RSS

Etiket arşivi: Vapur

Yeniden 1999 – Gelmeyecek…

vapur

Son vapur ayrılır limandan. Sen hala bekliyorsun elinde bir demet çiçekle…Gözlerinin buğusunda kaybolmuş, düşlerinin katığı…Bir yürek dolusu sevgi başınla uğurladığın….Kafanı inletip duran mantığının sesi bastırmaya çalışsa da yüreğinin çığlıklarını, vapurun düdüğü tekrar dolduruyor gözlerini…

Bekleyip de varamadığın, isteyip de alamadığın bir kadının gözlerinin içindeki tebessüm …

Şimdi yüzündeki cenaze arabası görmüş çocuğun korkusundan, sızısından öte değil. Gözünün etrafındaki o nem ne kum tanesinden, ne de vapurun ardında bıraktığı esintiden…

Elindeki buketin ağır ağır yere düşmesi, çiçeklerin fizik kurallarına uyma zorunluluğuyla bir tek kez yukarı hareket edip sonra dağılması…

Kafanın karışıklığı arasında, yerdeki çiçekleri çiğneyip geçerken, içine sinen nikotin sessizliğin o çığlıklı ezgisiyle yankılanıyor kalbin : “Gelmeyecek…”

Morrisse Eserese – 1999

Reklamlar
 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , ,

Bir Vapur Hikayesi

A model of a Neanderthal man in a German museumPasaportun tahta iskelesinde vapur bekleyen kızlara baktım. Gıcırt gıcırt. Bunca sivri topuğun erkekliğime batmasından korkuyorum. Tahta kurusu gibi adamım. Görünmüyorum ama kaşındırıyorum. Onda üç. İyi bir rakam. Vapura otuz kadın binse 9 vasat üstü kadın yapar.

Umutla vapura bindim, koltukların arasında bilet kontrolü yapan bir görevli gibi dolaştım. Nereye gitti  lan bu kadınlar. Kafamın içinde aniden bir kedi belirdi.  hasmına saldıran bir sesti,  ince ince kükredi. Beynimin duvarları tırmalandı. Şakaklarımı tuttum bir koltuğa serildim.

Migren bir doğaüstü yaratıktır. Doğmakla unutulmamış bir intikam gibi. Önceki hayatlardan getirilen kan davası.

Taşıyıcı öldüğünde o, ıslak toprağın içinde çürüyen bedende sakince yeni görev yerini bekler. yüz yıl sürse de bekler. Randevularına geç kalmaz. Raporlarını aksatmaz.

Recep’in elleri böyle yaba gibiydi. Yürürken avuçları hep dışa dışa bakardı. Avuçlarında bizim göremediğimiz  gözler var arkasını kolluyor derdi hamza. Adımlarını diz boyu karın içinde atar gibi, kavgaya gider gibi atardı. Belki orangutan, belki ayakta durmaya alışık  bir çeşit ayı gibi yürürdü yani.  Bigün siyasi hasımları kıskanmışlar karizmasını -o avuçları dışa dışa bakan adamı- kemiklerini kırana kadar dövmüşler. Şehir dışında bir tarla kenarına bırakmışlar öldü diye. Sene 1974. Korkmuşlar çünkü ondan. Ama ölmemiş. İnatçı mıymış yoksa kollanmış bir yaratık mıymış bilmiyorum. Dayak yiye yiye öğrenmiş politikayı. Sonra Cassius Clay bir Muhammed Aliye dönüşüvermiş.

Yorgun kafamı vapurun güvertesini çevreleyen korkuluğa koydum. Başımı düşündüm. Başbakanımı düşündüm. İkisi de dövüle dövüle yoğruldu gibi geldi bana. Saçmalık mı.  güneşin doğuşu batışı bile saçmalık oğlum dedim kendime.

Aklıma bir şarkı geldi söyledim. Karışık iş vesselam deli dolu yazar kalem. Yazdığı da nedir ki ! Bir sürü ipe sapa gelmez kelam. Bırak gitsin. Bırak gitsin.

Bebeğim gerçekten benimle olmak istemez misin.

Plaza kadınları gökdelenler kadar ulaşılmaz endamlarıyla süzülüp kanatlanıyorlar etrafımda. Bir gevreğim olaydı da ufak lokmalara bölüp bölüp besleyeydim sizi.

Migren başımda Recep karşımda. Şarkılar dilimde. Karşıyakaya doğru. Mutsuzum ama keyfim yerinde.  Yeterince genç olanlarının gözlerinde hep aynı parıltı. Ah o parıltı. Çılgın bir elmas gibi parıldayan. Yaşama sevincinin dünyanın gizli bahçelerindeki meyveleri. Sonra ne oluyor da sönüyor o parıltı dedim avuçları dışa dışa bakana. Erkekler mi söndürüyor yoksa yine kadınlar mı. Zaman mı yoksa hayal kırıklığı mı ? Pişmandım sorduklarıma. Recep ters ters baktı. Evet gemilerde talim var Recep abi. Ağrıdan ağırlaşan başımı yas tutar gibi koydum Recep abinin Avuçlarına. dışa dışa bakan Recep ittirince başım basket topu gibi zıpladı.

Recep abi ayağa kalktı. Vapur sallandı. Pasaporttan konağa ağır ağır akan vapurun korkuluklarına yanaştı. Harita önünde Vaat sunan bir belediye başkanı adayı gibi sol elini kaldırdı. -Bir erkeğin isteyip de yapabileceği bir dünya aşağı yukarı böyle dedi.  konak meydanındaki eski devasa binaları, kaledeki gecekonduları karataştaki çarpık apartmanları gösterip gösterip.  Gördüğünüz gibi. Elini indirdi.
-Bir kadının isteyebileceği dünya ise mümkün değildir dedi. Yoktur. Kybele ana ne der bu işe bilmem ama olamaz da.

Genç kızlar yine de isteyebilecekleri bir dünyayı yaratabileceklerine inanırlar. Hayal, umut ve gücün parıltısıdır o gözlerindeki. Sırayla sönerler. Bazen bir erkek söndürür onu bazen kadın bazen de bir çocuk.

Gözlerim buğulandı. Çivilendim kaldım tahta koltuğa.

Yahu sen nasıl bi adamsın dedim Recep. ayı gibisin ama ince bi adamsın.
-ben insan değilim dedi. Güldüm. Baktım yüzüne o gülmüyo.

-Neandertalim evlat ben, dedi çok önemli bir sırrını açıklar gibi ufka gözleri dalarak. -Neandertal mi kalmış yahu, dedim.

-Az kaldık ama varız dedi. O hikaye size anlatıldığı gibi değil.

Hikaye: Dionosfer Henry

Görsel : A model of a Neanderthal man in a German museum; Photograph Jochen TackAlamy

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Vapurda…

Kesik baş cinayeti
İzmir’de önceki akşam bir vapurun tuvaletinde bulunan kesik baş, esrarını koruyor. Tanınmaz halde darbedilmiş olarak bulunan başa ait gövdenin aranması ve olayın sorumlularının yakalanması için soruşturma devam ediyor.
Polis, olayın bir mafya hesaplaşması olduğundan şüphe ediyor.

Akşamları ağırlaşan kafasını avuçlarının içine oturttu. Dirseklerini dizlerine dayayarak kirli, bez ayakkabılarını izlemeye başladı. Bazı eroinmanların doz alımı sonrası kesintisiz ve kıpırtısız 8 saat ayakkabılarına ve bağcıklarına bakabildiğini okuduğunu hatırladı. Zaman nedir diye sordu. Düşünemeyecek kadar yorgundu.

Vapurun iskeleden ayrılmasıyla tüm kent ağır ağır kafasının üzerinden geçmeye başladı. Denizin köpüren dalgaları, bulut, martı, akrep, yelkovan, saat kulesi üstünden geçiyordu. Konak meydanı, ölü bir bebek, bir araba, ağlayamayan bir adam üstünden geçiyordu. Geçmiş geçiyordu, gelecek geçiyordu. Şimdi, yüzüstü uzanmış ırzına geçiliyordu.

Avuçlarının arasındaki ezik et ve kemik yığını, eve varamadan çürüyüp sineklenmeye başladı. Endişelendi. Elleriyle kanlı kafasını kaldırdı. Ama geçit töreni durmadı. Hatay geçiyordu, beton geçiyordu, anten ve uydu geçiyordu, hastalık ve Karantina geçiyordu. Bir ayna bulmalıydı. Vapurun tuvaletine gitti, dandik kilidi kırarak içeri girdi. Vergi geçiyordu, kredi taksidi geçiyordu. Et ve kemik yığınının eziklerini, şişliklerini, yarıklarını kanlı parmaklarıyla incelemeye başladı. Parmakları yaralarını okşarken karnından gelen sıcak, yağlı, koyu haz buharının farkına vardı. Az sonra her şey çok geç olabilirdi. Ölüm böyle geliyordu.

Cebinden siyah poşeti çıkardı, et ve kemik yığınını biraz zorlayarak boynundan koparmayı başardı. Haz buharı kainata salındı. Ellerinin titremesine hakim olmaya çalıştı. Avuçlarının arasındaki kafasını torbanın içine koydu. Tuvalet kağıdıyla lavabonun üzerine ve yerlere damlayan kanları temizledi.

Önceki gün bir alışveriş merkezindeki mağazanın arkasında, jeneratörün yanına koyulmuş vitrin mankenlerinden yakışıklı olanının kafasını çalmıştı. Gülümseyen bir yüzdü. -Tam istediğim gibi- demişti. Sırt çantasından çıkararak boynuna yerleştirdi. Aynaya bakarak hazır ol vaziyetine geçti. Boynun üzerinde yerleştirdiği kafanın üzerine vurarak boynuna iyice çaktı. Yere eğilerek düşüp düşmediğini sınadı. Elinin yardımı olmadan sağa sola çeviremiyordu ama olsun, gereği de yok zaten.

Geniş siperlikli hasır şapkasını giydi, aynada kendisine çeki düzen verdi. Artık mutlu bir insandı. Tuvaletten çıkıp güverteye yürüdü. Güzel kızlara, iyi insanlara, mutlukente veda eden güneşe baktı, ılık rüzgarın vücudunun üzerinden akıp geçmesini izledi. Gülümseyen tasarımda kalıba dökülmüş bir ağza sahipti, mutlu olmaması için bir neden kalmamıştı.

( Hikaye ve Resim: Dionosfer Henry )

 

Etiketler: , , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: