış tıkış bir otobüstü. adımımı otobüse atınca daha da rahatladığımı hissettim. titreme, ateş, yoksunluk hissi kalmamıştı. yağmur yağdığı için camları kapatılmış otobüste ekşi insan insan kokusu giderek keskinleşiyordu. derin bir nefes aldım. Kokuyu ciğerlerime çektim. içimde bir şeyler yerine oturdu sanki. ”Arka taraf bomboş, ilerlesenize” diye bağırdı aksi, yaşlı bir adam. Arkamdaki kadın, omzuna astığı çantasını sırtıma bastırıyordu. otobüste sırtı dönük bir kadın her zaman haklıdır. sesimi çıkarmadım. Kapının önündeki direkte yer bulup buruşuk eliyle sıkı sıkı tutunan kirli sakallı kambur adamdan alkol kokuları yükseliyordu. Gözlerini tek noktaya odaklamıştı. belki ölmüştü ama henüz kendisine beyan edilmemişti. duraklara yanaştıkça inmeye ve binmeye çalışan insanların vahşiliğini gördükçe karnımdan haz buharı yükseliyordu. olmam gereken yerdeydim. bir kaplan için savan, bir köpekbalığı için okyanus neyse benim için de otobüs oydu. ayaklarım karıncalandı. bedemini önümdeki arkamdaki vucütlara teslim ettim. kaptanın frenleri ve gazlarıyla denizin altındaki yosunlar gibi dalgaların içinde dans etmeyebaşladım. rüyalar alemine geçtim. mayanın perdesini aralamıştım. görünenler gizli anlamlarıyla gözlerimin önündeydi. evet ben bir toplu ulaşım bağımlısıyım. otobüs, metro, tren. nerede insan vücutları yığılmışsa üst üste ben orada olmalıydım. grup seks olmasa da grup sevk bağımlısıydım. insanların vücutlarından çekip alıyorum enerjiyi. saf enerji beynimde yeni kapılar açıyor. bu insanlar otobüsten neden yorgun iniyor. şehir merkezine doğru tenhalaşmaya başlayan otobüsten indim. Karşıya geçip başka bir otobüsle eve doğru yol aldım. Güçlüydüm, akıllıydım, artık yarım değil tamdım. tanrı gibiydim. üzerimdeki yoksunluk gitmişti. damarlarımda kan değil yüz oktan benzin akıyordu. Eve girdim. kendimi iyi hissediyordum. akşam olunca bi posta daha binerim otobüse dedim. yarın da zaten işe gidecektim. neyse ki yeterince kalabalık otobüs vardı dünyada. hiç bitmeyeçek bir kaynağın bağımlısı olmak fena bir şey değildi.

 Dionosfer Henry

Reklamlar
 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Her şey Yaşam İçin…

İnsan doğduğu ve doyduğu ülkede ne kadar temkinlidir? Hangi olaylardan sonra  kontrolünü kaybeder? Hangi koşullar altında kontrolünü kaybetmek ister? Hangi aşamalardan sonra vazgeçer? Ne kadar sürer bir insanın umursamaz olmaya çalışması? İnsan ne zaman kaybettiğini kabul eder?1984 yılından bu yana ana dörtlükleri olmayan bir şarkının nakaratıyla kah sinirlendik kah üzüldük. Bazı anlarda öfke seline kapılık galeyana bile geldik. Zaman içerisinde kaç ana ağladı artık sadece istatistik olarak biliyoruz. 1984 bu yana ölenlerin, öldürülenlerin isimleriyle birlikte sadece birinci derece yakınlarının isimlerini alt alta yazsak  orta ölçekte bir romanın kelime sayısına ulaşırız. Orta ölçekli bir roman ne kadar sürede okunur? Sadece rakamlardan ibaret olan “prime time haberlerinin” detaylarıyla kaç kişi ilgilenir?

Hepimizin bildiği manevralar yapılıyor haber bültenlerinde. İki haneli rakamlar yerine tek haneli kayıplar insanların galeyana gelmesini engelliyor. 0-9 arası sayılar yirmi birinci yüzyılda anlamlı gelmiyor. Halbuki şu an okuduğunuz yazının temeli 0-1’dir aslında. Var ve Yok!

Ürettiklerimizden tükettiklerimize insanlık tarihi iki ana rakam üstüne kuruludur. 0 ve 1 ya da daha kolay anlamıyla “var” ve “yok”. Bizim için rakamların anlam ifade etmemesi ise sadece “var” olanın “sıfatlarının”, varlığın önüne geçmesi…

Ezelden beri “çok” kelimesini iki haneli rakamları, zenginliği belirtmek için kullanan dil, en sonunda “varlığı” görmezden gelip ne kadar olduğuyla ilgilenmeye başlayınca aç gözlülükle; mevzu bahis “ölüm bile olsa” her şey vırs gelip tırıs geçti.  Bu yüzden şehit sayının 10 yakınmasından uzak duranlar “bitkisel hayattaki şehitlerin fişini” birkaç gün sonra çekmeyi uygun gördüler. Amerikan filmlerinden bildiğiniz üzere halkın toplu halde galeyana gelmesindense bir kaç kişi kolaylıkla feda edilebilir.

Yıllardır yöntemsizliği, günü kurtarmayı ve acı edebiyatı yapmayı yöntem belirleyenler her gün sığındıkları ve önemsedikleri dini maskelerini çıkarmadan utanmadan ve sıkılmadan yalan söylediler. Zerre kadar önemli değil onların söyledikleri yalanlar. Mesele bu yalanlara bile bile isteye isteye inanmaya çalışanlar. Sen, Ben, O, Biz, Siz, Onlar…

“Sosyetede siyasette iş dünyasında gerçekten dürüst olmaya çalışmak Ayşecik rolünde porno film çevirmeye benzer.” diyordu “Şeytanın Fısıldadıkları adlı kitapta. Bilinenin ifşasından başka değildi söylediği. Yalnız söylemediği ve bizim içinde bulunduğumuz duruma uyanları söylemek lazım gelir şapkamızı önümüze koyarak: “Biz niye inandık?”

Ülkenin batısındaki adamın görmezden gelmekten başka seçeneği yok muydu? Ülkenin doğusundaki adamın korkuya direnmek gibi şansı yok muydu? Bir mahalle, bir sokak, bir apartman hatta sadece bir ev her gün aynı tavırla, kendinden emin ve inatla ” çözüm önerisini sorgulayamaz mıydı?” doğuda ya da batıda…

Geçmişine “28 yıllık terör mazisi” yaftası vurulup uzun süre görmezden gelinen  PKK ya da Kürt Meselesi için tarafların masada bu aralar paylaşamadığı nedir ya da ne değildir artık önemini yitirmiştir. İki seçenek var şu andan itibaren. Ya Kürt kardeşini yanına alıp sokaklarda kardeşlik türküleri söyleyeceksin Türk kardeşim -ki bunun tam tersi de aynısıdır kimin kimi yanına aldığının bir önemi yoktur- ya da şimdiden silah kullanmayı öğreneceksin. Biraz tarih bilenler ya da ” Google da” gerekli araştırmaları yapanlar özellikle 17. yy’dan sonraki yakın tarihe şöyle bir göz atsın. Eline “dost eli” almakla “silah” almak arasındaki ince çizgi nasıl yok olur ve insan ne zaman ve ne kadar kolay diğerine silah doğrultur göreceklerdir.

Benim komşumu öldürmek gibi bir derdim yok ama kardeş kardeşe düştüğünde bu ülkenin vatandaşları ikiye bölündüğünde kime evime açsam vatan haini olmam? Dün komşum olana bugün silah doğrultacak mi bu yürek her şeye rağmen? Filler tepişir doğru çünkü zıplamayı bilmezler ama her daim şimdi kim olduğunla ilgilenmediğimiz  insanlarla birlikte sokak aralarında çimen olacağız hepimiz. Bu ateş düşen yuvanın meselesi olmaktan çıkalı bir hayli oluyor. Elim sana uzandı, elini uzat kardeşim.

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , ,

Günün Sessiz Çığlığı…

“Genelkurmay Başkanlığı’ nın resmi intermet sitesinde yayımlanan açıklamada; “05 Eylül 2012 tarihinde saat 21.15 sıralarında, Afyonkarahisar’da konuşlu Kara Kuvvetleri Lojistik Komutanlığına bağlı Mühimmat Depo Komutanlığında, el bombalarının depolandığı bir cephanelikte yapılan çalışma esnasında, henüz bilinmeyen bir nedenle meydana gelen patlama sonucunda, 25 askerî personel şehit olmuş, 4 askerî personel hafif şekilde yaralanmıştır.  Olayla ilgili idari ve adli soruşturmaya başlanmıştır.Elim olay sonucu hayatını kaybeden şehitlerimize Allah’tan rahmet, ailelerine ve meslektaşlarına sabır, yaralılarımıza acil şifalar dileriz” denildi.” ( Hurriyet İnternet Sitesi)”

 

Daha dün inançtan ve vicdandan bahsetmiştim. Daha dün inanç ve vicdan ile ilgili hiç bir cümlenin beni tatmin etmediğini söylemiştim ve eklemiştim iki haneli olmadığı sürece kimse ilgilenmez şehit haberleriyle…

Şimdi yukarıdaki haberi okuduktan sonra olası senaryonun nöbet sırasında sigara içen Mehmetçiğin İhmali mi yoksa duruma göre hain terör örgütünün saldırısı mı olduğunu henüz açıklamadı yetkililer. Muhtemelen kamuoyunun duyarlılık göstergesine göre uygun bir kılıf bulunacaktır duruma.

Bütün düşüncelerimi ve bütün düşünemediklerimi susturdum az önce. Aşağıdaki şarkıyı dinliyorum son 1.5 saattir. Sanırım tek bildiğim ben bütün herkesi her şeye rağmen affetmiyorum.

Belki bilen ya da Google Translate ile çevirmek isteyen için sözleri aşağıda.

I was a good kid
I wouldn’t do you no harm
I was a nice kid
With a nice paper round
Forgive me any pain
I may have brung to you
With God’s help I know
I’ll always be near to you
But Jesus hurt me
When he deserted me, but

I have forgiven Jesus
For all the desire
He placed in me when there’s nothing I can do
With this desire

I was a good kid
Through hail and snow I’d go
Just to moon you
I carried my heart in my hand
Do you understand?
Do you understand?
But Jesus hurt me
When he deserted me, but

I have forgiven Jesus
For all of the love
He placed in me
When there’s no-one I can turn to with this love

Monday – humiliation
Tuesday – suffocation
Wednesday – condescension
Thursday – is pathetic
By Friday life has killed me
By Friday life has killed me

(Oh pretty one, Oh pretty one)

Why did you give me
So much desire?
When there is nowhere I can go
To offload this desire
And why did you give me
So much love
In a loveless world
When there’s no one I can turn to
To unlock all this love
And why did you stick me in
Self-deprecating bones and skin
Jesus – do you hate me?
Why did you stick me in
Self-deprecating bones and skin
Do you hate me? do you hate me?
Do you hate me? do you hate me?
Do you hate me?

 

Etiketler: , , , , , , ,

05/09/2012 – Alternatif Gündem

12.5 Yıllık Kişisel Tarih:


Yukarıdaki Linkte neredeyse 12 yıldır her gün kendinin fotoğrafını çeken bir adamın kanımca “görsel an defteri” var. İşin ne için yapıldığını derinlemesine araştırmadım. Yalnız dikkatle izlediğinizde günlük hayatımızda değişen alışkanlıklarımız ve bizi esir alma süreleri için detayları kaçırmanıza imkan yok.  Tabii bir de zamanın önünde direnmek için bir anı sonsuza kadar yakalarken geçip giden “her şeyin” fotoğrafını çekmiş olmak da kaçınılmaz ikinci sonuç…

İnternet Fotoğrafı:

Yandaki resim dolanıp duruyor bugünlerde internette. Sanırım benim merak ettiğim bu işin mimarının gerçekte kim olduğundan fazlası değil. Bakanlar Kurulu bir süredir sigara paketi başına 80 kuruş daha vergi ekleyerek bütçe açığını kapatmaya çalışıyor. Aynı bakanlar kurulundaki Sağlık Bakanı Obezite ve Sigaraya savaş açmış gibi görünüyor. Tabii yasaklar kalktıktan sonra çeşitli büyük gruplarla evlilik yaparak gelen uluslar arası sigara lobisinin de başı en çok kaçak sigaradan ağrıyor. Her bir cümle kendi içinde yeterli olsa da aradaki kendi “paranoyak” aklımla kurduğum bağı parmaklarım yazmaya yeltenemiyor aynı “paranoya” yüzünden… Gerçi hepimiz cümleler arasındaki noktaları birleştirebiliriz değil mi?

Günün Köşe Yazısı: Ertuğrul ÖZKÖK:

Hürriyet Gazetesinde Ertuğrul Özkök imzalı yayınlanan yazı midemi bulandırdı. Kimi zaman kişilerin iyi niyeti beni de tıpkı Ertuğrul Özkök gibi derinden etkiler. Yalnız kendisinden farklı olarak bu sefer ben herhangi bir iyi niyet görmüyorum. Yazısının finalinde “İnanan insanların vicdanı vardır.” diyor kendisi. Ben hayatımda “inanç” ve “vicdanı” aynı cümle içinde kullanmakta hep tereddüt ettim. Hitler “Ari Irka” inanırken ya da “İslam Devletleri” Allah’ın yeryüzündeki temsilcileri olduğuna inanırken neyi ne kadar kolay çarpıttıklarını gördüm. Amerika’nın Irak’a barış getireceğine inanan Iraklıların halleri ile buna inanan ve deniz aşırı ülkelerde evlatlarını kaybeden Amerikan vatandaşlarının çaresizliğini gördüm. 

İnanç hayatım boyunca üstünde sıklıkla durduğum ve en çok korktuğum kelime. Sorgulanamayan ve her adımında masumiyet karinesi olan tek olgu yeryüzünde. İnanç için yapılan “her şey”, “hoşgörü” ile karşılanıyor peşinen. Benim bildiğim tek gerçekse zaman “Cadılara inananların”, ” Ari ırka inananların”, “dinin başı olduğuna inananların” eninde sonunda geriye dönülüp bakıldığında “aptalca” olduğunun düşünülmesi ve değişen “inanç maskelerinin” işleri çıkarlar doğrultusunda  hoşgörüyle yoluna koymaya devam etmesi.

Vicdana gelince, insanlar hayatlarını devam ettirebilmek için kendine bile dürüst olmuyorsa/olamıyorsa kimsenin kimseyi düşünmeye “zamanı” ya da “niyeti” olduğunu düşünmedim/düşünmüyorum. Eski masalları bir kenara bırakıp 21. yüzyılın bireysel yalnızlığında kimsenin vicdanen rahatsız olduğu hiç bir davranışı yoktur/olmayacaktır. İnanç ve vicdan özgürlüğünü birey için zaman zaman savunmak zorunda kalsam da “vicdan” ve “inanç”, sanılanın aksine “bilim ve teknoloji” ya da ” ilericilik veya tutuculuktan” çok daha tehlikeli kelimeler.

Bir babanın acısından suçlu da olsa suçsuz da olsa malzeme çıkaran bir dünya burası. Avukat oyunu olsa ne olmasa ne! Bana vicdan ve inançtan kimse  bu kadar kolay, bu kadar “iyi niyetle” dem vurmasın. Ya da vurmaya niyeti varsa ilk önce kendi mahallesinde, kendi sokağında görmezden geldiği gerçekleri göz önünde bulundurarak yorumlar yapsın.

Kimse iyi niyetten veya duyarlı insanlardan bahsetmesin. biz birbirimizi öldürerek insan nüfusunu dengelemeye çalışan ileri görüşlü bir milletiz. Dolayısıyla “ölüm”, “iftira”, “inanç”, “vicdan”, “iyi niyet” gibi sözlerin hepsi birbirine karışır. Buna rağmen yine de birileri cevabı olmadığını bildiği halde sormaya cesaret ettiği soruyu “Ölümün olduğu bir yerde daha ciddi ne olabilir?” bir gün kendine sormasa bile ortaya söyleme cesareti gösterir.

Biraz da Gülelim: 

Din Tacirliğinde Zikirmatikten sonraki ilk ve kesinlikle son olmayacak yeni numara. 

(Karikatür: Yiğit Özgür)

 

Etiketler: , , , , , , , , , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: